Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / 66. MEDİNE İSLAM DEVLETİNİN İNŞASI
imanilmihali.com
Hz. Peygamber

66. MEDİNE İSLAM DEVLETİNİN İNŞASI

MEDİNE İSLAM DEVLETİNİN İNŞASI

1. Bu kitap, Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli Müslümanlar ve bunlara tâbi olanlarla, yine onlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir).

2. işte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (cami’a) teşkil ederler. (Medine İslâm Devletinin Anayasa’sından)

Medine İslâm Devleti’nin Anayasası

Medine’de sadece Müslümanlar değil, müşrik Araplar ve Yahudiler de vardı. Medine toplumunun önemli bir kısmım bu gayr-i müslim kesimler oluşturuyordu. Dolayısıyla, inşası yürütülen Medine islâm Devleti’nin vatandaşlarından bir kısmı Müslüman değildi. Üstelik Müslüman kitlenin önemli bir kısmını teşkil eden Evs ve Hazreç toplulukları arasında geleneksel çekişmeler ve hâlâ tamamen yok olmamış bazı husumetler vardı. Resulüllah, Müslümanların kendi aralarındaki toplumsal ilişkileriyle, Müslümanların Müslüman olmayan topluluklarla ilişkilerini dü­zenleyen, herkesin hak ve sorumluluklarını belirleyen bir anlaşma yapmaya karar verdi. Tarafların temsilcileriyle görüşüp bir yazılı metin hazırlattı.[55]

Yahudiler Medine’de üç ayrı topluluk halinde yaşıyorlardı. Bunlar Nadir, Kay-nuka ve Kurayza topluluklarıydı. Resulüllah bu Yahudi topluluklarının ileri ge­lenleriyle görüştü. Mevcut bütün farklılıklara rağmen birlikte yaşama sürecinin tesis edilmesi için gerekenlerle ilgili düşüncelerini açıkladı. Medine, tüm Medinelileri kapsayan siyasî, ekonomik, yasal kurumları bulunan bir yerleşim birimi ol­malıydı. Din farklılığına ve din farklılığının gerektirdiği anlayış ve hayat tarzı farklılıklarına rağmen, gerek Müslümanlar ve gerekse Yahudiler, karşılıklı hak ve so­rumluluklarını bilerek birlikte yaşayabilmeliydiler. Bu teklif Yahudileri memnun etti. Çünkü o güne kadar, başta Evs ve Hazreç toplulukları olmak üzere Arap topluluklarına karşı hep hassas dengeler üzerinde şekillenen politik girişimlerle ve tedbirlerle hayatlarını sürdürebilmişlerdi. Artık herhangi bir korku yaşamadan, politik çözümler üretmek konusunda kendilerini zorlamadan rahat bir şekilde yaşamak istiyorlardı. Bu nedenle Resulüllah’ın teklifini memnuniyetle kabul ettiler.

Resulüllah’ın daveti üzerine, şahsi hizmetini gören Enes’in anne-babasının evinde Müslümanlarm ve Yahudilerin ileri gelenlerinin katılımıyla bir toplantı düzenlendi. Toplantıyı takiben Medine İslâm Devleti’nin anayasasını teşkil edecek metin oluşturuldu. Metne son şekli Bint-i Haris’in evinin önündeki bir ağacın altında gerçekleşen oturumda verildi. Hazırlanan metnin Resulüllah’ta kalması kararlaştırıldı. Resulüllah ise, o metni kendi adına koruması için Hz. Ali’ye teslim etti ve hep onun yanında kaldı.[56]

Medine İslâm Devleti’nin anayasası, o günün şartlarında benzeri bulunmayan bir metindi ve insanlık tarihinin bilinen ilk anayasası olması açısından ayrıca önemlidir. Bu anayasa, hem her türlü farklılığa rağmen birlikte yaşama deneyiminin gerçekleşmesine imkân sağlaması açısından, hem de risâlet sürecinde yeni bir aşamayı teşkil etmesi açısından ayrıcalıklı bir öneme sahip olmuştur. Medine İslâm Devleti’nin anayasasının bazı temel ilkeleri şunlardı:

Anayasanın ilk iki maddesinde, açıkça, bir İslâm devletinin öngörüldüğü dile getirilmekte ve bu metnin hiçbir şekilde iki veya daha fazla topluluk arasında gerçekleştirilmiş herhangi bir anlaşma metni olmadığına özel bir vurguda bulunulmaktadır. Din farklılığına rağmen aynı devletin vatandaşı olan toplulukları kuşatan siyasî çatıyı tesis etme amacı taşındığı ifade edilmektedir. İlgili maddeler şöyledir:

1. Bu kitap, Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli Müslümanlar ve bunlara tabi olanlarla, yine onlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir).

2. işte bunlar, diğer insan­lardan ayrı bir ümmet (cama) teşkil ederler’. Özellikle savaş durumu söz konusu olduğunda, nev’i şahsına münhasır özellikleriyle diğer toplumlardan ayrılan bu toplumun mensupları haklarda birbirlerine eşit kabul edilmiştir.[57] Merkezî otoriteyi Resulüllah temsil etmektedir. Aralarında problem çıkan ve bunu uygun şekilde çözüme kavuşturamayanlar, her kim olurlarsa olsunlar durumlarının çözümünü Allah’tan ve Resulünden isteyeceklerdir. Hakem Allah ve Resulüdür. Egemenliğin temsilcisi, ‘Muhammed Resulüllah’tır; O’nun kararına uyulmak zorundadır.[58] Müslümanlar, toplumun egemen topluluğunu teşkil etmektedirler. Yahudiler, Müslümanların egemenliğini kabul ettikleri ve sorumluluklarını yerine getirdikleri sürece haklara sahip olabileceklerdir; toplumun bir unsuru olma hakkına sahip olabileceklerdir.[59]

Anayasada, adaletin tesisi konularında ve yasal işlerde merkezî bir otoritenin varlığına vurguda bulunulmakta, eskiden olduğu gibi hiçbir kişi, aile veya kabile­nin kendince hak arayışına girişemeyeceği ifade edilmektedir. Haksızlığın önlen­mesi ve hakkın teslimi merkezî otoritenin yetkisinde olacaktır. Merkezi otoriteyi tanımayanlara karşı diğer topluluklar ‘evlatlarının aleyhine bile olsa’ güç birliğine gidecekler ve tek vücut gibi hareket edeceklerdi.[60] Hiç kimse, hiçbir şekilde bir suçluya sığınma imkânı sağlamayacak ve himayesine almayacaktır. [61]Müslümanlar arasında geleneksel kabile bağı değil, iman kardeşliği geçerlidir. Bu nedenle karşılıklı sorumluluklarda belirleyici unsur iman bağı olacaktır.[62] Anayasa, iman kardeşliğine bağlı olarak, sosyal güvenliği tesis etme amacına sahiptir. Örneğin, bir Müslüman borçlandığında, eğer borcunu öde­yemeyecek durumdaysa diğer Müslümanlar onun borcunu üstlenecekler; İslâm devleti, ilgili şahsın borcunu ödeyecektir. Müslümanlar sosyal güvenlik kapsamdadırlar.[63]

Anayasaya göre Müslümanlar İslâm davetinin getirdiği zorluklar karşısında bir vücut gibidirler; nimetler ve külfetler ortak olacaktır.[64] Barış, Müslü­manlar arasında tektir; hiçbir şekilde bireysel veya özel barış anlayışı söz konusu olmayacaktır. Bu nedenle hiçbir Müslüman, Allah için girişilmiş bir savaşta, karşı tarafla kendince barış anlaşması imzalayamayacaktır. Eğer bir barış söz konusu ise bu bütün Müslümanlar içindir; aynen savaşta ‘olduğu gibi.[65] Askerî sorumlulukta herkes eşittir.[66] Müslümanların düşmanı olan Kureyş müşrikleri ile, Medine islâm Devleti’nin mensuplarından hiç kimse özel anlaşmalar yapmayacak, onlardan birisini veya malını, Müslümanların rızasına aykırı şekilde himayesine almayacaktır.[67] Yahudiler hiçbir şekilde Mekke müşrikleriyle Müslümanların aleyhine anlaşmalar yapmayacaklar, onları himayelerine almayacaklar, yardım etmeyeceklerdir.[68] Medine’ye yönelik bir düşman saldırısında savunmayı Müslümanlar ve Yahudiler birlikte gerçekleştirecekler ve merkezi otorite tarafından alman kararlara herkes itirazsız uyacaktır.[69] Medine’nin savunması için yapılacak masraflara her topluluk katılacak ve üzerine düşeni yerine getirmekle sorumlu olacaktır. Bu konuda Müslümanlar ve Yahudiler eşit sorumluluğa sahiptirler[70] Ancak, dışarıdan gelen saldırının nedeni dini ayrılık ise, bu durumda hiçbir topluluğun diğerine yardımda bulunma zorunluluğu yoktur.[71] Fakat yardımlaşma esastır.[72] Müslümanların çıktıkları savaşlara Yahudiler destek vermek isterlerse bu desteğin kabulü veya reddi söz konusu olabilecek, kararı Resulüllah verecektir.[73]

[55] Medine’deki toplulukların ilişkilerini konu edinen düzenlemenin Bedir’den sonra gerçekleştiğine ilişkin rivayetler vardır. Ancak ağırlıklı görüş, Medine islâm Devletinin anayasası niteliğindeki metnin hicretin 5. ayında düzenlendiğidir. [56] Medine İslâm Devleti’nin anayasasını teşkil eden metnin farklı versiyonları gözden geçirilerek tespit edilmiş hali konunun uzmanlarından Muhammed Hamidullah tarafından yayınlanmış ve günümüz araştırmacıları da bu metni değerlendirmelerinde esas almışlardır. Biz de bu metni esas aldık. Metin numaralandırılmıştır. 47 maddeden oluşmaktadır (Bkz: Hamidullah, islâm Peygamberi, 1/224-28).

İdarî Bölgenin Belirlenmesi

Bir idarî birim varlığını ancak belirli bir bölge üzerinde tesis eder ve devam etti­rir, islâm’ın da bir idarî birimde egemen olması aşamasında, Müslümanların devletleşmeye geçiş aşamasında, idarî alanı belirleme ihtiyacı doğdu. Resulüllah Ka’b b. Mâliki idari bölgenin tespiti için görevlendirdi. İdarî sınırın belli olması için belirli yerlere sınır taşlan diktirdi. Ka’b b. Mâlik bu görevinin ayrıntıları konusun­da şu bilgileri vermektedir: ‘Resulüllah beni Medine’nin hudutlarını belirlemek için görevlendirdi. Sınırı belli etmek için belirli yerlere işaret taşı koymamı söyledi. Ben bu sınır taşlarını Zât’ul Ceyş, Muşeyrib, Mâhid tepeleri ile Hujeyyâ, el-l/şeyre, Teym yükseltileri ürerine diktim. Belirlenen sınırlar tüm Medine halkına ilan edildi. Fakat Resulüllah’ın konuya ilişkin açıklamasından, söz konusu alanın sadece idari alam temsil etmediği, bu alanın aynı zamanda bir iman yurdu olarak düşünüldüğü de anlaşılmaktadır. Bu konuda Resulüllah’tan nakledilen rivayet şöyledir: ‘Her peygamber için bir harem; koruma alfma alınmış bir bölge vardır. Hz. İbrahim Mekke’yi korunmuş bölge ilan etmişti. Ben de Medine’yi korunmuş bölge ilan ediyorum. Medine’nin iki dağı arasını korunmuş bölge ilan ediyorum. Buranın otları biçilmez, ağaçlan kesilmem, çarpışmak niyetiyle silah taşınmaz, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti burada kötü bir uygulama başlatanın üzerine olsun. Onun ne fidyesi ve ne de tövbesi kabul olunur. Allahım! İbrahim nasıl senin kulun ve Resulün ise ben de senin kulun ve Resulünüm. İbrahim nasıl Mekke’yi haremleştirdi ise, ben de Medine’yi haremleştiriyorum.[74]

İmar İşleri

Medine’de yürütülen ilk işlerden birisi de imar alanında gerçekleştirildi. Ensara mensup Müslümanlar, ihtiyaçlarının fazlası bahçe ve tarlalarım muhacirlere da­ğıtması için Resulüllah’a verdiler. Resulüllah gerekli ölçümleri yaptırdıktan sonra her muhacire bir ev yeri tahsis etti. Kalacak yeri olmayan muhacirleri onar onar belirli evlere yerleştirdi ve kısa süre sonra hazırlanan planlara göre evsizler için ev inşasına başlandı. Ayrıca yettiği kadarıyla bazı muhacirlere bir miktar hurmalık verdi. Bu ölçüm ve dağıtım işlemlerini son derece titizlikle yürüttü; krokiler çizdirdi. Dağıtım sonrasında tapu niteliğinde olmak üzere her parselin sahibine yazılı bir belge verdi. Bu tapu örneklerinden birisi şöyledir: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Bu belge, Allah’ın Resulü Muhammed’in Seleme b. Malik’e verdiği yer hakkındadır. Allah’ın Resulü Hubatî’den Esavîâ’e kadar olan araziyi Selem b. Malik’e vermiştir. Bu yerle ilgili olarak hiç kimse hak iddia edemez. Bak iddia edenin iddiası geçersizdir. Hak Seleme’nindir. Buna Ali b. Ebû Talib ve Hatıb b. Ebî Beltea şahittir­ler. [75]

Medine’de suyu içilebilir kuyu sayısı azdı. Bu kuyulardan suyu en çok ve içime en uygun olanı ise Rûme kuyusuydu. Rûme kuyusu Gıfâr oğullarından birisine aitti. Kuyu sahibi suyu satarak gelir elde ediyordu. Hicreti takiben Medine’nin nüfu­su artınca, kuyu suyunun satışından iyi gelir elde edildiğini fark eden bir Yahudi kuyuyu satın aldı. Yahudinin Rûme kuyusunu satın almasıyla halk için sıkıntılar da başlamış oldu. Yahudi suyu hem istediği ücretten satıyor, hem de hiç kimseye bir damla bile olsa ücretsiz su vermiyordu. Bu nedenle özellikle yoksul Müslümanlar içecek su konusunda sıkıntı çekmeye başladılar. Resulüllah bu kuyunun kamu yararına tahsis edilmesini ve herkesin ücretsiz olarak yararlanabilmesini arzuladı. Ekonomik durumu iyi Müslümanlardan, kuyuyu satın alarak halkın yararına vak­fetmelerini istedi. Resulüllah’m isteğine cevap Hz. Osman’dan geldi. Osman, kuyunun sahibi olan Yahudi’ye giderek kuyuyu kendisine satmasını istedi. Önemli bir gelirden mahrum kalmak istemeyen Yahudi, kuyunun yarı hissesini satabileceğini söyledi. Üstelik ücreti son derece yüksek tuttu. Osman 12 bin dirhem gibi o gün için son derece yüksek, bir servet sayılabilecek ücreti vererek kuyunun yarı hisse­sini satın aldı ve halkın yararına vakfetti. Anlaşma gereği kuyunun suyunu kullanma hakkı bir gün Yahudi’nin, bir gün Hz. Osman adına halkın olacaktı. Halkın sa­dece Osman’a tahsis edilen günde su almaları üzerine, iş yapamayan ve geliri iyice azalan Yahudi, kuyunun diğer yarı hissesini de Osman’a satma teklifinde bulundu. Osman bu teklifi kabul etti ve kuyunun tamamını satın aldı. Osman, Resulüllah’a giderek kuyunun kullanımını ebediyen halkın yararına vakfettiğini bildirdi. Resu­lüllah hayır dua ile bu sahabesini övdü, hayrının çok olmasını diledi.

Ticarî Hayatın Düzenlenmesi

Medine’de, İslâm öncesinde, farklı zamanlarda kurulan dört ayrı çarşı vardı. Bunlardan birisi Rûme kuyusu çevresindeki yerleşim biriminde yer alan Zebale çarşısıydı. ikinci çarşı Kaynuka bölgesinde yer alıyor ve el-Cisr çarşısı olarak anılıyor­du. Üçüncü çarşı el-Asbah bölgesinde, dördüncü çarşı ise İbn Hayyeyn denilen sokak üzerinde yer alıyordu. Çarşıların kontrolü büyük oranda Yahudilerin elindeydi. Pazar faaliyetlerini onlar kontrol ediyor, pazar yerinin kira bedelini onlar topluyorlardı. Resulüllah bu tekeli kırmak ve Müslümanların daha rahat ticarî faaliyetlerde bulunmalarını sağlamak için yeni bir pazar yeri tahsisine karar verdi. Bakî üz Zübeyr denilen yerde büyükçe bir çadır kurdurarak, buranın Müslümanların Pazar yeri olduğunu bildirdi. Fakat Nadîr Yahudilerinden Ka’b b. Eşref öfkeyle gelip, elindeki bıçakla çadırın iplerini keserek, Resulüllah’m kararını protesto etti. Resulûllah bir çatışma istemediği için, olayın üzerinde durmadı. Diğer bazı bölgeleri pazar yeri olarak düşündüyse de Müslümanların değişik gerekçelerle bu yerlerin uygun olmadıklarını söylemeleri üzerine, daha uygun bir yer araştırmasına girişti. Birçok kez Yahudilere ait pazar yerlerine gidip, sistemin nasıl işlediğini inceledi. Daha sonra uygun bir yer belirleyip burayı pazar yeri olarak ilan etti. Ti­carî faaliyetin canlanmasına imkân sağlamak için, Müslüman olmayan halkın da bu pazar yerini kullanmasını temin maksadıyla ticarî faaliyetten vergi alınmayacağını ilan etti. Ayrıca ticarî faaliyetler bir düzene kavuşana kadar sıklıkla pazar yerine giderek, işleri yakından takip etti. Hiç kimsenin hiç bir şekilde pazar yerinde daha etkin konuma gelmesine müsaade etmedi. Bir gün küçük bir barakanın inşa edildiğini görünce kamu yararına açık bölgenin kişisel mülkiyete dönüşebileceğini düşünüp, barakayı yıktırdı. Ayrıca bazı emir ve tavsiyeleriyle ticarî faaliyetlere bir düzen vermeye çalıştı. Pazar yerinin dışındaki ahş verişleri doğru bulmadığını ilan etti. Piyasayı çeşitli oyun ve taktiklerle yükseltenleri eleştirip aşağıladı. Birisi pazarlık yaparken bir başkasının pazarlığa karışmasını veya pazarlığı kızıştır­masını yasakladı. Alırken ve satarken nazik olunmasını, hiç kimsenin hiç kimseye kaba davranmamasını istedi.

Pazar yerindeki her türlü ticarî faaliyetin usulüne uygun yürütülmesini, güven ve dürüstlüğün esas olmasını hedefleyen Resulûllah, pazar teftişlerine uzun süre devam etti. Dürüst tüccarı övdü, insanları aldatan tüccarı aşağıladı. Bununla ilgi­li olarak şu örnek önemlidir: Bir gün pazar yerinde tahıl yığını gördü ve kontrol etti. Elini tahılın içine sokunca alt kısımlarının yaş olduğunu fark etti. Bunun sebebini sordu. Tahıl sahibi ürününün yağmurdan ıslandığını söyledi. Halbuki ya­lan söylüyordu. Resulûllah bunu anladı ve üstü kuru, altı yaş tahılın halkı aldatmak olduğunu, ticarette aldatanın Müslümanlarla birlikte olamayacağını bildirdi.

Katipler ve Tercümanlar

Risâlet çağının Arapları arasında okur-yazar olan kimselerin sayısı oldukça azdı. Mekke’de okur-yazar olanların sayısı 20 civarındaydı. Üstelik Mekke Arap yarımadasının kültürel açıdan en gelişmiş yerleşim merkeziydi. Yarımadanın kültürel faaliyetleri Mekke’de düzenlenirdi. Doğal olarak Medine’deki okur-yazarların sayısı daha da azdı. Ancak bu tespit sadece Araplarla ilgili olup, Yahudileri kapsamamaktadır. Medine’de ikamet eden Yahudiler arasında okuryazar sayısının çok daha yüksek olduğu kesindir.

Resulûllah ilâhî hikmet gereği okur yazar değildi. Zira, onun okur yazar olma­ması risâletin ilâhîliğinin bir delili kılınmıştı. Kur’an ayetlerini, okuduğu kitaplar­dan yararlanarak kendisi yazıyor suçlamasıyla karşılaşmaması için, okur-yazar olmaması ilâhî iradenin tercihi olmuştu.[76] Bu nedenle Resulûllah kendisine vahyolunan ayetleri dahi yazamıyordu. Ancak Mekke’de bulunduğu süre içerisinde vahyolunan ayetleri okur-yazar müminlere yazdırmış ve böylelikle Kur’an’ın yazılı olarak korunmasını sağlamıştı. O günün şartlarında okur-yazar kimselere başka maksatla ihtiyaç duyulmamıştı. Fakat Medine’ye hicret edince ve bir toplum, bir siyasî organizasyon inşa edilmeye başlanınca, okur-yazarlara ihtiyaç doğdu. Artık sadece Kur’an ayetlerini yazılı hale getirmek için okur-yazarlara ihtiyaç hissedilmiyor; aynı zamanda resmi yazışmalar, mektuplar, anlaşmalar için de okur-yazarlara ihtiyaç hissediliyordu. Özellikle Medine döneminin sonraki yıllarında bu ihtiyaç daha da arttı ve Resulûllah bazı sahabelerini, islâm devletinin katipleri olarak görevlendirdi. Bunların arasında Ebû Bekir, Amir b. Füheyre, Ubey b. Ka’b, Zeyd b. Sabit, Ali b. Ebû Talib, Ömer b. Hattab, Halid b. Said, Zübeyr b. Avvam, Abdullah b. Ravâha, Muhammed b. Mesleme, Muğire b. 5ube ismi ilk planda hatırlanan kimselerdir. Bunların da içerisinde özellikle Ubey b. Ka’b ve Zeyd b. Sa­bit katiplik görevini uzun süre yürüten kişiler oldular.

islâm devletinin inşası sürecinde sadece Arapça yeterli olmamış, anlaşma, resmi mektup veya bilgi alış verişi için îbranice bilenlere de ihtiyaç hissedilmişti. Çünkü Araplar dışında ilk yazışmalar Yahudilerle yapılmış ve Resulûllah bu ko­nuda bazı Yahudi okur-yazarlara itimat etmek zorunda kalmıştı. Müslümanlar arasında îbranice okur-yazar olan yoktu. Resulûllah, hem Yahudilere itimat etmek zorunda kalmamak ve hem de Yahudileri Müslümanların özel işlerinden haberdar etmemek için Zeyd b. Sabit’ten îbranice ve Süryanice o kuyu azmasını öğrenmesini istedi. Konuyla ilgili olarak Zeyd b. Sabit şunları anlatmıştır: ‘Bir gün Resulüllah ‘Bana yazılar geliyor. Ben bu yazıları rastgele birisine okutmak istemiyorum. Yazıları okuttuğum Yahudilere güvenmiyorum. Sen İbrani ve Süryani yazısını öğrenebilir misin?’ dedi. ‘Evet, öğrenirim’ dedim. Ve hemen çalışmaya başladım. Her iki dilde de okur-yazar olmam için 17 gün yetti. Ondan sonra Resulûllah Yahudilerle herhangi bir şey görüşür de onu yazmak gerekirse, ben yazar veya ben okurdum.[77]

[57] Madde: 15,18,19

[58] Madde: 23

[59] Madde: 16

[60] Madde: 13

[61] Madde: 22

[62] Madde: 3

[63] Madde: 4-11

[64] Madde: 19

[65] Madde: 17

[66] Madde: 18

[67] Madde: 20

[68] Madde: 43

[69] Mad­de: 37, 44, 45

[70] Madde: 24, 37, 38

[71] Madde: 45

[72] Madde: 44

[73] Madde: 36

[74] Buharı, Fezaüü’l Medine 1, 4, Buyu 53; Müslim, Hacc 454.

[75] İbn Sâ’d, et-Tabakatul-Kübra, 1/285

[76] (Resulüm!) işte böylece sana (önceki kitapları tasdik eden) bu Kitab’ı indirdik. Onun îçm, kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ediyorlar. Şunlardan (Araplardan) da ona iman eden nice kimseler vardır. Âyetlerimizi, ancak kâfirler (inatları yüzünden) bile bile mkâr eder. Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâ­tıla uyanlar kuşku duyarlardı. Hayır, o (Kur’an), kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde (yer eden) apaçık âyetlerdir. Âyetlerimizi, ancak zalimler bile bile inkâr eder.’ (Ankebût, 29:47-49)

[77] Kettânî, Et-Terâtlbu’l îdâriyye, 1/277, 279; İbn Abdilber, el-lstiâbfî Esmai’l-Ashâb, 1/552.

Bu yazıyı okudunuz mu?

hayır ve şer

Dinen haddi aşmak nedir

“Rabbinize alçak gönüllüce ve için için dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.” (A’raf 7/55) ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir