Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / 103. KUZEYİN GÜVENLİĞİ VE MUTE
imanilmihali.com
Hz. Peygamber

103. KUZEYİN GÜVENLİĞİ VE MUTE

KUZEYİN GÜVENLİĞİ VE MUTE

Biz ganimet elde etmek için yola çıkmadık. Bizim çıkış amacımız Rumlarla savaşmaktı ve Rumlar yolumuzun üzerindeler. Biz insanlarla sayıca çok olduğumuz, iyi silahlarımız bulunduğu için savaşmıyoruz. Biz Allah’ın bizi şereflendirdiği dinin kuvvetiyle savaşıyoruz. Sürekli arzuladığımız şey ise şehitliktir. îşfe şehitlik önümüzde duruyor. Gidelim ve savaşalım. Bunda iki başarıdan birisi vardır; zafer veya şehadet. (Abdullah b. Revâha)

Kureyş’in ciğerparelerinin’ Medine’ye gelip İslâm’ı kabul etmeleri, Müslümanların çoktandır yüksek olan morallerini daha da yükseltti. Resulüllah, üç Kureyş liderinin Medine’ye geldiği günlerde (31 Mayıs 629) Galip b. Abdullah komutasındaki on dokuz mücahitten oluşan birliği Mekke’ye çok yakın olan Kedid bölgesindeki Mülevvahların üzerine gönderdi. Mülevvahlar, Hendek savaşında müşrik cephenin ordusuna destek vermişlerdi. Resulüllah, gönderdiği bu birlikle, islâm karşıtı bu topluluğa, İslâm karşıtı girişimlerden alıkoyacak bir gözdağı vermeyi düşünmüştü. Yapılan ani baskın sırasında Mülevvahlardan küçük bir grupla karşılaşıldı. Diğerleri başka bölgelere gitmişti. Baskına uğrayanlar çok korktular ve evlerini terk edip kaçtılar. Müslümanlar da onların bütün hayvan sürülerine el koyup, Medine’ye doğru hareket ettiler. Ancak Müslümanların saldırısı sırasında başka yerlerde bulunan Mülevvahlar, yanlarına başka kabilelerden aldıkları adam­larla birlikte Müslümanların peşine düştüler. Mülevvahlar çok kalabalıktılar. Savaş kaçınılmaz gözüküyordu. Savaş çıkarsa Müslümanların yenilgiye uğraması kesin gibiydi. Müslümanlar ne yapacaklarını düşünüp; kaçmakla, geri dönüp savaşmak arasında karar vermeye çalıştılar. îşte bu sırada mucizevî bir olay yaşandı. Hiç bulutun gözükmediği gökyüzü birden karardı ve bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Bu o bölgede benzeri görülmemiş bir yağmurdu. Çok kısa sürede büyük bir sel oluştu. Sel suları Mülevvahlarla Müslümanların arasında büyük bir nehir gibi akmaya başladı. Müslümanlar, sel nedeniyle kendilerine ulaşamayan Mülevvahlarm çaresiz bakışları altında güvendeydiler. Böylesi ilâhî bir yardımı bizzat yaşamış olmanın sevinci içerisinde çok büyük miktarlara varan hayvan sürüleriyle Medine’ye döndüler.

Galib b. Abdullah’ın komutasındaki sayıca küçük birliğin büyük başarı ile Medine’ye döndüğü sırada Resulüllah yeni bir birliği Fedek bölgesinde yaşayan Mürre kabilesinin üzerine göndermenin hazırlıkları içerisindeydi. Harekâtın amacıs daha önce Beşir b. Sâ’d komutasındaki otuz kişilik birliğin ikisi hariç tamamım kılıçtan geçiren Mürre kabilesinden hesap sormaktı.

Kalpten Geçenler

Resulüllah iki yüz kişilik birliği Zübeyr b. Avvam komutasında Mürre kabilesinin üzerine göndermeye karar vermişti. Fakat o sırada Galib b. Abdullah’ın başarılı şekilde harekâtını tamamlayıp gelmesi üzerine, Zübeyr’in yerine Galip’i komutan tayin ederek, Mürre kabilesi üzerine gitmesini istedi. Mürre kabilesiyle gerçekleşen çatışmada düşman dağıtıldı. Bu baskınla daha önceki katliamın hesabı sorulduğu gibi, mütecaviz davranışların karşılıksız kalmayacağının mesajı da verilmiş oldu. Bu mesaj Mürrelerin şahsında gizli veya açık tüm düşmanlaraydı. Mürrelerle savaş sırasında yaşanan ve bireysel görünen bir olay ise İslâm’ın bir özelliğini; insan anlayışını ortaya koyması bakımından son derece önemli ve anlamlıydı.

Mürreler üzerine düzenlenen harekâta henüz on yedi yaşında bir delikanlı olan Usâme b. Zeyd de katılmıştı. Savaş sırasında müşriklerden birisinin kendisiy­le yaşı nedeniyle alay etmesi üzerine adamı kovalamaya başladı. Usâme, çöle kadar giden kovalamanın sonunda adamı yakalayıp, yere yatırdı. Öldürüleceğini anlayan adam ‘Lâ ilahe illallah dediyse de, onun bu durumu Usâme’yi durdurmadı ve Usâme adamı öldürdü. Usâme arkadaşlarının yanma dönünce, takip ettiği adamla arasında gerçekleşenleri arkadaşlarına anlattı. Adamın ‘Lâ ilahe illallah’ dediğini söylediği sırada, komutan Galib ‘Hemen kılıcını kınına soktun değil mi?’ diye sordu. Usâme ‘Evet kılıcımı kınıma soktum. Tabiî fei adamın kafasını uçurduktan sonra’ dedi. Müslümanlar bu cevap karşısında şaşırdılar ve üzüldüler. Usâme’yi suçlayıp, yanlış bir iş yaptığını, ‘Lâ ilahe illallah diyerek Müslüman olduğunu ilan eden birisim öldürme suçunu işlediğini söylediler. Usâme, adamın ölümden kurtulmak için tevhid cümlesini söylediğini, gerçekte Müslüman olmadığını ifade ederek kendisini savundu. Fakat savunmasının çok da ikna edici olmadığının kendisi de farkındaydı. Üzüldü. Daha önce vahyolmuş bir ayette,[12] Müslüman olduğunu söyleyen bir kişinin hiçbir şekilde yalanlanmamasmm emredildiğini hatırladı. Durumu hakkında ilâhî cezadan korkmaya başladı. Üzüntüden ne yapaca­ğını bilemez bir hâle geldi. Medine’ye dönünce doğruca Resulüllah’ın yanma giderek yaptığı işi olduğu gibi anlattı. Bu durum Resulüllah’ın da zoruna gitti: ‘Demek Lâ ilahe illallah diyen adamı öldürdün ha!’ diyerek üzüntüsünü ve öfkesini dile getirdi. Usâme ‘Fakat o ölümden kurtulmak için böyle yaptı’ diyerek kendini savunmaya çalıştıysa da, Resulüllah’ın tekrar tekrar söylediği ‘Kalbini yarıp baktın mı? Kalbini yarıp da baksaydın bari [13] sözleri karşısında bir şey diyemedi. Usâme, Resulüllah’ın sözleri üzerine durumun vahametini daha iyi anladı, üzüntüsü katlanarak arttı. Henüz o gün Müslüman olmuş bulunmayı çok arzuladığını ifade etti. Çünkü islâm’ın geçmiş günahları sildiğini biliyordu. Resulüllah’a, bir daha hiç­bir şekilde Tâ ilahe illallah1 diyen bir kimseyi öldürmeyeceğine söz verdi. Resulüllah ise bu sözün süresini ‘Benden sonra da’ diyerek uzattı. Üsama de ‘Senden sonra da’ dedi. [14]

Bir Zorbalık

Mürre kabilesine yönelik harekâtın başarıyla sonuçlanmasını takiben Temmuz ayı içinde Şüca b. Vehb komutasındaki yirmi dört kişilik birlik Basra yolu üzerindeki Siyy bölgesine, Amir topluluğu üzerine gönderildi. Amirler, Mauna katliamında Amir b. Tufeyl’e yardım etmişlerdi. Harekâtın amacı söz konusu katliamın katillerinden olan Amirlerden hesap sormaktı. Birlik görevini başarıyla tamamladı. Çıkan çatışmada Amirler yenilgiye uğratıldılar.

Resulüllah, yine aynı günlerde, Ka’b b. Umeyr’i Suriye sınırındaki Atlah’a, bölge halkını İslâm’a davet göreviyle gönderdi. Artık Hudeybiye’den sonra sadece sa­vaş amaçlı birlikler değil, aynı zamanda davet amaçlı irşat heyetleri de gönderil­meye başlanmıştı. Üstelik Suriye bölgesinin ayrıcalıklı bir önemi vardı. İslâm bütün insanlığa hitap eden bir dindi ve İslâm’ın yarımadadan çıkış yolu Suriye’den geçiyordu. Bu nedenle askerî harekâtlarla yarımadadan çıkışı emniyet altına alma­ya çalışan Resulüllah, irşat heyetleriyle bu yolun üzerindeki insanları islâm’a davet ederek hem davet sorumluluğunu yerine getirmeye ve hem de dünyaya açılı­şın adımlanın atmaya çalışıyordu. Ka’b b. Umeyr’in başkanlığında hareket eden on beş kişilik irşat heyeti kendilerine diş bileyen bir düşman topluluğuyla karşı­laştılar. Bölge halkını islâm’a davet etme fırsatı bulamadan kendilerini ok yağmurunun altında buldular. Çıkan çetin bir savaşta biri hariç hepsi şehit oldu. Kurtulan Müslüman Medine’ye gelerek durumu Resulüllah’a bildirdi.

Ka’b b. Umeyr komutasındaki irşat heyetinin katledilmesi ve daha önceki ya­şanan birçok olumsuz olaylar nedeniyle, Resulüllah, Suriye sınırını güvence altı­na almak ve islâm’ın yarımadadan çıkışma imkân sağlamak için neler yapılabileceğini düşündü. Gerçekleşen bir olay, yapılması gerekenin bir askerî harekât olduğuna karar verdirdi. ResulüUah, Haris b. Umeyr’i islâm’a davet mektubu ile Busrâ emirine gönderdi. Haris, Suriye’den geçerken, Ölü Deniz’in güney tarafındaki Mûte’ye geldiği zaman Şam valisi Şurahbil b. Amr’ın adamları tarafından yakalandı ve Şurahbil’in isteği üzerine işkencelerle öldürüldü. Yapılan bir vahşetti, daha da önemlisi elçinin öldürülmesi gibi büyük bir suçun işlenmesiydi. Halbuki elçilere dokunmamak tüm insanlık için her zaman geçerli bir ilke olmuştu. Şurah­bil bunu hiç çekinmeden ihlâl edip büyük bir suç işlemişti. Resulüllah dünyaya açılışın kapısı olacak Suriye bölgesindeki problemin askerî yöntemlerle çözülebi­leceğine karar verip, Müslümanlardan büyük bir harekât için hazırlıklara başla­malarını istedi.

Komutanlar Grubu

Hazırlıklar kısa sürede tamamlandı. Harekâta katılmak için hazırlananların sayısı üç bindi. Resulüllah, harekâtta yer alacak Müslümanların önde gelenlerini mescit­te topladı. Her zaman yaptığı gibi harekât sırasında sabırlı olmalarını, Allah’ın rı­zasını gözetmelerini tavsiye etti ve harekâta ilişkin özel talimatını verdi; ‘Zeyd b. Haris’i üzerinize komutan tayin ettim. Çıkacak savaşta Zeyd ûldürülürse komutan Cafer b. Ebû Talih, Cafer de öldürülürse komutan Abdullah b. Revâha’dır. Eğer Ab-dullah’da öldürülürse Müslümanlar aralarından birisini kendilerine komutan seçsinler.[15] Resulüllah ilk defa bir birliğe böylesi bir talimat veriyor ve asıl komutan dışında vekil komutanlar belirliyordu. Müslümanlar şaşırdılar ve bunun sebebini düşünürlerken, o sırada mescitte olan ve konuşmaları dinleyen Nûman b. Fûnhus isimli bir Yahudinin sesini duydular: ‘Ey Muhammedi Eğer sen gerçekten bir peygambersen bu üç komutanın da öldürülecektir’, Yahudinin sözlerini duyunca Müslümanların şaşkınlığı daha da arttı. Nûman’ın niçin böyle söylediğini düşünürlerken, Nûman sözünün gerekçesini açıkladı; ‘israil oğullarının peygamberleri bir savaş için hazırladıkları orduya birden fazla komutan tayin ederlerse o komutanların tamamı da ölürdü, isterse sayıları yüz kişi olsun fark etmezdi. Ey Muhammedi Sen de böyle bir iş yaptın. Eğer gerçekten peygambersen senin komutanların da ölecekler. [16] Nûman, yanında duran Zeyd b. Haris’in kolundan tutarak ‘Bence vasiyetini yapsan iyi olur. Çünkü eğer o peygamberse sen bir daha ailenin yanına dönmeyeceksin’ dedi. Zeyd ‘Ben şahitlik ederim ki o gerçek bir peygamber’ dedi. Çevredeki Müslümanla­rı bir hüzün kapladı; ‘Keşke sağ kalsalar da kendilerinden daha çok yararlansak’ de­dikleri duyuldu. [17]

Ordu, Medine’den hareket etti. Resulüllah orduyu uğurlamak için Zeyd b. Haris ve diğer vekil komutanlarla birlikte Uhud’daki Veda bölgesine kadar gitti. Ko­mutanlara Haris b. Umeyr’in öldürüldüğü yere kadar gitmelerini ve bölge halkını İslâm’a davet etmelerini, eğer daveti kabul ederlerse serbest bırakmalarını, ancak kabul etmezlerse savaşmalarını söyledi. Ordudan ayrılacağı sırada durdu ve uymaları gereken ilkeleri bildirdi: Allah’ın ismiyle yola çıkın. Ben size Allah’ın emirlerini yerine getirmenizi, yasaklarından kaçınmanızı, yanınızdaki Müslümanlara karşı hayırlı olmanızı ve birbirlerinize karşı iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Allah yolunda, Allah için cihat edin. Allah’ın düşmanlarıyla savaşın. Çocuklara kadınlara ve ihtiyarlara dokunmayın. Gittiğiniz yerde kiliselerde yaşayan, insanlardan ayrılmış ve kendilerini ibadete vermiş kimseler bulacaksınız. Onlara ilişmeyin. Ağaçlarını keserek veya yakarak, evlerini yıkarak insanları cezalandırmayın. Anlaşma yaptığınız zaman sözünüzde durun; anlaşmalarınıza vefasızlık yapmayın. Ganimet mallarına karşı hain olmayın. Müşriklerle karşılaştığınız zaman onları Müslüman olmaya davet edin. Müslüman olurlarsa hicret edip Medine’ye gelmeye davet edin. Eğer bu davete uyarlarsa muhacirlerin sahip oldukları tüm haklara sahip olacaklarını, muhacirlerin sorumlu oldukları tüm işlerden onların da so­rumlu olacaklarını bildirin. Eğer hicreti kabul etmez de memleketlerinde kalmayı isterlerse, Müslümanlardan göçebe olanların konumunda bulunacakları­nı, göçebe Müslümanlara uygulanan hükümlerin onlar için de geçerli olacağını bildirin. Savaş ganimetlerinden bir paylarının olmayacağını ve savaşta yer alan Müslümanların haklarına sahip olmayacaklarını da bildirin. Yok eğer. Müslüman olmazlarsa cizye vermeye davet edin. Cizye vermeyi kabul edenlere bir zarar vermeyin; ellerinizi onlardan çekin. Eğer cizye vermeye de yanaşmazlarsa Allah’ın yardımına sığınarak onlarla savaşın. Kuşattığınız şehir veya kale halkı Allah’ın hükmüne göre teslim olmayı isterse onları Allah’ın hükmüne göre değil, kendi hükmünüze göre teslim alın. Çünkü bu konuda Allah’ın hükmünün ne olduğunu bilemezsiniz. Şehir veya kale halkı Allah ve Resulünün himayesini isterse Allah ve Resulünün değil kendi himayenizi verin. Çünkü bu konuda Allah ve Resulünün himayesinin ne olacağını bilemezsiniz. Eğer sizler himaye anlaşmanızı bozacak olursanız bu Allah ve Resulünün himaye anlaşma­sını bozmaktan daha az sorumluluk gerektirir. [18]

Resulüllah bunları dedikten sonra komutanlarla vedalaştı, dua etti ve ayrılıp Medine’ye döndü.

Mûte

Müslümanların bir ordu halinde kendilerine doğru geldiğinin haberini alan Şurahbil hemen hazırlıklara başladı. Kendi komutasında her an savaşmaya hazır lejyonlar vardı. Ama bununla yetinmedi ve bölge Araplarma haber göndererek yardımlarını istedi. Kısa sürede çok sayıda asker topladı. Toplanan asker sayısı yüz bini aştı, [19] Şurahbil güney taraflarına casuslarını göndererek Müslüman ordusu­nun hareketlerini takibe başladı.

Müslümanlar Vadi’l Kura’ya geldiklerinde düşman ordusundan ve sayısından haberdar oldular. Duydukları sayılar tahminlerinin çok üzerindeydi. Üstelik yüz bin civarında bir mevcutla Bizans ordusunun da yardım için hareket ettiğinin haberleri geliyordu. Buna göre karşılarına iki yüz bin askerden oluşan bir ordu vardı. Böylesi bir şeyi düşünmemiş ve hatta hayallerinden bile geçirmemişlerdi. He­men komuta meclisi toplandı. Ne yapılacağına karar vermek için görüşüp, konuştular. Müslümanlardan bir kısmı düşmanın üzerine yürümekten vazgeçip Medine’ye dönmenin daha iyi olacağını savunurken, diğer bir kısmı Resulüllah’a durumu bildirip, O’nun talimatını alıncaya kadar beklemenin daha iyi olacağım dile getirdi. Farklı görüş Abdullah b. Revâha’dan geldi:

Biz ganimet elde etmek için yola çıkmadık. Bizim çıkış amacımız Rumlarla savaşmaktı ve Rumlar yolumuzun üzerindeler. Biz insanlarla sayıca çok olduğumuz, iyi silahlarımız bulunduğu için savaşmıyoruz. Biz Allah’ın bizi şereflendirdiği dinin kuvvetiyle savaşıyoruz. Sürekli arzuladığımız şey ise şehitliktir. İşte şehitlik önümüzde duruyor. Gidelim ve savaşalım. Bunda iki başarıdan birisi vardır; zafer veya şehadet.

Abdullah konuşmasının devamında Bedir’i, Uhud’u, Hendeği hatırlattı. Arkadaşlarından, Müslümanların bu savaşlarda da sayıca az ve silahlarının yetersiz olduğunu hatırlamalarını istedi. Sözlerini ‘Eğer kaderde şehitlik varsa ne alâ, Cennetteki kardeşlerimize kavuşmuş oluruz’ diyerek bitirdi. Komuta meclisindeki herkes Abdullah’ın görüşünü kabul etti. İlerlemeye karar verdiler. Ordu ilerleyerek Ölü Deniz’in güneyinde bulunan Mûte’ye kadar geldi. Mûte bölgesine varıp, bir ovaya girdikleri zaman karşılarında büyük bir ordu buldular. Ordunun sadece sayıca çok olması değil, görünümü de şaşkınlıklarını artırdı. Çünkü bu ordu ilk defa karşılaştıkları düzenli bir orduydu; karşılarında elbiseleriyle, silahlarıyla, savaş düzenleriyle yüzlerce yıllık Roma savaş geleneğinin izlerini yansıtan bir ordu vardı. Ebû Hureyre diyor ki ‘Mûte’de ben de bulundum. Müşrikleri gördüğümüz zaman gözlerimiz kamaştı. Çünkü düşman ordusu sayıca, donanımca bizden çok üstündü.’ İki ordu ekinlik bir alanda birbirine karşı ilerleyip savaş düzeni aldılar. Savaş başladı. Başkomutan Zeyd elindeki sancakla düşman saflarına hücum etti. Vücudu delik deşik olancaya kadar savaştı ve kısa süre sonra şehit oldu. Zeyd’in düşürdüğü sancağı Resulüllah’m talimatı gereği Cafer aldı. Cafer bir komutan olarak ileri atıldı. Bir ara atından yuvarlandığı için üzerine sel gibi gelen düşman atlılarına karşı ayakta savaşmak zorunda kaldı. Sol kolu koptuğu için sancağı sağ koluyla, sağ kolu da kopunca, kesik kollarının yardımıyla sarılıp tutmaya çalıştı. Bir süre sonra da şehit oldu. Savaş sonrası vücudunda kesilmedik, kılıç, ok, mızrak saplanmadık nokta kalmadığı görüldü; vücudu delik deşikti. Cafer şehit olunca, Resulüllah’ın talimatı gereği sancağı Abdullah aldı. O da kısa süre sonra şehit oldu. Müslümanlar üç komutanlarını da şehit verince komutansız kaldılar. Savaşın seyri aleyhlerineydi. Bir süre sonra Müslümanlar arasında bozgun yaşanmaya başladı. Herkes bir yana dağıldı.

Yaşanan tam anlamıyla bir felaketti. Yere düşen sancağı yerden alan Ka’b b. Unıeyr, komutan olmaya layık gördüğü en yakınındaki Müslümanlardan Sabit b. Ekrem’e uzattı. Sabit sancağı alır almaz Müslümanları kendisine doğ­ru çağırmaya başladı. Bir grup Müslüman, Sabit’in çevresinde toplandılar. Toplananların arasında Müslüman saflarında ilk kez savaşa çıkan Halid b. Velid de vardı. Sabit Sen bunu taşımaya daha layıksın’ deyip sancağı Halid’e verdi. Halid kısa bir tereddüt yaşadıysa da görevi kabul etti. Bu sırada akşam olmuştu. İki taraf da yorulmuştu. Hava kararmcaya kadar sürdürülen savaştan sonra iki ordu birbirinden ayrıldı. Halid, o gece askeri dehasını gösterdi. Orduyu kendince yeniden düzene koydu. Ordunu sağında bulunanları sola, soldakileri sağa, arkadakileri öne, öndekileri arkaya geçirdi. Ertesi gün düşman askerleri bir gün önce çarpıştıkları kişileri karşılarında göremeyip, yeni yüzlerle karşılaşınca, gece Müslümanların yardım aldıklarını düşündüler. Kendilerinin yanında onlarca kez daha az olan Müslümanlarla bir gün süreyle savaştıkları halde yenememiş olmalarını hatırlayıp, eğer yardım da almışlarsa hiç yenemeyeceklerini düşündüler; moralleri bozuldu. Halid’in başarılı komutası altında, düşmanın da moral bozukluğunu fırsat bilen Müslümanlar hücuma kalkıp, Bizans ordusunu gerilettiler ve birçok askerî öldürdüler. Halid o gün elinde yedi kılıcın parçalandığını söylemiştir. Bizans ordusu şaşkın bir halde geri çekildi. Bizans ordusunda komuta zinciri alt-üst olmuştu, askerler savaşa devam etmeme yönünde bir eğilim sergiliyorlardı. Halid bunu fırsat bilerek ordusunu geri çekti ve Medine’ye dönmek üzere yola çıktı.

Peygamberin Göz Yaşları

Resûlüllah, Mûte’de gerçekleşenlerden haberdar olunca, Bilâl’e ezan okutarak Müslümanların mescitte toplanmalarını istedi. Çok sayıda kişi mescitte toplanınca minbere çıktı. Kendisine ulaşan haberi bildirdikten sonra doğruca Cafer’in evine gitti. Cafer’in eşi Esma binti Ümeys saygı ve sevgiyle kendisini karşıladı. Resulüllah’ı üzgün görünce ‘Anam babam sana eda olsun Ey Allah’ın Resulü.’ Seni üzüntülü görüyorum. Ne oldu?’ diye sordu. Resûlüllah, Cafer’in çocuklarını istedi. Çocuklar koşup geldiler. Resûlüllah çocukları kucağına oturtup sevmeye başladı. Cafer’in iki çocuğunu da koklayıp öpüyor, başlarını okşuyordu. Bunları yaparken bir yandan da sessizce ağlıyordu. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Esma gördükleri karşısından meraklandı; ‘Anam babam sana feda olsun Ey Allah’ın Resulü.’ Seni üzüntülü görüyorum. Ne oldu? Yoksa sana kötü bir haber mi ulaştı?’ Resûlüllah haberi verdi: “Cafer bugün şehit oldu’. Esma çığlık attı ve ağlamaya başladı. Durumdan, mescitte Resulüllah’ı dinleyen kocaları aracılığıyla haberdar olan komşu kadmları koşup geldiler, Esma’nın üzüntüsüne ortak oldular. Resulüllah Esma’dan sabırlı olmasını istiyordu, ama yatıştırıcı sözler söylerken kendisi de ağlıyordu. Cafer’in büyük oğlu Abdullah anlatıyor: ‘Resulüllah benim ve kardeşimin başını okşarken, ben O’nun yüzüne bakıyordum. Gözlerinden süzülen yaşlar sakalından akı­yor, üzerimize damlıyordu. [20]

Resulüllah bir süre sonra Cafer’in evinden ayrılıp, kendi evine gitti. Kızı Fâtıma ve eşlerine seslenip, Cafer’in ailesi için yemek hazırlamalarını söyledi. Büyük acılan karşısında Esma ve çocuklarını yalnız bırakmamalarını da istedi. Sonra evden çıkıp mescide yöneldi. Yolda Zeyd’in küçük kızı ile karşılaştı. Boynu bükük bir halde kendisine bakan çocuğu eğilip kucağına aldı. Tekrar ağlamaya başladı. Resulüllah’ı hiç bu kadar üzüntülü görmemiş Sâ’d b. Ubâde şaşırdı ve ‘Ey Allah’ın Resulü! Nedir bu hal?’ diye sorduğunda, yaşlı gözleriyle Sâ’d’a bakıp ‘Bu sevgilinin sevgilisine özlemidir [21] dedi.

Resulüllah şehitler için gıyabî cenaze namazını kıldırdı. Tüm Medine’yi bir matem havası sardı. Kısa süre önce Kureyş’in üç ünlü komutanı saflarına katılmış olmasının sevincine doyamadan, üç kahramanlarını, üç kardeşlerimni kaybetmişlerdi. Resulüllah ve ailesindeki üzüntü daha fazlaydı, çünkü yeğenini ve yıllarca oğlu olarak andığı kişiyi kaybetmişti. Fakat ertesi günü Müslümanlara bildirip buruk bir sevinç dalgasının esmesine neden olan rüyası acılarını biraz olsun dindirdi. Şehitleri rüyasından cennette gezerken görmüştü.

Medine’deki matem dolu günleri takiben ordu Medine’ye döndü. Resulüllah, katırına bindirdiği Cafer’in oğlu Abdullah’la birlikte orduyu karşıladı. Halk da orduyu karşılamak için yola çıkmıştı. Ancak halktan bazı kimseler önlerinden geçen mücahitlerin üzerine toprak savurup ‘Ey kaçaklar! Şehit olmadan kaçıp geldiniz’ diyerek sitemlerini bildiriyorlardı. Mücahitler bu tepki karşısında üzülüp, utandılar. Ne diyeceklerini bilemiyorlardı. Resulüllah’m sözleri yardımlarına yetişti; ‘Hayır onlar kaçak değiller. Onlar zamanı gelince tekrar dönüp savaşacak olanlardır’, sonra orduya dönüp ‘Sizler Allah yolunda döne döne savaşanlarsınız [22] dedi ve dua edip, her birini kutladı.

Mûte savaşı düşmanı toptan imha etme veya yenilgiye uğratma ile sonuçlanmasa bile, Müslümanlar için bir başarı oldu. Üç bin kişilik bir ordu ile yüz binlerce askerin oluşturduğu profesyonel bir orduya karşı sadece 13 şehit vererek savaşmışlar ve düşmanı geriletmeyi başarmışlardı. Düşmanın kaybı çok daha fazlaydı.

Zâtü’s Selâsil Harekâtı

Müslümanların, kendilerinden onlarca kat büyük ve çok iyi donanımlı düşmanı geriletmiş olmalarına rağmen, tam bir başarı elde edemeden geri çekilip Medine’ye gelmeleri bazı müşrik Arap kabilelerim cesaretlendirdi. Özellikle Beliy ve Kudâa kabilelerinin şımarık tutum ve davranışlarına şahit olunmaya başlandı. Onlar Müslümanların yenilebileceklerini, yenilmez olmadıklarını anlatıp duruyorlardı. Propagandasını yaptıkları bu görüşlerinin eşliğinde Medine’ye yönelik bir saldırı için adam toplamaya başladılar. Resulüllah bu düşmanca girişimden haberdar olunca hemen üç yüz kişilik bir birlik hazırladı. Komutan olarak atadığı Amr b. As’a Belî ve Kudâa kabilelerinin toplandığı Zâtü’s Selâsil bölgesine gitmesini ve onlarla bir dostluk anlaşması yapmasını, eğer bu gerçekleşmez ise savaş­masını emretti. Bu, Amr b. As’ın Müslüman saflarında katıldığı ilk harekâttı. Emrinde Ensar ve Muhacirin birçok ünlü isimleri vardı. Bu ünlü isimlere rağmen Amr’m komutan tayin edilmesinde annesinin Belî kabilesinden olması etkili olmuştu. Resulüllah, Amr’m Belilerle olan akrabalık bağının mevcut problemi savaşsız çözmeye yardımcı olacağım düşünüyordu.

Amr komutasındaki birlik on gün süren bir yolculuktan sonra hedefleri olan bölgeye vardıklarında, düşmanın büyük hazırlık içinde olduklarını öğrendiler. Çokça adam toplanmıştı. Amr durumu Resulüllah’a bildirip ek kuvvet istemeye karar verdi. Bu amaçla Rafî b. Mekis’i Medine’ye gönderdi. Aldığı haber üzerine Resulüllah, içinde Ebü Bekir ve Ömer gibi Müslümanların büyüklerinin de bulunduğu iki yüz kişilik bir birliği Ebû Ubeyde b. Cerrah komutasında Amr’a destekçi olarak yola çıkardı. Destek kuvveti Amr’m kuvvetleriyle birleşti. Bu arada komutanın kim olacağına ilişkin bir kargaşa yaşandıysa da Ebû Ubeyde, Resulüllah’ın ‘Birbirinize itaat edip anlaşmazlık çıkarmayın’ talimatı gereği Amr’m komutanlığını kabul etti. Düşman birlikleri Müslümanların ek kuvvet aldıklarım da duyunca korkup dağıldılar. Küçük bir çatışmanın dışında önemli bir çatışma gerçek­leşmedi. Mücahitler günlerce bölgede kalıp, düşmanca girişimlere cevap vermede kararlı olduklarını gösterip, Medine’ye döndüler.

O sene kış erken geldiği ve Müslümanlar da kuzeyin iklimine alışık olmadık­ları için bu harekât sırasında çok üşüdüler. Amr’m düşmana yerlerini belli etmemek için ateş yakılmasına izin vermemesi de sıkıntılarını daha da artırdı. Bu günlerin birisinde Amr gusül abdesti alması gerektiği halde, hava soğuk olduğu için hastalanmaktan korkup teyemmümle yetindi ve bu haliyle de imam olup namaz kıldırdı. Bu mücahitler arasında tartışmalara yol açtı. Bir kısmı Amr’m kullanılabilecek su olduğu için abdest alması gerektiğini, teyemmümün geçersiz olduğunu iddia ederken; diğer bir kısmı ise Amr’m içtihadının geçerli olduğunu iddia etti. Tartışmaları sonuçlandırmadılar. Durumu Medine’ye dönünce durumu Resulüllah a bildirdiler. Resulüllah, Amr’ı yanına çağırarak niçin böyle yaptığını sordu. Amr hastalanmaktan korktuğunu ve ‘Kendini öldürmeyin. Şüphe yok ki Allah sizi esirgeyici bulunuyor [23] ayetinin içtihadına dayanak olduğunu söyledi. Resulüllah olumlu veya olumsuz hiçbir şey demedi. Sadece gülümsedi. Bu gülümsemesi ve sükutuyla da Amr’ın yaptığını doğru bulduğunu göstermiş oldu.

Bir İşe Layık Olmak veya Sevilmek

Yıllarca Müslümanlara karşı en katı ve acımasız düşmanlığı sürdüren Arar’ın Müslüman olduktan kısa süre sonra bir askerî harekâta komutan tayin edilmesi ve emrine de Müslümanların ileri gelenlerinin verilmesi, Resulüllah’ın yanında değeri­nin son derece yüksek olduğu kanaatine sahip olmasına yol açtı. Bu nedenle destek kuvvetiyle birleştiği zaman Ömer ve Ebubekir’in görüşlerini biîe dikkate almadan sadece kendi kararlarıyla komuta işini sonuna kadar sürdürdü. Amacı değerini ve hatta Müslümanların bu ileri gelenlerinden de değerli oluşunu Resulüllah’tan bizzat duymaktı. Bu arzu ile Resulüllah’ın yanma geldiğinde, ‘Ey Allah’ın Resulü, Müslümanlar içinde en sevdiğin kimdir?’diye sordu. Amr kendi isminin söyleneceğini zannederken hiç ummadığı bir cevapla karşılaştı: ‘Aişe’. Amr şaşırdı ama üzülmedi. Ne de olsa Aişe bir kadındı. Bu nedenle sorusunu biraz değiştirerek tekrar sordu: ‘Erkeklerin içinde kimdir?’ cevap yine açık ve kesindi; Aİşe’nin babası’. Amr bir an durakladı, istediği cevabı alamamıştı. Ancak belki de kendi ismi ikinci sırada söylenecekti. Bu nedenle tekrar sordu; ‘Ondan sonra kimdir?’ bu sefer cevap ‘Ömer’di. Amr biraz üzülmüş biraz hayal kırıklığına uğramış bir halde kendi ismi söyleneceği düşüncesiyle tekrar tekrar sordu. Her sorduğunda başka bir isim duydu, fakat bir türlü kendi ismini duyamadı. Diyor ki; ‘Kendi kendime dedim ki; ‘Artık sormaktan vazgeçeyim. Belki beni tüm Müslümanların en sonunda sayacak [24] ve sormaktan vazgeçti. Ancak anladı ki kendisinin komutan tayin edilmiş olması, askerî yeteneğinden başka bir nedene dayanmıyordu. Ve kendisinin komutan tayin edilmesi emrindeki insanlardan daha değerli ve Resulüllah’a daha sevgili olduğu anlamına gelmiyordu.

Gâbe (Hadıra) Harekâtı

Amr b. As komutasındaki birliğin Suriye sınırına gönderilmesi ve birliğin günlerce bölgede kalması Müslümanlara yönelik düşmanca girişimleri bastırmıştı. Fakat Mûte’de Müslümanların karşısında çıkan büyük ordunun içinde yer alan bölge kabilelerine gözdağı vermek ve böylelikle bölgede Müslümanların hakimiyetini pekiştirmek gerektiği açıktı. Bu amaçla Amr b. As’la gönderilen birlikten bir süre sonra, Ebû Katade komutasında on beş kişilik bir başka birlik Gatafanlarm üzerine gönderildi, Resulüllah, Ebû Katade’ye harekâtla ilgili askerî tavsiyelerini takiben, ani baskın yapmasını, ancak’ çocuklara ve kadınlara dokunmamasını ısrarla bir şekilde bildirdi. Suriye sınırındaki Gâbe (Hadıra) bölgesine giden birlik Resulüllah’ın tavsiyesi üzerine ani baskınla Gatafanlılara saldırıp, düşmanı dağıttı. Gatafan eşrafından birçok kişi öldürüldü. Sonuçta tüm düşmanlara gerekli gözdağı verilmiş bir hâlde Medine’ye dönüldü.

Habat Harekâtı

Resulüllah, Suriye sınırını emniyet akma alma ve İslâm’ın yarımadadan çıkışma bir koridor açma gayretleriyle kuzeye birlikler gönderdiği günlerde, Mûte’de düşman saflarında yer alan Cüheynelere gözdağı vermek ve aynı zamanda bölgeden geçecek Kureyş kervanına saldıracaklarına ilişkin alınan duyumlar gereği muhtemel saldırıyı önlemek için Ebû Ubeyde b. Cerrah komutasında yüz kişilik bir birliği denize sınır olan Habat bölgesine gönderdi. Resulüllah Cüheynelere düşmanca girişimlerinin hesabını sormanın yanı sıra, Kureyş’in kervanını koruma girişimi ile stratejik bir davranış da sergiliyordu. Aslında içten içe eriyip çökme aşamasına gelmiş olan Mekke şehir devletinin gücünü iyice kırmayı planlamıştı. Zaten halkın kalbini kazanmıştı ve bir de daha çok yiyecek taşıyan kervanın Mekke’ye zararsız ulaşmasını sağlarsa Mekke halkının kalbinde daha da önemli bir yer elde edeceğini biliyordu.

Yol uzun olduğu için Ebû Ubeyde komutasındaki birliğin bir müddet sonra yiyecekleri bitti. Harekâtın uzun süreceği düşünülmemişti. Cüheyneler bulunmadığı ve kervana da bir türlü rast gelinemediği için harekâtın süresi uzadıkça uzadı. Açlık baş gösterdi. Müslümanlar ağaç yapraklarını yiyerek veya ağaç kabuklarını kaynatıp suyunu içerek hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Keşifleri sırasında bir ara sahile kadar gitmişlerdi. Sahilde denizin attığı yeni ölmüş son derece büyük bir balina buldular. Açlıktan zayıf düştükleri için bir kısmı zaruretlerin haramları helâl kılacağı esasına göre balinanın etinden yemek istediklerini, diğer kısmı ise nasıl öldüğünü bilmedikleri için balinanın etinin yenilmeyeceğini iddia ettilerse de, sonunda açlık baskın çıktı ve sahilde kaldıkları günler içerisinde balinanın etinden bolca yediler. Dönüşte de güneşte kuruttukları balina etinden yanlarına çokça aldılar.

Cüheynelerle karşılaşılmamıştı, ancak Cüheynelerin Kureyş kervanına saldırması da önlenmişti. Böylelikle harekât amacına ulaşmıştı. Fakat harekâta katılan Müslümanların zihnini kurcalayan bir konu vardı. Hepsi de yedikleri balinanın etinin helâl olup olmadığım bilmek istiyordu. Biraz çekinerek durumu Resulüllah’a anlattılar. Durumlarının ne olduğunu sordular. Resulüllah ‘O Allah’ın sizler için denizden çıkardığı bir yiyecektir [25] diyerek yaptıklarının yanlış olmadığını bildirdi. Ancak Resulüllah’ın kendilerinin üzülmemesini istediği için böyle dediğini düşünüp, sevinemediler. Yaptıklarını içlerine bir türlü sindiremiyorlardı. Bunu tark eden Resulüllah, söylediğinin sadece gönül almak için söylenmiş sözler olmadığını göstermek için’ O baliğin etinden yanınızda var mı?’ diye sordu. Balık etin­den yanlarında biraz kaldığını söylediklerinde, Resulüllah ondan bir parça istedi ve eti alıp yedi. Böylelikle harekâta katılan Müslümanlar o balığın etinin gerçek­ten kendileri için helâl olduğunu anladılar. Bunun üzerine gerçekten sevindiler; bütün üzüntüleri kayboldu.

[12] Ey iman edenler! Ailah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek ‘Sen mümin değilsin’ demeyin. Çünkü Allah’ın nezdinde sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lütfetti; o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz, Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.’ (Nisa, 4: 94)

[13] Buharı, Meğazi, 45; Müslim, İman 159.

[14] Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, IV/271.

[15] Buharı, Meğazi, 43; İbn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 11/128; Vakıdî, Meğazi, 11/756; Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, IV/15; Ahmed, Müsned V/299.

[16] Vakıdî, Meğazi, 11/756.

[17] Ibnû’l Esir, eî-Kâmil ji’t-Tânh, 11/234.

[18] Ahmed, Müsned, V/358; Vakıdî, Meğazi, 11/756.

[19] Ibn Sâ’d, et-TabakatüVKübra, 11/129; Vakıdî, Megazi, 11/759.

[20] Vakıdî, Meğazi, 11/766.

[21] Ibn Sâ’d, et~Tabakatû’l-Kübra, IIV47

[22] Ibn Hişam, es-Siretun-‘Nebeviyye, IV/24; Vakıdî, Meğazi, 11/765; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 11/129.

[23] Nisa, 4:29

[24] Buharı, Meğazi 74; Müslim, Fetfli’i’s Sahabe 1; Ahmed, Müsned IV/203.

[25] Buharı, Meğazi, 63; Ahmed, Müsned III/311; Ibn Sâ’d, rt-Tabafcatül-Kübra, III/411.

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam

Cennet ve cehenneme götüren yollar

Cennet ve cehenneme götüren yollar Yüce Allah’ın dini İslam, Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’a vahyedilen ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir