Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / 26. İslam davetinin muhalif ve muhatapları
imanilmihali.com
Hz. Peygamber

26. İslam davetinin muhalif ve muhatapları

İslam davetinin muhalif ve muhatapları

İSLAM DAVETİNİN MUHALİFLERİ VE MUHATAPLARI

Kafir olanlar dediler ki: “Biz hiçbir zaman bu Kur’an’a ve bundan önce gelen kitaplara inanmayacağız’ Sen o zalimleri Rabb’lerinin huzurunda tutuklanmış bir halde birbirlerine söz atarlarken bir görsen! Zayıf sayılanlar (Müstez’aflar), büyüklük taslayanlara (müstekbirlere) derler ki: ‘Siz olmasaydınız, biz inanan insanlar olurduk’. Büyüklük taslayanlar zayıf sayılanlara derler ki: ‘Size hidayet geldikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik. Bilakis siz suç işliyordunuz’. Zayıf sayılanlar da büyüklük taslayanlara derler ki: ‘Hayır.’ Gece gündüz (işiniz-gücünüz) tuzak kurmaktı. Çünkü siz daima Allah’ı inkar etmemizi, O’na ortaklar koşmamızı bize emrederdiniz’. (Onlar) artık azabı gördüklerinde, için için yanarlar; biz de o inkâr edenlerin boyunlarına demir halkaları takarız. Onlar ancak yapmakta oldukları günahları yüzünden cezalandırılırlar. [287]

Mekke şehir devletinin liderleri konumundaki aile temsilcilerinin veya yaygın isimlendirmeyle eşrafın çok farklı girişimlerle İslâm davetini durdurma veya İslâm’ı istedikleri yönde değişikliğe uğratma çabalarının risâlet sürecinde güçlü bir şekilde hissedilmeye başlanmasıyla, tüm bu tepkilerin nedenini ve niteliğini açıklamak, davetin muhaliflerini tanıtmak ve müminlere ne yapmaları gerektiğini bildirmek için peş peşe birçok ayet vahyolundu. Söz konusu ayetlerde, İslâm davetine yönelik tüm tepkilerin temelinde ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ (Lâ îlâhe illallah) çağrısının bulunduğu bildirildi.

Geçmişte yaşanmış örneklerden hareketle, her nerede ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ çağrısı gerçekleşmişse, orada bu çağrıyı susturmaya, eğer bunu başaramamışlarsa çarpıtmaya çalışanların bulunduğu ve bunların her zaman bazı ortak özelliklere sahip kişiler oldukları açıklandı. Failleri değişse bile, tepkilerin nedeninin ve faillerin bazı özelliklerinin hemen hiç değişmediği bildirildi. Ayrıca, İslâm davetinin Mekke’de karşılaştığı tepkinin özel bir durumu temsil etmediği, Mekke’de yaşananların, “Allah’tan başka ilâh yoktur’ çağrısının gerçekleştiği her çağda ve toplumda açığa çıkan tevhid-şirk çatışmasının Mekke’deki tezahüründen başka bir şey olmadığı açıklandı, islâm davetine muhalif olanlar kişilik ve karakterleriyle, ahlâk ve düşünceleriyle ayrıntılı bir şekilde tanıtıldı. Tüm bu bilgilendirme, açıklama ve hatırlatmaları yapılırken de bazı kav­ramlara özellikle vurguda bulunuldu.

Ağırlıklı olarak ‘istihbar’, ‘teğa’, ‘tağut’, ‘teref, ‘bağy\ ‘müstekbir’, ‘istiz’af gibi kavramların üzerinde duruldu. ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ çağrısına verilen tepkiler söz konusu kavramlar bağlamında açıklığa kavuşturuldu. ‘Müstez’af ise tüm diğer kavramlarla özellikleri açıklanan kimselerin tutum ve davranışlarının etkisini taşıyan, ama davetin de muhatapları olan kesimin tanıtılmasında öncelenen bir kavram oldu. Burada önemli olan, Kur’an’ın, insanları salt isimlerinden hareketle ‘inanan-inanmayan’ veya ‘mümin-kâfir biçimde kategorize etmemesi, insanları ayrımda onların hakikat karşısındaki durumlarını dikkate almasıydı. Şimdi davetin muhaliflerini ve muhataplarının kimler ve özelliklerinin neler olduğunu Kur’an’ın esas aldığı bazı temel kavramlardan hareketle tespit etmeye çalışalım:

Davetin Muhalifleri ve Bazı Özellikleri

İstikbar: Istikbar, Kur’an’da isim ve fiil haliyle birçok defa geçen, ‘kibir’ kökünden türemiş bir terimdir. Kısaca, kişinin kendisini ‘büyük görmesi’, ‘kibirlenmesi, ‘böbürlenmesi’ anlamlarına gelmektedir. Bu durumdaki kişinin, kendinden başka­sına ‘tepeden bakmasını’ ifade etmektedir. Istikbarı anlayabilmek için, iblis’in durumu önemli bir örnektir. Istikbar, Kur’an’da İblis’in bir vasfı olarak ifade edilmiştir. ‘Ademe secde edin [288] ilâhî emrine uymayan îblis’in, ilâhî emrin gereğini yapmak yerine, ‘Beni ateşten, onu çamurdan yarattın. Ben ondan üstünüm [289] diyerek ‘böbürlenmesi [290] ile istikbarmm açığa çıktığı ifade edilmiştir. O bu durumuyla da bir yaratık olduğunu ve gerek yaratılışının ve gerekse varlığının ‘bütün yükselme derecelerinin sahibi olan Allah’ın [291] iradesine bağlı olduğunu unutmuş bir halde, böylesi asılsız ve saçma bir üstünlük iddiasında bulunmuştur. Bu nedenle de ilâhî huzurdan kovulmuştur. Yüce Allah, ona ‘Büyüklük taslamak senin haddin değildir. Defol, çünkü sen aşağılardansın [292] demiştir. Zira yaratıklardan hiç kimsenin, kendinden baş­kalarına tepeden bakacak bir üstünlüğü söz konusu değildir, iblis de dahil bütün yaratıklar, Allah’a kul olan ve kullukta diğer kullara oranla daha fazla bir ayrıcalığı olmayan aciz yaratıklardır. Bu nedenledir ki, İblis şu ilâhî ihtarın da muhatabı olmuştur: ‘Ey İblis! …Büyüklük tasladın. Yoksa sen yücelerden mi oldu(ğunu sanıyorsan?.[293]

Kur’an açıkladı ki, yaratılıştaki farklılığından dolayı, kendisinden aşağı gördü­ğü Adem’e yönelik ‘secde ef ilâhî emrine itiraz eden iblis’in bu itirazcı tavrı, insanlardan olan dostlarında da aynı şekilde açığa çıkar, insanlardan bazıları, bir kul ol­duklarını, her halleriyle ve durumlarıyla, tamamıyla Allah’ın iradesine bağlı olduklarını dikkate almayarak veya unutarak, sahip oldukları bazı imkânlar ve farklılıklar nedeniyle kendilerini tüm insanlar üzerinde, onlardan daha büyük ve yetkili görürler. Allah’ın mülkünde ve Allah’ın bir mülkü olan kendilerini Allah’tan müstağni görme cüretkârlığını gösterirler.

Allah’ın, insanın bireysel ve toplumsal hayatında geçerli olması gereken otoritesini reddetmede bir sakınca görmezler. Böylelikle Firavun, Nemrut ve Dâru’n Nedve üyeleri örneklerinde olduğu gibi, sahip oldukları siyasî, ekonomik, askerî güç ve imkânlara dayanarak, insanların inanç ve yaşantılarına müdahale etme hakkına sahip olduklarına inanır ve iddia ederler. Üstelik bu müdahalelerinin en doğal hakları olduğunu, kendilerince ilâhî bir gerekçeye de dayandırırlar. Zanlarmca ve bu zanlarma dayanan iddialarınca, eğer kendileri kötü, yanlış yolda bulunan kişiler olsalar böylesi bol ve büyük imkânlara sahip olamayacaklarını; sahip oldukları mevcut imkânların kendilerinin doğru, iyi yolda olduklarını gösterdiğini ifade ederler. Yine yaygın iddialarına göre, mevcut durumları, kendilerinin ilâhî katta onaylandığını, beğenildiğini göstermektedir. Üstelik bu kimselerin suçları bununla da kalmamakta, insanların hayat tarzlarına müdahale ederken, onların iyiliğini en ufacık şekilde bile olsa düşünmezler. Çoğu zaman gizlemeye çalışsalar da, bütün gayretleri ve gayeleri sadece kendi çıkarlarıdır. Gerçi bazen, çevrelerindeki insanların iyiliğini düşündüklerini dile getirdikleri olabilmektedir,[294] fakat esasında sadece ve sadece kendilerini düşünürler. Gizlice veya açıkça, insanları aşağılayıp sömürmekten bir an olsun geri durmazlar. Azgınlıkları da sahip oldukları güç ve imkânlarla bağlantılı olarak arttıkça artar.

İstikbarı, kişiliklerinin parçası, saltanatlarının gerekçesi ve hayat tarzlarının ilkesi kılan bu şahıslar, durumlarının ilâhî gerçeği ifade etmediğini, kendilerinin de ancak bir kul olduklarını ve Allah’a karşı diğer insanlar gibi sorumlu olduklarını bildiren peygamberlerin karşısına muhalif kimseler olarak çıkmışlardır. Bu muhalefetlerini ise kendileri için zorunlu bulmuşlardır. Çünkü, çok iyi bilmektedirler ki, statükoyu oluşturan şirk dininin değişmesi kendi ‘üstünlüklerinin’ ayaklar altına alınmasına yol açacaktır. Bu itibarla şirkin/küfrün savunucuları olma vasfını hiçbir zaman terk etmezler. Bütün haksız menfaatlerini bitirecek ilâhî çağrıyı sona erdirebilmek, çarpıtıp kendi çıkarlarına uygun hale getirmek için bütün imkânları kullanmaktan geri kalmazlar. Şu bazı ayetler bu durumu, geçmişteki örneklerden hareketle şöyle anlatmıştır:

(Salih’in) kavminin büyüklük taslayan önderleri, hakir görülerek zayıf bırakılan müminlere dediler ki: ‘Salih’in gerçekten Rabb’i tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?’ (Onlar): ‘Doğrusu biz onunla gönderilene inananlarız’ dediler.

Büyüklük taslayanlar dediler ki: Biz sizin inandığınızı inkâr edenleriz’. [295]

(Firavun ve adamları Musa’ya) dediler ki: ‘Bizi büyülemek için ne kadar mucize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz’. Biz de onların üzerine ayrı ayrı mucizeler olarak Tufan, Çekirge, Kımıl (haşerat), Kurbağalar ve Kan gönderdik. Ama yine de büyüklük tasladılar ve suçlu bir topluluk oldular. [296]

Onlara ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ denildiği zaman büyüklük taslarlardı. ‘Cinlenmiş bir şair için ilâhlarımızı mı terk edeceğiz’ derlerdi. [297]

Istikbar suçunu işleyen ve böylelikle azgınlaşan kişilerin böylesi bir suça yönelmelerini sağlayan özelliklerini ve suçlarının seyrini takip edebilmek için Kur’an’ın konuyla ilgili olarak temel aldığı diğer bazı kavramları da dikkate almak gerekmektedir. Teğa bunlardan birisidir.

Teğa: İnsanın, Allah’ın belirlediği ilke ve kurallara uymamasının nedenleri çok farklı biçimlerde açığa çıkabilmektedir. Ancak elbette ki bütün farklılıklara rağmen ortak bir özellik de mevcuttur. Bu ortak özelliğin ne olduğunu ise Kur’an bildirmiştir. Resulûllah’a risâletin ilk günlerinde vahyolunan bir ayette, insanın azmasının nedeni şöyle açıklanmıştır: ‘însan azar; kendisini zengin (kendisine yeterli) gördüğü için.[298] Ayette geçen ve Türkçeye ‘azma’ olarak tercüme edilen terim teğa’ dır. Teğa, Kur’an terminolojisinde, önemli işleve sahip olan ve bu nedenle birçok ayette geçen önemli bir kavramdır.

Tega, engel ve sınır tanımamayı ifade eden bir terimdir. Teğa halindeki (tağî) kişi, hiçbir şeyin kendi kişisel düşünce ve davranışlarına müdahale etmesine, sınırlamalar getirmesine razı olmaz. Böylesi bir sınırlamaya hiçbir şekilde müsaade etmez. Çünkü istikbar olarak açığa çıkan düşünce ve davranışlarında, kendisinin üstünde bir makam tanımaz. İnanç ve yaşantısı ile ilgili konularda kendisini yetkili, yeterli gördüğü için, Allah’ın hükümlerini dikkate almayıp, sadece kendisini, kendi arzu ve isteklerini dikkate alır ve böylelikle azar. Açığa çıkan azgınlığın ilk plandaki tezahürleri ise kibir, nankörlük, asilik, bencillik [299] gurur [300] şüphecilik [301] cimrilik [302] yetime, düşküne, ihtiyacı olana yardım etmeme [303] aşırı mal sevgisi [304] hayra engel olma, saldırganlık, kabalık, itaatsizlik, günahkârlık, minnet etmeme, kabadayılık [305] gibi özelliklerdir.

Tağî olan bir kişinin, kendisini yeterli (İnanç, düşünce ve yaşantıda yegâne mercii) görmesinin dayanakları, sahip olduğu imkânlar ve yeteneklerdir. Kur’an’da açıklandığı biçimiyle, özellikle de sahip olunan mal zenginliği veya ta­raftar çokluğu, azgınlığın dayanakları arasında asıl unsur olarak açığa çıkmaktadır.[306] Şunlar ko­nuya değinen ve açıklamalarda bulunan ayetlerden bir kısmıdır: ‘Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Malının kendisini gerçekten ebedî kılacağını sanmaktadır. Hayır! Andolsun ki o hutameye atılacaktır. Hutamenin ne olduğunu sana bildiren nedir? Allah’ın tutuşturulmuş bir ateşidir; ki o yüreklerin üstüne tırmanıp çıkmaktadır. O, onların üstüne kilitlenecektir. (Kendileri de) dikilip yükseltilmiş sü­tunlara (bağlanacaklardır).[307]

Tuğyan: Tuğyan, esas itibarıyla ‘teğa’nın masdarıdır. Tağva olarak da ifade edilir. Tuğyan, birey veya toplum esas alınarak ifade edildiğinde hak ve hukuk tanımamak, sınırı aşmak ve dolayısıyla Allah’ın insanlar için belirlediği ilke ve ölçülere karşıt veya lakayt olmak halini ifade eder. Teğa ile tuğyan arasında çok fazla bir farklılık olmamakla birlikte, söyleşi bir farkın mevcut olduğu da açıktır: Tuğyan’ hali, ‘feğa’ya oranla, toplumsal alanla daha çok ilgilidir. ‘Teğa’daki bireysellik, ‘tuğyan’a oranla daha baskındır. Dolayısıyla ‘tuğyan’, “tega halinin bir üst basamağı durumundadır. Kur’an’da tuğyana kalkışanların halleri ve özellikleri, risâletin ilk günlerinden itibaren ayrıntılı olarak bildirilmiştir. İnsanlardan bazılarının tuğyana kalkışması­nın neden olduğu davranış ve tutumların başlıca özellikleri şöyle açıklanmıştır: Onlar, kendilerinin çok güçlü olduğunu zannederler. Kanaatlerince kendilerini alt edecek hiç kimse yoktur [308] Zenginliklerine güvenirler.[309] Kendi üstünlükleri konusunda hiçbir şüpheleri yoktur.[310] Kuvvetlerine güvenirler.[311] Bu nedenlerden dolayı şımarıp, böbürlenirler.[312] Çalım satarak, gösteriş yaparak gezerler.[313] Zayıf, güçsüz kimseler, (siyasî ve ekonomik gücü olmayanlar) peygambere bağlanıyor diye, peygamberle alay ederler.[314] Bozgunculuk yaparlar.[315] Kendi izinleri olmadan halkın, yoksulların, güçsüzlerin inançlarını, hayat tarzlarını değiştirmelerine razı olmazlar.[316] Kısacası onlar velî/dost edindikleri şeytanın taraftarıdırlar (hizbidirler).[317] Onlar bütün bu ve benzeri özellikleri nedeniyle de ‘tağutlaşırlar. İnsanlar üzerinde sultalarını kurarak, onlar hakkında istedikleri gibi kararlar alırlar. İnanç, düşünce, yaşantı biçimleri (din) oluşturup, insanların bunlara uymasını isterler. Bunu gerçekleştirebilmek için de her yola başvururlar.

Tuğyan bir azgınlaşma halidir. Allah’ın mülkünde Allah’a başkaldırma ve bu başkaldırıyı fiilen devam ettirme durumudur. Bu özelliğe sahip olanlar ise elbette ki müşriklerden/kafirlerden herkes değil, sahip oldukları imkân ve yetenekler nedeniyle azgınlaşanlardır. Bunlar, Allah’ın mülkünde, O’nun belirlediği hududu ölçü kabul etmeme sapkınlığına sahip oldukları gibi, sapkınlıklarını açıklayan ve yok olmasını hedefleyen ilâhî bilgiye ve bu ilâhî bilginin nakledicileri olan peygamberlere ve haleflerine de büyük bir düşmanlık içerisinde bulunurlar. Hakikatleri açıklayan ilâhî bilgiler karşısında tuğyanlarını daha da artırırlar. Şu ayet bu durumu açıklamıştır: ‘Andolsun, Rabb’inden sana indirilen onların çoğunun azgınlığını artıracaktı.[318] Kur’an’daki açıklamalardan öğreniyoruz ki, bütün tuğyanlarına rağmen, bu kişilere tuğyanlarını artırmalarına ve devam etmelerine izin verilmesi ilâhî bir planın ve hesabın gereğidir: ‘İnsanların hayrı acele istemeleri gibi, Allah da onlara şerri acele verseydi, süreleri hemen bitirilmiş olurdu. Ama biz, bize kavuşmayı ummayanları bırakırız- Azgınlıkları içinde bocalar dururlar.[319] ‘Artık kim azarsa ve dünya hayatını tercih ederse, (onun için) gidilecek yer cehennemdir.[320]

Tağut: Tağut, Kur’an’da oldukça sık geçen, tevhid-şirk karşıtlığının ve mücadelesinin kilit kavramlarından birisidir. Tağut, Allah’ın mülkü olan insanın, üstelik Allah’ın mülkünde yer alarak Allah’ın emir ve yasaklarına itiraz etme, karşı koyma azgınlığının en üst aşamadaki durumunu ifade etmektedir. Bundan da anlaşıldığı üzere, ‘tega ve ‘tuğyan’ haliyle ‘tağut’ arasında bir sebep-sonuç ilişkisi vardır. İnsan önce ‘tağf olur ve bu hali devam ettirdiği sürece azgınlığı gittikçe artar (tuğyan) ve sonunda tağutlaşır.

Kur’an, ilâhî hakikatlere iman etmeyi, tağutu reddetme şartına bağlamıştır.[321] Kelime-i tevhid (Lâ İlahe lllalâh) de bunu formüle etmektedir. Kelime-i tevhidde önce bütün sahte ilâhlar reddedilir, bunların hepsinin otoritesinin kabul edilme­diği, hiçbirisine boyun eğilmeyeceği ilan edilir: (lâ ilahe). Sonra da gerçek ve yegâne ilâh olarak Allah tasdik edilir; sadece Allah’a boyun eğileceği, sadece O’nun emir ve yasaklarına göre hayat tarzının düzenleneceği kabul ve ilan edilir: (illallah). Bundan da anlaşılmaktadır ki; insan için inanç ve hayat tarzıyla içinde yer alabileceği iki alan vardır; Allah’ın tayin ettiği ve içinde yer alınmasını istediği alan, tağutların oluşturup içinde yer alınmasını istedikleri ve bu amaçla insanları zorladıkları alan. Bunlardan birincisi, gerçek aydınlığa ulaşmanın yegâne yoludur, ikincisi ise zifiri karanlıkta yolunu kaybedip kalmanın, azaba sürüklenmenin yoludur. Bu durum, risâletin Medine döneminde vahyolunan bir ayette şöyle açıklanmıştır: ‘Allah inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kafirlerin dostları da tağutlardır. (O da) onları aydınlıktan karanlığa çıkarır. Onlar ateş halkıdırlar, orada ebedi kalacaklar.[322]

Tağut, Türkçeye çoğu zaman ‘put’ veya ‘şeytan’ olarak tercüme ediliyorsa da, bu oldukça eksik bir manâdır, ister teğa anlamıyla, isterse tağutlaşmak anlamıyla olsun bu iki kavram ve ara durumları ifade eden diğer kavramlar, bir varlığı veya sadece bireysel yapıyı değil, aynı zamanda toplumsal yapıyı da ifade etmektedirler. Tağutta bunu daha net olarak görmek mümkündür. Tağutun bütün tanımlarında, toplumsal hayata yansıyan ve insanları İslâm’dan uzaklaştırıp, dünya ve ahiret karanlıklarına sürükleyen özellikleri görmek mümkün olmaktadır. Nisa süresindeki bir ayet bu konuda Kur’anî bir delil olması itibarıyla oldukça önemlidir: ‘Şunları görmüyor musun? Kendilerinin sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını sanıyorlar da, hakem olarak (sana değil) tağuta başvurmak istiyorlar. Oysa kendilerine onu reddetmeleri emredilmişti. Seylan’da onları iyice saptırmak istiyor.[323]

Tağut, esas itibarıyla tağîleşen kişinin ulaştığı son merhaleyi ifade etmektedir. Ancak, Kur’an’daki kullanım yerleri dikkate alındığı zaman, tağutun sadece tağutlaşan kişiyi ifade eden bir terim olarak değil, aynı zamanda bu kişi veya kişilerin oluşturdukları toplumsal sistemi, bunların tağutlaşmasma imkân ve meşruluk sağlayan inanç sistemini ve bu sistemi meşrulaştıran dayanakları da ifade eden bir terim olarak geçtiği anlaşılmaktadır. Bu nedenledir ki, İslâm uleması, tağutu özel kişiyi ifade eden bir kavram olarak değil, toplumsal bir örgütün, sistemin, inancın, ideolojinin ismi olarak anlamış ve kullanmıştır. Bundan da, tağutun mahiyetiyle ilgili olarak önemli olanın, insanı Allah’tan uzaklaştırıp, O’nun hükümlerine muhalif kılması veya karşı olmasını sağlaması olduğu anlaşılmaktadır.[324]

Kısacası; her nerede Allah’ın insanların hayat tarzları için tayin ettiği ilkelere isyan veya onları değiştirme veya iptale yönelik bir müdahale varsa orada ‘azgınlık’ vardır. Bu azgınlığın oram değişik boyutlarda olabilir. Ancak hangi boyutta ve aşamada olursa olsun sonuçta islâm’ın karşıtını ifade eder.

Teref: Teref istikbar, teğa, tuğyan, tağut, müstekbir gibi hâl ve durumların temelinde yer alan ve onları oluşturan nedenlerden en önemlisidir. En kısa anlamıyla, mal ve servet çokluğu nedeniyle şımarmayı ifade etmektedir. Bu öylesine bir şı­marıklıktır ki artar, büyür ve kişiyi kısa zamanda kontrolüne alıp, onu diğer insanlara tepeden bakan, Rabb’i olan Allah’ı unutmuş birisi haline dönüştürür. O hem ferdi ve hem de toplumu yıkan bir ‘pislik’tir (rics). Tehlikesi nedeniyle, Kur’an, teref durumu hakkında bilgiler vermiş, uyanlar da bulunmuştur. İnsanların, sahip oldukları mallar ve mülkler nedeniyle nasıl azgınlaşabileceklerine ve azgınlaştıklarına dikkatleri çekmiştir. Böylesi kötü gidişatı önlemek için de alınması gereken tedbirleri göstermiştir.

Terefleşenlerin hiçbir zaman sadece kendilerini helak etmediklerini, ahlâkî yozlaşmalarına, yanlış hayat tarzlarına başkalarını da dahil ederek, insanlardan birçok kişiyi ve hatta toplumu peşleri sıra helâka sürük­lediklerini açıklamış ve tarihsel örneklerini vermiştir. Şu ayet bunun örneklerinden birisidir:’Biz bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, onun varlık ve güç sahibi önde gelenlerine emrederiz. Böylelikle onlarda o yerde bozgunculuk çıkarırlar. Artık o (toplum)un üzerine (azab/yıkılış sözü) hak olur da onu kökünden darmadağın ederiz.

Kur’an, teref durumunun toplumsal bir probleme dönüşmemesi için mal ve sermayenin belirli ellerde toplanmasını önleyecek tedbirlerin alınmasını istemiştir. Zekat gibi zorunlu malî ibadetle, sadaka gibi gönül esasına dayanan malî da­yanışma ile terefleşmenin önlemlerini almıştır.

Terefleşenlerin önemli özelliklerinden birisi, hakkı ikameye yönelik çalışma ve gayretlere ilk planda karşı çıkanlar olmaları, çeşitli gerekçe ve bahanelerle aldattıkları halkı peşlerinden sürükleyerek, hakikatin sesini kısmaya çalışmalarıdır. Çünkü bilmektedirler ki hakkın ikamesi onların haksız menfaatlerine son verecek ve insanlar üzerindeki istikbarlarını sona erdirecektir. Bu nedenle İslâm davetinin her zaman ilk, sürekli ve en katı muhalifleri terefleşenler olmuştur. Aynen Nuh’un, Hûd’un, ibrahim’in, Salih’in, Şuayb’ın, Musa’nın…. davetleri zamanında gerçekleştiği gibi. Aynen Hz. Muhammed’in islâm deveti karşısında zengin ve şımarık Mekke eşrafının tepki verdiği gibi. Kur’an bu konuda değişmeyen temel özelliği şöyle ifade etmektedir: ‘Biz hangi ülkeye bir uyana, korkutucu gönderdiysek, oranın refah içerisinde şımaran önde gelenleri muhakkak ‘Biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz’ demişlerdir.[325]

Bağy; istikbar halinde olmayı ifade eden diğer kavramlarda olduğu gibi, ‘bağy’ de benzer olumsuz tutum ve tavırların bir başka ismi olarak anlam kazanmaktadır. Bağy, ‘İstemek’, ‘istemekte ileri gitmek’ gibi manâlara geldiği gibi, bu manâlarda anlam bulan durumun gereği olarak; sınırı aşmak, başkalarına harsı zorbalıkta bulunmak, onları ezmek, saldırmak, horlamak, bozgunculuk yapmak, hakkıyla yetinmeyip başkalarının da hakkını gasbetmek manâlarına da gelmektedir. Bağy, Mekke’nin müşrik eşrafının islâm’a, Resulüllah’a, müminlere yönelik tecavüzlerini, baskı ve zulümlerini tanımlamak, böylelikle onların kimliklerini gözler önüne sermek için risâletin ilk günlerinden itibaren vahyolunan birçok ayette sıklıkla geçen bir kavramdır. Bu bağlamda olmak üzere, müşrik önderlerin sahip oldukları büyük mal ve mülklere rağmen nasıl doyumsuz kişiler oldukları, bu nedenle diğer insanların mal ve mülklerine nasıl göz diktikleri ve onları ele geçirmenin hayali ve girişimleri içerisinde bulundukları açıklanmıştır. Onların, bir türlü doyuma ulaşmayan, hep daha fazlasını isteyen aç gözlülükleri deşifre edilmiştir. Bütün hile ve tuzaklarıyla kendilerini masum gösterme gayretinde bulunmalarına rağmen, esas itibarıyla kendilerinden başka kimseyi düşünmeyen ve kendilerinin dışındaki insanların haklarını gasbetme konusunda istekli ve mahir oldukları göz­ler önüne serilmiştir.

Sad sûresinde anlatılan ‘davacılar’ kıssası, ‘bağy’nin anlamını açıklaması itibarıyla önemlidir. Kıssada anlatıldığına göre, birbirlerinden davacı olan iki kişi Hz. Davud’a gelerek, haklarında karar vermesini, problemlerini çözmesini isterler. Aralarındaki problem ise, bütün çağların değişmeyen bir tipinin tanımlanması, farklı zamanlarda ve farklı toplumlarda farklı isimlerle açığa çıkan bu karakterdeki kişilerin ortak özelliklerini göstermesi açısından önemlidir. Bunu, davacılardan mağdur durumda olanın sözlerinde buluyoruz: ‘İçlerinden biri: ‘Bu benim kardeşim, onun 99 koyunu, benim de bir koyunum var. Buna rağmen ‘Onu da bana ver’ dedi ve konuşmasıyla beni yendi, onunla baş edemedim ve sana hükmünü sormaya geldik.[326] Bu ifadelerden hareketle anlıyoruz ki ‘bağy\ sahip olunan bütün imkânlara, mal ve mülklere rağmen, hâlâ diğer insanların haklarına, mal ve mülklerine göz dikmek, onların elinden bu haklarını, mal ve mülklerini almak için değişik usûllere başvurma girişim ve çabalarının ismidir.

Bu çabalar fiilî zorbalık biçiminde olabileceği gibi, bu kıssada ifade olunduğu gibi ‘ikna etme’ biçiminde veya bazı siyasî, politik oyunlar biçiminde de olabilir. Karun’un, mensubu olduğu isra­il oğullarının mallarım elde etmek için oynadığı oyunlar ve kurduğu tuzaklar [327] ilâhî bilgi kendilerine ulaştıktan sonra hâlâ ayrılığa düşüp, problemlerini bu ilâhî bilgiyle çözmeyenlerin, ilâhî bilginin gösterdiği istikamette gitmeyenlerin durumları [328] hep ‘bağy’ haline örnektir. Bir ayette ise, insanın nefsinde bulunan fücur eğiliminin gereği olarak, insanların potansiyel olarak ‘bagy’leşme eğiliminde bulunduklarına dikkat çekilmiştir: ‘Eğer Allah rızkı kullarına bol bol verseydi yeryüzünde azarlardı.[329]

Elbette ki olması gereken hak ve hukuku korumaktır. Fakat bazı insanlar tarafından belirlenip uygulanması istenen ve ismi ‘hak/hukuk’ olanları değil, Allah’ın tayin edip belirlediği gerçek anlamda adalet temeli üzerinde yer alan hak ve hu­kuku. Zira insanların kendiliklerinden oluşturdukları hukukî, siyasî, ekonomik sistemlerin mutlak anlamda hak ve hukuku ifade ettiğini, hak ve hukuku hedef­lediğini söylemek mümkün değildir. Genellikle birilerinin diğer insanlara oranla daha çok ve hatta onların aleyhine menfaat elde etmelerine imkân sağlamak için oluşturulan ilke ve kurallar en tipik anlam ve biçimiyle ‘bagy’leşmenin bir gereğidir. Bu nedenle bir ayetteki ilâhî ihtar geneldir, herkesedir: ‘Ey insanlar! bağyiniz kendi aleyhinizedir. Onunla, sadece jani dünyanın zevkini (elde edebilirsiniz. Elde edeceğiniz başka bir şey yoktur). Sonra bize dönersiniz, biz de sizin bütün yaptıklarınızı haber veririz.[330]

Müstekbir: ‘Müstekbif istikbar ile aynı kökten gelen bir terimdir. Genel ve yay­gın anlamıyla, kibirlenmeyle birlikte gerçekleşen bûyüklenmeyi, böbürlenmeyi ifade etmektedir. Bu özelliklerin hakikate karşı nankör olanlarla (küfredenlerle) ilgili olduğu da dikkate alınınca anlamı sadece ‘isyan ve itaatsizlik, küfür ve inançsızlık’ değil, aynı zamanda ‘küfreden ve karşı çıkanın büyüklük taslaması ve meydan okuması’ olmaktadır. Bir diğer ifadeyle, kişinin kendisini büyük görmesine istikbar, bu büyüklüğünü diğer insanlarla olan ilişkilerinde ortaya koymasına ise müstekbir denilir. Buna göre, müstekbir, istikbünn devamı niteliğine sahip olan durumlar ve bu durumların failleri olan kişilerin isimleridir.

Müstekbir, ayetlerde sıkça geçen kavramlardan birisidir. Bir eylem veya kişi­den çok, aralarında bazı bakımlardan benzerlik bulunan kişilerin oluşturduğu bir topluluğu ifade etmektedir. Türkçeye “büyüklük taslayanlar’ olarak tercüme edi­len, meallerde de bu şekilde karşımıza çıkan ‘müstekbir, toplumların seçkini, eşrafı, ileri geleni konumunda olan bazı şahısların ismidir. Onlar ki servetleri ve toplumsal statüleri nedeniyle azgınlaşır, ilâhî sınırları çiğner ve bunların sonucunda da başkalarını sömürmekten, onlara zulmetmekten geri durmazlar. Bunu yaparken de, bütün bunların en doğal hakları olduğunu iddia edecek bir tavır içerisinde bulunurlar. Çünkü hiç tereddütsüz bir biçimde, kendilerinin diğer bütün insanlardan yüce ve üstün olduğu inanç ve kanaatine sahiptirler. Dolayısıyla diğer insanlara yönelik bütün tutum ve davranışları söz konusu farklılığın doğal tezahürleri olarak açığa çıkmakta ve anlam kazanmaktadır. Bu durum bir ayette şöyle örneklenmiştir: ‘Ad (kavmi) yeryüzünde haksız olarak büyüklük tasladılar ve ‘Bizden daha kuvvetli kim var?’ dediler. Onları yaratan Allah’ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Bizim ayetlerimizi de kasten inkâr ediyorlardı.[331]

Müstekbir olan kimseler, gerek Hz. Muhammed’in ve gerekse Önceki peygamberlerin davet süreçlerinde hep davetin en önemli engeli ve düşmanı olarak ortaya çıkmışlardır. Çeşitli usûllerle aldatmayı başardıkları kitleleri peşlerinden sürükleyerek, inandıkları ve kitlelere de inandırmayı başardıkları ‘büyüklüklerini’ sorgulayan ve aşağılayan ilâhî bilgiyi yok etmeye veya çarpıtmaya çalışmışlardır. İnsanların inanç ve hayatlarını şekillendirip, kontrol etmenin kendi yetkileri dahilinde olduğunu, kendileri nasıl isterlerse insanların da öyle olmasını isteyecek kadar durumlarını doğal ve gerekli olduğunu ifade etmişlerdir. Bu nedenle de yegâne ölçü olarak kendilerini takdim etmişlerdir. Kur’an, Hz. Şuayb’ın toplumundaki müstekbirleri konunun bir örneği olarak anlatmıştır: ‘Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: ‘Ey Su’ayb! Ya mutlaka seni ve seninle birlikte inananları kentimizden çıkarırız, ya da dinimize dönersiniz’. Şuayb dedi ki: ‘İstemesek de mi?.[332]

Kur’an’ın açıklamalarıyla müstekbirler, büyük servetlere sahip oldukları, in­sanları bu servetlerinin yardımıyla istedikleri gibi yönlendirebildikleri için; sorumsuzluk kişiliklerinin ayrılmaz parçası olmuş kimselerdir. Her şeyin kendi is­tek ve arzularına göre şekilleneceğini, gerçekleşeceğini bir kural olarak kitlelere dayatırlar. Hatta ahiretteki hesabın dahi kendi lehlerine gerçekleşeceğini veya o hesaptan muaf tutulacaklarını iddia edebilirler. Kur’an bu konuda şu örneği anlatmıştır: ‘Onlara şu iki adamı misal olarak anlat: ikisinden birine iki üzüm bağı vermiş, onların etrafını hurmalarla çevirmiş, içlerinde de ekin bitirmiştik. Her iki bağ da yemişini vermiş, ondan hiçbir şeyi eksik etmemişti. Aralarından bir de ırmak akıtmıştık. O adamlardan birisinin başka geliri de vardı. Arkadaşıyla konuşurken ona: ‘Ben malca senden zenginim, adamca da senden güçlüyüm’ dedi. Böylece kendisine yazık etti. Bağa girerek ‘Bunun hiç yok olacağını sanmam’ dedi. ‘Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabb’ime döndürülsem bile (orada) bundan daha güzel bir sonuç bulurum.[333]

Müstekbirler, hududullahı çiğneyerek azgmlaştıklan, zorbalaştıkları için azabı hak ederler. Ayrıca, çeşitli usûllerle kendilerinin ‘büyüklüğünü’ kabul ettirerek itaatlerini elde ettikleri kitleleri de peşleri sıra azaba sürüklerler. Bu nedenle, risâle-tin ilk günlerinden itibaren, önceki toplumlardan örnekler verilerek, Dâru’n Nedve ‘büyüklerine’ itaat ettikleri için, gidişatlarının varacağı yerin hiç de iyi ve güzel şeyler olmadığı Mekkelilere açıklanmıştır. Örnek vererek durumlarım gözden geçirmeleri istenmiştir: ‘Firavun toplumu saptırdı; (onları) doğru yola iletmedi.[334] ‘Nuh: ‘Rabbim! dedi. ‘Onlar bana karşı geldiler de, malı ve çocuğu kendisinin ziyanını artırmaktan başka bir işe yaramayan (şımarık, azgın) bir adama uydular. Büyük tuzaklar kurdular. Dediler ki: ‘ilahlarınızı bırakmayın, ne Vedd’i, ne Suva’ı, ne de Yeğusu’, Ye’ük’u ve Nesr’i bırakmayın’. (Böylece) onlar, birçok kimseleri yoldan çıkardılar. Sen de o zalimlere şaşkınlıktan başka bir şey artırma’. Onlar hatalarından dolayı boğuldular, ateşe sokuldular, kendilerine Allah’tan başka yardımcı da bulama­dılar.[335]

İstiz’af: Elbette ki, herhangi bir sınır tanımaksızın, başkalarının da bazı şeylere hakları olacağını hesaba katmaksızın ‘büyüklenmenin’, ‘gururlanmanın’ varıp dayanacağı yer ‘zorbalaşmaktır’.

Zorbalaşmak ise insanlardan bazılarını ezmek, sömürmek; hayatları ve malları üzerinde istenildiği gibi tasarrufta bulunmak anlamlarına gelir. Kur’an’m konuya ilişkin açıklamalarından anlaşıldığı üzere, hududullahın esas olmadığı her çağda ve toplumda, siyasî, ekonomik ve hukukî sistem nedeniyle diğer insanların aleyhine olacak şekilde belirli menfaatler elde etmiş olan­ların, haklarını gasbettikleri insanları aşağıladıkları, horladıkları görülmüştür. Onlar bu durumu meşru gösterebilmek için gerekçeleri hazırlamayı da ihmal etmemişlerdir. Zorbalıklarını haklılaştırırken, kitlelerin ‘ezilmeyi’, “aşağılanmayı’ hak ettiklerini dile getirmişlerdir. Düşüncelerini sıklıkla ‘Bu adamların insanlıkla olan bağlantıları biçimsel olmaktan öteye geçmez’ gibi ifadelerle dile getirmişler ve bu kabullerine bağlı olarak da ‘onlar gerçekte insanî değere sahip değiller’, ‘onlar tembellikten başka bir şey bilmezler, bu nedenle topluma yük olmaktadırlar’, ‘yaratılış itibarıyla aşağılanmaya layıktırlar’, ‘onlara değer vermek haksızlıktır; herkese hak ettiği gibi davranmak gerekir, ‘sırtlarından sopa hiç eksik edilmemelidir ki doğru dürüst çalışsınlar’ … vs.”gibi görüşleri savunmuşlardır. Onlar bu sözleriyle demek istemektedirler ki, bu olumsuz özelliklerle andıkları kişi veya kişileri her zaman ezmek ve horlamak gerekmektedir. Bunu yapmak meşrudur, çünkü meşrulaştırıcı nedenler vardır.

Dolayısıyla kendi yaptıkları doğrudur; kendi yaptıklarına zorbalık, zulüm denilemez. Onlar bu iddia ve inançlarını ise, idrak kabiliyetini kısırlaştırdıkları kitlelere kabul ettirmekte pek zorlanmazlar. Böylelikle gruplara ayrılmış olan toplum içinde savaşlar, kavgalar sürüp gider ve müstekbirler tahtlarına kurulup büyük bir keyifle olup biteni seyrederler. Çünkü, bilirler ki kitleler birbirleriyle uğraşıp, gözleri başka bir şey görmediği, akıllan başka şeyle meşgul olmadığı sürece kendi saltanatları sağlamdır, devam edecektir. Kur’an bu konuda tipik bir örnek olarak Firavun’u hatırlatmıştır: “Gerçek şu ki; Firavun yeryüzünde (Mısır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp, bölmüştü. Onlardan bir bölümünü güçsüz düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı’ (Kasas, 28:4).

İnsanları aşağıladıktan sonra ezme ve hor görme suçunun Kur’an’daki karşılığı ‘istiz’af tır. Istiz’af, ıza’f kökünden türemiş bir terim olup, Kur’an’da dokuz defa geçmektedir. Za’f, beden, ruh ve toplumsal konum itibarıyla zayıflığı ifade etmektedir. Kendilerini gerek bedenen, gerek ruhen ve gerekse toplumsal konum (statü) itibarıyla güçsüz hisseden kişi ve kişiler za’f sahibi olan kimselerdir. Bunlar müstekbirler tarafından hiç de zorlanılmadan ezilirler, sömürülürler, horlanırlar. Yukarıda örnek olarak zikrettiğimiz ayette geçtiği üzere Firavun’un yaptığı da bundan başkası değildir. Bundan da anlaşılıyor ki, istiz’afın gerçekleşebilmesi için önce istiz’af edilecek kişilerin za’fa uğratılması gerekmektedir. Yoksa, bedenen, ruhen ve toplumsal konum itibarıyla kendilerini güçlü hissedenleri ezmek ve horlamak çok zordur. Müstekbirler, şeytanî planları ve ustaca gerçekleştirdikleri politikalarıyla bu işi başarıyla yerine getirirler.

Genelde kitleleri ve özelde ise bazı kesimleri za’fa uğratır, sonra da onları ezip, horlarlar. Kur’an, bu durumun tezahürlerinin tarihteki bazı Örneklerini ayrıntılı olarak anlatmıştır. Firavun’un toplumu bunun örneklerinden birisini teşkil etmektedir.’Ayetlerdeki açıklamalardan anlaşıldığına göre, eğer kitleler aşağılanmasa ve aşağılık oldukları kendilerine kabul ettirilmeseydi, Firavunlar keyfleri için yüzbinlerce insanı ölümleri pahasına çalıştırıp o piramitleri yaptıramazlar, Karun’lar o büyük servetlerini elde edemezlerdi. Yine aynı şekilde; insanlar savaş alanlarında birbirlerinin kanlarını döküp, canların alırlarken, bu yaptıklarının ne için olduğunu bilmez bir halde davranmaz, verdikleri kan ve canlarla müstekbirlerin saltanatlarını güçlendirdiklerini fark ederek, asıl düşmanlarının kim olduğunu kolaylıkla anlama imkânına sahip olurlardı. Tahtlarda oturup hazlar, sefalar içerisinde yaşayanlar bu hallerini devam ettirirlerken, kitleler kutsanan bazı sahte değerlerlerle süslenen çığırtkanlıklara kanıp sahip oldukları malların son birimlerini ve güçlerinin son enerjilerini de sarf etmezlerdi.

Müstekbirler, istiz’afı sadece kitlelere veya bir kesim insanlara değil, peygam­berlere karşı gerçekleştirmekten de geri kalmamışlardır. Hemen her fırsatta peygamberleri çeşitli gerekçelerle aşağılamaya çalışmışlardır. Böylelikle peygamberi en azından ruhen güçsüz kılıp, O’nun tebliğ ettiği dinde istedikleri yönde değişiklik yapmayı arzulamışlardır. Fakat Allah’ın koruması altındaki davet sürecinde istediklerine kavuşamamışlardır. Bunun Hz. Muhammed’in davet süreciyle ilgili örneklerinden birisini Kur’an şöyle anlatmış ve bu konuda resulünü uyarmıştır: ‘O yolunu şaşırmış leim.se/er bizim sana vahyettiğimizden başka birşey ortaya atasın diye seni ayartarak, seni vahyettiğimiz gerçeklerden uzaklaştırmaya çalışmaktalar. Öyle ki, eğer bunu başarabilselerdi seni kendilerine dost edinirlerdi. Eğer senin imanına sebat vermemiş olsaydık, belki de az kalsın onlara biraz olsun eğilim gösterecektin. Eğer bunu yapsaydın, hayatın acısını da iki kat olarak tattıracaktık sana, ölümün acısını da; sonra kendin için bize karşı hiçbir yardımcı bulamayacaktın.[336]

Davetin Muhatapları ve Bazı Özellikleri

Müstaz’af: Müstaz’af, Kur’an’da birçok defa geçen ve ayrıcalıklı öneme sahip olan bir terimdir. Önemlidir, zira insanlık tarihi boyunca sadece dozajı ve failleri değişen zulümlerin, baskıların, sömürülerin, işkencelerin mağdurlarını ifade etmektedir. İstiz’af dahilindeki açıklamalardan da anlaşıldığı üzere müstaz’aflar, istiz’afa muhatap kılınan kişi veya kişilerdir. Sistemli bir süreci takiben müstekbirler tarafından bedenen, ruhen ve toplumsal konum itibarıyla zayıflatılan kişiler Müstez’aflar tabakasını teşkil ederler. Bu halleriyle de her zaman müstekbirlerin istiz’aflarına muhatap olurlar.

Kur’an’ın açıklamaları ışığında olmak üzere, hududullahın esas olmadığı ve hududullaha rağmen birilerinin başka hudutlar tayin ettiği her toplumda iki ayrı kesimin varlığından bahsedilebilir. Bu iki kesimden birisini sayıca az olmalarına rağmen toplumsal egemenliği ellerinde bulunduranlar oluştururken, ikinci kesimi ise nüfusun büyük çoğunluğunu teşkil eden halk oluşturur. Egemen azınlık grup ile çoğunluk grup arasındaki ilişkiler ise azınlığın yukarıda, çoğunluğun aşağıda yer aldığı bir toplumsal hiyerarşi pramidinin özelliklerine göre şekillenir.

Azınlığı teşkil edenlerin, çoğunluğa yönelik emredici, horlayıcı, aşağılayıcı, sömürücü, ezici, baskı kurucu, işkenceci tavırları aralarındaki ilişkilerin genel karakterini teşkil eder. Fakat bunlar, bazı sistemlerde açıkça gerçekleştirilirken bazılarında ise oldukça sinsi planlarla gerçekleştirilir. İşte söz konusu özelliklerin failleri olan azınlığı genel anlamda müstekbirler ve yakın çevresi teşkil ederken, çoğunluğu ise istiz’afa uğramış olanlar, Kur’anî ifadeyle Müstez’aflar oluştururlar. Müstez’afların güçsüzlüğü her açıdandır; fiziki açıdan güçsüzdürler, müstekbirlerin oyunlarını fark etseler bile onlara engel olamazlar. Zihnen güçsüzdürler, düşünemezler; düşünseler de doğruyu bulamaz veya fark edemezler. Bilgi açısından güçsüzdürler, bilgileri yoktur; mevcut olanları da kullanmasını bilmezler. Çünkü, müstekbirlerin sistemleştirip yaygınlaştırdıkları propaganda, eğitim sistemi, medya, reklam, korku, tehdit gibi zamana, topluma göre değişen araçlarla, yöntemlerle zihnen, aklen, fikren iğfal edilmiş durumdadırlar. Bu konuyu açıklayan ayetlerden birisi şöyledir: ‘İnsanlardan kimi vardır ki, bilgisizce (insanları) Allah’ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence (türünden, boş) sözleri satın alırlar.[337]

Müstez’afların yapabildikleri tek şey müstekbirlerin oyunlarını devam ettirmekten, onların sistemlerine devamlılık kazandırmaktan ibarettir. Ancak içlerinden birisi bir gün silkinir ve kendisine gelirse, o kişi bir de haki­kat bilgisiyle desteklenirse, o tek başına oluşuna rağmen büyük orduların sahibi olan müstekbirleri korkutur; uykularını kaçırır. Bu da gösteriyor ki, esasen müstekbirlerin gücü sahte, Müstez’afların acziyeti kurgulanmış bir şeydir: ‘Onlar ancak kendilerine hile yapıyorlar ama farkında değiller.[338] Ama onların bu aldanmışlığı, masumiyetlerinin gerekçesi olmaz. Kur’an her iki kesimi de hakikati dikkate almadıkları, akletmedikleri, fıkhetmedikleri için aynı sonla uyarır: ‘Diyecekler ki: ‘Rabbimiz biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi doğru yoldan saptırdılar.[339]

Kur’an, insanlık tarihinin önemli unsurlarından birisi olarak Müstez’aflarla, müstekbirler arasında gerçekleşen hâl ve durumların değişmeyen özelliklerini gözler önüne sermiştir. Ve Kur’an, prensip olarak Müstez’afların yanında yer al­maktadır. Gerçi bunun bazı durumlarda istisnası vardır, fakat kesin olan şudur ki, Kur’an hiçbir zaman müstekbirlerin yanında yer almamıştır, isimleri, cisimleri, inançları her ne olursa olsun, Kur’an bütün müstekbirleri aşağılamış, saltanatlarının yıkılmasını Müstez’aflara hedef olarak göstermiştir: Biz, yeryüzünde güçten düşürülenlere (Müstez’aflara) lütufda bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz’ [340]

Müstez’afların mirasçı kılındıkları şeylerin neler olduğu ise bir başka ayette somut örneğiyle şöyle açıklanmıştır: ‘Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de içini bereketle doldurduğumuz yerin doğu taraflarına, batı taraflarına mirasçı kıldık. Rabb’inin İsrail oğullarına verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık yerine geldi.[341]

Fakat, belirtildiği gibi, Kur’an Müstez’afların hepsini aynı kategoride değerlendirmemiştir. Aralarında, sahip oldukları özelliklere göre bir ayrım yapmıştır. Kur’an’ın Müstez’aflarla ilgili ayrımı üç ayrı grupta şekillenmektedir:

Fetret Dönemlerinin Müstez’afları

Bu gruba dahil olanlar, ilâhî bilginin ve dolayısıyla îslâmî yaşantının büyük oranda tahrifata uğradığı dönemlerde yaşayan ve müstekbirlerin istiz’aflarma muhatap olan kitlelerdir. Ancak bunlar sürekli hakikat bilgisinden uzak kalmazlar. Allah, bu kimselere hakikat bilgisini bir peygamberi veya peygamberinin/hakikat bilgisinin bir varisi ile tekrar bildirir ve buna uymalarım ister. Söz konusu kimselerin geçmişteki tipik örnekleri, bir peygamber gelmeden ve önceki peygamberin bildirdiklerinin de tahrif olduğu dönemde (fetret dönemi) yaşayan ve hakikati kendi imkân ve güçleriyle bilemeyen ama bilme çabasına sahip olan kimselerdir.

Kendilerine ilâhî bilgi tekrar lütfedilen bu Müstez’aflar, ilâhî bilginin gereği üzere inanıp, gereğine göre yaşarlarsa, müstekbirlerin helak olmasına uzanan süreç başlamış olmaktadır. Ve bu müstez’aflar doğru inanç ve yaşantıları nedeniyle hem dünyada ve hem de ahirette mükafatlandırılırlar. Esenlik yurdunun sakinleri olurlar. Yukarıda zikrettiğimiz [342]ayet bu gruba dahil Müstez’aflarla ilgilidir.

Müstekbirlerin Yandaşı Müstez’aflar

Bu gruba dahil olan Müstez’aflar, istiz’afa uğra turnalarını içlerine sindirmiş olanlardır. Bunlar kişilikleriyle yozlaşıp, kimlik ve kişiliklerini büyük oranda kaybetmiş, fıtraten bozulmuş kimselerdir. Kendilerine yönelik her türlü aşağılayıcı, saptırıcı, zorlayıcı, sömürücü, zulmedici tutum ve tavırları bir ‘kader’ veya hayatın ‘doğal gerekleri’ olarak kabul ederler. Boyunlarını eğip her türlü aşağılanmaya razı olurlar. İçinde yaşadıkları olumsuz şartları değiştirmeye yönelik girişimlerde bulunmadıkları gibi, bu tür girişimde bulunanları da engellemeye çalışırlar. Zannederler ki, durumları değişirse, kendilerini kuşatan olumsuz şartlar daha da kötüleşecek. Bu nedenle kendilerine kulluk ve kölelik yaptıkları müstekbirlerin emri doğrultusunda harekete geçer, statükoyu sorgulayan ve değiştirmeye çalışanların üzerlerine yürürler. İdrakleri devreye sokmaya çalışan, gerçekleri göstermeye çabalayan bütün girişimlere görmeyen gözleri, duymayan kulaklarıyla karşı koyup, müstekbirlerin saltanatlarını kanlan, canları, mallan, mülkleri, evlatları, namusları pahasına korumanın çabasını yürütürler. Bunlar tüm bu özelliklen nedeniyle de müstekbirlerle aynı akıbeti paylaşırlar. Bu iki kesimin dünyadaki beraberlikleri ahiretin ebedî sürecinde de değişmeden devam eder.

Bunların durumu Kur’an’da şöyle açıklanmıştır: ‘Kafir olanlar dediler ki: ‘Biz hiçbir zaman bu Kur’an’a ve bundan Önce gelen kitaplara inanmayacağız’. Sen o zalimleri Rabb’lerinin huzurunda tutuklanmış, birbirlerine söz atarlarken bir görsen! Zayıf sayılanlar (Müstez’aflar), büyüklük taslayanlara (müstekbirlere) derler ki: ‘Siz olmasaydınız, biz inanan insanlar olurduk’. Büyüklük taslayanlar zayıf sayılanlara derler ki: ‘Size hidayet geldikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik. Bilakis siz suç işliyordunuz’- Za­yıf sayılanlar da büyüklük taslayanlara derler ki: ‘Hayır! Gece gündüz (işiniz-gücünüz) tuzak kurmaktı. Çünkü siz daima Allah’ı inkâr etmemizi, O’na ortaklar koşmamızı bize emrederdiniz’ (Onlar) artık azabı gördüklerinde, için için yanarlar; biz de o inkâr edenlerin boyunlarına demir halkaları takarız. Onlar ancak yapmakta oldukları günahları yüzünden cezalandırılırlar.[343] ‘Melekler kendi kendilerine zulmedenlerin hayatına son verecekleri zaman derler ki: ‘Neden bu duruma düştünüz?’ Onlar: ‘Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (Müstez’aflar) idik’ derler. (Melekler de): ‘Onda hicret etmeniz için Allah’ın arzı geniş değil miydi?’ derler. îşte onların barınma yerleri cehennemdir. O, ne kötü yataktır.[344]

Allah, zulme razı olmadığı gibi, hiçbir haklı gerekçesi olmadan zulme rıza gös­terenlerden de razı değildir. Zulme hiç tepkide bulunmadan rıza gösterenler zulmün yaygınlaşmasını ve devamını sağladıkları için sonuç itibarıyla müstekbirler-le aynı kategoriye dahildirler. Halbuki ilâhî iradenin muradı, zulmü sona erdirecek girişimlerin asıl muhatapları olan Müstez’aflarm gerçekleri görüp, kavramaları ve zulmün kökünü kazımaya yönelik bir girişimde bulunmalarıdır. Eğer şartlar bunu yapmaya müsait değilse, hiç değilse kalben zulme karşı bir tepki söz konusu olmalıdır. Bu bağlamda, şu meşhur hadisin dile getirmek istediği şey daha iyi anlaşılmaktadır: ‘Sizden biri, bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle değiştirsin (o kötülüğü fiilen yok etsin). Buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin (münkerin mahiyetini açıklayıp ilan etsin). Buna da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (içinden ona karşı kin beslesin); ancak bu imanın en zayıfıdır. Bundan sonra bir hardal tanesi kadar dahi iman yoktur.[345]

Çaresiz Müstez’aflar

Bunlar, müstekbirlerin istiz’aflanna muhatap olan, ancak özellikle bedenen za­yıf kılındıkları için yapacak bir şeyleri, karşı koyacak bir güçleri bulunmayan, sonuç itibarıyla gerçekleri bilseler ve onların ikamesini arzulasalar dahi çaresiz bir şekilde istiz’afa boyun eğmek zorunda kalan kişilerdir. Bunlarla ilgili olarak şu ayet önemlidir: ‘Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir dost gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?.[346]

Bu ayetten açıkça anlaşıldığı üzere, bu gruptaki Müstez’aflar, durumlarının farkındadırlar, zulümlere rızaları yoktur ve kurtulma arzusu ve kararlılığı içerisindedirler. Fakat yapabilecekleri bir şey, karşı koyacakları bir güçleri bulunmamaktadır. Zulme boyun eğip, karşı koymalarına engel olan haklı gerekçeleri nedeniyle de bunlar ikinci gruba dahil ettiğimiz ve ahirette müstekbirlerle beraberlikleri devam edenlerden ayrılırlar. Bunu ise müstekbirlerin istiz’aflarına boyun eğip, ona karşı koymak veya kurtulmak için hiçbir girişimde bulunmayanların cehennemle cezalandırılacağını açıklayan bir ayetten öğreniyoruz: ‘Ancak erkeklerden ve kadınlardan ve çocuklardan Müstez’aflar olup, hiçbir çareye güç yetiremeyenler ve bir yol (çıkış)da bulamayanlar başka. Umulur ki Allah bunları affeder. Allah affedicidir, bağışlayıcıdır.[347]

Kur’an’ın Müstez’aflara Çağrısı

Müstekbirlerin ve Müstez’afların durumlarını açıklayan ayetlerden özellikle risâletin ilk yıllarında vahyolunanlar, Mekke müstekbirleri karşısında, onların her türlü istiz’aflarınm mağduru olan müminlere önemli mesajlar veriyordu. Aynı zamanda, şirk cephesinde yer almakla birlikte Müstez’af vasfına sahip kitlelere de önemli mesajlar veriyordu, Ve bunlar elbette ki Mekke müstekbirlerini hiç memnun etmedi. Ancak daha da önemlisi, Kasas süresinin 6. ayetiyle verilen mesajdı. Bu ayetin öncesinde, ünlü müstekbir Firavun’un toplumu bölüp parçaladığı ve kitleleri aşağılayıp, onlara zulmettiği bildiriliyor, takip eden ayetlerde de Allah’ın Müstez’aflara yönelik vaatlerinden bahsediliyordu. Mustaz’afların bu vaatlere kavuşabilmelerinin ise müstekbirlere olan başkaldırılarıyla mümkün olacağı bildiriliyor, böylesi durumda Allah’ın yardımının devreye gireceği ifade ediliyordu.

Tüm bu açıklamaları takip eden söz konusu ayet şöyledir: o yerde onları (Müstez’afları) hakim kılalım. Firavun ile Haman ve ordularına, onlardan çekinmekte oldukları şeyi gösterelim’.[348] Ayette, Firavun çağı Mısır’ı örnek olarak zikredilerek, evrensel bir özellik dile getirilmekteydi. Öncelikle müs­tekbirlerin saltanatlarını yıkmak, zulmü sona erdirmek için Müstez’aflar yüreklendirilip cesaretlendirilmekteydi. Bu ise müstekbirler her ne kadar kendilerini güçlü, büyük, yenilmez, baş edilemez görüyorlarsa da esasen Müstez’aflar dan çekindikleri bildirilerek yapılıyordu. Ekonomik imkânlarına, siyasî güçlerine, yenilmez zannedilen ve oldukça iyi donatılmış ordularına rağmen müstekbirlerin zayıf oldukları, içten içe Müstez’aflardan, onların bir gün gerçekleri fark edip, bunu takiben ayaklanmasından korktukları açıklanıyordu. Allah ise onların bu korkula­rını başlarına getirmeyi murat ettiğini bildiriliyordu. O halde Müstez’afların, müstekbirlerden korkmasını gerektirecek bir durum söz konusu değildi. Eğer harekete geçerlerse, müstekbirlerin saltanatlarına yönelir ve tahtlarım sarsmayı kararlaştırırlarsa ilâhî yardımlar da devreye girecek ve arzularına kavuşacaklardı; müstek­birlerin saltanatları yerle bir olacaktı.

Kur’an’ın bütün bu açıklamalarından anlaşılıyor ki, hadi, ilâh, rabb ve melik oluşu kendilerine ait kılarak insanlar üzerinde sultalarım kuranlar, menfaatlerini devam ettirmeye çalışan eşraf grubu ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ çağrısı ile bütün bu imkânlarını kaybedeceklerini anlamakta gecikmemişlerdir. Daha ilk andan itibaren îslâm davetine düşmanca tepki vermeyi ve bu yolla söz konusu çağrıyı susturmayı zorunlu görmüşlerdir. Çünkü biliyorlardı ki bu çağrı çeşitli yöntemlerle aldatıp uyuttukları kitleleri uyandıracak ve ileri gelenlerin sahte yetkilerini ve haklarını alaşağı edecek bir çağrıdır. Mekke’nin ‘ileri geleni’ olarak Ebû Leheb’in sözleri, tevhid davasının söz konusu özelliğini göstermesi açısından önemlidir. Ebû Leheb, Mekke eşrafını teşkil eden dostlarına kendisi gibi olan diğer müstekbirlere şöyle sesleniyordu: ‘Tüm Araplar onun etrafında toplanmadan önce, onun elini kolunu bağlayın’.

O ve yandaşları bu korkularında da kendilerince haklıydılar. Çünkü gerçekten, her peygamberi ilk tasdik edenler ve O’nun davasını destekleyenler Ebû Bekir gibi zengin şahsiyetler bir yana, genellikle toplumun çoğunluğunu oluşturan ve Kur’an’m Mûstez’af olarak isimlendirdiği ezilen, yoksul, güçsüz kesime mensup kimseler olmuştur. Bu da önceki peygamberlerin davet süreciyle benzerlik gösteriyordu; zira çağrı aynı çağrıydı. Tabi ki etkisi de aynı olacaktı. Nûh kavminin ileri gelenleri Hz. Nuh’a Dediler ki; ‘Sana bir sürü bayağı kimseler uymuşken, biz sana inanır mıyız?[349]

‘Kavminden küfreden ileri gelenler (Nuh’a) dedi(ler) ki: ‘Biz seni bizim gibi bir insandan başka bir şey (olduğunu) görmüyoruz. îlk bakışta bizden sana aşağı tabakanın dışında kimsenin uyduğunu da görmüyoruz. Ve biz sizi bizden üstün de görmüyoruz. Biz sizi ancak (olsa olsa) yalancılardan sanıyoruz.[350] [287] Sebe sûresi, 34:31-33

[288] Bakara, 2:34

[289] Sâd, 38:76; A’raf, 7:12

[290] Bakara, 2:34

[291] Me-aric, 70:3

[292] A’raj, 7:13

[293] Sâd, 38:75

[294] Firavun dedi: ‘Bırakın, Musa’yı öldüreyim de Rabbine yakarsın bakalım, O Musa’yı kurtaracak mı? Dikkat edin, ben O’nun dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum!’ (Mü’min, 40:26). Firavuıı’un bu tavrı esasen İblis’in tavrının aynıydı: ‘îblis onlara (Adem ve eşine): ‘Ben gerçekten sizin İkiliğinizi isteyen biriyim’ diye de yemin etti’ (Araf, 7:21).

[295] A’raf, 7:75,76

[296] A’raf, 7:132,133

[297] Saffat, 37:35,36

[298] Alak, 96:6,7

[299] Müddesir, 74:44

[300] Kıyamet, 75:31-33

[301] Kaf, 50:25

[302] Leyl, 92:8

[303] Fecr 89:17; Mâ’ûn, 107:2,7

[304] Fecr, 89:20

[305] Kalem, 68:13

[306] Müddesir, 74:12-17; Kalem, 68:14; Tebbet, 111:2; Leyi, 92:11,18

[307] Hümeze, 104:1-9

[308] Enfâl, 8:48

[309] Yunus, 10:88

[310] Mu’minûn, 23:47

[311] Fussilat, 41:15

[312] Mümin, 40:75

[313] Enfâl, 8:47

[314] Hûd, 11:27

[315] Isrâ, 17:16

[316] Tâhâ, 20:71

[317] Mücâdele, 58:19

[318] Maide, 5:64

[319] Yunus, 10:11

[320] Nazi-at, 79:37-39

[321] Kim tağutu reddedip, Allah’a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır.’ (Bakara, 2:256).

[322] Bakara, 2:257

[323] Nisa, 4:60

[324] Arapça ‘tağut’ kelimesi, sözlük anlamıyla, sınırlan aşan herkes için kullanılır. Kur’an bu kelimeyi, Allah’a isyan eden, Allah’ın kullarının hakimi ve maliki olduğunu iddia eden ve onları kendi kulu olmaya zorlayan kimse için kullanır.’ (Mevdudi, Tejhimu’l Kur’an,1/202) “Tağut’ kelimesi gerçeği çiğneyen, hak sınırları aşan her türlü düşünce, sistem ve ideolo­ji anlamına gelen ‘tuğyan’ kelimesinden türemiştir. Bu düşüncenin Allah’a inanmak ve O’nun koyduğu kanunlara uymak gibi herhangi bağlayıcı bir kaydı yoktur. Prensiplerini Allah’ın kanunlarından almayan her sistem, her kurum, her düşünce, her davranış kura­lı, her gelenek ‘Tağut’ kapsamına girer.’ (Kutub, Fi^Üâli’l Kur’an, 1/475) ‘Peşinde gidilen bir düşünce, bir heves, bir şahıs, para, mal/mülk hırsı, şan şöhret arzusu ve bunun gibi şeyler, eğer İnsanı Allah’a isyan etmeğe götürürse, bunların herbiri, o insa­nın tağutu olur.’ (Koçyiğit Cerrah oğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, 1/512) ‘Tağutun çeşitli tefsirleri (açıklamaları) örnek veya çeşitlerini gösterebileceği gibi ‘şeytan, sihirbaz, kahin, batıl mabud, insanların ve cinlerin büyüklük taslayıp inad edenleri’ kelimelerinin herbiri tağut kelimesiyle tarife benzer ve uygun düşecek bir tarzda ifade edildiğine göre bunların mânâ itibarıyla tam eş anlamlı değilseler bile pek yakm ve birbirini gerektiren şeyler olarak kullanıldıklarına da işaret edebilir. İkinci olarak demek oluyor ki, tağutun açığı da gizlisi de, görünürü de, görünmezi de vardır. Üçüncü olarak, tuğyan (is­yan, azgınlık) kavramından anlaşılıyor ki putlar İkinci dereceden tağutturlar. Bakılırsa akıl sahibi olmayan putlarm ve dikili taşların tagutlardan bile sayılmaması gerekirdi. Çünkü bunların kendileri Allah’a karşı bir azgınlığa sahip olamazlar ve azgınlığa rıza gösteremezler. Fakat ret de edemezler. Bu sebeple nihayet bir azgınlık sebebi olabilirler. Bu sebebi de azgınlar bulurlar. Putlar, aslında erkek ve dişi tağutların hayalleri ve azgınların azmanlarıdır. Gizli veya açık azgınlar, bunlarla kendi azgınlıklarını ileri sürerler. Bu yö­nüyle putlar, asıl tağut değil, tağutların temsilcileridirler.’ (Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 11/171).

[325] Sebe, 34:34

[326] Sâd, 38:23

[327] Ka-sas, 28:76

[328] Casiye, 45:17

[329] Şura, 42:17

[330] Yunus, 10:23

[331] Fussilet, 41:15

[332] Araf 7:88

[333] Kehf 18:32-36

[334] Taka, 20:79

[335] mh, 71:21-25

[336] Isra, 17:73-75

[337] Lokman, 31:6

[338] En’am, 6:123

[339] Ahzab, 33:67

[340] Kasas, 28:5

[341] A’raf, 7:137

[342] Kasas, 28:5

[343] Sebe, 34:31-33

[344] Nisa, 4:97

[345] Müslim, iman 78; Tirmizî, Fiten 11; Neseî, İmanU; Ahmed, Müsned 111/20,49.

[346] Nisa, 4:75

[347] Nisa, 4:98,99

[348] Kasas, 28:6

[349] Şuara, 26:111

[350] Hud, 11:27

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam

Cennet ve cehenneme götüren yollar

Cennet ve cehenneme götüren yollar Yüce Allah’ın dini İslam, Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’a vahyedilen ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir