Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / 104. ZAFER: MEKKE’YE DÖNÜŞ
imanilmihali.com
Allah'ın orduları

104. ZAFER: MEKKE’YE DÖNÜŞ

ZAFER: MEKKE’YE DÖNÜŞ

Kur’an’ı (sana indiren ve onu okumayı) sana farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere döndürecektir. De ki: ‘Rabbim kimin hidayet üzere olduğunu ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu bilendir. [26] Bu kasabaya girin, orada bulunanlardan dilediğiniz şekilde bolca yiyin, kasabanın kapısından girerken eğilip, secde edin ve ‘Hıttal’ (Yâ Rabbi bizi affet) deyin ki, sizin hatalarınızı bağışlayayım; zira, iyi davrananlara (karşılığını) fazlasıyla vereceğimi vaat etmiştim.[27]

Hudeybiye Anlaşmasının Sonu

Hudeybiye anlaşması ile, gerek Müslümanlarla ve gerekse Kureyşle anlaşmalı toplulukların dokunulmazlıkları taraflarca kabul edilmişti. Buna göre, müttefike yönelik herhangi bir saldırı asıl tarafa yönelik bir saldırı kabul edilecekti. Anlaşma, iki taraftan birisiyle müttefik olanları karşı tarafın zarar ve saldırılarından korunmalarına imkân sağlıyordu. Güvenliklerini ittifaklarla sağlayabilen kabileler için önemli bir imkân sağlanmış oluyordu. Bu nedenledir ki anlaşma metninin yazıldığı sırada, Hudeybiye’de bulunan Huzâaların temsilcileri Müslümanların müttefiki olduklarım, Bekir oğullarının temsilcileri ise Kureyş’in müttefiki olduklarını ilan etmişlerdi. İkisi de aynı tarafın müttefiki olmamışlardı, çünkü iki kabile arasında birkaç kuşak ön­cesine uzanan bir kan davası vardı. Diğer Arap kabilelerinin Hudeybiye anlaşması nedeniyle taraflardan herhangi birisinin müttefiki olma konusunda çekimser kalma­larına karşılık, bu iki kabile mensuplarının Müslümanları veya Kureyş’i müttefik edinmelerindeki acelelerinin nedeni, birbirlerinin şerrinden emin olmak ve güçlerini müttefikleri ile artırmak arzusundan başka bir şey değildi.

Kureyş’in müttefiki olan Bekir oğulları, Müslümanlarla müttefik olan Huzâalara karşı derin bir düşmanlığa sahiptiler. İçlerindeki düşmanlığın kışkırtan güçlü sesini kesemiyorlardı. Huzâalara bir şekilde saldırmak ve önceden öldürülmüş adamlarının intikamını almak arzusunu yok edemiyorlar di. Hudeybiye anlaşmasına rağmen sıklıkla Kureyş liderleriyle görüşüp, Huzâalara yönelik gizli bir eylem için fırsat kollamaya ve bu konuda Kureyş’in desteğini almaya çalışıyorlardı. Eğer nrsatmı bulabilirlerse istedikleri gibi davranmaya hazırdılar. Hudeybiye anlaşmasının gerektirdiği şartları engel olarak görmüyorlardı. Onlar için, kendi güvenliklerini garantiye alan ve karşı tarafı bağlayan bir anlaşma uyulmaya değer bir anlaşma sayılırdı. Kendilerini kısıtlayan hiçbir anlaşmaya içten gelerek uymak iste­mezlerdi. Esasen Kureyş’in durumu da bundan farklı değildi. Onlar da Müslümanları yok etmek konusunda güçlü istek ve arzulara sahiptiler ve anlaşmayı bir engel olarak görmüyorlardı. Ama buna rağmen düşmanca bir girişimde de bulunamıyorlardı, çünkü Müslümanlarla ilgili olarak savaş alanlarında yaşadıkları tecrübeler düşmanca girişimlerinin aleyhlerine olacağını gösteriyordu. Ancak Bekir oğullan boş durmadılar. Kureyş’in genç liderlerim etkilemek için her fırsatı değerlendirdiler. Kureyş’in liderlerini Huzâalılara karşı girişecekleri bir hareketin des­tekçisi olmak için kışkırttılar. Sonunda arzularına kavuştular. Kureyş’in genç liderleri kimlikleri gizli kalmak şartıyla Bekir oğullarını destekleyeceklerini, Huzâalardan intikam almalarına yardımcı olacaklarını bildirdiler. Kureyş’in liderleri, böylelikle, dolaylı da olsa Müslümanlara bir zarar vermiş, içerindeki kinlerini az da olsa dindirme fırsatı bulmuş olacaklardı.

Bekir oğulları Kureyş’in genç liderlerinin desteğini alınca Huzâalara yönelik bir harekât için fırsat kollamaya başladılar. Aradıkları fırsatı bulunca da hemen harekete geçtiler. Bekir oğullarına mensup Enes b. Züneym’in islâm’ı ve Hz. Peygamber’i hicveden şiirler söylediği bir gün, Huzâah bir genç işittiklerine dayanamayıp Enes b. Züneym’e saldırdı. Müşrik şairin kafasına vurarak yaralanmasına neden oldu. Bu, çoktandır Huzalara saldırmak için fırsat kollayan Bekir oğulları için iyi bir fırsattı. Arafat dağı civarındaki Vetir ismiyle bilinen bir su kuyusu, başında toplanmış bulunan bazı Huzâalara gece baskını düzenlediler. Kureyş’in genç liderleri mütecavizce gerçekleşen bu baskına silah ve adam yardımında bulunarak destek verdiler. Ancak baskın düşünüldüğü gibi sonuçlanmadı. Huzâalar çabucak toplanıp, saldırıya karşı direndiler. Huzâalar bir yandan kendilerine saldıranlara karşı mücadele ederlerken, bir yandan da Harem’in sınırına girmeye çalışıyorlardı. Amaçları, kan dökmenin haram olduğu Harem bölgesine girerek canlarını kurtarmaktı. Hiçbir Arap’m haram bölgede kan dökmeyeceğini biliyorlardı. Huzâalar, sadece bir kişinin ölümüyle sonuçlanan direnişi takiben Harem’e girmeyi başardı­lar ve Bekir oğullarının lideri Nevfel b. Muaviye’ye hitaben ‘Ey Nevfel! Biz Harem’e girdik, ilâhından sahn! ilâhından kork! Artık kılıçlarınızı bizden uzak tutun’ diye seslendiler. Fakat Nevfel’den hiç ummadıkları bir cevap aldılar: ‘Bugün bizim için ilâh falan yok. Ey Bekir oğullan intikamınızı alın! Sizler hacıları dahi Harem bölge­sinde soymaktan çekinmezken, şimdi bu adamları öldürmekten mi çekineceksiniz. Haydi intikamınızı almaktan geri durmayın: Böylelikle bir kez daha anlaşıldı ki müşrikler için değişmeyen tek ölçü menfaatleriydi; uğrunda can almaktan veya vermekten çekinmedikleri putları ve dinleri, aslında menfaatlerinin teminatı ol­duğu sürece bir değer ifade ediyordu.

Gecenin karanlığında gerçekleşen katliam Mekke liderlerini sevindirdi. Fakat sabah olunca, konuyu biraz soğukkanlı bir şekilde düşününce, hata yaptıklarını fark ettiler ve gerçekleşenlerden dolayı pişmanlık duymaya başladılar. Çok tehli­keli sonuçlara neden olacak bir işe giriştiklerini anladılar. Katliam nedeniyle Hudeybiye anlaşmasını ihlâl ettiklerini ve bunun, Müslümanlara anlaşmayı iptal etme hakkı tanıyacağını fark etmekte zorlanmadılar. Anlaşmanın iptali kendileri İçin hiç istenmeyecek bir durumdu. Anlaşmanın imzalanmasından bu yana geçen iki sene içinde her şey aleyhlerine dönmüş ve son umutlarını ve her yönden sarsılan güvenliklerini ancak Hudeybiye anlaşması ile sağlayabilir duruma gelmişlerdi. Anlaşmayı ihlâl ettikleri anlaşılacak olursa, Müslümanların Mekke’yi işgal edeceklerini biliyorlardı. Bekir oğullarına destek vermekle Mekke’nin Müslümanlar tarafından işgaline bizzat kendi elleriyle meşruiyet sağlamışlardı. Kureyş’in genç liderleri, o ana kadar gerçekleşenlerden haberdar olmayan Ebû Süfyan’a giderek durumu anlattılar. Ebû Süfyan duydukları karşısında şaşkına döndü. Hudeybiye anlaşmasının bozulduğunu, Müslümanların Mekke’yi istilâ etmelerine meşruiyet sağlandığını söyledi. Mekke’nin genç liderlerini yaptıkları nedeniyle suçlayıp, azarladı.- Ancak artık olan olmuştu. Durumun aleyhlerine dönmesini önleyecek ne gibi girişimlerde bulunabileceklerini düşünmeye başladılar.

Kureyş liderleri olayın aslının Resulüllah tarafından duyulması durumunda gerçekleşecek muhtemel gelişmeleri aralarında görüşüp tartıştılar. En kuvvetli ihtimal olarak, Resulüllah’m anlaşmayı devam ettirmek isteyeceğini, ancak kendile­rinden ölenlerin diyetlerini de isteyeceğini düşündüler. Ölenlerin diyetleri çok tutuyordu. Ne kendilerinin, ne de yoksul Bekir oğullarının bu diyeti ödemeleri mümkün değildi. Bu kuvvetli ihtimale karşılık, ikinci ihtimal olarak Resulüllah’m kendilerinden Bekir oğulları ile olan ittifaklarını bozmalarını isteyip Bekir oğullarını cezalandırmaya kalkışabileceğini düşündüler. Kureyş buna razı olamazdı. Bu durumda hem müttefiklerini koruyamadıkları için Araplar arasında itibarlarını kaybederler, hem de Mekke dininin en önemli savunucularını kaybetmiş olurlardı, ikisine göre daha zayıf bir ihtimal olmakla birlikte, üçüncü ihtimal olarak da Resulüllah anlaşmanın ihlâl edildiğini düşünüp, Mekke’ye yönelik bir harekâta girişebilirdi. Bu durumda savaşmaktan başka çareleri yoktu. Bu ise hiçbir şekilde istemedikleri bir şeydi. Konuşmalar sırasında üçüncü ihtimali zayıflatmak için katliamdan haberdar olmadıklarını, kendilerinin bu olayların dışında kaldıklarını iddia etmeye karar verdiler. Ayrıca Ebû Süfyan’m Medine’ye giderek durumu kurtarmaya çalışmasının, anlaşmanın devamı için görüşmeler yapmasının iyi olacağına karar verdiler.

Huzâaların acıları büyüktü. Vakit kaybetmeden mağduru oldukları katliamı bildirmek ve desteğini istemek için bir heyeti Medine’ye, Resulüllah ile görüşmeye gönderdiler. Huzâa heyeti, yaşadıklarını olduğu gibi Resulüllah’a anlatıp, ken­dilerine saldıranların Bekir oğullan olduğunu bildirdiler. Onlar, Kureyş liderlerinin söz konusu katliama destek verdiklerini bilmiyorlardı. Bu nedenle sadece Ku-reyş’i saldırıya engel olmamakla suçladılar. Resulüllah mağdurlar nedeniyle üzüldü, ama gerçekleşen tecavüz nedeniyle de öfkelendi. Huzâalara yardım edeceğini bildirdi. Üzüntü ve sıkıntısı had safhadaydı. Evine giderek duş almak istedi. Resulüllah’m o anki durumuna tanık olan Hz. Aişe diyor ki; ‘Allah Resulünü hiç o kadar öfkeli görmemiştim. Duş alırken sürekli ‘Eğer Ka’b oğullarına yardım etmezsem, yardım edilen olmayayım’ diyordu’.

Öte yanda üzüntülü ve öfkeli olan birisi daha vardı. O, evine sığınan dostlarını koruyamamış bulunan Büdeyl b. Verka idi. Büdeyl, evinde gerçekleşen katliama engel olamadığı için üzgün, Kureyş’in liderleri olan arkadaşlarının bu katli­ama destek vermeleri ve kendi onurunu ayaklar altına almaları nedeniyle de öfkeliydi. Harem’de kan dökmek büyük bir suçtu, bir eve sığınmış olanlara saldırarak evin sahibinin onurunu çiğnemek ise bir başka suçtu. Bütün bunlar köklü bir geleneğin çiğnenmesinden başka bir şey değildi. Büdeyl, bütün bu haksızlıklara katlanamadı ve gizlice Medine’ye gitti. Medine’ye gidince de kendisinin bildiği ve tanık olduğu herşeyi Resulüllah’a anlattı.

Ebû Süfyan, Medine’ye giderken bir mola yerinde Medine’den dönmekte olan Büdeyl ile karşılaştı. Büdeyl’in Medine’den geldiğini anlayınca gizledikleri şeylerin Büdeyl tarafından açığa çıkarılmış olmasından kuşkulandı. Bu nedenle olayın gizli tutmayı kararlaştırdıkları kısmını Resulüllah’a bildirmiş olabileceğini düşünerek Büdeyl’in ağzını aradı, fakat istediği türden bir bilgi elde edemedi. Bu sefer sorusunu açıkça sordu. Büdeyl, Kureyş’in sırrını Resulüllah’a bildirmediğini söyledi. Hatta Medine’ye gitmediğini söyledi. Ebû Süfyan, Büdeyl yanından uzaklaşınca Büdeyl’in devesinin pisliğini inceledi. Hayvan Medine hurması yemişti. Bu, Medine’ye gitmediğini söylerken Büdeyl’in yalan söylediğini gösteren önemli bir delildi. Bu yalansa diğeri de yalandı. Demek ki Büdeyl her şeyi Resulüllah’a anlatmıştı. Ebû Süfyan korktu; işlerin iyice karıştığını ve durumlarının gittikçe zorlaştığını düşündü.

Ebû Süfyan ne yapacağını bilememenin sıkıntısı içerisinde Medine’ye girdi. Doğruca on yılı aşkın süredir görmediği kızı Ümm-ü Habibe’nin odasına gitti. Kı­zı kendisini soğuk karşıladı; umduğu sıcaklığı bulamadı. Bir ara oturmak istedi. Odada üzerine oturulabilecek tek şey yerdeki yataktı. Yatağın üzerine oturacağı sırada kızının hiç beklemediği bir tepkisiyle karşılaştı. Resulüllah’ın eşi olan Ümm-ü Habibe, babasının oturmasına engel olup, yatağı topladı. Ebû Süfyan şaş­kınlık içinde ‘Kızım! Yatağı mı benden, beni mi yataktan esirgedin. Niçin böyle davrandığını anlayamadım’ dedi. Ümm-ü Habibe düşüncesini hiç çekinmeden söyle­di; ‘Yatağı senden esirgedim. Bu Resulüllah’ın yatağıdır ve O’nun yatağına senin gibi pis bir müşrik oturamaz’ Ebû Süfyan şaşırdı; ‘Vallahi sana bir kötülük dokunmuş, değişmişsin’ dedi. Sonra üzgün’bir şekilde odadan çıkmak için kapıya yöneldi. Kızının arkasından söylediklerini duydu, ama bir şey demedi. Ebû Süfyan odadan ayrılırken, kızı Ümm-ü Habibe arkasından şunları söylüyordu: ‘Hayır, Bana bir kötülük dokunmadı. Allah beni İslâm’la şereflendirdi. Umarım Kureyş’in akıllı ve yaş­lı lideri olan sen de islâm’dan uzak kalmazsın.

Ebû Süfyan mescide giderek Resulüllah’ı buldu. Konuşmasına, kızı Ümm-ü Habibe başta olmak üzere Medine’de kimseyi misafirperver bulmadığını, herkesin Araplıktan uzaklaştığını, geleneğe saygı kalmadığını dile getiren sitem dolu sözlerle başladı. Amacı kendisini üstün tutacak psikolojik bir ortam hazırlamaktı. Bu arada kızının yaptıklarım olduğu gibi anlattı. Resulüllah işittikleri karşısında memnun olmuştu; gülerek ‘Demek öyle’ dedi. Ebû Süfyan konuşmasını uzatmadan sözü asıl konuya getirdi. Hudeybiye anlaşmasını yenilemek arzusunda olduğunu söyledi. Bunun gerekçesi olarak da, Resulüllah’ın gerçekleşenlerden habersiz olabileceği kanaatiyle, Hudeybiye’de kendisinin bulunamadığını, Kureyş’in lideri ola­rak kendisinin böyle bir anlaşmanın gerçekleşmesinde bulunmayı istediğini ifade etti. Resulüllah sadece dinliyor, hiçbir şey demiyordu. Ebû Süfyan konuşurken, bir yandan da Resulüllah’ı gözlüyordu. O’nun düşüncesini anlamaya çalışıyordu. Fakat olumlu veya olumsuz bir karşılık alamayınca ‘Ey Muhammedi Biz seninfe yaptığımız anlaşmaya uyuyoruz. Bu konuda son derece titiz ve kararlıyız’ dedi. Her şeyden habersiz görünen Resulüllah ‘Yoksa siz anlaşmayı bozdunuz mu? Anlaşma­yı bozacak bir şey mi oldu?’ dedi. Ebû Süfyan samimi bir görünüm sergileyerek ‘Allah korusun! Öyle bir şey olur mu? Biz sözümüzün üzerinde duruyor ve anlaşmanın şartlarına titizlikle uyuyoruz. Biz bu anlaşmaya muhalif bir iş ne yaparız, ne de bu anlaşmayı değiştirmeye kalkarız’ dedi. Resulüllah da ‘Biz de Hudeybiye’de yaptığı­mız anlaşmaya uyuyoruz ve ona aykırı bir iş yapmadık’ dedi. Ebû Süfyan tekrar ‘O halde anlaşmayı yenileyip, süresini uzatalım’ teklifinde bulundu. Resulüllah bunu anlamsız bulduğunu ima edecek şekilde sessiz kaldı. Ebû Süfyan, yapacağı bir şey olmadığına karar verip mescitten ayrıldı.

Ebû Süfyan, Resulüllah’la görüşmesinden isteği sonucu alamayınca aracı olma­sını istemek için Ebû Bekir’in yanma gitti. Ebû Bekir böylesi bir şeyi yapamayaca­ğını bildirdi. Ebfı Süfyan, Ömer’in yanına gidip ondan yardım istedi. Ömer de böylesi bir girişimde bulunamayacağını, Ebû Bekir’e göre daha sert bir üslûpla ifade etti: ‘Senin için ResuîüI/ah’Ia görüşeceğim ha! Vallahi böyle bir şey yapmam ve bir karınca için bile olsa size karşı savaşırsa ben de onun yanında size karşı savaşırım.

Ebû Süfyan, Ali’nin yanına gitti. Ali’yi eşi Fâtıma ve henüz küçük bir çocuk olan Hasanla bir arada otururken buldu. Ricasını Ali’ye bildirdi. Ali, Ebû Süfyan’m ricasını kabul etmedi. Ebû Süfyan son bir umutla Fâtıma’ya yöneldi. Onun yardımı­nı istedi. Eğer kendisine yardımcı olur ve anlaşmayı yeniletirse bütün Araplar arasında şerefle anılmayı hak edecek bir iş yapmış olacağını söyledi. Fakat istediği yardımı alamadı. Artık çaresiz bir haldeydi. Son bir umutla Ali’ye ‘Bana ne tavsiye edersin? Ne yapayım?’ diye sordu. Ali, ‘Resulüllah’ın yanına gir ve iki tarafı uzlaştırma işini üzerine aldığını söyle, sonra da git’ dedi. Ebû Süfyan merakla sordu; ‘Bu bana bir fayda sağlar mı’. Ali’nin cevabı ‘Sanmam bunun sana bir faydası olsun. Ancak yapacağın başka bir şey de yok’ oldu. Ebû Süfyan, Ali’nin tavsiyesi üzerine mescide gitti ve Müslümanlardan bir grupla birlikte oturan Resulüllah’ın önünde, her iki topluluk arasında uzlaşmacı olduğunu, anlaşmayı yenilediğini söyleyip mescitten çıktı. Doğruca Mekke’ye gitti.

Ebû Süfyan, Mekke’ye dönünce merakla kendisinin getireceği haberi bekleyen Kureyş liderlerine olup-biteni anlattı. Kureyş’in genç liderleri şaşırdılar. Ebû Süfyan’a çıkışmaktan kendilerini alamadılar: Yazıklar olsun sanal Vallahi Ali seninle alay etmiş. Şimdi öyle bir durumdayız ki anlaşma devam ediyor mu, etmiyor mu bilmiyoruz. Bu nasıl iştir! Senin kendi kendine yaptığın anlaşma Muhammed’i bağlamaz. Anlaşmayı istediği zaman istediği şekilde bozar. Şimdi ne yapacağız; bize savaş haberi getirmedin ki hazırlık yapalım. Bize barış haberi getirmedin ki emniyet içinde oturalım?’

Hazırlık

Ebû Süfyan’ın Medine’den ayrılmasından hemen sonra Resulüllah evine gitti. Eşi Aişe’ye yola çıkacağını, ihtiyaçları için gerekli yol hazırlığına başlamasını söyledi. Aişe nereye gideceğini sordu, fakat cevap alamadı. Aişe’nin yol hazırlıkları yaptı­ğı sırada babası Ebû Bekir geldi. Kızından Resulüllah’ın yola çıkacağını öğrendi. Resulüllah’ın nereye gitmek istediğini sordu, fakat Aişe’nin de bu sorunun ceva­bını bilmediğini anlayınca merakı hepten arttı. Resulüllah’ın yanına vararak, gidebileceği yerlerle ilgili sorular sordu. Birçok bölgenin ismini saydı. Suriye bölgesine gidilmesini daha kuvvetli bir ihtimal olarak gördüğü için özellikle o taraflardan bazı bölgelerin isimlerini söylüyordu. Ancak aldığı cevap hep ‘Hayıf oldu. Ebû Bekir, Mekke’ye gidileceğine ihtimal dahi vermediğinden, düşündüğü bütün yerleri saydıktan sonra, ancak en son ihtimal olarak ‘Kureyş’in üzerine mi?’ diye sordu. Bu sefer cevap ‘Evefti. Ancak cevabı takiben bir de uyarı geldi; ‘Kureyş’in üzerine gideceğim fakat bunu gizli tut, kimseye söyleme’. Ebû Bekir şaşırdı; ‘Ey Allah’ın Resulü! Kureyşle bir anlaşmamız var!’, Resulüllah ‘Sen herhalde onların Hu-Zâalara yaptıklarını duymadın! Onlar anlaşmaya uymadılar. Ahitlerine ihanet edip, bozdular. Ben onlarla savaşacağım. Fakat bu söylediklerimi gizli tut. Kimseye hiçbir şey söyleme’ dedi.

Resulüllah, Müslümanlardan bir harekât için hazırlıklara başlamalarını istedi. Medine çevresindeki islâm davetini kabul etmiş bütün kabilelere de haber gön­derdi. Eli silah tutan herkesin hazırlık yapmasını istedi. Bölge kabilelerinden bir kısmına orduya katılmak için Ramazan başında Medine’ye gelmelerini bildirirken, bir kısmına da hazır beklemeleri ve haber geldiğinde hareket edip, yolda orduya katılmalarını bildirdi. Orduya yolda katılacaklar hariç diğerleri gruplar halinde Medine’ye akın ettiler. Herkes merakla birbirine nereye gidileceğini soruyordu. Fakat hiç kimse bu sorunun cevabını bilmiyordu. Ebû Bekir ve diğer bilenler ise hiç kimseye bir şey söylemiyorlardı. Zaten nereye gidileceğini bilenlerin kimler olduğu da bilinmiyordu. Bilenler arasında muhtemelen Ömer vardı. O, özel bir nöbetçi birliğinin komutanlığına getirilmişti. Görevi, Medine’den hiç kimsenin ayrılmasına izin vermemekti. Resulüllah Kureyş’in durumdan haberdar olmaması için bütün tedbirleri titizlikle almış ve uygulanmasını da aynı titizlikte sürdürü­yordu. Medine’den hiç kimsenin ayrılmasına izin verilmemesi bu tedbirlerden bi­risiydi.

Resulüllah harekâtın hedefinin neresi olduğunu her zamankinden daha gizli tutuyordu. Çünkü, Mekke’yi ani bir baskınla kansız ele geçirmeyi planlamıştı. Hatta insanları şaşırtmak ve asıl hedefin anlaşılmasını önlemek için Ebû Katade b. Rebi komutasında sekiz kişilik bir birliği keşif kolu görünümünde kuzey tarafına, Batn-ı İzam’a gönderdi. Bununla, Suriye tarafına gideceğini mesajını vermek istiyordu. Herkes gidilecek yerin Suriye tarafları olduğuna emindi. Hiç kimse Mekke’yi düşünmüyordu. Hazırlıklar bu şartlar içinde tamamlandı ve bir müddet sonra Medine’den yola çıkıldı. Hareket yönü güneye doğruydu. Ama bu hedefin Mekke olduğunu düşünmeye neden olacak bir durum değildi. Çünkü, Resulüllah’ın askerî harekâtların ilk aşamasında hedef bölgenin tersi bir yöne doğru gittiği ve sonra ani bir dönüşle asıl hedefe yöneldiği biliniyordu. Herkes harekâtın Suriye taraflarına gidileceğini düşündükleri için Medine’den çıkışta Suriye’nin karşıtı bir yöne doğru hareket edilmesiyle düşüncelerinin doğruluğuna emin oldular. Bilmiyorlardı ki Resulüllah bu sefer ilk andan itibaren gerçek hedefe doğru hareket etmişti. Bu da düşmanı şaşırtmanın bir başka yöntemiydi, islâm ordusu Medine’nin güney tarafına doğru hareket ederken Ebû Katade b. Rebi komutasındaki birlik görevini tamamlamış, Suriye bölgesiyle ilgili bilgiler elde etmiş olarak geri döndü. Ordu Medine’den ayrıldığı sırada mevcudu dokuz bin civarındaydı. Yolda, Ku-deyd bölgesinde Süleym oğullan da bin kişilik bir grup halinde gelerek orduya katılmasıyla mevcut on bini aştı.

Harekâtın nereye olacağı gizli tutulmasına rağmen, Hâtıb b. Ebî Beltea harekâtın Mekke’ye olacağını sezmişti. Başta annesi olmak üzere birçok yakını Mekke’de bulunuyordu. Hâtıb b. Ebî Beltea, eğer harekât Mekke’ye ise ve başarıyla sonuçlanmazsa müşriklerin intikam harekâtına girebileceklerini ve yakınlarına zarar verebileceklerini düşündü. Gerçi diğer muhacirlerin de yakınları hâlâ Mekke’deydi ancak hemen hepsi güçlü ailelere mensuptular ve başarısızlıkla sonuçlanacak bir harekât sonunda müşrik akrabaları bu Müslümanların yakınlarını korurlardı. Hâtıb b. Ebî Beltea’nm akrabaları ise yoksul ve güçsüz idiler. Hâtıb b. Ebî Beltea, zihin çelen bu düşünceler içerisinde bir yanlışlık yapıp, Kureyş liderlerinin gönlünü kazanmak ve böylece yakınlarını muhtemel bir kötülükten korumak düşüncesiyle harekâtın amacını Kureyş’e bildirmeye karar verdi. Ordunun Medine’den hareket etmek üzere olduğu sırada yazdığı bir mektubu dilenmek için Medine’ye gelmiş bulunan ve Mekke’ye döneceğinden haberdar olduğu Müzeyneli bir kadına verdi.

Resulüllah, Hâtıb b. Ebî Beltea’nın yaptığından ilâhî bir uyarıyla haberdar oldu. Ali’yi, Zübeyr b. Avvam’ı ve Mikdad b. Esved’i yanma çağırıp ‘Acele edin] Hah bahçesine gidin. Orada hayvan üzerinde yolculuk eden ve üzerinde mektup saklayan bir kadın bulacaksınız. Onu yakalayın. Mektubu alın’ talimatını verdi. Ali ve arka­daşları hızla Resulüllah’m söylediği yere gittiler. Kadını tarif edildiği yerde buldular. Kadından mektubu istediler. Kadın kendisinde mektup bulunmadığı söyleyip, inandırıcılığını artırmak için yeminler etti. Kadının doğru söylediğini, yanlış bir kadını yakalamış olabileceklerini düşündüler. Fakat her şey Resulüllah’m tarifine uyuyordu. Ali, geri dönmeyi düşünen arkadaşlarına ‘Vallahi Resulüllah yalanlanamaz- Eğer o bu kadından mektup olduğunu söyledi ise bu kadında o mektup vardır’ deyip kadını sıkıştırdı. Ali’nin sert tavırları karşısında kadın korktu. Katlayıp küçülterek saçlarının arasına sakladığı mektubu çıkardı.

Ali ve arkadaşları mektubu Resulüllah’a getirdiler. Mektupta ‘Burada büyük hazırlıklar var. Her hâlde Mekke düşünülüyor’ yazıyordu. Resulüllah, Hâtıb’ı çağıtıp mektubun kendisine ait olup olmadığmı sordu.. Hatıb inkâr yolunu seçmedi. Her şeyi olduğu gibi itiraf etti: ‘Ey Allah’ın Resulü! Vallahi ben Allah ve Resulüne iman ettim. Dinimi asla terk etmedim. Müşriklere karşı kalbimde herhangi bir sevgiye sahip değilim. Fakat yakınlarım için duyduğum endişe beni bu yanlışlığa sevk etti’ dedi. Yaptığı iş çok büyük bir yanlış­lık, büyük bir suçtu. Ömer sabredemedi; ‘Ey Allah’ın Resulü! O bu yaptığıyla münafık olduğunu göstermiştir. Emret onu öldüreyim’ demeye başladı. Ancak istediği izni alamadı. Resulüllah, Hatıb’ı serbest bırakırken Ömer’e de ‘O Bedir’de bulundu. Allah Bedir’de bulunanları affetti ve övdü’ diyerek Hatıb’m ayrıcalıklı konumunu hatırlattı. Ömer, o zorluk ve korku günlerini, o günlerdeki bir avuç Müslümamn gayretlerini ve cesaretlerini düşünerek Resulüllah’a hak verdi; gözleri yaşardı ve ‘Allah ve Resulü daha iyi bilir1 diyerek isteğinden vazgeçti. Vahyolunan bir ayet ise durumu açıklığa kavuşturdu; aynı zamanda Müslümanlara da bazı hatırlatmalarda bulundu: ‘Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Onla size gelen gerçeği inkar etmişlerdir. Rabbiniz Allah’a inandığınızdan dolayı Peygamber’i de sizi de yurdunuz­dan çıkardılar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da, açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sapmış olur. Şayet on­lar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edivermenizi istemektedirler.[28]

Ordu Medine’den yola çıktığı zaman Ramazan ayının ilk günleriydi. Herkes oruçluydu. Bir süre bu şekilde gidildi. Resulüllah isteyenin orucuna devam edebi­leceğini, isteyenin ise orucunu açabileceğini bildirdi. Ancak Kudeyd bölgesine gelinince herkesin orucunu açmasını istedi. Çünkü yolculuk uzun ve hava sıcaktı. Mücahitler zayıf düşmemeliydi. Müslümanların bir kısmı Resulüllah’in bu talimatını bir tavsiye olarak anlayıp, önceki iznini de dikkate alarak oruçlarını açmadılar. Resulüllah durumdan haberdar olunca, bir tas su alarak ordunun ortasında, devesinin üzerinde herkesin görebileceği şekilde suyu içti ve kendinin de oruçlu olmadığını gösterdi. Ayrıca, bunun bir tavsiye değil emir olduğunu ise, ‘Sizler düş­manla karşılaşacaksınız. Orucunuzu açın bu sizin için bir güç ve kuvvettif diyerek açıkladı. Bunun üzerine herkes orucunu açtı.

Ordu Mekke’ye doğru giderken, Cuhfe’de, Medine’ye hicret etmek için yola çıkmış olan Abbas’la karşılaşıldı. Resulüllah, çocuk ve kadınların yola devam etmesini, amcası Abbas’ın ise yanında bulunmasını söyledi. Amcasından Kureyş’in son durumuyla ilgili bilgileri aldı.[29]

Ordu yoluna devam etti. Herkes Suriye bölgesine gidileceğini düşündüğünden, hâlâ gidilmekte olan yönden ne zaman dönüleceğini merak ediliyordu. Fakat bir türlü beklentileri gerçekleşmiyordu. Bu sefer asıl hedefin Suriye bölgesi değil, Sakif veya Hevazin bölgesi olduğu düşünülmeye başlandı. Mekke olabileceğini düşünenler son derece azdı. Bazıları meraklarını yenemeyip, nereye gittiklerini Re­sulüllah’a sormaya karar verdiler. Fakat kim soracaktı? Resulüllah’m bu kadar giz­li tuttuğu bir şeyi sormak uygun olacak mıydı? Bu ve benzeri sorular zihinleri meşgul etmeye başladı. Harekâtın hedefinin nereye olduğunu nasıl soracaklarım düşündükleri sırada Ka’b b. Malik, Resulüllah’a görüşüp, soruları yöneltebileceğini söyledi. Ka’b b. Malik, bir mola sırasında Resulüllah’m yanına vardı. Resulül­lah’m önüne diz çöküp oturdu ve beğeneceğini düşündüğü bir şiir okumaya başladı. Şiir, dolaylı bir şekilde herkesin merak içinde nereye gidildiğini birbirine sorduğunu dile getiriyordu. ResulüUah, Ka’b’ı sonuna kadar dikkatli bir şekilde dinledi. Asıl amacı anlamamış gibi görünüp, hiçbir şey demedi. Sadece gülümsedi. Ka’b istediğini elde edemeyeceğini anlayınca kalkıp kendisini merakla bekleyen­ler arkadaşlarının yanına döndü.

Kudeyd’e varıncaya kadar sancaklar çıkarılmamış, ordu bir düzene konulmamıştı. Resulüllah yolun bundan sonraki kısmını daha nizami bir şekilde devam edilmesini emretti. Orduyu bölüklere ayırdı. Her bölüğün sancağını bağladı ve sancaktarına teslim etti.

Ordu düzenli bir şekilde ilerliyordu. Bir ara ordunun yolu üzerine yatmış, yavrularını emziren bir köpeğe rastlandı. Eğer müdahale edilmezse köpek ve yavruları zarar görebilirdi. Resulüllah, Cuayl b. Sürâka’yı yanma çağırdı. Ürkmemesi ve incinmemesi için gidip köpeğin yanında durmasını söyledi.

Ordu, Maruzzahrân’a geldi ve konakladı. Mekke’ye iyice yaklaşılmıştı. Çevrede bir yaban ağacı olan Irak ağacından çokça vardı. İrak meyvelerinin olgunlaş­maya başladığı bir mevsim olduğu için herkes topladığı meyvelerden yemeye başladı. ResulüUah yanındakileri uyardı; ‘Meyvelerin kararmış olanlarını yiyin. Çünkü kararmış olanları tatlıdır’. Müslümanlar şaşırdılar. Bu ancak dağlarda uzun süre kalmış olan birisinin bilebileceği bir şeydi. Merakla ‘Ev Allah’ın Resulü! Sen nereden biliyorsun!’ diye sordular. Resulüllah ‘Ben davar güttüğüm zaman o meyvelerden yerdim’ dediğinde daha da şaşırdılar. Peygamberi çobanlık yapmış birisi olarak düşünemiyorlardı. O şaşkınlıkla ‘Ey Allah’ın resulü sen çobanlık yaptın mı?’ diye sordular. ResulüUah şaşkınlığın nedenini anladı; ‘Evet ben çobanlık yaptım. Yakınlarımın hayvanlarım güderdim. Her peygamber de bu işi yapmıştır [30] dedi. Müslümanlar bir kez daha anladılar ve hatırladılar ki karşılarındaki kişi saraylarda bü­yümüş bir kral değil, kendi içlerinden çıkmış, kendilerini her yönleriyle en iyi şekilde tanıyan ve kendi şartlarında yaşayan bir peygamberdi.

Kırgınlık

Ebû Süfyan b. Haris, Resulüllah’m amca oğlu, süt kardeşi ve çocukluk arkadaşıy­dı. Risâlet öncesinde sıklıkla görüştüğü sayılı dostlarından birisiydi. Çok iyi anlaşırlardı. Ancak risâlet görevi başlayıp da Resulüllah çevresindeki insanları islâm’a davet edince Ebû Süfyan b. Haris, Resulüllah’a karşı gelenlerin, davetini reddedenlerin arasında yer aldı. Müşrik eşrafın zorbalığı bir yöntem olarak tercih edip, İslâm davetini işkence ve baskıyla durdurmaya çalıştıkları zaman da Resulüllah’ın karşısında, zorba eşrafın yanında yer almaya devam etti. Hatta işi daha da ileri gö­türüp, Resulüllah’ı hicveden, islâm’ı reddeden şiirler söyledi. Şiirleri dillerde dolaşırdı. Ayrıca Kureyş’in Müslümanlara yönelik savaşlarının hemen hepsinde yer aldı. O bu yaptıklarıyla, adeta diğer müşrik zorbalarla yarışıyor ve bu yaptikların Resulüllah’ı derinden yaraladığını bilmiyordu. ResulüUah, diğer zorba müş-‘klerin yaptıkları nedeniyle üzülüyordu, ama süt kardeşi ve dostu Ebû Süfyan b. Hâris’in yaptıklarına daha çok üzülüyordu. Ebû Süfyan b. Haris, Resulüllah’a düşmanlığını ve İslâm’a karşıtlığını Mekke’nin fethine yakın bir tarihe kadar devam ettirdi Durumunu hiçbir şekilde değiştirmedi. Değişim Hudeybiye anlaşmasın­dan sonra ticaret için gittiği Suriye bölgesinde duyduklarıyla başladı. Duydukları karşısında hem şaşırdı, hem üzüldü. Medine’deki İslâm devleti ve Resulüllah’m peygamberliği Suriye bölgesi insanları tarafından konuşuluyor ve bazıları henüz görmediği Resulüllah’ı yakından tanıma isteğini dile getiriyordu. Ebû Süfyan b. Haris, kendi aralarından çıkmış, üstelik kendisinin kuzeni ve süt kardeşi olan ve yıllardır kendisine zorbalığın her türlüsünü yaptıkları Resulüllah’m bu şekilde başka bölgelerdeki insanlar tarafından merak ve takdirle konuşulan birisi olduğunu anlayınca, düşünceleri karıştı. O zamana kadar yaptıklarıyla başkalarını taklit ettiğini, yaptığı şeyin doğru mu yanlış mı olduğunu hiç düşünmediği fark etti. Bu­nu ‘Yaşlılarımız bir yol edinip gittiler, biz de onlara uyduk. Onlar putlara sığınarak Muhammed’e karşı geldiler, biz de onların yaptığını yaptık’ diyerek dile getirmeye ve bu düşüncesini Mekke’ye dönünce bazı arkadaşlarıyla paylaşmaya başladı. Ar­kadaşlarıyla konuştuğu zaman fark etti ki, birçok kişinin durumu kendisininkin­den farklı değil. Ebû Süfyan b. Haris için günler sıkıntılı ve rahatsız edici bir şe­kilde geçmeye başladı.

Ebû Süfyan b. Haris, bir ara durumunu eşiyle konuştu. Eşinden duydukları, kendisi adına bir başkası tarafından söylenmiş şeylerdi. Eşinin sözlerinde kalbin­den geçenlerin ifadesini işitti. Eşinin dedikleri şunlardı: ‘Arap olanların ve olmayanların Muhammed’a tâbi olduklarını görüp duruyorsun. Çevresindeki insanların sayısı her gün daha da artıyor. Herkes O’nu seviyor ve O’na güveniyor. Siz ise O’na düşmanlıkta birbirinizle yarışıp durdunuz. Halbuki O’nu tasdik etmek ve yardımcı ol­mak herkesten çok sana düşerdi. O’na yardım edenlerin ilki sen olmalıydın.’ Bu sözler üzerine hatasını daha da iyi anladı ve Müslüman olmaya karar verdiğini, bu ne­denle Medine’ye gideceğini söyleyip, oğlunu da yanına alarak yola çıktı.

Resulüllah’la görüşmek ve Müslümanlara Jcatılmak için Medine’ye gitmek üze­re oğluyla birlikte yola çıkan Ebû Süfyan b. Haris, yolda îslâm ordusuyla karşılaştı. İslâm ordusu Mekke’yi fethetmek için yola çıkmıştı. Ebû Süfyan b. Haris, islâm ordusunu görünce korktu; kendisi islâm’ın en katı düşmanlarından olduğu için öldürülmekten çekindi. Bu nedenle görülmemek için saklandı. Geceyi saklanarak geçirdi, islâm ordusu biraz ilerisinde mola vermişti. Sabaha doğru, tüm cesaretini toplayarak, ortalığın sakin olduğu bir zamanda, oğlunun elinden tutup ordugâha girdi. Kimseye hissettirmeden Resulüllah’a kadar yaklaşıp selâm verdi. ResulüUah, Karşısındakinin Ebû Süfyan b. Haris olduğunu anlayınca yüzünü çevirip, onunla ilgilenmedi. Ebû Süfyan b. Haris bundan sonrasını şöyle anlatmıştır:

Resulüllah benden yüzünü çevirince, yüzünü döndürdüğü tarafa geçtim Yin yüzüme bakmadı ve öbür tarafa döndü. Bana bakmıyor, benimle ilgilenmivo du. Utandım. Yakın, uzak her şey beni sıkmaya başladı. Ne yapacağımı bilem’ yordum. O’na çok sıkıntı vermiş, O’nu çok üzmüştüm. Bana kırgındı. Resulü! lah benden yüz çevirince çevresindeki Müslümanlar da yüz çevirdiler. Hiç kim se bana bakmıyor ve benimle konuşmuyordu. Oradan uzaklaştım. Kendimi bir şekilde Resulüllah’a kabul ettirmem gerektiğini düşünüyordum. Ama bunu nasıl başaracağımı bilemiyordum. Ebû Bekir’le karşılaştım. Ona yaklaşıp, beni Resulüllah’la görüştürmesini rica ettim. Fakat ‘Resulüllah’ın yüz çevirdiği kişiye ben taraftar olmam’ deyip o da benden yüz çevirdi. Onun yanından uzaklaşırken Ömer’le karşılaştım. Ricamı bu sefer ona bildirdim. Ama o ‘Ey Allah’ın düşmanı! Resulüllah’ı ve arkadaşlarını üzen sendin değil mi! Üstelik O’na düşmanlığını her taraftan duyulacak kadar ileri götürdün değil mi!’ demeye başladı. Ömer’in bana yardımcı olmayacağını anlayınca amcam Abbas’ı aradım. Abbas’ı bulunca onun yardımını istedim, Müslüman olduğumu ve Müslüman olunca Resulüllah’ın sevineceğini umduğumu, ama bunların gerçekleşmediğini, Resu­lüllah’ın beni görmek dahi istemediğini anlattım. Abbas, ‘Yeğenim! O’nun senden yüz çevirdiğini bildikten sonra, benim seninle konuşmam doğru olmaz. Eğer sana yakınlık gösterirsem O’nu üzmekten ve öflzelendirmekten korkarım’ dedi. Ne yapacağımı bilemez bir halde gezinmeye başladım. Ali ile karşılaştım. O da bana öncekilerinin söylediklerine benzer şeyler söyledi. Artık başkalarıyla görüşmemin bir fayda sağlamayacağını anlamıştım. Gidip Resulüllah’ın çadırının önüne oturdum. Sıcaktan ve susuzluktan ölünceye kadar O’nun kapısının önünde oturmaya karar verdim. Ordu hareket edince ben de orduyla birlikte hareket ettim. Ne Resulüllah, ne de Müslümanlardan bir kişi benimle konuşu­yordu. Yanımda oğlum olduğu halde, koca ordunun ortasında yalnızdık. Bazen Resulüllah’ın görebileceği yerlere geçiyordum. Ama O beni görünce yüzünü çeviriyor ve bana bakmıyordu. Bu şekilde Mekke yakınlarına, Ebtah vadisine kadar geldik. Ordu mola verdi. Ben de yanımda oğlum olduğu hâlde Resulüllah’ın çadırının önünde beklemeye başladım. Hiç kimse benimle muhatap olmuyor ve benimle konuşmuyordu.

Bu hâl üzere beklerken Ali geldi ve bana yardımcı olabileceğini söyledi. Çok sevindim. Dedi ki; ‘Resulüllah’a arkasından yaklaş ve Yusuf un kardeşlerine söylediği şu sözleri söyle: ‘Allah’a yemin ederiz ki, Allah seni gerçekten bize üstün kılmıştır. Doğrusu biz sana karşı yaptıklarımızla suçluyuz.[31] O’na karşı söyleyebileceğin bundan daha başka söz yok’. Hemen gidip, Resulüllah’ın arkasında durdum ve Ali’nin söylediği ayeti okudum. Resulüllah dönüp bana baktı ve gülümseyerek ‘Bu güne kadar yaptıklarınızdan dolayı kınanmayacaksınız, Allah sizi bağışlasın. O merhametlilerin en merhametlisidir [32] dedi. Hem sevindim, hem de utandım. Utancımdan yüzüne bakamiyordum. Bir şiir okuyarak durumumu bildirmeye çalıştım. Okuduğum şiir şöyleydi: ‘Ben Lât’ın süvarileri Muhammed’in süvarilerini yensin diye sancak taşıdığım gün, gecenin başında yolunu şaşırıp, zifiri karanlıkta ne yapacağını bile­meyen kimse gibiydim Şimdi ise yolunu bulmuş ve selâmete ulaşmış kişi gibiyim…’. Affımı kabul etti ve yanında kaldım.[33]

Kureyş Liderini Kaybediyor

Müslümanların bir ordu halinde Mekke taraflarına doğru geldiğini duymuş, fakat nereye gittiklerine karar verememişti. O da Müslümanların muhtemelen Sakif veya Hevazin üzerine gittiğini düşünüyordu. Düşüncesinden enıin olmak için Mekke’den çıkarak orduya yaklaştı. Bütün bölgeyi kuşatan ışık öbeklerini korku ve heyecanla seyretti. Ancak bu sırada nöbetçiler tarafında yakalandı.Yakaladıkları kişinin Mekke’nin lideri Ebû Süfyan olduğunu anlayan nöbetçiler sevindiler. En büyük düşmanlarını linç etmek için koşuş-tururlarken, civarda bulunan Abbas duruma müdahale etti. Ebû Süfyan’ı himayesine aldı. Abbas, Ebû Süfyan’la konuşup harekâtın muhtemel hedefinin Mekke olduğunu, eğer Resulüllah Mekke’ye yönelirse Kureyş’in bu ordunun karşısında du­ramayacağını, bu nedenle Mekke’yi çatışmasız teslim etmenin en iyi çare olacağını söyledi. Savaşsız bir harekât olması, ordusuna savaşmayı yasaklaması için Re-sulüllah’la görüşmesini tavsiye etti. Ebû Süfyan durumun vahametini anlamakta gecikmedi. Abbas’la birlikte Resulüllah’ın yanına gitti.

Ebû Süfyan, yanında Abbas olduğu hâlde Resulüllah’ın yanına vardı. Ebû Süf-yan’ın Resulüllah’ın yanma girdiğini gören Ömer koşarak gelip çadıra girdi. Himayesiz ve anlaşmasız şekilde gelmiş olan Ebû Süfyan’ı öldürmek için izin istedi. Ab­bas, Ebû Süfyan’ı himayesine aldığını söyledi. Ömer teklifinde ısrarcı olunca Re­sulüllah susmasını işaret etti ve Ebû Süfyan’a dönerek, ona İslâm’ı anlatmaya Müslüman olması gerektiğini söylemeye başladı. Ebû Süfyan, Allah’ın tek ilâh olduğunu kabul edebileceğini bildirdi. Ancak bir çekincesi vardı: ‘Vallahi senin peygam­berliğin konusunda kalbimde şüphe buluyorum. Bu konuda bana biraz düşünme süre­si tam’. Resulüllah kabul etti. Sabah tekrar görüşmek istediğini bildirdi.

Abbas bütün gece Ebû Süfyan’a arkadaşlık etti. Sabah namazı vakti gelince müezzinlerin sesleri ortalığı inletmeye başladı. Ebû Süfyan şaşırıp ‘Bu nedif diyerek telaşla Abbas’ı uyandırdı. Abbas ‘Bu namaz için çağrıdır’ dedi. Ebû Süfyan sabahın a aca karanlığında Müslümanların yattıkları ve oturdukları yerlerden kalkıp arzu ile abdest alışlarını, namaz kılışlarını biraz şaşkınlık ve biraz Bu arada Müslümanların Resulüllah’a olan saygılı tavırlarını daha ya-ından görme imkânı elde etti. Abbas’a ‘Ey Fadl’ın babası! Ben şimdiye kadar ne de Kayser’in böylesi bir sevgi ve iltifata sahip olduğunu gördüm. Kardeşoğlu ne büyük saltanat kurmuş’ demekten kendisini alamadı. Abbas ‘Yetertık îman et de bu iş bitsin’ diye ısrar edince, kabul etti. Namaz sonrasında Resulüllah’ın yanına gittiler. Ebû Süfyan Müslüman olmayı kabul ettiğini ve Mekke’ye dönmek için izin istediğini bildirdi. İzin verildi. Abbas ‘Ey Allah’ın Resulü/ Ebû Süfyan üstün tutulmayı sever. Ona övüneceği bir şey ver’ dedi. Resulüllah, Ebû Süf-yan’a seslenip ‘Her kim Ebû Süfyan’ın evine sığınırsa emniyettedir. Her kim Kabe’ye sığınırsa emniyettedir. Her kim kapısını kapayıp evine girerse emniyettedir’ dedi. Bu, Ebû Süfyan’a onur kazandıracak bir tercih olmanın yanı sıra, aynı zamanda Resulüllah’ın kadirşinaslığının da gereğiydi. Çünkü risâletin ilk yıllarında, Mekke’nin serserileri, kendisine sataştığı zamanlarda, birkaç defa Ebû Süfyan’ın evine sığına­rak aşağılanmadan ve sataşmalardan kurtulmuş, Ebû Süfyan da inanç ve düşün­cesine karşı olduğu misafirine iyi davranmayı ihmal etmemişti. Resulüllah, Ebû ‘ Süfyan yanından ayrılmak üzereyken amcası Abbas’a, ‘Onu ordunun geçeceği yol üzerindeki vadinin daraldığı, atların sıkışarak geçtiği yere götür. Ordunun ihtişamı­nı görsün’ dedi.

Abbas, Ebû Süfyan’ı, Erak’daki vadinin en dar kısmına götürdü. Biraz sonra ordu hareket etti. Bölükler, başlarında komutanları olduğu hâlde Ebû Süfyan’ın önünden geçiyorlardı. Hepsi savaşmaya hazır şekilde teçhizatlı, zırhı olanlar zırh­larını giyinmiş haldeydi. Önce bin kişilik mevcutlarıyla Süleymler geçtiler. Süleymlerin komutanı Ebû Süfyan’ın önüne gelince üç defa tekbir getirdi. Ebû Süfyan şaşkınlıkla, zırhı içinde olduğu için tanıyamadığı bu kişinin kim olduğunu sordu. Abbas ‘Halia” dedi. Ebû Süfyan ‘Şu bizim delikanlı mı?’ diye tekrar sordu. Abbas ‘Evet. dedi. Daha sonra beş yüz kişilik birliğin başında Zübeyr b. Avvam geçti. O da Ebû Süfyan’ın önünden geçerken üç defa tekbir getirdi. Arkasından Ebû Zer el-Gıfarî üçyüz kişilik birliğinin başında geçti. O da Ebû Süfyan’ın önü­ne gelince tekbir getirdi. Onun tekbirine birliği de iştirak etti. Tüm vadi tekbirlerle yankılanıyordu. Müslümanlar bölükler halinde Ebû Süfyan’ın önünden geçiyor ve her bölük tekbir getiriyordu. Ebû Süfyan biraz korktu, ama daha çok şaşırdı. Abbas’a ‘Kardeşinin oğlu ne büyük saltanat elde etmiş’ demekten kendisini alamadı. Abbas bu sefer müdahale etti, ‘Hayır.’ Bu bir saltanat değil, bu bir peygamberliktir’ dedi. Ebû Süfyan ‘Haklısın, bu bir peygamberlik’ dedi.

Ebû Süfyan’ın önünden geçen en son birlik, aralarında Resulüllah olduğu hal­de, tamamı zırhlarına bürünmüş ve sadece gözleri açıkta olan Muhacirler ve Ensardı. Bölüğün sancağını taşıyan Sâ’d b. Ubâde, Ebû Süfyan’ın önüne geldiğinde ‘Ey Ebû Süfyan! Bugün savaş günüdür/ Bu gün Kabe’de savaşın helâl olduğu gündür! Allah bugün Kureyş müşriklerini aşağı ve rezil kılacaktır’ diye bağırdı. Ebû Süfyan korktu. Önünden geçerken, Resulüllah’a seslenip şikayetini bildirdi; ‘Ey Allah’ın Resulü] Şaşılacak bir durum! Sâ’d’ın ne dediğini duydun mu?’ Resulüllah, Sâ’d’m ne dediğini sordu. Ebû Süfyan durumu açıklayarak; ‘Ey Allah’ın Resulü1. Kavmini bağışla] Sen insanların en iyisisin! İnsanların en büyüğü ve en merhametlisisin! Sen insanlar içinde akrabalık bağım en çok gözetensin!. dedi. Resulüllah’ın ‘Hayır/ Ben Sâ’d’ın dediği gibi emretmedim. Sâ’d yanlış söylemiş. Bu gün Allah’ın, Kabe’nin şanı­nı yücelteceği gündür. Bu gün merhamet günüdür. Bugün Allah’ın Kureyş’i îslâm ile şereflendirip kuvvetlendireceği gündür’ dedi. Sonra Sâ’d’a seslenerek sancağı oğlu Ka’b’a vermesini istedi. Böylelikle hem savaşmak arzusuyla coşan bir sahabesinin kan dökmesini ve diğer Müslümanları da bu yönde etkilemesini önledi ve hem de onun kalbini kırmak istemediği için sancağı başkasına değil, oğlu Ka’b’a verdi.

Ordu ilerleyip Zî-Tuvâ’ya geldi. Mekke’ye iyice yaklaşılmıştı. Resulüllah sekiz yü önce Mekke’den gizlice çıkışını, o acı ve ıstırap günlerini, korku ve endişe gün­lerini hatırladı. O günden bu güne gerçekleşen büyük değişim için; sekiz yıl önce gizlice çıktığı Mekke’ye bu gün bir fatih olarak gelişini sağladığı için Allah’a derin bir minnet ve şükranlık içerisinde başını eğdi, Neredeyse sakalı devesinin semeri­ne değecek bir haldeydi; secde eder gibiydi.

Zî-Tuvâ’da bir süre duruldu. Resulüllah dört ayrı bölük oluşturdu. Halid b. Ve-lid, Zübeyr b. Avvam, Sâ’d b. Ubâde ve Ebû Ubeyde b. Cerrah’ı bölüklerin komu­tanları olarak tayin etti. Her bir bölüğün Mekke’ye girecekleri bölgeyi tarif etti. Eğer müşriklerden direnen olursa savaşılmasmı, savaşmayanlara dokunulmamasını emretti. Fakat, arasında îkrime b. Ebû Cehil, Safvan b. Umeyye gibi Kureyş’in genç komutanları ve Abdullah b. Sâ’d gibi imandan sonra tekrar şirke dönmüş kimse ve İslâm’la Müslümanlarla alay edip aşağılamayı alışkanlık edinmiş bazı şarkıcıların yer aldığı on kişiyi her ne şekilde olursa olsun yakalanıp öldürülmelerini emretti.

Mekke’ye Giriş

Ebû Süfyan İslâm ordusundan önce Mekke’ye gitti. İnsanlar merak içinde kendi­sini bekliyorlardı. Kureyş’in genç liderleri ve onlara yakın bazıları her ne olursa olsun direnmekten ve savaşmaktan söz ediyorlar, hatta içlerinde bazıları bu karar­larını uygulamak için yemin ediyordu. Ebû Süfyan, doğruca evine gitti. Evinin önünde büyükçe bir kalabalık toplandı. Herkes Ebû Süfyan’dan bir şeyler duymak istiyordu. Ebû Süfyan, merakla kendisinden bir şeyler duymak isteyen kalabalığa hitap ederek ‘Ey Kureyş topluluğu] Muhammed büyük bir ordu ile yanınıza kadar geldi. Ona karşı yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Her kim Ebû Süfyan’ın evine girerse güvenliktedir, Her kim Kabe’ye sığınırsa emniyettedir, her kim kapısını kapayıp evi­ne girerse emniyettedir’ dedi. Bunlar teslimiyeti kav :!maz şart olarak ifade eden sözlerdi. Konuşmayı şaşkınlıkla içinde dinleyen Hint ilerleyip Ebû Süfyan’ın sakalından tuttu. Hakaret etmeye, direnemeyip teslim olduğu için kocasını aşağılama­ya başladı. Fakat yapılabilecek bir şey yoktu. Sonra öfke ve şaşkınlık içinde evine girip kapıyı kapadı.

Mekke’nin Fethi

Günlerden Cuma idi. Güneş doğmak üzereydi. Halid b.Velid komutasındaki birlik Yemen yolundan Mekke’ye girmek için hareket etti. Bu sırada Mekke’nin genç liderlerinin öncülüğünde yaklaşık yüz kişiden oluşan bir grup toplanmış, savaşmaya hazır halde bekliyorlardı. Halid’in birliğinin Mekke’ye girdiğini görünce hemen o tarafa yöneldiler. Mekke’ye ilk giren Halid komutasındaki Müslümanları önce ok yağmuruna tuttular. Sonra kılıçlarını sıyırıp saldırıya geçtiler. Halid, tereddüt etmeden saldırı emri verdi. Kaçanların kovalanmamasını emretti. Mekke liderlerinin bu girişimi gururlarını kurtarma çabasından başka bir şey değildi. Ça­tışma yirmi dakika kadar sürdü. Müslümanlardan üç kişinin şehit olmasına kar­şılık, müşriklerden on İki kişi öldürüldü. Saldırganlar bozguna uğrayıp kaçmaya başladılar. Grubun liderlerinden İkrime ile Safvan atlarım sahile doğru sûrerlerken, Süheyl evine gidip kapıyı sıkıca kapadı. Grupta yer alan adamlardan diğerlerinin bir kısmı dağlara kaçarken, diğer bir kısmı ise evlerine gidip Resulüllah’ın ‘Evlerine sığınanlar emniyettedir’ teminatına sığınarak canlarını kurtarmaya karar verdiler.

Halid komutasındaki birlikle bazı müşrikler arasında çatışma sürerken Zübeyr b. Avvam komutasındaki birlik üst taraftan, Taif yolundan; Sâ’d b. Ubâde’nin ko­mutasındaki birlik de Şuayba (Cidde) yolundan Mekke’ye girdi. Bu birlikler herhangi bir direnişle karşılaşmadılar. Ebû Ubeyde b. Cerrah komutasındaki birlik ise, Hind dağının çevresini dolaşıp Kadade geçidinden ilerleyerek, şehre girmek üzere olan Resulüllah’m komutasındaki birliklerle birleşti.

Resulüllah zırhını giyinmiş, miğferini takınmış, kılıcım kuşanmış bir halde de­vesi Kusva’nın sırtmdaydı. Terkisindeki Usâme b. Zeyd ve çevresindeki Muhacir ve Ensar topluluğuyla birlikte ilerliyordu. Hemen yanında Ebû Bekir ve Üseydb. Hudayr vardı. Mekke’nin en dışındaki evlerin hizasına gelince, Allah’a bir minnet ve şükür ifadesi olarak sakalı devenin semerine değecek kadar başım eğdi. Bir fatih, zafer kazanmış bir komutan olarak Mekke’ye giriyor olmasına rağmen, her türlü gurur görüntüsünden uzak durmaya çalışıyordu. Durumunda ve görünü­münde gururun en ufacık işareti yoktu; bu fethin ilâhî kattaki ödüllerin yanında hiçbir değer ifade etmediğini ifade edecek şekilde ‘Allahım hayat ancak ahiret hayatıdır dediği duyuluyordu. Daha sonra fetih süresini okumaya başladı. O bunu yaparken, Hz. Musa ve yanındaki topluluk için ifade olunan bir ilâhî uyarıya uyu­yordu. Ayet şöyleydi: ‘Bu kasabaya girin, orada bulunanlardan dilediğiniz şekilde bolca yiyin, kasabanın kapısından girerken eğilip, secde edin ve ‘Hıtta!1 (Yâ Rabbi bizi affet) deyin ki, sizin hatalarınızı bağışlayayım; zira, iyi davrananlara (karşılığım) fazlasıyla vereceğimi vaat etmiştim.[34]

Resulüllah tevazu ile eğdiği başım kaldırınca, çevresindekilerin Mekke’nin aşa­ğı tarafına, kılış parıltılarının geldiği tarafa baktıklarım gördü. Orada ne olduğu­nu sordu. Halid’in emrindeki birlikle müşrikler arasında çatışma çıktığı söylendi. Hemen bir kişiyi Halid’e göndererek, çatışmayı durdurmasını ve kaçanları takip etmemesini emretti. Güneş yükselmiş, yakıcı ışıkları her tarafı aydınlatmaya baş­lamıştı. Biraz daha ilerledikten sonra durdu. Kabe karşısındaydı. Allah’a şükretti­ği duyuldu. Ebû Rafi, Kabe’nin hemen yanma kırmızı renkte bir çadır kurmuş Re-sulüllah’ı bekliyordu. Resulüllah çadıra baktı ve Cabir’e dönerek ‘Ey Cabirl tşte be­nim konaklayacağım yer burası olacak. Burası müşriklerin aleyhimize anlaşma yap­tıkları yer’ dedi. Bu sözüyle müşrik liderlerin Müslümanlara yönelik üç yıl süren boykot kararını aldıkları toplantıyı hatırlatıyordu. Müslümanlardan birisi çadırı uygun bulmayarak ‘Ebû Talib’in evine gitsen’ dedi. Resulüllah, çadırda kalmak is­tediğini bildirdi ve gerekçesini ifade etti: “Akil bizeyer mi bıraktı?’ Çünkü, Ebû Ta­lib’in oğlu Akil, ölümünden sonra babasının evini satmıştı.

Resulüllah çadıra girdi. Bir süre dinlenip, abdest aldıktan sonra çadırdan çıktı ve devesine bindi. Usâme yine terkisindeydi. Kabe ile arasım süvariler doldurmuş, hem yolunu açmaya çalışıyorlar, hem de vereceği bir emri yerine getirmek için ba­kışıp duruyorlardı. Resulüllah yanında bulunan Ebû Bekir’le konuşarak ilerledi. Bu sırada bazı Kureyş kızlarının başörtülerini süvarilere doğru savurduklarını gördüler. Resulüllah gülümseyerek ‘Hassan b. Sabit ne söylemişti, hatırlıyor musun?’ diye sordu. Ebû Bekir biraz düşününce hatırladı, ‘Evet’ dedi ve ezberinde kal­dığı kadarıyla Hassan b. Sabit’in şiirini okumaya başladı. İkisinin de hatırladığı şey, Hassan b. Sabit’in yıllar önce söylediği bir şiirdi. Hassan gün gelecek Kureyş kızlarının teslimiyetin ifadesi olarak Müslümanlara başörtülerini sallayacaklarından bahsetmişti. Bir zamanların hayal kabul edilen, şimdi gerçekleşiyordu.

Resulüllah, yularını Muhammed b. Mesleme’nin tuttuğu devesinin üzerinde ilerliyordu. Müslüman, müşrik herkes kendisini izliyordu. Kabe’nin yanına geldi. Asasını Hacer’ül Esved’e uzatarak selâmlayıp, tekbir getirdi. Tekbirini tüm Müslümanlar eşlik ettiler. Mekke tekbirlerle inledi. Resulüllah, Müslümanlara susmalarını işaret ederek tavafa başladı. Devesinin sırtında tavafını bitirdikten sonra inip İbrahim’in makamına gitti. Orada iki rekat namaz kıldı. Sonra zemzem kuyusuna giderek Abbas’m uzattığı sudan içti ve abdest aldı. Bu davranışıyla hacılara su dağıtma işinin Haşim oğullarında kalışım onaylamış oluyordu. O zamana kadar bu işi Haşim oğulları adına Abbas yürütüyordu. Safa tepesine yöneldi. Tepeye çıkıp ellerini kaldırarak Allah’a hamdü sena ve dua etti. Duasını bitirdikten sonra Halid’i yanma çağırıp çatışmanın sebebini sordu. Halid’i dinledikten sonra, daha ön­ce verdiği emirleri tekrarladı: ‘Her kim evine sığınırsa o emniyettedir. Yaralılar öl­dürülmeyecek. Esir alınanlar öldürülmeyecek. Kaçanlar takip edilmeyecek.[35] Sonra bu emirlerinin herkese duyurulmasını istedi.

Resulüllah, Safa tepesinde dua ederken, henüz yeni Müslüman olmuş bazı Me-dineli Müslümanlar kendi aralarında konuşuyorlardı. İçlerinden birisi ‘Adamımız kavmini buldu. Artık burada kalır. Bizimle Medine’ye dönmez’ dedi. Diğer bazıları da benzer ifadelerle Resulüllah’ın Mekke’de kalacağını, Medine’ye dönmeyeceğini söylüyorlardı. Resulüllah duasını bitirip Halid ile konuştuktan sonra, hakkında konuşanlara dönüp ‘Benim bir ismim yok mu? Benim için Allah’ın kulu ve Resulü diyemez misiniz? Bilin ki benim hayatım sizin hayatınızdır. Ölümüm de sizin ölümünüzdür. Ben söylediklerinizden Allah’a sığınırım [36] dedi. Dedikodu yapanlar utanıp af dilediler; kendisinden ayrılmak istemedikleri için böyle konuştuklarını söylediler. Bu sırada bir adamın Resulüllah’a yaklaştığı görüldü. Adam korku ve heyecan­dan titremekteydi. Korku ve heyecanının nedeninin anlayan Resulüllah ‘Sakin ol, korkma! Ben bir kral değilim. Ben ancak güneşte kurutulmuş et yiyen Kureyşli bir ka­dının oğluyum [37] dedi. Adam Müslüman olmaya karar verdiğini bildirdi.

Resulüllah Safa tepesinden indi. Üzeri toz içerisindeydi. Ebû Talib’in kızı Ümm-ü Hani’nin evine gitti. Kirli, ter kokar bir halde olmaktan hiç hoşlanmazdı. Bu nedenle duş aldı. Sonra sekiz rekat fetih namazı kılıp, Allah’a şükretti. Ümm-ü Hani’nin evinden çıkarak Kabe’ye yöneldi. Ebû Süfyan, dünün Mekke lideri, ka­labalık arasında bir köşeye çekilmiş, yeni mensubu olduğu ve hâlâ içine sindiremediği yeni dini ile eski inançları ve hesapları arasında gidip geliyordu. Bir ara aklından zamanı gelince bir ordu teşkil edip Müslümanlarla çarpışmayı ve Mekke dinini tekrar hakim kılmayı geçirdi. O sırada yanından geçmekte olan Resulüllah’ı gürünce düşüncelerinden sıyrılıp saygılı şekilde ayağa kalktı. Fakat hiç ummadığı bir şeyle karşılaştı. Resulüllah, Ebû Süfyan’m sırtına hafifçe vurarak; ‘O zaman da mağlup olursun. Allah o zaman da seni hor ve hakir kılaf [38] dedi. Ebû Sûfyan şaşırdı. Düşüncesinin anlaşılmış olması nedeniyle utandı. Resulüllah’a bakıp ‘Ey Muhammed içimden geçen düşüncelerden dolayı Allah’tan diliyorum. Şimdi daha çok inanıyorum ki sen gerçekten Allah’ın elçisisin’ dedi. Resulüllah ilerledi. Bu sı­rada kalabalığın arasında durmakta olan Fadâle b. Umeyr suikast amacıyla Resu­lüllah’a yaklaşmaya çalışıyordu. Bir ara Resulüllah’a iyice yaklaştı. Eli belindeki bıçağına gitmek üzereyken Resulüllah durdu ve ‘Sen Fadâle misin diye sordu. ‘Evet ben Fadâle’yim’ dedi. Resulüllah imalı şekilde yüzüne bakıp ‘Neîer düşünüyor­sun Fadâle?’ dedi. Fadâle ‘Hiçbir şey düşünmüyorum. Allah’ı zikretmekle meşgulüm’ dedi. Resulüllah gülümsedi, elini uzatıp Fadale’nin göğsüne koyarak ‘Allah’tan af dile’ dedi Fadâle diyor ki; ‘Vallahi.’ O göğsümden elini kaldırdığı zaman, Allah’ın ya­rattıkları içinde bana ondan daha sevimli kimse kalamamıştı. [39] Resulüllah ilerledi. Önüne bazı çocuklar çıktı. Çocukların başlarını okşadı ve dua etti.

Kabe’nin çevresinde ve içinde üç yüz altmış tane ahşap ve madenden yapılmış put vardı. Resulüllah Kabe’nin dışında bulunan putlara doğru gitti. Elindeki asasıyla putları itip devirmeye başladı. Putları itip devirirken ‘Hak geldi, Batıl yok olup gitti. Kuşku yok ki batıl yok olmaya mahkûmdur [40] ayetini okuyordu. Müslümanlar da putları devirip, kırma faaliyetine katıldılar. Kabe’nin dışındaki putların hepsi kısa sürede imha edildi.

Resulüllah, putlar imha edildikten sonra Kabe’nin yanma oturdu. Osman b. Talha’dan Kabe’nin anahtarını getirmesini istedi. Osman eve giderek annesinde bulunan anahtarı getirip verdi. Resulüllah, Kabe’nin kapısını açtı ve Osman’a ka­pıda beklemesini söyleyerek, yanında Bilâl ve Usâme olduğu hâlde Kabe’ye girdi. Kabe’nin İçinde Hübel putunun yanı sıra çok sayıda irili ufaklı başka putlar ve resimler vardı. Ömer’e seslenip putları Kabe’den çıkarılmasını ve kırılmasını bildir­di. İsteği yerine getirilince içerde iki rekat namaz kıldı. Uzunca dua etti. Rabbine Şükrünü dile getirdi.

Resulüllah Kabe’den çıktı. Kapının önünde durup üç defa tekbir getirdi. Sonra kendisini merak ve endişeyle seyreden kalabalığa hitap etti: Hamd Allah’adır. Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah vaadini yerine getirdi, kuluna yardım etti. Toplanan tüm düşmanlarım bozguna uğrattı. Ey insanlar iyi biliniz ki cahiliye dönemine ait olan ve övünme nedeni kabule edilen her şey şu anda ayaklarımın altındadır; hepsi kaldırılmıştır. Bunlardan ancak Kabe perdedarlığı (Hicabe) ile hacılara su dağıtma (Sikaye) istisnadır. Ey Kureyşliler cahiliye çağma olan atalarla övünme ve büyüklenme kaldırılmıştır. Bütün insanlar Adem’dendir ve Adem topraktan yaratılmıştır. İnsanlar iki kısımdır. Bir kısmı Müslüman, diğer kısmı kâfirdir. Müslümanlar Allah katında değerli ve şereflidir. Kâfir olanlar ise azgın ve yaramazdır. Kâfirlerin Allah katında hiçbir değeri yoktur. Ey Kureyşliler! Şimdi söyleyin bakalım, sizin hakkınızda ne hüküm vereceğimi düşünüyorsunuz?

Kureyş müşriklerinden bazıları önceki yıllarda yaptıklarını düşününce umutsuzluğa kapıldılar. Bağışlanmaları mümkün değildi. Her türlü zorbalığın, kötülü­ğün failleri olmuşlardı. Buna rağmen son bir umutla, ‘Senin iyilik ve hayır yapaca­ğını umuyoruz. Sen kerem ve iyilik sahibi bir kişisin. Kerem ve iyilik sahibi bir kardeşimizin çocuğusun. Bugün bize gücün yetti. Senden iyilik bekleriz’ dediler. Resulüllah “Sizin ile benim halim Yusuf un kardeşlerine dediği gibi olacaktır. O kardeşlerine şöyle demişti: ‘Bugün size hiçbir şekilde başa kakma ve ayıplama yoktur. Allah sizi affetsin. O esirgeyicidir, Esirgeyicilerin en büyüğüdür [41] Gidiniz serbestsiniz’ Bu bir genel af ilanıydı. O, bu genel af ile, başta kendisi olmak üzere müminlerin büyük çoğunluğunun katlanmak zorunda kaldıkları haksızlıkların, zu­lümlerin, işkencelerin sahibi zorbaları, zalimleri, akılsızları affetmiş oluyordu. Bu ancak duygularına hakim olan, kin ve düşmanlığını kontrol edebilen bir kişinin yapabileceği bir işti. O bir ‘savaş peygamberi’ olmasına rağmen, savaşçılığını fiilî zorbalıklara, zulümlere, kötülüklere ait kılıp, güçlü olduğu bu anda ‘rahmet peygamberi’ oluşunun gereğine göre davranıyordu.[42] O’nun bu yüceliği, O’nun bu affediciliği bir anda korkularından kin ve düşmanlıklarını gizleyen herkesin kalbi­ni değiştirdi. Daha biraz önce bir kenarda olumsuz duygularının etkisiyle Resu­lüllah için kötü şeyler düşünen Attab b. Esed öne atılarak ‘Ben Esed’in oğluyum. Al­lah’tan başka ilâh olmadığına ve senin de O’nun elçisi olduğuna şahitlik ediyorum1 de­di. Onun bu samimi tavrı anında karşılığını buldu ve Resulüllah henüz yeni Müs­lüman olmuş karşısındaki gence ‘Pekala! Ben de seni Mekke valisi yaptım’ dedi. At­tab, kendisine verilen bu görevi gerek Resulüllah’m hayatta olduğu süre içerisin­de ve gerekse O’nun vefatından sonra en layıkıyla yerine getirdi.

Osman b. Talha, Resulüllah’a yaklaşarak ‘Ey Allah’ın Resulü.’ Hicabe ve Sikaye hizmetinin ikisini birden bana versen olmaz mı?’ dedi. Resulüllah kabul etmedi. Ka­be’nin anahtarının kendisinde kalacağını söyledi. Sonra Vaktiyle sana söylediğimi hatırladın mı?’ diye sordu. Osman bir süre düşündükten sonra ‘Hatırladım, ey Allah’ın Resulü.’ Hatırladım.” dedi. Resulüllah, yıllar önce, Mekke’de Müslümanların yoğun baskı ve işkencelerin altında olduğu günlerin birisinde Osman’la arasında seçen bir durumu hatırlatmıştı. O zaman Osman, Resulüllah’a hakaret edip aşağılamış ve Kabe’ye girmek isteyen Resulüllah’a izin vermemişti. Resulüllah ise ‘Zaman gelecek ben bu anahtarı kime istersem ona vereceğim. Sen de bunu göreceksin’ demişti. Osman ise ‘Eğer o gün gelirse, o gün Kureyş mahvoldu, kıymetten düştü demektir’ dediğinde ‘Hayır! Asıl o zaman Kureyş yaşayacak ve kıymetlenecek’ demişti. Resulüllah’ın Osman’a hatırlattığı olay bu idi. Dediği olmuştu. Kabe’nin anahtarını istediği kimseye verebileceği bir konumdaydı. Kureyş ise hakka mensup olduğu oranda yücelip kuvvetleneceği bir aşamadaydı.

Öğle vakti olmuştu. Resulüllah, Bilâl’e Kabe’nin üzerine çıkarak ezan okuma­sını söyledi. Bilâl büyük bir istek ve heyecanla Kabe’ye tırmandı. Bilâl Kabe’nin üzerinde ezan okurken, bazı müşrikler ‘Bir siyahi Kabe’nin ürerinde ha? diye mırıldanmaya başladılar. Bir zencinin Kabe’nin üzerine çıkmasını Kabe’ye saygısızlık olarak değerlendirip Allah’ın gazabına neden olacağını düşünenler vardı. Bu sırada Ebû Süfyan ise düşüncelerini kontrol etmeye çalışıyor ve ‘Her ne düşünür ve­ya konuşursam Muhammed’in haberi oluyor; hiçbir şey düşünmeyecek ve konuşmayacağım’ diyordu. Bilâl’ı konuşmalarının konusu kılan grup, Resulüllah’ın kendilerine seslendiğini duydular. Resulüllah hepsine isim isim hitap ederek söyledikle­rini ve düşündüklerini bildirdi. Yanlış düşündüklerini söyledi. Şaşırdılar. Ebû Süfyan suçunu affettirmek isteyen bir çocuk gibi ‘Ey Allah’ın Resulü! Vallahi hen bir şey söylemedim ve düşünmedim’ deyince Resulüllah gülümseyip, bir şey demedi. Diğerleri, işittikleri nedeniyle, şaşkın bir halde, Müslüman olmaya karar verdiklerini söylediler.

Resulüllah çevredeki kalabalığa bir konuşma yaptı. Herkes dikkatle dinliyor­du. Konuşmasında tevhid gerçeğini bir kez daha hatırlattıktan sonra, Mekke’nin özel konumunu açıkladı; onun korunmuşluğuna dikkat çekti. İslâm hukukunun bazı özelliklerini açıklayıp, evlilik, miras ve zekat ile ilgili açıklamalarda bulundu. Konuşmasını İslâm çağında cahiliye Özelliklerini ortaya çıkarmayın. Müslüman Müsiümamn kardeşidir. Müslümanlar kendilerinden olmayanlara karşı birdirler, bü­tündürler. Düşmanlarına karşı topluca hareket eder, birbirleriyle yardımlaşırlar. Müslümanların kanları birbirine eşittir. Aralarında fark yoktur [43] dedi.

Ebû Bekir yıllardır ayrı kaldığı evine gitti. İyice yaşlanmış ve gözleri görmeyen babasını ellerinden tutarak Resulüllah’a getirdi. Resulüllah yaşlı Ebü Kûhafe’nin kendisine doğru getirildiğini görünce Ebû Bekir’e ‘İhtiyarı neden buraya kadar yordun. Söyleseydin ben onun yanına giderdim’ dedi. Ebû Bekir ‘Ey Allah’ın Resulü! Se­nin ona gitmenden, onun sana gelmesi daha uygundur [44] diyerek, babasını Resulül­lah’a yaklaştırdı. Resulüllah, Ebû Kuhafe ile bir süre konuştuktan sonra Müslüman olmasını istedi. Ebû Kuhafe Müslüman olduğunu söyledi. Bu sırada Mekke halkından birçok kimse Müslüman olduklarım bildirmeye başladılar. Resulüllah bir yere oturarak yeni Müslüman olan erkeklerle konuşup bazı emir ve tavsiyelerde bulundu. Erkekler gittikten sonra örtülerine bürünmüş halde bir grup Kureyşli kadın geldi. Müslüman olmak istediklerini bildirdiler. Resulüllah, Müslüman olabilmeleri için tevhidi ve kendi peygamberliğini kabul etmeleri gerektiğini bildirip, islâm’ın bazı özelliklerini ve gereklerini açıkladı; ‘Hırsızlık yapmayacaksınız, zina etmeyeceksiniz, hiç kimseye iftira etmeyeceksiniz, çocuklarınızı öldürmeyeceksiniz.” Kadınlardan birisi ‘Ey Allah’ın Resulü! Biliyorum ki hırsızlık kötü bir iş. Fakat ne var ki benim kocam çok cimri. Evin zaruri ihtiyaçlarını dahi karşılamıyor. Ben ve çocuklarımın aç kaldığı zamanlar oluyor. Ben de ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için bazen kocamın parasından birazını çalıyorum. Şimdi ne yapacağım? Bu yaptığım da hırsızlık mı?’ dedi. Resulüllah gülümsedi ve ‘Haklısın! Bu hırsızlık sayılmaz [45] dedi.

Bu arada bir başka kadın söze karışıp ‘Bedir günü öldürülmedik çocuk mu bırak­tın ki biz de kalanları öldürmeyeceğimize söz verelim’ dedi. Ömer kendini tutama­yıp, gülmeye başladı. Gülmekten düşmemek için kendini zor tutuyordu. Resulül­lah da güldü. Kadına baktı ve kim olduğunu anladı. Kim olduğunu anladığını belirtmek için de ‘Utbe’nİn kızı Hint’ dedi. Hint ‘Ey Allah’ın Resulü! Evet benim. Müslüman olduğumu bildirmek için geldim’ dedi. Böylelikle örtüsüne sarınarak tanınmadan gelip Müslüman olduğunu ilan ederek ölümden kurtuldu. Çünkü kendisi öldürülecekler listesinde yer alıyordu. O İslâm ordusunun Mekke’ye girdiği ana kadar müşrikti; kalbi İslâm’a kapalı, Resulüllah’a ve Müslümanlara kinle doluydu. Ama İslâm ordusunun Mekke’ye girişiyle kalbinde önemli bir değişiklik olmuş ve evindeki putunun karşısına geçerek bir yandan puta vururken, bir yandan da ‘Sen­den ne fayda gördük! Nasıl oldu da sana inandık’ diye ağlamış, dertlenmişti. Müslüman olduğunu bildirmek için gelen kadınlardan birisi de Ikrime’nin hanımı Ümm-ü Hakim’di. Resulüllah’tan hakkında ölüm emri verilmiş olan kocasının af­fını istedi. Resulüllah onun bu isteğini kabul etti.

Osman b. Affan’ın, hakkında ölüm emri verilmiş Abdullah b. Sâ’d bin Ebî Serh ile birlikte geldiği görüldü. Osman, elinden.tuttuğu Abdullah’ın affını istedi. Resulüllah bu istekten hoşlanmamıştı, yüzünü çevirdi. Osman, Abdullah’ın elini tu­tarak Resulüllah’a uzattı ve tekrar affını rica etti. Resulüllah yüzünü başka yöne çevirdi. Osman ısrarlı bir şekilde ricasını tekrar etti. Resulüllah yine yüzünü çevirdi ve bir şey demedi. Açıkça belliydi ki Abdullah’ı affetmek istemiyordu. O, Müslüman olmuş ve hatta bir süre vahiy katipliği yapmış birisiydi. Ancak sonra küfre dönerek Medine’den Mekke’ye kaçmış ve Kur’an’la alay etmeye başlamıştı. Resulüllah onu affetmeyeceğini hareketleriyle belli ettiyse de, Osman ısrarlı bir şekilde affını rica etti. Resulüllah, Abdullah’a “baktı ve ‘Oluf dedi. Abdullah’ın Müs­lümanlığını kabul etti. Osman ile Abdullah uzaklaşınca yanında duran Müslümanlara dönerek ‘Neden biriniz onun boynunu vurmadı. Ben biriniz onun boynunu vursun diye bekleyip durdum ama hiçbiriniz bunu yapmadı’ diyerek sitemini dile ge­tirdi. Müslümanlar şaşırdılar; Ey Allah’ın Resulü! Küçük bir işaret verseydin hemen yapardık’ dediler. Resulüllah İşaretlerle iş yapmak Peygambere yakışmaz. Peygamber işaretle adam öldürtmez [46] dedi.

Resulüllah yıkılan bütün putların bir yere toplanmasını taş ve metal olanların iyice parçalanmasını, ahşap olanların yakılmasını ve evlerde bulunan putların da aynı şekilde imha edilmesini emretti. İnsanlar evlerine gidip bir süre önce taptık­ları putları getirip meydana yığmaya başladılar. Ahşap putların hepsi yakıldı. Taş ve metal olanlar kırılıp, parçalandı. Böylelikle Mekke putlardan temizlendi.

O gün akşam ve tüm gece Mekke’de bir bayram havası yaşandı. Muhacirler yıllardır ayrı kaldıkları evlerine gittiler. Yakınlarına kavuşup hasret giderdiler. Mek-keli olmayanlar sabaha kadar Mekke’de gezinip, ibadet ettiler; Kabe’nin çevresin­de oturup, tavaf edip, tekbir getirdiler. Mekke’de ilk sabah namazı cemaat halin­de kılındı. Mekke, o gün puttan iz kalmayan yeni bir güne başladı.

Fetih Sonrası

Resulüllah, bölük komutanlarına çatışmasız bir şekilde, kan akıtmadan Mekke’ye girmelerini emretmiş ve insanlara zarar verilmemesi konusunda uyarmıştı. Fakat bundan bir grup insanı da istisna etmişti. Onlar geleneklere göre dokunulmazlık hakkı elde etmenin en emin yolu olan Kabe’nin örtüsünün altına girseler bile öldürülmeliydiler. Bunlar arasında İkrime b. Ebû Cehil, Safvan b. Umeyye gibi Kureyş’in liderleri, şiir ve şarkılarıyla Müslümanlara sıkıntılar veren, İslâm karşıtı propagandaların bayraktarlığını yapan bazı şairler ve risâletin Mekke döneminde Müslümanlara işkenceler eden kimseler ve imandan sonra küfre dönmüş Abdullah b. Sâ’d bin Ebî Serh, Hamza’nm katili Vahşi, Zeyneb’in ölümüne neden olan Hebbar b. Esved vardı. Öldürülmeleri konusunda emir verilenler on beş civarın­daydı. Bunlardan Abdullah b. Hatal, Haris b. Tulâtıla, Mıkyes b. Sulâbe, şarkıcı Sâre ile İbn-i Hatal’m şarkıcı kadınlarından birisi hemen öldürüldüler. Abdullah b. Sâ’d bin Ebî Serh, Osman’ın girişim ve ısrarlarıyla affedildi. İkrime b. Ebû Cehil Müslüman olan eşi Ümm-ü Hakim’in ricası ile affedildi ve Yemen’e gitmek üzereyken kendisine yetişen eşinin haberiyle geri dönüp Mekke’ye gelerek Müslüman olduğunu bildirdi. Safvan b. Umeyye kaçıp Yemen’e gitti. Ancak aracıların ricası üzerine Resulüllah onu da affetti. Safvan, Mekke’ye gelince Müslüman olup-olmama konusunda düşünmek için izin istedi; kendisine dört ay süre verildi. Fakat sürenin sonunu beklemeden Müslüman oldu, Hamza’nm katili Vahşi ise Taife kaçarak canını kurtardı. Bir süre sonra Müslüman oldu. Resulüllah’ın kızı Zeyneb’e hicreti sırasında saldırarak devesinden düşmesine ve yaralanmasına yol açan ve bu yara nedeniyle de Zeyneb’in ölümüne sebep olan Hebbar b. Esved önce Mek­ke’den kaçtı, fakat sonradan gelip Müslüman oldu.

Resulüllah, Mekke’nin fethinden bir hafta sonra, bazı Müslümanları sayısı birkaç kişiyle üç yüz arasında değişen birliklerin komutanı tayin edip Mekke’nin civarında bulunan putları imha etmek ve oralardaki insanlara İslâm’ı anlatmakla gö­revlendirdi. Halid b. Velid Uzza putunu, Sâ’d b. Zeyd Menat putunu, Amr b. As Süva putunu, Tufeyl bin Amr Müşellel de bulunan Zülkeffeyn putunu, Halid b. Said Urana bölgesindeki bir putu, Hişam b. As Yelemlem bölgesindeki putu imha etmek için birlikleriyle birlikte aynı gün yola çıktılar ve hepsi de birkaç gün son­ra görevlerini başarıyla tamamlamış bir halde Mekke’ye döndüler.

Resulüllah, Mekke’de bulunduğu süre içerisinde bir kadın hırsızlık ederken yakalandı. Kadın Mahzûm kabilesinin ileri gelenlerinden birisinin kızıydı. Suçu sabitti ve cezasının verilmesi gerekiyordu. Ancak, kadının bir seçkinin kızı olması Kureyşli dostlarını ve kendi kabilesinin ileri gelenlerini rahatsız etti. İleri gelen birisinin kızının böylesi yüz kızartıcı bir suçun izini hayatı boyunca taşımasını kabullenemediler. Cezayı engellemenin veya değiştirip hafifletmenin yollarını aradı­lar. Resulüllah’ın Usâme b. Zeyd’e yönelik sevgisini bildikleri, bu nedenle Usâme’yi kırmayacağım düşündükleri için, Usâme ile konuşup, onu aracı olarak Resulüllah’a gönderdiler. Usâme kendisine bildirilen isteği Resulüllah’a iletti. Resulüllah duyduklarına üzüldü ve kızdı;

‘Ey Usâme! Sen kötülükleri önlemek İçin Allah’ın koymuş olduğu bir cezayı uygulamamam için mi benimle konuşuyorsun?’ dedi. Usâme yaptığı hatayı anlayarak özür diledi, affını istedi. Resulüllah, kadının affını isteyenleri ve çevrede bulunan diğer insanları yanma çağırıp kararını bildirdi; ‘Sizden önceki toplulukların helak olma nedenlerinden birisi de içlerinden güçsüz ve yoksul birisi bir suç işlediği zaman cezasını vermeleri, ancak aynı suçu soylu ve ileri gelen birisi işlediği zaman cezayı hafifletmeleri veya uygulamamalarıydı. Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki eğer kızım Fâtıma hırsızlık edecek olsa onun ellini kesmekten çekinmem. [47] Sonra emretti ve hırsız kadının cezası verildi.

Bir Hata

Halid b. Velid emrindeki birlikle Uzza putunu imha edip Mekke’ye dönünce, üç yüz elli kişiden oluşan bir mücahit grubuyla Cüzeymlere gönderildi. Verilen gö­rev gereği, Cüzeymlere İslâm’ı anlatacak, İslâm açısından bilmediklerini öğrete­cekti. Halid birliğiyle Cüzeymlerin köyüne gitti ve köyün dışında yatsı namazı vaktine kadar bekledi. Böylelikle Cüzeymlerin Müslüman olup-olmadıklarını an­lamak istiyordu. Beklediği süre içinde köyden ezan sesi gelmeyince, Cezeymlerin Müslüman olmadıklarına karar verip, birliğiyle köye girdi. Aslında Müslüman olmuş bulunan Cüzeymler bir düşman birliğinin geldiğini düşünerek Halid b. Velid komutasındaki birliğe saldırdılar. Fakat o sırada gelenlerin Müslüman kimseler olduklarını anladılar. Hemen kendilerinin de Müslüman olduğunu bağırmaya başladılar. Ancak Halid birliğine saldırı emrini vermişti. Cüzeymlerin gerçekte Müslüman olmadıklarını, öldürülmekten korktukları için Müslüman görünme ih­tiyacı hissettiklerini düşünüyordu. Çatışma sonunda Cüzeymlerden bazı kimseler öldürüldüler ve diğer bazıları da esir alınıp elleri bağlandı. Halid esirlerin de öl­dürülmesini emretti. Müslümanlardan bazıları bu emri yerine getirirlerken, diğer bazıları emre karşı gelip, istenileni yapmadılar. Sonunda yaklaşık otuz kişi öldürülmüş oldu.

Cüzeymlerden birisi Mekke’ye gelip .köylerinde gerçekleşenleri Resulüllah’a anlattı. Resulüllah haberi duyunca çok üzüldü. Yapılan İslâm’la hiçbir şekilde bağdaşmayacak bir durumdu. Ellerini kaldırıp: ‘Ey Allahım! Halid’in yaptığından uzak olduğumu sana arz ederim [48] diye dua etti. Sonra ‘Halid’i hiç kimse Önlemedi mi?’ diye sordu, islâm’a henüz yeni girmiş olan Halid’in yanlış yapma ihtimaline karşı­lık, onu yanlışından vazgeçirecek birilerinin olması gerektiğini düşünüyordu. Ayrıca, yıllar önce Müslüman olan ve İslâm’ı bilenlerin Halid’in hatasına ortak olup olmadıklarını anlamak istiyordu. İki kişinin engel olmaya çalıştığı, fakat Halid’in onları dinlemediği söylendi. Tarife göre engel olmaya çalışanlar Abdullah b. Ömer ile Ebû Huzeyfe’nin azadlısı Salim’di. Resulüllah hemen Ali’yi yola çıkardı. Ali’ye çokça para ve hayvan verdi. Öldürülenlerin diyetlerini fazlasıyla ödemesini söyledi; ‘Ey Ali! Cüzeymlere gitve işlerini gör. Cahiliyeden kalma her türlü davayı ayak­larım altına al. Cahiliye hükümsüzdür [49] dedi. Ali, Cüzeymlerin diyetlerini fazlasıyla, memnun kalacakları miktarlarda ödedi. Problem bu şekilde çözülmeye çalı­şıldı. Halid ise Mekke’ye geldiğinde öncelikle Resulüllah’ın öfkesiyle karşılaştı; Resulüllah daha önce hiç kimseye yapmadığı şekilde Halid’i azarladı. Birçok Müs­lüman da Halid’i suçlayıp yaptığı büyük hata nedeniyle kızgınlıklarını dile getirdiler. Halid’e en çok kızanlardan birisi Abdurrahman b. Avf idi. Halid ile aralarında sözlü tartışma çıktı. Halid, Abdurrahman’a ağır sözler söyledi. Resulüllah durumdan haberdar olunca Halid’i çağırdı ve yine hata yaptığını bildirip, kendisi ile İslâm davasının sıkıntılarını çekmiş Müslümanların aynı olmadığı ihtarını yaptı: yavaş ol Ey Halid! Ashabıma ilişme. Vallahi, eğer senin Uhud dağı kadar altının olup ta onun hepsini Allah yolunda harcasan, ashabımdan bir kişinin verdiği bir dirhemin, hatta yansının sevabım bile elde edemezsin [50] dedi.

[26] Kasas sûresi, 28:85

[27] Bakara sûresi, 2:58

[28] Mümtehine, 60:1,2

[29] Abbas kısa bir süre önce, Hayber’in fethinden bir süre önce Müslüman olmuş ve Me­dine’ye hicret etmek istemişti. Ancak Resulüllah ‘Mekke’de kalman daha iyi’ dediği için Mekke’de kalmış ve Resulüllah’ı, gizlice gönderdiği mektuplarıyla, Mekke’den haberdar etmişti.

[30] Buharı, kare 2, Ticare 2; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübm, 1/125, 126.

[31] Yusuf, 12:91

[32] Yusuf, 12:92

[33] Vakıdî, Meğazi, 11/806-812; îbn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, İV/50; Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, iv/42, 43.

[34] Bakara, 2:58

[35] Haîebî, tnsanü’1-Uyûn fî Sîreti’l Emini’! Me’mûn, 111/24; Vakıdî, Meğazi, 11/839.

[36] İbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, IV/59; Ahmed, Müsned, 11/538.

[37] İbn Mace, Et’ıme 30.

[38] Koksal, İslâm Tarihi-Medine Devri, VIII/272.

[39] ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, İV/59.

[40] îsra, 17:81

[41] Yusuf, 12:92

[42] Bir defasında kendisini şöyle tanımlamıştı: Ben savaş peygamberiyim, ben rahmet peygamberiyim’ (Ahmed, Müsned, IV/395)

[43] Ahmed, Müsned, IV/31, 32; ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, İV/58; ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 11/137; Vakıdî, Meğazi, 11/836- 844.

[44] Ahmed, Müsned, VI/349; İbn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, V/451; ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, İV/48. [45] Taberî, Câmiu’l-Beyân fi Tejsîri’l-Kur’ân, XXVlII/78; Zemahşerî, el-Keşsaf, IV/95

[46] ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 11/141; ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, İV/52; Vakıdî, Meğazi, 11/856.

[47] Buharı, Şahadet 8, Meğazi 53, Hudûd, 11, 12, 14.

[48] Ahmed, Müsned, 11/151; İbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, IV/72; Vakıdî, Meğa^i, 111/881.

[49] îbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, IV/72; Vakıdî, Meğazi, 111/882.

[50] Buharî, Fe^aîli’s Sahabe 5; Müslim, Fe^aiJi’s Sahabe 4; îbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviy­ye, IV/74; Taberî, Tarihu’r-Rusül ve’l-Mülûk, 111/124; Ibnü’l Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, 11/256.

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam

Cennet ve cehenneme götüren yollar

Cennet ve cehenneme götüren yollar Yüce Allah’ın dini İslam, Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’a vahyedilen ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir