Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / 110. PİŞMANLIK VE AF
imanilmihali.com
Hz. Peygamber

110. PİŞMANLIK VE AF

PİŞMANLIK VE AF

Allah’ın, kullarının tevbesini kabul edeceğini, sadakaları geri çevirmeyeceğini ve Allah’ın tevbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi? [160] Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok yarlığayıcı ve esirgeyici bulacaktır. [161] Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir. [162] Tebük seferi, diğer tüm seferlerden, harekâtlardan ve hatta savaşlardan çok ayrıcalıklı bir öneme sahip oldu. Farklı olmasını sağlayan önemli özelliklerinden ba­zılarını, yolculuğun çok uzun olması, bu uzun yolculuğun başta sıcak ve açlık olmak üzere son derece ağır zorluklar eşliğinde gerçekleştirilmesi, savaşılacağı düşünülen ordun an dünyanın en büyük devletinin ordusu olması oluşturuyordu. Çıkılan sefer ölüme gidişten farksız gibiydi, işte böylesi zorluklarla dolu sefere çıkmak ancak Allah ve Resulüne içten gelerek iman etmiş, imanlarını ‘işittik ve itaat ettik’ teslimiyeti düzeyine çıkarmış müminlerin yapabileceği bir şeydi. Bu nedenledir ki Tebük seferine katılıp-katılmamak Müslüman olmakla münafık olmanın ayırıcı ölçütü kabul edildi. Sefere katılanlar imanlarım ispatlamış olmalarına, imanları için gerekirse ölümü dahi göze almaktan çekinmeyeceklerini göstermiş olmalarına karşılık; çeşitli bahanelerle sefere katılmayıp Medine’de, evinde kalanlar ise imanlarındaki samimiyetsizliği ortaya koymuşlardı. Bu konuda bazı istisna­lar vardı. Bu istisnalar arasında, Resulüllah’ın talimatıyla Medine’de kalan Hz. Ali ile Muhammed b. Mesîeme vardı. Onlar görevleri gereği, orduya katılıp sefere çıkmayı her şeyden daha çok istemelerine rağmen, Medine’de kalmışlardı. Ayrıca, mazereti nedeniyle izin alan diğer bazı kimseler de vardı. Tüm bunların dışındakiler sahte imanın adamlarıydılar. Fakat Tebük’ten dönülünce anlaşıldı ki esasen Müslüman olmalarına, imanlarmdaki samimiyetlerini daha önce birçok vesileyle ispatlamalarına rağmen, üç kişi daha Medine’de kalmıştı. Bunlar Kâ’b b. Mâlik Mürâre b. Rebî ve Hilâl b. Umeyye isimli kişilerdi. Üçü de imanlarından kuşku duyulmayan kimselerdi. Daha önce birçok kez Müslümanlıklarının gereğine göre davranmış, birçok zorluğa imanlarının gereği olarak göğüs germişlerdi. Kâ’b b. Mâlik, Akabe’de Resulüllah’a beyat etmiş ilk Müslümanlardandı. Tebük seferinden önce gerçekleşen savaşlardan sadece Bedir’e katılamamış, diğer tüm savaşlarda Resulüllah’ın yanında yer almıştı. Mürâre b. Rebî ve Hilâl b. Umeyye de iman-küfür ayrımında ölçü olan Bedir savaşma katılmış Müslümanîardandı. ikisi de Tebük seferinden önce gerçekleşen tüm savaşlara katılmışlar, şehit olmak için isteyerek ölümün üzerine atılmışlar ve imanlarındaki samimiyetlere tekrar tekrar ispatlamışlardı. Ancak ne var ki, bu üç Müslüman, münafıklar gibi, Medine’de kalmış ve Tebük seferine katılmamışlardı. Münafık olmadıkları halde, münafıklarla aynı safta gözüküyorlardı. Bu nedenle ordunun Medine’den ayrılıp Tebük’e doğru hareket ettiği günden beri günahlarının ağırlığı altında eziliyor, ne yapacaklarını bilemez hale gelmiş bulunuyorlardı.

Söz konusu üç kişinin Medine’de kalmalarının haklı bir gerekçesi yoktu. Üçü de son derece basit bir nedenden dolayı sefere katılamamışlardı. Sefere katılmama nedenleri, hazırlıklar sırasında ağır davranmaları ve hazırlıklarını tamamlayamamalarıydı. Şimdi ihmalkârlıklarının cezasını çekiyorlardı, ihmalkârlıkları nedeniyle münafıklıkla suçlanacak bir konuma düşmüşler, utançlarından ne yapacaklarını bilemez hale gelmişlerdi. Seferin ilk gününden beri, günahları ve Resulüllah’la karşılaşacakları anın utancıyla perişan haldeydiler. Ordunun Medine’ye dönüşüyle dünyalarının yıkıldığını hissettiler. Utançlarından ne yapacaklarını bilemez oldular. Ama ne olursa olsun Resulüllah’ın huzuruna çıkmaları ve en azından ‘Hoş geldin! Seferin hayırlı olsun’ demeleri gerekiyordu. Öyle de yaptılar.

Resulüllah ordusuyla Medine’ye döndüğü zaman, ölüm korkusundan ve yolculuğun zorluklarından dolayı Medine’de kalmış olan münafıkların hepsi, daha önceki sahte veya abartılmış bahanelerini tekrarlayıp, orduya katılamadıkları için özür dilediler. Esasen orduya katılmayı çok arzuladıklarını, ama engelleyici şartlar nedeniyle bunu yapamadıklarını dile getirdiler. Gerekçeleri de, dilekleri de sahteydi. Özürlerinde samimi değillerdi. Müslümanların Bizans ordusu karşısından hezimete uğrayacağını ve kendilerinin de Müslüman görünme sıkıntısından kurtulup tekrar açıkça küfürlerine döneceklerini ummuşlardı. Ama beklentileri gerçekleşmemiş, Müslümanlar hezimete uğramadan, herhangi bir tehlikeyle karşılaşmadan Medine’ye dönmüşlerdi. Üstelik savaşsız seferleri birçok başarıya vesile olmuş, Bizans ordusuna dahi karşı çıkabileceklerini göstererek psikolojik savaşın galibi olmuşlardı. Suriye bölgesinde Bizans’ın iradesini sona erdirip, kendi iradelerini geçerli kılmışlardı.

Münafıklar yalancılıkları yüzünden cezalandırılmaktan veya toplum dışına itilmekten korkuyorlardı. Münafıklıklarının açığa çıkması nedeniyle birçok açıdan zor durumda kalacaklarını düşünüyorlardı. Bu nedenle de kendilerini masum göstermeye, durumlarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Resulüllah, münafıkların gerekçelerinin ve özürlerin sahte olduğunu bildiği halde, olumsuz bir şey demedi. Herhangi bir eleştiride bulunmadı. Nasıl olsa herkesin imanındaki samimiyet durumu, kişilik ve karakterinin özelliği ortaya çıkmıştı. Tebük seferi herkesin içyüzünü ortaya sermişti. Bundan böyle Müslümanların münafıklara karşı daha mesafeli ve daha ihtiyatlı olacakları kesindi. Haklarında ayetle bildirilmiş herhangi bir ceza da olmadığına göre, münafıklarla ilgili bir özel uygulamaya, cezaya gerek yoktu. Bundan böyle münafık olarak bilinmeleri, ceza olarak yeter de artardı bile. Resulüllah’ın yanına özür dilemek için gelenler arasında ihmalkârlıkları nedeniyle Medine’de kalmış üç Müslüman da vardı. Durumları her açıdan kötüydü. Hem Medine’de kalarak münafıklarla aynı safta yer almışlar ve hem de şimdi sahte özür bildiren münafıklarla birlikte özür dilemek sorunda kalarak görünüşteki olumsuz durumlarını daha da pekiştirmişlerdi. Bu üç Müslüman hata ve günahları nedeniyle özür dilemekten çekinmezlerdi. İmanları özür dilemeyi kendileri için bir ibadet kılmıştı. Ama bu şekilde özür dilemek, münafıkların sahte özürler dile getirdikleri bir anda ve ortamda, üstelik aynı sebepten dolayı özür dilemek zorunda kalmak, katlanılması zor bir durumdu. Durumları her açından kendilerinin münafıklarla benzer durumda olduğunu gösteriyordu. Ama öyle değillerdi, imanlarında samimiydiler. Bu nedenle de üzgündüler. Üzüntülerinden, utançlarından ne yapacaklarını bilemez haldeydiler, perişandılar. Resulüllah’ın huzuruna geldikleri saman, niçin Medine’de kaldıkları, orduya katılmadıkları soruldu. İşte bu aşamada münafıklar gibi davranmadılar. Münafıkların yaptığı gibi gerekçeler icat etmek ve yalan şeyler söylemek için çaba sarf etmediler. İmanlarının gereği olarak gerçeği söylediler. Sefere katılmayıp Medine’de kalmalarını gerektirecek bir gerekçelerinin olmadığını ifade ettiler. Böylelikle de her türlü cezaya razı olduklarını ifade edip, münafıklarla benzer konumda olmanın ağırlığından bu şekilde kurtul­maya çalıştılar.

Bir Günahın İtirafı

Tebük seferine katılmayarak, görünüm olarak münafıklarla aynı safa düşen Müslümanlardan Kâ’b b. Mâlik’in yaşadıkları süreçle ilgili anlattıkları kaynaklarda yer almaktadır. O, hatalarını, hatalarının neden olduğu günahtan kurtulmak için çektikleri sıkıntıları ve sonunda affedilmelerini dile getiren anlatımında her şeyi olduğu gibi dile getirmiştir. Onun bu samimi anlatımına ilâve dilecek bir şey yoktur. Müslüman için geçerli olan hata-tövbe ilişkisinin seyrini, sonucunu görmek açısından Kâ’b b. Mâlik’in başından geçenleri okumak ve düşünmek önemli bir imkândır. Ayrıca, Kâ’b’ın anlattıklarından hareketle, hayatın kitabı olan Kur’an’ın sürece müdahale edişim, hayatı yönlendirişini görmek de mümkün olabilmektedir. Kâ’b b. Mâlik’in konu dahilinde anlattıkları şöyledir:

Tebük seferi hariç Resulüllah’ın katıldığı savaşların hiçbirinden geride kalmadım. Hepsine katıldım. Gerçi Bedir savaşma da katılmamıştım. Ama o zaman savaşa katılmayan hiç kimse azarlanmamıştı. Çünkü o zaman Resulüllah ve Müslümanlar Kureyş kabilesine ait kervanı ele geçirmek için yola çıkmışlardı. Yola çıkarken savaş söz konusu değildi. Fakat yüce Allah, beklenmedik bir şekilde onlarla düşmanlarını karşı karşıya getirdi, İslâm’la şereflenip biat ettiğimiz Akabe gecesinde de Resulüllah’ın yanındaydım. Halk, Bedir’i daha fazla önemsese de ben Akabe biatim hiçbir şeye değişmem.

Tebük seferinde Peygamberimizin hazırladığı orduya katılmadım. Fakat bu katılmamı engelleyen şartlar olduğu için değildi. Hatta seferden geri kaldığım o günlerde her zamankinden güçlü, her zamankinden daha rahattım. O zaman iki bineğe sahiptim ki, başka hiçbir savaşta böylesine sahip olmamıştım. Resulüllah, Tebük seferine kadar, bir sefere çıkmak istedi mi nereye gidileceğini bildirmez, hatta başka tarafa yönelirdi. Fakat Tebük seferinde böyle yapmadı. Bu sefer, iklimin sıcak olduğu bir zamanda olacaktı. Yolculuk uzun ve zorluklarla doluydu. Düşmanın sayısı da fazlaydı. Bu yüzden düşmanlarına karşı gerekli hazırlığı yapabilmeleri için Müslümanlara durumu açıkça söyledi. Hangi tarafa gidileceğini haber verdi. Herkes hazırlıklara başladı. Hazırlıklar bittiği zaman Resulüllah ile birlikte sefere çıkacak Müslümanların sayısının bir deftere sığmayacak kadar çok olduğu görüldü. Sefere katılmak istemeyenlerin sayısı ise son derece azdı. Onlar da vahiy gelmediği sürece kendilerinin farkına varılma­yacağını düşünen münafıklardı.

Sefere çıkılacağı sıralarda meyveler olgunlaşmıştı. Sıcakların artması nedeniyle gölgeler serin ve çekiciydi. Ben bunları seven, rahatına düşkün bir adamdım. Resulüllah’ın isteği üzerine Müslümanlar savaş hazırlıklarına başlamışlardı. Ben de hazırlıklara başlamak istiyordum, ama hiçbir şey yapmıyordum. Kendi kendime istediğim zaman bu hazırlıkları yaparım’ diyerek oyalanıyordum. Halbuki Müslümanlar hazırlıklarını tamamlamak için çalışıp, çabalıyorlardı. Resulüllah ve beraberindeki Müslümanlar yola çıkmak üzere hazır oldukları gün ben hâlâ bir hazırlık yapmamıştım. Çabuk ve kolayca hazırlanıp yetişebileceğimi düşünüyordum. Keşke ihmalkâr davranmasam ve hazırlıklara daha önceden başlasaymışım. Ordu Medine’den ayrıldığı zaman ben hiç hazırlık yapmamış bir halde Medine’de kalakaldım. Halkın arasına çıktığım zaman utandım. Çünkü, sefere çıkmayıp geride kalanlar ya münafıklardı ya da mazeret sahibi olup, izin alanlardı. Ben ise Medine’de kalmak için izin almamıştım. Sonradan duydum ki, Resulüllah Tebük’e varana kadar benden hiç söz etmemiş. Tebük’te bir grup mücahitle birlikte otururken ‘Kâ’b b. Malik’ten ne haber?’ diye sormuş. Seleme kabilesinden bir adam, ‘Ya Resulüllah, hurmalıkları ve kendini beğenmişliği onu bize katılmaktan alıkoydu’ demiş. Muaz b. Cebel o adama müdahale etmiş ve ‘Ne kadar kötü konuşuyorsun. Allah’a andolsun ki, onun hakkında iyilikten başka bir şey bilmiyoruz’ demiş. Resulüllah ise hiç bir şey söylememiş.

Resulüllah’ın Medine’ye yaklaştıkları haberim alınca sıkıntım arttı. Ne yapacağımı, Resulüllah ile karşılaştığımda ne diyeceğimi bilemiyordum. Yalan söylemeye karar verdim. Nasıl bir yalan söylersem kendimi Resulüllah’a masum gösterebilirim diye düşündüm. O’nu üzmek, O’nun gözünde değer yitirmek büyük bir azaptı ve bunu istemiyordum. İkna edici bir yalan söylersem O’nun gözündeki değerimi kaybetmeyeceğimi umuyordum. Ancak Resulüllah’ın Medine’ye girdiği haberini alınca tüm şeytani düşüncelerden sıyrıldım. Düşündüğüm şeylerin yanlış olduğunu fark ettim. Sadece doğruyu söylemeye ve hiçbir şekilde yalana meyletmemeye karar verdim.

Resulüllah bir seferden gelince önce mescide girip iki rekat namaz kılar, sonra da halkın araşma çıkar, onlarla konuşurdu. Bu sefer de aynısını yaptı. Namazını kılıp halkın arasında oturduğu zaman, sefere katılmayıp Medine’de kalanlar yanına gelerek özür dilemeye, Medine’de kalmalarına neden olan gerekçeleri konusunda yalan söylemediklerini ispatlamak için yeminler ederek aflarını dilemeye başladılar. Bu şekilde davrananların sayısı seksenden fazlaydı. Resulüllah onların sözlerini ve yeminlerini dikkate alarak özürlerini kabul etti, ama işin aslını da Allah’a havale etti. Resulüllah’ın yanma gelip özür dileyenler arasında, hasta olduğu için sefere katılamamış kimseler de vardı. Onlar durumla­rını bildirerek özür dilediler. Söyledikleri doğruydu, Bunu herkes biliyordu. Resulüllah onlara acıdı, özürleri kabul etti ve kendileri için Allah’tan af ve mağfiret diledi. Herkes bu şekilde özür dileyip uzaklaştıktan sonra ben yanma yak­laşıp selâm verdim. Kırgın bir gülümseyişle bana bakıp ıgeV dedi. Yaklaşıp önüne oturdum. ‘Neden geride kaldın? Halbuki sen Akabe’de biatin sorumluluğunu isteyerek yüklenmiş birisin’ dedi. Dünyam başıma yıkıldı. Üzüntü ve utançtan ne diyeceğimi bilemiyordum. Kendimi zorladım ve hiç yalan söylemeden konuşmaya başladım: ‘Ey Allah’ın Resulü] Vallahi senden başka her kim olursa olsun, ileri süreceğim özürle kendimi affettiririm. Çünkü ben tartışmada, ikna edici konuşmada güçlü, yetenekli birisiyim. Karşımdakini çok kolaylıkla ikna eder, görüşüme dahil ederim. Ancak şunu biliyorum ki ben bugün burada sana karşı yalan söyleyip seni ikna etsem bile çok geçmeden Allah İşin içyüzünü açıklar ve beni rezil eder. Yapmam gereken sana doğrusunu söylemektir. Doğruyu söylediğim zaman seni kızdıracağımı biliyorum ama bu durumda Allah’tan affımı dilemem kolaylaşacak. Vallahi geri kalmam konusunda söyleyecek hiçbir özürüm yok. Ben sefere katılmayıp geri kaldığım gün, engelleyici bir duruma sahip değildim. Hatta her zamankinden daha müsaittim’. Ben bunları söyleyince Resulüllah ‘Kâ’b doğru söyledi. Şimdi kalk ve git. Allah senin hakkında hükmünü verinceye kadar bekle’ dedi. Kalkıp doğruca evime gittim. Ben evime gidince bazı tanıdıklarım gelip ‘Biz senin daha önce bir günahına, yanlışına şahit olmadık. Sen diğerleri gibi özür dileyip kendini kurtarmak yerine, kendini rezil etmeyi seçtin. Halbuki Resulüllah’a kolaylıkla Özür bildirebilir ve kendini affettirebilirdin. Böyle davranmakla yanlış yaptın’ dediler. Dostlarımın bu sözleri üzerine bir an yaptığıma pişmanlık duyup, tekrar Resulüllah’a giderek biraz önceki söylediklerimi yalanlayıp, özür dilemek ve kendimi affettirmek istedim. Bu düşünceler içerisindeyken ‘Bu konuda benimle benzer durumda olan var mı?’ diye sordum. ‘Senden başka iki kişi daha var. Onlar da senin söylediklerine benzer şeyler söylediler’ dediler. Onların kimler olduğun sordum. Mürâre b. Rebî ile Hilâl b. Umeyye’nin ismini söylediler. Her ikisi de Bedir’de bulunmuş iyi kimselerdi. Onların yaptığı gibi davranmakla doğru davrandığımı düşünüp, şeytanın aklıma soktuğu son düşüncelerden sıyrıldım. Bu sırada Muaz b. Cebel ile Ebû Katâde geldi. Arkadaşlarımın sözlerini duymuşlardı. Bana ‘Sen doğrusunu yaptın. Sakın bu arkadaşlarına uyma. Doğru olmaya devam et. Umuyoruz ki Allah senin durumunu rahatlatacak, sıkıntını giderecektir. Seni bu durumdan kurtaracaktır’ dediler.

Kâ’b b. Mâlik ve onunla aynı durumda olan Mürâre b. Rebî ve Hilâl b. Umeyye sıkıntılı bir bekleyişle durumlarının açıklığa kavuşacağı zamanı beklerlerken, Resulüllah’ın yeni bir talimatıyla karşılaştılar. Resulüllah, tüm Müslümanlara bu üç kişiyle görüşmelerim ve konuşmalarını yasakladı. Resulüllah’ın bu yasağı ayetin gereğiydi. Çünkü o günlerde vahyolunan bir ayet, sefere katılmayıp Medine’de kalan ve daha sonra da yalan gerekçelerle özür dileyip kendilerini affettirmek isteyen münafıklarla görüşülmesini ve konuşulmasını yasaklamıştı. Ayet şöyleydi: ‘(Seferden) döndüğünüz zaman size özür beyan edecekler. De ki: ‘(Boşuna) Özür dilemeyin! Size asla inanmayız; çünkü Allah, haberlerinizi bize bildirmiştir. (Bundan sonraki) amelinizi Allah da görecektir, Resulü de. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilene döndürüleceksiniz de yapmakta olduklarınızı size haber verecektir. ‘Onların yanına döndüğünüz zaman size, kendilerini (cezalandırmaktan) vazgeçmeniz için Allah adına and içecekler. Artık onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardır. Kazanmakta olduklarına (kötü işlerine) karşılık olarak varacakları yer cehennemdir.[163] Resulüllah ayetin emri gereği söz konusu üç Müslümanla konuşulmasını ve görüşülmesini yasakladı. Çünkü o aşamada bu üçü de münafıklarla aynı safta gözüküyorlardı. Bu yasağı ve takip eden günleri Kâ’b b. Mâlik şöyle anlatmıştır:

Resulüllah sefere katılmayıp geride kalanlarla konuşulmasını yasakladı. Bunun üzerine tüm Müslümanlar bizden uzak durmaya ve konuşmamaya başladılar. Bizi görünce yüzlerini ekşitiyor, sırtlarını dönüyorlardı. Bu dayanılması zor bir durumdu. Dünyada yapayalnız kalmıştım.Yeryüzü bütün genişliğine rağmen beni sıkmaya başladı. Dünyam değişti; dünya artık tanıdığım bir yer değildi. Bu hâl elli gün devam etti. Diğer İki arkadaşım evlerine kapandılar. Hiç dışarı çıkmıyorlardı. Sürekli ağlıyorlardı. Üzüntüden perişan olmuşlardı. Ben onlara göre daha güçlü ve dayanıklıydım. Dışarı çıkıyor pazarda geziyor, namaz vakitleri mescide gidip namazımı kılıyordum. Fakat hiç kimse benimle konuşmuyordu. Bazen namaz sonrasında Resulüllah’a yaklaşıp selâm veriyordum. Selâmımı alacağını umuyor ve selâmımı alıp almadığını anlamak için dudaklarının oynayıp oynamadığını görmeye çalışıyordum. Yine çoğu zaman namaz sırasında Resulüllah’a yakın durmaya özen gösteriyordum. Belki bana bakar da yüzünün yumuşadığını görürüm diye umutlanıyordum. Ancak benim kendisine baktığımı hissedince yüzünü başka tarafa çeviriyordu. Bana karşı kırgın tavrında en ufak bir değişiklik yoktu.

Tüm Müslümanların benimle konuşmadığı, benden uzak durduğu, dünyanın daralıp beni sıktığı günlerin birisinde Ebû Katade’nin bahçesine gittim. Ebû Kâtade amcamın oğludur. Kendisini çok severdim. Onu bahçede görünce yak­laşıp selâm verdim. Selâmımı almadı. Bunun üzerine ‘Ey Ebû Kâtade! Allah için doğru söyle! Sen benim, Allah’ı ve Resulünü sevdiğimi biliyorsun değil mi?’ dedim. Sustu, bir şey demedi. Sorumu tekrarladım. Yine sustu. Sorumu üçüncü kez tekrarladım. Bunun üzerine sadece ‘Allah ve Resulü daha iyi bilir’ dedi. Dayanamadım ağlamaya başladım. Bahçeden ayrılıp doğruca evime gittim. Sabaha kadar ağladım. Sabah olunca çarşıya çıktım. Ne yapacağını bilmez bir halde çarşıda dolaşıyordum. Şam’dan buğday satmak için Medine’ye gelmiş bir Nabati gördüm. Nabatinin, çevresindeki insanlara ‘Kâ’b b. Mâlik’i bana gösterin’ dediğini duydum. Nabatiye beni gösterdiler. Nabati yanıma geldi. Gassan emiri tarafından bana yazılmış bir mektup verdi. Mektubu açınca ‘Duyduğuna göre sahibin olan şahıs seninle konuşmuyor ve halk sana sıkıntı veriyormuş. Sen horlanacak ve kaybedilecek birisi değilsin. Yanıma gelmeni isterim. Eğer davetimi kabul eder yanıma gelirsen sana yaraşan bir iyilik ve ihsanla karşılanacaksın’ diye ya­zıldığını gördüm. Mektubu okuyunca ‘Bu da bir başka imtihan. Müşriklerden birisi içine düştüğüm halden dolayı hakkımda bir umuda kapılmış’ dedim. Yapılan daveti hiç dikkate almadım. Mektubu ateşe atıp yaktım.

Müslümanların bizimle ilişkiyi kesip, konuşmamaya başlamalarının üzerinden kırk gün geçmişti. O gün Huzeyme b. Sabit gelerek, Resulüllah’ın, eşimden ayrılmamı emrettiğini bildirdi. ‘Eşimi boşamam mı gerekiyor?’ diye sordum. ‘Hayır.’ Boşaman gerekmiyor. Ayrı kalman yeterli’ dedi. Resulüllah’ın diğer iki arkadaşıma da aynı emri verdiğini öğrendim. Eşime “Kalk anne ve babanın yanına git. Allah durumumu açıklığa kavuşturana kadar da orada kal’ dedim. Hilâl b. Umeyye iyi bir Müslümandı. Allah ve Resulüne sevgisi derindi. Hatası nedeniyle sürekli ağlıyordu. Yakınları ağlamaktan öleceğini düşünmeye başlamışlardı. Üstelik yemiyor, içmiyor; sürekli oruç tutuyordu. Çoğu zaman iftar yapmadan az bir sütle iki gün peş peşe oruç tuttuğu oluyordu. Geceleri hep namaz kılıyor ve affını diliyordu. Ayrıca kendisinden dolayı hiç kimsenin Resulüllah’ın emrine muhalif davranmasına vesile olmamak için evinden dışarı çıkmıyor, hiç kimsenin yanma gitmiyordu. Hatta küçük bir çocuğun bile kendisine yakın olmasını istemiyordu. Çocuk olduğu için kendisiyle konuşur da Resulüllah’ın emrini çiğnemiş olur diye korkuyordu. Fakat Hilâl yaşlı, kendi işini görmekten aciz birisiydi. Karısı onun bu durumuna üzülerek Resulüllah’tan Hilâl’in işlerini görmek için yanında kalmasına müsaade edilmesini istedi. Resulüllah kadına izni verdi. Bazılar ‘Bak Hilâl’in karısı kocasının yanında kalmaya izin aldı. Senin karın da gidip Resulüllah’la görüşsün. Umuyoruz ki o da gerekli İzni alır’ dediler. Ben ‘Böyle bir şey yapamam. Resulüllah’ın bana ne diyeceğini bilmiyorum. Ben Hilâl gibi değilim. Kendi işini görecek kadar genç ve kuvvetliyim’ dedim. Artık evde yalnızdım. Günler bu şekilde geçmeye başladı. Müslümanların bizimle ilişkiyi kesmelerinin, konuşmayı terk etmelerinin ellinci günüydü. Sabah namazını kılmış evin damındaki çardakta oturuyordum. Sıkıntım büyüktü; dayanılmaz bir hâl almıştı. Bütün yeryüzü tüm genişliğine rağmen dar geliyor, beni sıkıp sıkıpbırakıyordu. Derin düşüncelere dalmış bir haldeyken ‘Ey Kâ’b! Müjde” diye bağırıldığını duydum. Hemen secdeye kapandım ve şükrettim. Anladım ki affedilmiştim; artık genişlik, ferahlık gelmişti. Haberciden, Resulüllah’ın, sabah namazından sonra, üçümüzün de affedildiğimizi bildirdiğini ve müjdeciler gönderdiğini öğrendim. Bana gelen müjdeci Zübeyr b. Avvam’dı. Zübeyr atma binerek müjdeyi ulaştırmak için koşup gelmişti. Yanıma gelince kendisine müjde hediyesi olarak iki kat elbise verdim. Halbuki o zaman fazladan sadece o iki elbiseye sahiptim.

Münafıklarla aynı konuma düşen üç Müslümanm durumunu açıklığa kavuş­turan ve affedildiklerini bildiren ayet o gece vahyolunmuştu. Resulüllah müjdeyi önce eşi Ümm-ü Seleme’ye vermiş, onun ‘Bunu Müslümanlara bildireyim mi?’ demesi üzerine ‘Sabaha kadar bekle’ demişti. Resulüllah müjdeyi sabah namazı sonrasında cemaate bildirerek, affedildiklerinin üç Müslünıana iletilmesini istemişti. Hemen üç kişi yola çıkmış ve müjdeyi sahiplerine ulaştırmışlardı. Affedildiği müjdesi kendisine bildirildiği zaman Hilâl b. Umeyye sevinçten secdeye kapanıp uzun bir süre kalkmamış, hatta eşi, sevinçten öldüğünü sanmıştı.

Müslümanların üçü de hemen Resulüllah’ın yanına koştular. Bir an önce sevgili peygamberlerine ulaşmak ve O’nun kendileri için dünyanın her şeyinden daha değerli gülen yüzünü görmek, kendilerine sarf ettiği herhangi bir sözünü duymak istiyorlardı. Kâ’b b. Malik mescide gitmesini, Müslümanlarla ve Resulûllah’la karşılaşmasını şöyle anlatıyor:

Affedildiğim müjdesini alınca hemen mescide gittim. Müslümanlar gruplar halinde toplanmış bizi bekliyorlardı. Hepsi sevinçliydi. Her kime yaklaştıysam ‘Tövbenin kabul edilmesi sana kutlu olsun’ diyordu. Resulüllah bir grup Müslümanla oturmuş sohbet ediyordu. Talha b. Ubeydullah hemen ayağa kalkıp bana doğru geldi. Elimi sıkıp, tebrik etti. Selâm verip Resulüllah’a yaklaştım. Yüzü sevinç içerisindeydi. Tebrik edip, o günün annemden doğduğum günden bu yana sahip olduğum en hayırlı gün olduğunu söyledi. Merakla ‘Ey Allah’ın Resulü! Bu müjde senden mi, yoksa Allah’tan mı?’ diye sordum. ‘Benden değil, Allah’tan’ dedi. Allah’tan bir müjde aldığı zaman yüzünün ay parçası gibi parladığım ve sevindiğini biliyordum. Biz O’nun yüzünün parlaklığından müjde bildiren bir ayet vahyolunduğunu anlardık. Bu sefer de aynı durumdaydı. Önüne oturarak ‘Ey Allah’ın Resulü.’ Hem tövbemin kabulüne şükür için, hem de Allah ve Resulünün rızasını kazanmak için bütün sahip olduklarımı bağışlamak istiyorum dedim. Resulüllah ‘Malının hepsini bağışlama, bir hışmını yanında tut. Bu senin için daha hayırlıdır’ dedi. ‘Ey Allah’ın Resulü! Beni ancak doğru olmak kurtardı. Artık ben hiçbir zaman, hiçbir şehilde doğruluktan ayrılmayacağım’ dedim. Vallahi, Allah’ın bana verdiği nimetler içerisinde, islâm ile hidayete ermemden sonra, doğru söyleyerek helâka uğramaktan engellemesi kadar bence daha büyük bir lütufu olmamıştır. Hiçbir şeyi bununla değişmem. Doğruluğumuz nedeniyle biz affedilirken, Resulüllah’a yalan söyleyip kendilerini affettirdiklerini’ sananlar helak olup gittiler. Allah onlar için ‘Onların yanına döndüğünüz zaman size, kendilerini (cezalandırmaktan) vazgeçmeniz için Allah adına yemin edecekler. Artık onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardır. Kazanmakta olduklarına (kötü islerine) karşılık ceza olarak varacakları yer cehennemdir. Onlardan razı olasınız diye sizeyemin edecekler. Fakat siz onlardan razı olsanız bile Allah fâsık-lar topluluğundan asla razı olmaz [164] demiştir. Bizim için ise ‘Andolsun ki Allah, Müslümanlardan bir grubun kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan son­ra, Peygamberi ve güçlük zamanında ona uyan muhacirlerle ensarı affetti. Sonra da onların tövbelerini kabul etti. Çünhü O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. Ve (seferden) geri bırakılan üç kişinin de (tövbelerini kabul etti). Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah’tan (O’nun azabından) yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönmeleri için Allah onların tövbesini kabul etti. Çünkü Allah tövbeyi çok kabul eden, pek esirgeyendir. Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun [165] buyurdu. [160] Tevbe sûresi, 9:104

[161] Nisa sûresi, 4:110

[162] Mü­min sûresi, 40:60

[163] Tevbe, 9’9f, 95

[164] Tevbe, 9: 95, 96

[165] Tevbe, 9:117-119

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam

Cennet ve cehenneme götüren yollar

Cennet ve cehenneme götüren yollar Yüce Allah’ın dini İslam, Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’a vahyedilen ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir