Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / 25. YOLCU VE REHBERİ
imanilmihali.com
Hz. Peygamber

25. YOLCU VE REHBERİ

YOLCU VE REHBERİ

Allah, sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitabın etkisinden tüyleri ürperir; hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz. [278] Allah inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kafirlerin dostları da tağutlardır. (O da) onları aydınlıktan karanlığa çıkarır. Onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır. [279]

Çölün Rehberleri

Çöl, risâlet çağının Arapları için, içinde yaşanılan coğrafyanın en önemli özelliği­ni oluşturuyordu. Çöl, onlar için, hayatlarının tamamını etkileyen ve yaşantılarının birçok özelliğini kendisine göre ayarlamak zorunda kaldıkları temel unsurdu. Çöl demek, her şey demekti. Zira onlar çölde doğar, çölün her türlü özelliklerini bizzat yaşayarak hayatlarını sürdürür ve çölde ölürlerdi. Çölün en önemli özelli­ği, sürekli değişen yapısı gereği, kalıcı hiçbir şeye imkân sağlamaması dır; izler si­linir, yollar kaybolur, yönü tayin etmede kullanılan tepeler yok olur ve her an her şey değişir. Çöl, doğru yolu bulmada işe yarayacak sabit bir şeyi kendisinde bulundurmaz. Orada her yer aynıdır; her tarafta birbirinin aynısı tepeler ve uçsuz bucaksız kum denizi vardır. Bütün bu özellikler nedeniyle çölde yaşayan insanlar için, çölden geçmek zorunda olan doğru yolu bilmek veya bulmak, sürekli sahip oldukları, hiç değişmeyen bir problemi teşkil ediyordu. Yerleşim merkezlerinin hemen yanında bulunan ve oldukça dar bir alanı kapsayan bölgeler hariç bütün çöl, doğru yolu bulabilme ve menzile ulaşabilme probleminin yegâne kaynağını ve zeminini oluşturuyordu.

Çölün korkutan, doğru yolu bulmayı neredeyse imkansızlaştıran özellikleriyle iç içe yaşayan risâlet çağı insanları için ‘hadi’ çok önemliydi; hayatî bir öneme sahipti. Bu nedenle de günlük hayatlarında sık kullandıkları ve anlamım çok iyi bildikleri bir kavramdı. Zira onlar hâdileri aracılığıyla çölün bilinmezlikleri içerisindeki doğru yollarını buluyorlardı. Hadi, sıcaktan ve susuzluktan ölmeye neden olacak sayısız çöl yollarının arasından doğru olanını bulup, böylelikle gereksiz sıkınlılara katlanmayı engelleyerek menzile varmayı sağlayan rehberin ismiydi. Hadi, Araplar için çölde geçen hayatları süresinde paha biçilmez bir değeri ve önemi ifade ediyordu; onsuz bir yere kıpırdayamazlardı. Kıpırdayacak olsalar, kaybolup çölün sıcağında ve susuzluğunda helak olurlardı. Kıpırdamayacak olsalar, bu sefer de açlıktan ölürlerdi. Çünkü en önemli geçim kaynaklarını ticarî faaliyetleri oluşturuyordu ve ticaretlerini yürütebilmeleri için çölü aşmaları gerekiyordu.

Risâlet çağındaki Araplar için hadi önemliydi; özellikle de Mekkeliler için. Onların hem günlük hayatlarının gereği olan yolculukları için, hem de ekonomilerinin, siyasetlerinin, toplumsal konumlarının ve toplumlar arası imtiyazlarının se­lâmeti için çölü iyi bilen rehbere ihtiyaçları vardı. Zira zenginliklerinin kaynağı olan ticaret kervanlarının menziline gidebilmesi için ‘yolu bilen’ gerekliydi, ekonomik gelirlerin ve toplumsal prestijlerin kaynağı olan hacc ve panayırlar için diğer insanların Mekke’ye gelebilmeleri ‘yolu bilen’lere bağlıydı. ‘Yolu bilenler olmayacak olsa, her şeyleri alt-üst olurdu. Yol bilenler Mekkelilerin her şeyiydi. Zira her şeyleri onlara bağlıydı.

Fakat bütün bunlara rağmen, hâdilerin de yollarını şaşırdıkları olurdu. Çölün her yerinde hâdilere güvenmek mümkün değildi. Sonuçta onlar da birer insandı ve çöl çok büyük olmasının yanı sıra, ayrıca sürekli değişen bir yapıya sahipti. Bu durum çöl rehberleri için en büyük problem! teşkil ederdi. Ayrıca çölde birçok ‘yehmâ’ vardı. Buralar yolculuk etmeye korkulan bölgelerdi. O bölgelerin uzmanları yoktu. Hâdiler dahi yehmâlarda yolculuk edemezlerdi. Zira o bölgeler yön tayin etmeyi imkânsız kılacak kadar hızlı değişkenliğe ve çok daha fazla tekdüzeliğe sahipti. Bazen birisi yehmâda yolculuk yapmaya kalkardı da kendisinden bir daha haber alınamazdı. Ancak küçük çocukların, aptalların ve bunakların kalkışabileceği böylesi bir yolculuğun akıbeti baştan belliydi; kaybolmak. Çölde kaybolmak ise ölüm demekti.

Bilinmezlikler Karşısında insan

Çöl insanlarının yaşadıkları coğrafya ile ilgili problemleri bir yana, esasen insanın bireysel ve toplumsal hayatı da çöl gibidir; bilinmezliklerle doludur. Her insan bu bilinmezlikleri aşmak ister; bunu gerçekleştirebilmek için de bilgiye ihtiyaç hisse­der. İnsan, her şeyden önce biyolojik varlığına uygun olan ve olmayan şartları bilmek ve uygun şartlarda varlığım devam ettirmek ister, insan sadece biyolojik varlığı için değil, başka şartlar ve durumlar için de bilgiye muhtaçtır. Psikolojik dünyasını dengede tutacak, kişiliğini her türlü olumsuz etkilerden koruyacak imkân ve şartları da bilmek ister. Toplumun bir üyesi sıfatıyla, diğer insanlarla olan her türlü ilişkisini en uygun, en güzel, en doğru şartlarda ve biçimde sürdürmeyi arzular. Bunların yanı sıra insan, düşünen, inanan, soran ve sorgulayan, varoluş nedenini bilmek isteyen, geçmişi ile geleceği arasında irtibat kuran bir varlıktır. Bu konularda da bilgi sahibi olmak, bu alanlarda açığa çıkan problemlerini çözmek, sorularını cevaplamak, durumunu anlamak, gidişatını doğru kılmak; kişiliğini, karakterini en güzel, en doğru şekilde.inşa etmek ister.

İnsan sadece bu konularda bilgi edinmek istemez. Ayrıca varlığı ve hayatı anla­mak ister. Varlığın ve hayatın failini, amacım bilmek ister. Bu nedenle de Evrende sürekli gözlenen mükemmelliğin faili kimdir?, Ben niçin varoldum?, Eğer bir amaç için varoldumsa, bu amaç nedir?, Varlığımın bir amacı yoksa, neden varım ve amaçsızım?, Varlığımın oluşmasının bir amacı olabileceği gibi, ölümün de bir amacı olabilir mi?, Eğer doğumun ve ölümün bir amacı varsa bunlar birbirleriyle ilgili midir?… gibi uzayıp giden yığınla soru, her insanın düşüncesinde bazen bir şekilde de olsa açığa çıkar. İnsan bu soruların cevabını bilmek ve buna göre varlığına anlam kazandırmak, gidişatını amaçlı kılmak ister. Bu sorular cevaplanmadığı veya cevaplansa dahi doğ­ruluğundan emin olunamadığı zaman En iyi yaşama biçimi hangisidir?, Gerçek sa­adet ne tür bir yaşantı sonucunda elde edilebilir?, Bir yaşantı tarzının doğruluk veya yanlışlığının ölçüsü ne olmalıdır?, Doğru bir yaşantı tarzı hangi ilkelere dayanmalı­dır?… şeklindeki diğer bazı soruların doğru cevabına ise hiçbir şekilde ulaşılamaz. Bu soruları cevaplayamamak, hayatı çekilmez kılar; hayat anlamını yitirir.

Geçmişe dönüp bakıldığında, insanlığın bilgi edinmeyle ilgili serüveninin çok uzun ve karmaşık olduğu görülür. İnsanlar ihtiyaçları olan bilgiyi çok değişik kaynaklardan edinmişler ve edindikleri bilgiye göre hayatlarını inşa etmişler, kişilikle­rini oluşturmuşlar, inanç ve düşüncesini şekillendirmişlerdir. Fakat, insanlığın edindiği sayısız tecrübeler göstermiştir ki her bilgi ‘doğru’ değildir; bilginin iç tutar­lılığa sahip olması, mantığa uygun gelmesi onu ‘doğru’ kılmaya yetmemektedir. Yi­ne aynı tecrübeler ‘görece doğru veya doğru olduğu varsayılan’ bilgilerin, insanların ‘varoluş gayelerine’ ve ‘doğru hayat tarzına’ ilişkin temel ‘insanî’ problemlerini ya çö­zemediğini yada çözüyor görünümü altında sonu pişmanlık olan aldanışlara sürük­lemekten başka bir şey sağlamadığını ortaya koymuştur. Bilhassa iki bin beş yüz yıllık tarihi ayrıntılı olarak bilmen felsefe şahitlik etmektedir ki, insanın, hayatını sürdürmek ve anlamlandırmak için gerekli bilgi arayışı hiç son bulmamıştır. İnsanların mevcut bilgi kaynaklan bu soruları cevaplamada yetersiz kalmıştır. Akıl başta ol­mak üzere diğer tüm insanî güç ve yeteneklere dayanılarak getirilmeye çalışılan bütün çözüm gayretleri, bilinmezleri çoğaltmaktan başka bir şey sağlamamıştır.

‘însan niçin varoluş amacını tespitte aciz kalıyor ve saadet içinde yaşayacağı bir dünyayı inşa edemiyor?’ Çünkü, ‘insan’ı anlamak, ‘însan’ı bütün varlığıyla doğru ta­nımlamak ve buna göre ‘Insan’a uygun bir hayatın planını sunmak, ‘Insan’m kapa­sitesini aşıyor. Zira, ne ‘însan’ basit bir varlık, ne de ‘Hayat’ tekdüze. Her ikisi de, birbirlerinin sebep ve sonucu olacak şekilde, ifade edilemeyecek kadar çok çeşitli ve farklı özelliklerin odaklaştığı merkez konumundalar. ‘Karmaşıklife’ ve ‘çok yönlülük ise her ikisinin de özelliklerinden en önemlilerini teşkil etmektedir.

‘Karmasıklar, çünkü; bireysel yapıdan toplumsal yapıya, psikolojik özelliklerden biyolojik Özelliklere, madde dışı âlemden maddeye kadar uzanan alanların kesiştiği noktada yer alan ve hepsinin etkilerini taşıyan bir özelliğe sahipler. ‘Çok yönlü’ler, çünkü; bu kadar birbirinden tamamıyla farklı görünen şeylerin hepsiyle ve hepsinin her bir özelliğiyle irtibatlılar. Kısacası, ‘insan’ ve ‘hayat’ derinliklerine inildikçe tam anlamıyla bir ‘muamma olarak anlam kazanmaktadır; ikisi birleşip ‘insan hayatı’ denen şey ifade edilince bilinmezlik daha da büyümekte ve derinleşmektedir. Problemin çözümüne imkân sağlamayan insanî yetersizliklere, bir de birileri tarafından bilinçli şekilde gerçekleştirilen aldatmalar, engeller eklenince, problem insanlar için hepten içinden çıkılmaz hale gelmektedir.

Fakat bütün bunlara rağmen insanlık çaresiz değil. Umutsuzluğu bir kader olarak kabullenmesi gerekmiyor. Çünkü, yüce Allah, insanlığı çaresizliklerin için­de bırakmadı ve bırakmıyor. Gönderdiği ‘Elçileri ve elçileriyle sunduğu ‘Kitapla­rıyla insanlığın yaşanabilir bir dünya, dosdoğru inanç ve hayat tarzı özleminin gerçekleşmesini engelleyen problemlerin çözümü için gerekli bilgiyi ve yöntemi­ni bildirdi. Kur’an ise ilâhî yardımın son kitabını oluşturdu. İslâm davetiyle ilan edildi ki, insan için bütün bir hayat yolculuğunda gerçek anlamda rehber/hâdi olan sadece Allah’tır.[280] Çünkü O, yaratılış ve va­roluş gereklerini kendi başına bilme imkânına sahip olmayan insana, dünyadan ahirete uzanan yolculuğu sırasında en doğru tarzda rehberlik yapar.[281]

Yardım ederek yolların en doğrusunu, ‘Sirat-ı Müstakim’i gösterir.[282] Yalnız şurası son derece önemlidir ve bu nedenle ayetlerle birçok kez bildirilmiştir ki, Allah, Araplar için hayatî önem ifade eden kendi aralarından çıkmış insan hâdiler gi­bi değildir, insanların inanç ve hayat tarzları için rehberlik yapan filozoflar, bilim adamları, düşünürler, devlet adamları… isimlerine sahip olan fakat insanlar için rehber oldukları iddialarına rağmen doğru yolu bilmeyen ve kendileri de doğru yolu bilenin rehberliğine ihtiyacı olanlar gibi hiç değildir. Onların binlerce yıldır yapageldikleri gibi insanları sıkıntıların, zorlukların, bilinmezliklerin içerisinde bırakmaz. Zira Allah öyle bir hâdidir ki hiçbir şeyi şaşırmaz. Zira O’nun bilemediği hiçbir şey yoktur. O’nun için hiçbir şekilde ‘yehmâ’ veya ‘muamma’ söz konusu değildir. Çünkü O her şeyi yaratan ve yönetendir. O’nun bilgisi dışında var olan bir şey yoktur, olamaz. Zira O, eşi, ortağı, benzeri olmayan yegâne Halik, İlâh Rabb, Melik…dir. O’nun bu sıfatları ise, insanlar için inançta, düşüncede ve hayat tarzında gerçek hâdinin sadece O olduğunun bir başka ifadesi ve teminatı­dır. İnsanlar O’nun hâdiliğinde doğru yol üzerinde olurlar. ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ (Lâ îlâhe İllallah) çağrısı ise bu mutlak rehberin (el-Hâdi) varlığını ve sı­fatlarım formüle eden bir söz, o mutlak rehberi kabulü tasdik eden bir ifade olarak anlam kazanmaktadır.

Allah’tan Başka İlâh Yoktur’ Çağrısı

Kur’an, peygamberlerin insanlara sundukları ilâhî hakikatlerin özünün ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ çağrısı olduğunu bildirmiştir. [283] Bu çağrı, insanların inançları için hâdilik yapmaya kalkan/niyetlenen bütün kâhinleri, büyücüleri, muskacıları, ideologları, entellektüelleri, din adamlarını reddeden, bunların tamamının sahte hâdilikleriyle elde ettikleri menfaat kapılarını kapamak için insanları uyanmaya ve harekete geçmeye davet eden bir çağrıdır. Bu çağrı, insanlar için hayat tarzı tayin eden, bireysel ve toplumsal hayat için ölçüler belirleyen ve bunu değişik usûllerle zorunlu veya gerekli kılan zenginlere, yöneticilere, komutanlara, ‘Sizler de Allah’ın hâdiliği karşısında diğer insanlardan farksızsınız’ diyen bir çağrıdır. Yine bu çağrı ‘İnançta ve hayat tarzında hâdilik sizin değil, ancak ve ancak Allah’ındır’ demenin evrensel ifadesidir. Ve bu çağrı, yanlışların, kötülüklerin, ahlâksızlıkların, aldatmaların, baskıların, zulümlerin, hilelerin, sömürülerin, işkencelerin oluştur­duğu bütün sistemleri ve toplumsal yapıları; isimleri ne olursa olsun, failleri kim­ler olursa olsun, bunların tamamını reddeden bir çağrıdır. Kur’an ise bu çağrının kaynağı, hakkın, hukukun, huzur ve saadetin, iyilik ve güzelliğin teminatı olan yegâne ‘Hûda’dır. Bir diğer ifadeyle ‘dosdoğru yolun’ yegâne aracı ve işaret levhasıdır; ‘hidâyet’ kitabıdır, insanları dalâletten hidâyete, bâtıldan hakka sevk eden ‘Hû­da’ların en önemlisidir. Gerçek ve tek Hâdi’nin insanlara sunduğu hidayetidir:

Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab’m etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar, işte bu Kitap, Allah’ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz. [284] İşte bu Kur’an bir hidayettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince, onlara en kötüsünden, elem verici bir azap vardır. [285] Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.[286]

Mekke’nin müşrik liderleri, ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ çağrısını duydukları zaman, üstesinden gelemeyecekleri büyük problemlerlerin hemen yambaşlarmda oluşmaya başladığını düşündüler. Korku ve endişelerini ‘Başımıza büyük bir şey geldi’ diyerek ifade ettiler. Zira ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ çağrısı, ilâhlığm, melikliğin, rabblıgm Mekke eşrafına veya haleflerine değil, sadece ve sadece Allah’a ait olduğunu ilan ediyordu. Allah’ın insanlara sunduğu ilke ve ölçülere rağmen ilke ve ölçüler belirlemeye kalkışmanın ‘yehmâ’ya dalmak anlamına geldiğini söylüyordu. İnsanları ‘yehma’Iara sürükleyenlerin reddedilmeleri ve gerçek ve tek ‘hâ-di’ye itaat edilmesi gerektiğini bildiriyordu. Ve tüm bunlar Mekke eşrafının kabul edemeyeceği şeylerdi. Çünkü her ne kadar kendileri de ‘yehmâlafla dolu bir hayatın mensubu olsalar da, aynı zamanda insanların geneline göre çok ayrıcalıklı bir hayatın da mensubuydular. Mekke’deki putlar nedeniyle imtiyazlı ve üstlerinde hiçbir otoritenin etkisini hissetmedikleri serbest bir hayat tarzım yaşamaya alışmış kimselerdi. Mekke’de idarî yapının gerektirdiği otoriteyi aralarında payla­şarak başka birisinin boyunduruğuna girmeden hayatlarını sürdürüyorlardı. Üstelik başkalarını boyundurukları altına almışlardı. Otoritelerini herhangi bir kayıt tanımaksızın istedikleri gibi belirleyip, gereklerini istedikleri gibi uygulayabiliyorlardı. Kişisel veya ailevî çıkarlarının gereğine uygun olarak en önemli malî kaynakları olan hacla ilgili kararları istedikleri gibi değiştirebiliyor veya iptal edebiliyorlardı. Mekke’de ve civarında her istediklerini serbest, her istediklerini yasak kı­labiliyorlardı. Kısaca istedikleri gibi davranıp, istedikleri gibi emredip ve emirleri altındaki insanları istedikleri gibi yönetiyorlardı. ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ çağrısı ise tüm bunları yerle bir edecek, herşeyi tepeden tırnağa değiştirecek nitelikte bir çağrıydı. Bu çağrı, yaşantılarındaki sorumsuzluğu kayıt altına almaya aday olduğu gibi, insanlar üzerindeki hakimiyetlerini de gayri meşru ilan eden bir çağrıydı. Açıkça görüyor ve kuşku duymaksızın anlıyorlardı ki, bu çağrıyı kabul etmeleri, sorumsuz yaşantılarını ve dolayısıyla haksızlık temeline oturmuş menfaatlerini terk etmekten başka bir şey olmayacaktı; onlar ise bunu istemiyorlardı.

Tüm bu nedenlerle, asılsız itibarlarının, haksız gelirlerinin, zulüm ve sömürüye dayanan menfaatlerinin teminatı olan mevcut inançlarının ve sistemlerinin devamı için, temelini ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ ilkesinin teşkil ettiği İslâm davetini yok etmeyi zorunlu buldular. Her yeni ayetle de, korktuklarının başlarına gelme zamanının biraz daha yaklaştığını hissettiler. Buna bağlı olarak da tepkilerini artırdıkça artırdılar.

[278] Zümer sûresi, 39:23

[279] Bakara sûresi, 2:257

[280] leyi, 92:12

[281] Furkan, 25:31

[282] işte benim doğru yolum bu. Ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O’nun (dos­doğru olan) yolundan ayırmasın! (Azabından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye ediyor.’ (En’am, 6:153) Allah inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kafirlerin dostları da tağutlardir. (O da) onları aydınlıktan karanlığa çıkarır. Onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.’ (Bakara, 2:257) ‘Yalnız (iyi bilin ki) size benden bir hidâyet (hûda) geldiği zaman, kimler benim hidâyetime (hûdama) uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.’ (Bakara, 2:38)

[283] O, gökte de, yerde de ilâh olandır.’ (Zuhruf, 43:84) ‘Egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O, sırf kendisine kul olmayı emretti. Dosdoğ­ru din ancak budur.’ (Yusuf, 12:40) ‘Eğer yerle gökte Allah’tan başka ilâh olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir.’ (Enbiya, 21:22)

[284] Zümer, 39:23 [285] Casiye, 45:11 [286] Isra, 17:9

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam

Cennet ve cehenneme götüren yollar

Cennet ve cehenneme götüren yollar Yüce Allah’ın dini İslam, Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’a vahyedilen ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir