Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / 102. MEKKE’NİN CİĞERPARELERİ
imanilmihali.com
Hz. Peygamber

102. MEKKE’NİN CİĞERPARELERİ

MEKKE’NİN CİĞERPARELERİ

Bizi görünce gülümsedi. Gülümsemesi yüzünden hiç eksilmedi. Selâm verip yanma yaklaştım. Selâmımı yine güler yüzle karşıladı. ‘Allah’tan başka ilâh olmadığını ve senin de Ö’nun elçisi olduğunu kabul ediyorum1 dedim. ‘Beri gel’ dedi. İyice yaklaştım. ‘Senin akıllı olduğunu ve ergeç hakikati göreceğini biliyordum. Sana doğru yolu gösteren Allah’a şükürler olsun’ dedi. Ben ‘Ey Allah’ın Resulül Durumumu biliyorsun. Sana karşı açılan bütün savaşlarda bulundum. Günahlarımın bağışlanmasını dile’ dedim. ‘İslâm kendinden öncekileri siler; günahları keser atar’ dedi. (Halid b. Velid)

Resulüllah, kaza umresi tamamlanıp Medine’ye dönüldükten birkaç gün sonra, İbn Ebû’l Avca başkanlığındaki elli kişilik irşad grubunu Hayber yakınlarında yaşayan Süleym kabilesine gönderdi. Bu, çoktandır yaşanan olumlu, sevindirici gelişmeleri takiben Müslümanları son derece üzen bir olayın yaşanmasına neden oldu. Irşad amaciyla yola çıkan Müslümanların arasında yer alan birisi, gizlice Süleym kabilesine yanlış bir haber ulaştırdı; Müslümanların kendilerine saldırmak için yola çıktıklarını iletti. Bu haber üzerine Süleym kabilesi toplandı ve gerekli hazırlıkları yapıp Müslümanları beklemeye başladılar. Müslümanlarla karşılaşınca da durumu anlamak için bir girişimde bulunma ihtiyacı hissetmeden saldırıya geçtiler. îbn Ebû’l Avca amaçlarının savaşmak olmadığını, kendilerine İslâm’ı anlatmak için geldiklerini bildirdiyse de sözü duyulmadı, dinlenmedi. Çıkan çatışmada bir-iki kişi hariç Müslümanların tamamına yakını şehit oldu. İbn Ebû’l Avca ağır yaralı olarak kurtulanlardandı. Yaralanarak kurtulanlar uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye gelerek durumu Resulüllah’a bildirdiler.

Süleymlerin gerçekleştirdiği katliamın acısı tazeliğini korurken, Medine’yi şe­hit olanların hüznü, acısı sarmışken, üzücü bir başka olay daha yaşandı, ikisi ha­riç bütün çocuklarını küçük yaşlarda kaybeden Resulüllah’ın baba yüreği kızı Zeyneb’in ölümüyle bir kez daha sarsıldı. Medine’ye hicret ederken müşriklerin saldırısına uğrayan ve devesinden düşürülen Zeyneb yaralanmış ve o zamandan beri hastalığı iyileşmemişti. Hastalığın etkisiyle kaza umresinden dönüşten bir süre sonra vefat etti.

Ancak, yaşanan bu iki üzücü olayı takiben sevindirici bir durum da yaşandı. Kureyş’in askerî liderlerinden Halid b. Velid; siyasî liderlerinden Amr b. As ve Dâ-ru’n Nedve’nin daimi üyelerinden, Kabe’nin korunması sorumluluğunu üstlenmiş Osman b. Talha Medine’ye gelerek Müslümanlara katıldılar.

Risâletin Mekke döneminde islâm’ın amansız düşmanları olan Mekke’nin yaşlı eşrafının büyük çoğunluğu Bedir’de ölünce, Mekke yönetimi genç kuşağa geçmişti. Yönetimi üstlenen genç kuşağın arasında Halid b. Velid, Amr b. As, Osman b. Talha, İkrime b. Ebû Cehil, Safvan b. Umeyye vardı. Bu kuşak babalarından devraldıkları bir düşmanlığı bilinçsizce sürdürüyorlardı. Kendileri düşünüp is­lâm’a ve elçisine düşman olmaya karar vermemişler, islâm düşmanlığım bir miras olarak babalarından devralmışlardı, Amr b. As bunu Müslüman olduğu zaman şöyle açıklamıştır: ‘Biz, yaşlı ve bize hakim bir nesille birlikte yaşıyorduk. Onlar babalarımız ve liderlerinıizdi. Onlar bir yol tuttular bizde onlara uyduk. Onlar Allah’ın Resulünü inkar ettiler, bizde inkar ettik, onlar düşman oldular, biz de düşman olduk. Onlar ölüp gittikleri zaman yerlerini biz aldık. Hiçbir zaman yaptıklarımızın üzerinde düşünmedik. Yapılması gereken bir şey vardı ve onu yapıyorduk. Bunun doğruluğunu veya yanlışlığım sorgulanııyorduk. Sadece babalarımızı taklit ediyorduk. Ancak Muhammed’in bir peygamber olduğu apaçık ortaya çıkınca, O’na itaat etmekten baş­ka çare kalmadığı anlaşılınca durumumuzu düşünmeye başladık ve İşte o zaman gerçeği fark ettik.

Müşriklerin ve en önemlisi müşrik liderlerinin durumlarım düşünmelerini sağlayan olaylar zincirinin dönüm noktasını Hendek savaşı oluşturmuştu. Hendek savaşı günlerinde Resulüllah’i ve Müslümanları yakından tanıma, imanlann-daki samimiyetlerine yakından tanık olma imkânı elde etmişlerdi. Hudeybiye ile de yenildiklerinin, güçsüz duruma düştüklerinin, üzerlerine gelen bir çığın karşı­sında çaresiz kaldıklarının farkına varmışlardı. Hiç de uzun olmayan bir süre önce güçlü ordularıyla evlerinde kuşatıp yok etmeyi düşündükleri Müslümanların yanlarına kadar geldiklerini, hem de silahsız olarak gelerek meydan okuduklarını görmenin zilletini yaşamışlardı. Bu her şeyiyle şirk sisteminin çöktüğünü göste­ren bir durumdu. Görünüşte, Hudeybiye anlaşması Kureyş liderleri açısından söz konusu çöküşü durdurmanın bir girişimi olarak anlam kazanmıştı. Ancak o zihin bulanıklığı içinde kendileri için olumlu şartlara sahip gibi görünen Hudeybiye’nin gerçekte kendileri için ölüm fermanı olduğunu fark edememişlerdi. Kaza umresi gerçekleştiği zaman Hudeybiye’nin kimin lehine olduğunu anlamışlar, ancak ar­tık iş işten geçmişti. Kendi elleriyle tevhidin sesinin Kabe’den yükselmesine izin vermişlerdi. Kendi elleriyle bir kölenin Kabe’nin üzerine çıkıp özgürlük çağrısı yapmasına izin vermişlerdi; sinirden ellerini ısırmışlar, ancak o siyahı Müslüma-nı görmekten ve özgürlük çağrısını dinlemekten başka bir şey yapamamışlardı. Yollarının ve inançlarının yanlış olduğunu, Müslümanların karşısında kendilerinin gittikçe silineceğini Kureyş liderleri arasında ilk fark eden Amr b. As oldu. Hendek savaşından sonra, uğrunda savaşlar verdiği sisteminin, inancının, tanrıla­rının yok oluşunu seyretmek zorunda kalmamak için Mekke’den ayrılmaya karar verdi. Geleceğin hakimleri olacağı açık-seçik görülmeye başlanan Müslümanların yönetiminde yer almaktansa, ticarî faaliyetleri nedeniyle tanıdıklarının çok oldu­ğu Habeşistan’a gitmeyi ve Necaşi’nin tebasına dahil olmayı daha uygun buldu. Habeşistan’da bulunurken Resulüllah’m elçisi Amr b. Umeyye’nin Necaşi’ye Resu-lüllah’m davet mektubunu getirdiğini duydu. Kalbindeki derin ve katı düşmanlı­ğın bastıramadığı kinin etkisiyle, Resulüllah’a bir şey yapamamışsa da elçisine zarar vererek tüm bedenini saran intikam ateşini söndürmeye karar verdi. Bu amaçla, çok eskiden beri tanıdığı ve aralarında dostluk bulunan Necaşi’ye gitti. Necaşi tarafından saygı ve sevgiyle karşılandı. Dostça başlayan bir sohbeti takiben Amr konuyu Resulüllah’a getirdi. Resulüllah’m aleyhinde bir şeyler söyledikten sonra Amr b. Umeyye’nin kendisine teslim edilmesini istedi. Bu isteği, hiç ummadığı bir şekilde burnunu kıran bir tokatla karşılık buldu. Necaşi, sert tepkide bulunup Amr b. As’a tokat atarak, isteğinin yanlışlığına dikkat çekti: ‘Ey Amr! Demek sen, Musa, İsa peygamberlere gelmiş olan Namus-u Ekber’in kendisine gelip durduğu bir zatın elçisini öldürmek için benden yardım istiyorsun ha! Eğer vallahi ona bir zarar verirsen sizin hiçbirinizi sağ bırakmam. Allah’ın elçisinin elçisi öldürülür mü hiç?[5] Necaşi bunları söyledikten sonra, yaptıkları işin ve gidişatlarının yanlışlığını ikna edici bir dille Amr’a anlattı. Amr ilk defa yıllardır kalbinde hissettiği fakat kendi­sine bile sormaktan çekindiği soruyu sordu: ‘O gerçekten bir peygamber mi?’ Necaşi kendinden emin bir şekilde cevap verdi: ‘Evet O gerçek bir peygamber ve ben de O’na tâbi oldum. Gel sözümü dinle de sen de tâbi ol. Çünkü O hak üzeredir ve O’nun karşısında hiç kimse duramaz. O herkese galip gelecek. Musa’nın Firavun’a galip geldiği gibi O da bütün düşmanlarına galip gelecek. [6]

Necaşi’nin yanına girerken katı bir islâm düşmanı olan Amr; burnu kırılmış, burnu ile kendisini şirkte tutan kibiri de kırılmış ve İslâm’a karşı içinde bir yakınlık hissi oluşmuş birisi olarak huzurdan ayrıldı. Medine’ye gitmeye karar verdi. Amacı Resulüllah’la görüşmek ve Müslüman olduğunu bildirmekti.

Hendek savaşından sonra bir değişim yaşamaya başlayan, Hudeybiye ile bu değişimi daha da belirgin hale gelenlerden birisi de Kureyş’in usta savaşçısı, başarılı komutanı Halid b. Velid’di. Halid, kaza umresi sırasında Mekke’de kalmadı; Resulüllah’la karşılaşmak istemiyordu. Ancak diğer müşrik liderlerle de birlikte bulunmadı. Çünkü artık kendisini onlara uzak hissediyordu. Ne yapacağını bileme­den, kalbinde esen fırtınaların etkisiyle yalnız başına Mekke’den ayrıldı. Müslümanların umrelerini tamamlayıp ayrılmalarını takiben Mekke’ye döndü. Mekke’ye dönüşüyle üst üste kalbini değiştirecek olaylar yaşadı. Bir süredir annesinin Müs­lüman olduğunu biliyordu. Daha bunu kabullenememişken, yakın akrabasının da Resulüllah ile evlendiğini duydu. Kardeşi Velid tarafından kendisine yazılmış bir mektup ise bulanık zihninde bir güneşin doğmasını yol açtı.

Müslüman olduğu için Medine’de yaşayan ve kaza umresi için Mekke’ye gelen kardeşi Velid’in kendine yazdığı mektubun her satırı, Halid’in kalbinde köklü bir değişimin önemli bir basamağını oluşturdu. Velid sıcak ifadelerle başladığı mektubunda kardeşine Mekke’de bulundukları sırada Resulüllah’ın kendisini sorduğunu ve ‘Böyle bir insan islâm’ı bilmez ve tanımaz olabilir mi ? Keşke o şirk için yürüttüğü çabalarını Müslümanların yanında müşriklere karşı yürütseydi ne kadar güzel ve doğru bir iş yapmış olurdu. Biz onu başkalarına tercih eder ve üstün tutardık’ dediğini yazmıştı. Ayrıca kardeşine ‘Eğri ve doğruyu ayırt edecek bir akla sahipsin. Aklım kullan ve gerçeği göf çağrısı yapıyor ve mektubunu ‘Ey kardeşimi En elverişli, en yararlı yerlerde kaçırdığın fırsatı yine kaçırma. Acele et [7] diye bitiriyordu. Halid mektubu okuyunca etkilendi. Kalbindeki değişimi açık-seçik fark etmeye başladı. Değişim rüyalarına yansıdı. Rüyalarında, sıkıntı veren kurak bir yerden ayrılıp yeşilliklerle donanmış, huzurlu, güzel bir yere gittiğini görüyordu. Bunu Mekke’den ayrılıp Medine’ye gitmesi gerektiğinin; Müslüman olması zamanın geldiğinin işareti ola­rak değerlendirdi. Fazla bir zaman geçmeden de kararını verdi; Medine’ye gidecek ve Müslümanlara katılacaktı. Kararım gizleme ihtiyacı hissetmedi. Yakın arkada­şı Safvan b. Umeyye ile görüştü. Durumlarının yanlış olduğunu, doğrunun Resu-lüllah’in yanında bulunduğunu, fazla direnmenin anlamsız olduğunu, bu neden­le kendisine katılıp Medine’ye gitmesini teklif etti. Safvan b. Ûmeyye teklifi kabul etmedi. ‘En son kalan ben olsam bile O’na tâbi olmayacağım’ diyerek inadının gerektirdiği bir cevap verdi. Halid, diğer yakın arkadaşı îkrime b. Ebû Cehille görüştü. Ondan da Safvan’dan aldığı cevabın benzerini işitti. Bunun üzerine çoktandır kendisinde Müslümanlara karşı bazı değişmelerin gerçekleştiğini fark ettiği Osman b. Talha’ya gitti ve yol arkadaşlığı teklifini ona sundu. Osman, Halid’in teklifini anında kabul etti. Çoktandır kendisi de böylesi düşüncelerin içerisindeydi. Ertesi günü Medine’ye gitmek için Ye’cec’de buluşmak üzere sözleşip ayrıldılar.

Halid ile Osman Ye’cec’de buluştuktan sonra Medine’ye doğru hareket edip Heded’e vardılar. Heded’de mola verdikleri sırada hiç ummadıkları birisinin ken­dilerine doğru geldiğini gördüler. Gelen Amr b. As’tı. Habeşistan’dan geliyordu. Her iki taraf da asıl amaçlarım gizli tutarak bir süre sohbet ettiler. Ancak sohbetleri sırasında aynı amaçla yola çıktıklarını fark ettiler. Halid kaçınılmaz sonlarını açıkça ifade etme ihtiyacı hissetti. “İçimizde aklı başında olanlardan O’na tabi olmayan kalmadı. Vallahi eğer biraz daha oturur da Muhammed’e tabi olmazsak, sırtlan­ların inlerinde yakalandıkları gibi bizi boynumuzdan yakalayacak. O zaman her şey geçmiş olur. Vallahi tutulacak yol belli oldu, daha fazla beklemenin bir anlamı yok.’. Amr da aynı kanaatte olduğunu bildirdi ve üçü birden Medine’ye doğru yola çıktılar.

Üç yolcu Medine’ye yaklaştıklarında bir Müslümanla karşılaştılar. Karşılaştık­ları adam kendilerini tanıdı. Gelişlerinden, amaçlarının ne olduğunu anladı ve du­yacakları şekilde ‘Mekke sikleri göndererek yakasını Resulüllah’ın ellerine verdi [8] de­yip önden koşarak haberi Resulüllah’a ulaştırdı. Kısa süre öncesine kadar islâm’ın en katı düşmanı olan üç arkadaş Medine’ye girdiler. Resulüllah’ı mescitte bulacak­larını biliyorlardı. Uygun bir yerde elbiselerini değiştirip, ellerini yüzlerini yıka­yıp temizlendiler. Sonra da doğruca mescide gittiler. Mescide girdiklerinde Resulüllah’ı bir grup Müslümanla sohbet ederken buldular. O anı Amr şöyle anlatıyor: ‘Resulüllah’ın yanına girdiğimizde yüzü pırıl pırıl parlıyordu. Sevinçliydi. Müslüman­lar çevremizi sardılar. Onlar da sevinç içindeydiler. Resulüllah bize baktı ve gülüm­seyerek ‘Mekke ciğerparelerini kucağıma attı’ dedi. [9]

Halid, hiç beklemeden Resulüllah’a doğru gitti. O, Resulüllah’la karşılaşması­nı ve Müslüman oluşunu şöyle anlatmıştır: ‘Bizi görünce gülümsedi. Gülümsemesi yüzünden hiç eksilmedi. Selâm verip yanına yaklaştım. Selâmımı güler yüzle karşıladı. ‘Allah’tan başka ilâh olmadığını ve senin de O’nun elçisi olduğunu kabul ediyorum’ dedim. ‘Beri gel’ dedi. İyice yaklaştım. ‘Senin akıllı olduğunu ve er-geç hakikati göreceğini biliyordum. Sana doğru yolu gösteren Allah’a şükürler olsun’ dedi. Ben ‘Ey Al­lah’ın Resulü.’ Durumumu biliyorsun. Sana karşı açılan bütün savaşlarda bulundum. Günahlarımın bağışlanmasını dile’ dedim, ‘islâm kendinden öncekileri siler; günahları keser atar’ dedi. [10]

Halid’den sonra Osman ilerledi ve Resulüllah’a yaklaştı. Müslüman olduğunu bildirip, günahlarının affı için dua etmesini istedi. Osman’dan sonra sıra Amr geldi. Utanarak, yüzü yerde Resulüllah’a yaklaştı. Amr o anı şöyle anlatmıştır: ‘Bir anda kendimi Ö’nun önünde buldum. Utancımdan dolayı başımı kaldırıp yüzüne ba-kamıyordum. ‘Eline uzat sana biat edeceğim’ dedim. Elini uzatınca elimi çektim. ‘Ne oldu, neden elini çektin?’ dedi. ‘Sana biat için bir şartım var’ dedim. ‘Nedir?’ dedi. ‘Geçmiş günahlarımın bağışlanmasını, affedilmemi diliyorum’ dedim.’ ‘Ey Amr! Biat et ve Müslüman ol. Korkma îslâm kendinden öncekileri siler atar’ dedi. Ben de elini tutup Müslüman oldum. [11]

Böylelikle Mekke’deki şirk sisteminin çöküşe geçtiği alenen görünür hale gel­di. Şirk sisteminin üç ünlü liderinin Müslüman oluşuyla, islâm karşısında inatla direnen kadronun bel kemiği kırıldı. Açıkça görülüyordu ki, şirkin kör inadı, bağnazlığı sadece kendisine zarar veriyordu. Artık kendi derdine düşüp, düşmanlık yapamaz hale gelmişti. Bu nedenledir ki, Amr b. As Medine’de bir müddet kaldıktan sonra Mekke’ye döndü. Mekke’ye döndüğü zaman hiç kimse kendisine ilişmedi, hiç kimse kendisine bir düşmanlıkta “bulunmadı. Halbuki bu bir yıl önce olsa öldürülür veya hapsedilirdi.

[5] Ahmed, Müsned, IV/198; Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 1IV290 Vakıdî Metari 11/743.

[6] Ahmed, Müsned, IV/198; Ibn Hişam, es-Siretu’n-Nebeviyye, III/290- Vakıdî Memri 11/743.

[7] îbn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, VII/394; Vakıdî, Meğazi, 11/745, 746

[8] Vakıdî, Meğazi, 11/744, 745.

[9] Vakıdî, Meğazi, 11/744, 745.

[10] Vakıdî, Megai, 11/748, 749; Ibn Sâ’d, et-Tabafcatü’î-Kübra, VIF394, 395; Ibn Abdilber el-îstiâbfî Esmai’l-Ashâb, III/1034, 1185.

[11] Ahmed, Müsned, IV/199; Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, III/291; Vakıdî, Megazi 11/745; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, IV/259

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam

Cennet ve cehenneme götüren yollar

Cennet ve cehenneme götüren yollar Yüce Allah’ın dini İslam, Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’a vahyedilen ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir