Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / 67. İSLAM’IN YENİ MUHALİFLERİ : YAHUDİLER
imanilmihali.com
Hz. Peygamber

67. İSLAM’IN YENİ MUHALİFLERİ : YAHUDİLER

İSLAM’IN YENİ MUHALİFLERİ : YAHUDİLER

Ehl-i Kitap’tan çoğu, hak ve doğru olan kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan dolayı, sizi imanınızdan vazgeçirip tekrar küfre döndürmek isterler. Allah onlar hakkındaki emrini yerine getirinceye kadar siz şimdilik onları affedin; kendi hallerine bırakın. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir. [78]

Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz hâlde niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek müminleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah, yaptıklarınıza tamamıyla şahittir. [79]

Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiği zaman, Medine’de ve çevresinde ikamet eden birçok Yahudi topluluğu vardı. Kurayza, Nadir ve Kaynuka isimleriyle anı­lan topluluklara mensup bu insanlar, Ehl-i kitap oldukları için, bir peygamberin hangi şartlarda gönderileceğini ve dünyanın içinde bulunduğu şartları dikkate aldıkları zaman da son peygamberin gelme zamanının yaklaştığını düşünebilen kimselerdi. Ehl-i Kitap olmaları nedeniyle son peygamberin kendi aralarından seçileceğine tereddütsüz bir şekilde inanıyorlardı. İnançlarına göre, peygamber, hiç­bir kültürel gelişmişliğe sahip olmayan putperest Araplar veya benzeri toplumlardan birisi olmayacaktı; olamazdı. Peygamber çıkaracak gelişmişliğe, bilgiye sahip en uygun topluluk kendileriydi. Beklenen peygamber gelince Araplar karşısında­ki ezikliklerinin, güçsüzlüklerinin sona ereceği ve Araplara hükmedecekleri umudu içinde hayatlarını sürdürüyorlardı. Fakat umdukları gerçekleşmedi. Beklenen peygamber Araplar arasından seçildi. Resulüllah’ın bir Arap olması, Yahudilerin geleneksel umutlarını söndürdü, son derece derin bir hayal kırıklığına uğradılar. Üstelik ezeli rakipleri olan Arap kabilelerinin kendilerinden önce peygambere manıp bağlanmaları bütün planlarını alt-üst etti. Yüzyıllardır övünegeldikleri şeyi rakiplerine kaptırmanın ezikliğini yaşamaya başladılar. Resulüllah’ın risâletin ilk yıllarında Mekke’de ikamet ediyor olması, Medine Yahudileri için küçükte olsa bir umuttu. Hiç değilse artık tamamıyla politik nedenlerden dolayı kabul etmedikleri, doğruluğunu tasdik etmedikleri peygambere coğrafi olarak uzaktılar ve bu Araplar karşısında mahcubiyetlerini birazcık olsun azaltıyordu.

Ama Resulüllah’ın Medine’ye hicreti, yüzyıllardır umutla bekleyip, siyasî nedenlerle iman etmedikleri peygamberle her gün pazarda sokakta karşılaşır duruma gelmeleri, durumlarını hepten içinden çıkılmaz bir hâle getirdi. Aralarından, üstelik ilmiyle meşhur şahsiyetlerinden bazılarının Müslüman olması ise yaşayageldikleri şok dalgalarına daha yenilerini ve daha güçlülerini ilâve etti. Bu sefer muhalefette aktifleşip, İslâm’a ve Peygambere düşmanlığın politikalarını oluşturmaya, İslâm’ın yanlış, peygamberin ise yalancı olduğunu ispatlamanın stratejilerini geliştirmeye çalıştılar. Böylelikle Müslümanlar Medine’de Mekke’deki müşriklerden daha farklı nitelikte bir düşman tipiyle karşılaşmış oldular. Bir ayet bu durumu konu edin­di ve şunları ifade etti: ‘Eh-i Kitap’tan çoğu, hak ve doğru olan kendilerine apaçık bel­li olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan vazgeçirip tekrar küfre döndürmek isterler. Allah onlar hakkındaki enirim yerine getirinceye ka­dar, siz şimdilik onları affedin; kendi hallerine bırakın. Şüphesiz Allah her şeye ka­dirdir.[80]

Medine’deki Yahudiler islâm karşısında en sarsıcı şoklardan birisini, en saygı­değer alimlerinden Abdullah b. Selâm’m Müslüman olmasıyla yaşadılar. Abdullah b. Selâm, Yahudilerin son derece saygı duydukları, ilmine güvendikleri bir şahsiyetti. Hz. Yusuf un soyundan geldiği inancı ise Abdullah b. Selâm’m ilmi karizmasını daha da pekiştirmişti. Abdullah b. Selâm’m Müslüman olması şu şekilde gerçekleşti: O, Resulüllah’m Mekke’de bulunduğu yıllarda islâm davetinden haberdar olmasına rağmen, Resulüllah Medine’ye hicret edinceye kadar İslâm’a hiç ilgi göstermemişti. Fakat Peygamberin Medine’ye gelmesiyle birlikte O’nu yakından tanımak için özel bir çabaya girişti. Resulüllah’la daha ilk karşılaşmasında, O’na karşı bir yakınlık hissetti: Bu yüz bir yalancı yüzü olamaz [81] dedi. Bu söz aynı zamanda, daha önceden Resulüllah’m peygamberlik iddiasında bulunan bir yalancı olduğu kanaatine sahip olduğunu göstermesi ve İslâm davetine mesafeli duruşunu açıklaması itibarıyla önemlidir. Sadece görünümden hareketle İmanı konusunda bir karar vermeyi düşünmeyen Abdullah b. Selâm, uygun bir zamanı kollayarak bir gün Resulüllah’la karşılaştı ve cevabını ancak derin ilim sahibi Yahudi ilim adamlarının bilebileceği risâlete ilişkin bazı sorular sorarak Resulüllah’m peygam­berliğinin gerçek olup olmadığını anlamaya çalıştı. Cevabını bir Yahudi ilim ada­mının veya bir peygamberin dışında kimsenin bilemeyeceğini düşündüğü sorula­rına doğru cevaplar alınca Resulüllah’m yalancı olmadığı kanaati iyice pekişti. Ayrıntılarından haberdar olmadığımız daha başka durumlar ve gelişmeler Abdullah b. Selâm’m Müslüman olmaya karar vermesine vesile oldu ve bu kararını Resulül-lah’a bildirdi. Ancak, Resulüllah’a Müslüman olduğunu bildirirken bir isteğini di­le gelirdi: ‘Ey Allah’ın Resulü! Kavmim olan Yahudiler de yalan, iftira, haksızlık gibi kötü huylar çok yaygındır. Eğer benim Müslüman olduğumu öğrenirlerse hakkımda demedikleri kötülük, yapmadıkları iftira kalmaz- Fakat eğer benim hâlâ Yahudi oldu düşünürlerse o zaman da beni faziletlerimle övmekten geri durmayacaklardır, senden benim Müslüman olduğumu bildirmeden, beni onlara sormanı istiyorum’ A di Bu isteğivle. hakkında koparılacak yalan ve iftira fırtınalarının sonunda, Resulüllah’ın kendisi hakkında olumsuz şeyler düşünmesini önlemeyi arzuluyordu. Resulüllah onun bu teklifini kabul etti. Bazı Yahudileri çağırarak onlara Abdullah b Selâm’m nasıl birisi olduğunu sordu. Yahudiler Abdullah b. Selâm’ı övdüler; onun en büyük alimleri, en iyileri ve en hayırlıları olduğunu anlattılar. Resulüllah ‘O eğer Müslüman olursa ne aersiniz?’ diye sorunca, böyle bir şeyin olamayacağını, onun son derece akıllı olduğunu, ilminin derin olduğunu söylediler. Bu arada sak­landığı yerden konuşmaları dinleyen Abdullah b. Selâm açığa çıkarak ‘Ey kavmim/ Hakkımda neler dediklerinizi duydum. Haberiniz olsun ki ben Müslüman oldum. Be­ni bu kadar övdüğünüze, yanlış şey yapmayacağıma inandığınıza göre, beni takip edin. Allah’tan korkun ve yanlışlarda ısrar etmeyin. Hepimiz biliyoruz ki Muhammed, Allah’ın peygamberidir’. Hiç ummadıkları bir durumla karşılaşan Yahudiler şaşır­dılar ve bir anda, biraz önce övdükleri, yüceltip saygı ve sevgilerini ifade ettikleri Abdullah b. Selâm’ı aşağılamaya, hakaretler etmeye başladılar. Onun Yahudiler arasında önemli birisi olmadığını, hep yanlış işler yaptığını söylediler. Fakat Abdullah b. Selâm’m Müslüman olması tamamıyla etkisiz olmadı. Sa’lebe b. Sa’ye Useyd b. Sa’ye, Esed b. Ubeyd gibi bazı Yahudi ilim adamları ve seçkinleri onun vesilesiyle Müslüman oldular. Müslüman olmamakta direnen diğer Yahudi din adamları ise ‘Muhammed’e bizim kötülerimiz tâbi oluyor’ diyerek cemaatleri üzerin­deki kontrol güçlerini devam ettirmenin çabasını yürüttüler.

Risâletin ileri yıllarında daha açık olarak görüleceği üzere, Yahudiler konumlarını bazı politik oyunlarla korumaya çalıştılar. Müslümanları iftira ve zihin ka­rıştırıcı görüş ve düşüncelerle yıpratmanın çabasını sürdürdüler. Müslüman kitle­nin zihnini bulandırmaya çalışmanın, Islâmî konularda fazla bilgisi olmayan hal­kın düşüncelerini alt-üst etmenin oyunlarını yürütmeye çalıştılar. Muhacirlerin Medine’ye hicret ettikleri zaman hava değişimine alışamamalarmı ve hastalanma­larını uğursuzluk olarak niteleyerek veya Medine’ye hicret ettikleri için kısırlaştıklarım ve artık çocuklarının olmayacağını söyleyerek zihinleri karıştırmaya çalışmaları bunun örneklerinden bazılarıydı. Bu propaganda ile bazı Müslümanları etkilemeyi de başardılar. Bu nedenledir ki Abdullah b. Zübeyr doğduğu zaman Müslüman kitle buna çok sevindi ve adeta bayram yaptılar. Abdullah b. Zübeyr muhacir Müslümanların Medine’de doğan ilk çocuklarıydı. Onun doğumuyla Ya­hudi iddialarının yanlış olduğu açığa çıkmış oldu.

Yahudiler her olaydan ve durumdan kendileri için olumlu, Müslümanlar için pik örneklerinden birisi oldu. İkinci Akabe biati sırasında Medineli Müslümanların temsilcisi ve yöneticisi (nâkib) olarak seçilen kişilerin baş sorumlusu tayin edilen Es’ad b. Zurâre, hicretin ilk günlerinde Muhacirin Medine’ye yerleşmesine büyük yardımları olmuş, Resulüllah’a bütün gücüyle destek vermiş bir Müslümandı. Fakat bir süre sonra hastalandı ve vefat etti. Yahudiler bunu fırsat bilip ‘Eğer Muhammed peygamber olsaydı en yakın adamının hastalığını iyileştirirdi dedikodusunu yaydılar. Bunu duyan Resulüllah çok kızdı. ‘Ben ne başkası ve ne de kendim için Allah’ın dilediğinden başkasını yapamam [82] diyerek durumunu açıkladı. Ama Yahudi propagandası bütün gücüyle devam etti. Elbette ki bu propaganda bir süre sonra etkisini kaybetti, ama birilerinin zihinlerinde küçük de olsa bir iz bıraktığı kesindi.

Yahudiler bir yandan Medine’de ikamet eden Arapların müşriklerini veya siyasal, ekonomik, toplumsal şartlar nedeniyle Müslüman görünme ihtiyacı hisseden ancak gerçekte Müslüman olmayanlardan (münafıklardan) tanıdıklarım kendi saflarına çekerek bir muhalefet cephesi oluşturmaya çalışırlarken; bir yandan da Resulüllah’ı uğraştırmak, zor duruma düşürmek veya Müslümanların zihinlerini bulandırmak için garip, karışık sorular sormaya, kendilerinin belirlediği bu sorularla gündemi kontrollerinde tutmaya çalışıyorlardı. Onların bu sorularından bir kısmı bizzat ayetler tarafından cevaplandı. Müslümanların aleyhine düşündükleri kötü niyetlerinin zararları kendilerine çevirilip, kendileri zor durumda kalmaları ve mahcup olmaları sağlandı. Bazı sorularının ise, Yahudilerin asıl amaçlarını ortaya çıkaracak, iç dünyalarını deşifre edecek şekilde Resulüllah tarafından uygun karşılığı verildi. Konu dahilinde çokça bulunabilecek örneklerden bazıları şöyledir:

Yahudiler, Bakara sûresini okurken Resulüllah’ı dinlemişlerdi. İslâm’la alay etmek ve niçin Müslüman olmadıklarını ispatlamak için, Resulüllah’a, okuduklarının başında yer alan harflerin neler olduğunu sordular. Bununla Bakara’nm girişindeki harfi mukattaaları kastediyorlardı. Resulüllah, okuduğu harflerin Elif, Lam, Mim olduğunu söyleyince ebced ile bir hesap yaparak; ‘Elif: 1, Lam: 30, Mim; 40’tır. Toplam 71 eder. Demek ki senin dininin ömrü 71 sene sürecek. O hâlde biz bu kadar kısa ömürlü bir din için dinimizi niçin terk edelim’ dediler. Çevredeki cahil insanların zihinlerini bulandırıcı bu hesaplama ve iddia karşısında, Resulüllah, bir başka sûrenin Elim, Lâm, Mim, Sâd harfleriyle başladığını söyledi. Bu sefer de ‘Eli/: J, Lâm: 30, Mim: 40, Sâd 90’dır, Toplam 161 yıl eder. Demek ki dininin ömrü 161 yıl olacak’ dediler. Resulüllah bu sefer bir başka sûrenin Elif, Lâm, Râ ile baş­ladığını söyledi. Yahudiler artık bir kez kendi oyunlarına gelmişlerdi ve istemeye­rek de olsa hesaplamaya devam ettiler: ‘Elif: 1, Lâm: 30, Râ: 200’dür; toplam 231 yû eder’, Resulüllah bir başka sûrenin ise Elif, Lâm, Mim, Râ ile başladığını söyleyin­ce tekrar hesapladılar: ‘Eli: 1, Lâm: 30, Mim: 40, Râ: 200; toplam 271 yıl eder’. Yahudiler başlattıkları oyun için pişman bir vaziyette ‘Ey Muhammed! Senin bu işin bize çok karışık geldi. Biz bu işin içinden çıkamadık; azını mı dikkate alsak çoğumu bilemedik’ dediler. Fakat o sıralarda İslâm’a ilgisi olan ve art niyet taşımayan bir Yahudi olan Ebû Yâsir söze karıştı. ‘Bence siz bunların hepsini toplamalısınız. Hepsini topladığınız zaman 734 yıl eder ki bu da az bir süre değildir’ dedi. Ebû Yâsir’in amacı dindaşlarının komik durumunu gözler önüne sermekti. Yahudiler oradan uzaklaşmayı, daha fazla pişman ve rezil olmamanın tek çözümü olarak görüp, Re-sulüllah’m yanından kaçarcasma uzaklaştılar.

Yahudi eşrafından bazı kimseler, bir gün ‘Ey Muhammed sana ancak bir pey­gamberin bileceği dört soru soracağız. Eğer peygamber sen bil bunları. Bunları bilirsen senin peygamber olduğuna inanına’ dediler. Sonra da sorularını sordular. Resu­lüllah onların sorduğu dört soruyu da cevapladı. Sorular doğan çocuğun cinsiyetinin neye göre belirlendiği, Peygamber uykusunun dini hükmünün ne olduğu, Tevrat verilmeden önce Yahudilere haram olan yiyeceklerin neler olduğu ve ru­hun ne olduğu ile ilgiliydi. Yahudi bilginleri ikna olacakları cevaplan alınca soru­ları sorduklarına pişman, fakat ‘eğer bilirsen seni tasdik ederiz’ dediklerine daha da pişman bir vaziyette kalakaldılar. Bu sefer durumlarını kurtarmak için ‘Sana bunların cevaplarım kim öğretiyor’ diye sordular. Resulüllah ‘Cebrai deyince, ‘Biz seni tasdik etmeyiz. Çünkü biz Cebrail’i sevmeyiz. Sana gelen Cebrail değil de Mİkail olsaydı tamamdı. O zaman biz de seni tasdik edenlerden olurduk’ diyerek problem­lerini kendilerince çözüme kavuşturdular. Onların bu durumu üzerine şu ayetler vahyoldu: ‘De ki: ‘Cebrail’e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah’ın izniyle Kur’an’ı senin kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için de müjdeci olarak O indirmiştir. Zira kim, Allah’ın meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve MikaiVe düşman olursa bilsin ki Allah’da inkarcı kâfirlerin düşmanıdır.[83]

Abdullah b. Mes’ud’un tanıklığıyla haberdar olduğumuza göre, Resulüllah bir gün pazar yerinde gezerken, bir grup Yahudi alimiyle karşılaştı. Bu Yahudiler ken­di aralarında Resulüllah’a cevaplayamayacağma inandıkları bir şey sormayı karar­laştırdılar. Aralarındaki görüşme sonunda ruhun mahiyetini sormaya karar verdiler. Ancak içlerinden bazılarının ‘Yapmayın, olur ki sorunuzu cevaplayacak olursa mahcup oluruz. Belki de hoşlanmayacağınız bir şeyler söyler de rezil oluruz’ dedilerse de soruyu sorma niyetinde olanlar hemen Resulüllah’m yanma vararak ‘Ebü’l asım, Söyle bakalım! Ruh nedir? Eğer peygambersen bunu bilmen gerekir’ dediler. Ne olduğunu bilmediği bir soruyla karşılaştığı halinden belli olan Resulüllah’ın durumu Yahudileri büyük bir memnuniyete sevk edecekken, vahyolunan bir ayet soruyu cevapladı. Resulüîlah o anda vahyolunan ayeti okumaya başladı.[84] Yahudi alimleri soru sorduklarına pişman vaziyette oradan uzaklaştılar. Yine kendileri rezil ve mahcup olmuştu.

Bir gün Yahudilerden birisi arkadaşıyla konuşup, Resulüllah’ı, bilemeyeceğini düşündükleri bir soruyla sıkıştırıp mahcup etmeye karar verdiler. Resulüllah’m yanma gelerek ‘Duyduğumuza göre sana ‘Andolsun ki Musa’ya apaçık dokuz ayet verdik [85] diye bir ayet vahyolunmuş. Sen o dokuz ayetin neler olduğunu söyleyebilir misin?’ dediler. Onîar, Resulüllah’m ayette bahsedilen ‘dokuz ayet’ i Yahudilerden duyup Kur’an ayetlerine dahil ettiğini, ancak aslında o ‘dokuz ayet’in neler olduğunu ayrıntılı olarak bilmediğini düşünüyorlardı. Çünkü bunlar ancak ileri düzeyde ilim sahibi Yahudi alimlerinin bildiği konulardı. Resulüllah ‘dokuz ayetin’ ‘Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayınız, hırsızlık yapmayınız, Zina etmeyiniz, Allah’ın haksız yere öldürülmesini yasakladığı cana kıymayınız, sihir yapmayınız, faiz yemeyiniz, masumu öldürtmek için kuvvet ve kudret sahiplerine baş vurmayınız, savaş alanında savaşmaktan kaçmayınız, Namuslu kadına iftira atmayınız emirleri olduğunu söyledi. Sonra da ‘Ey Yahudiler! Sizler özellikle cumartesi yasağını çiğnediniz deyince soruyu yönelten Yahudiler, Resulüllah’m doğru söylediğini ve pey­gamber olduğuna inandıklarını, ancak kavimlerinde gelecek tepkiden korktukları için Müslüman olamadıklarını söyleyerek oradan ayrıldılar.

Muaz b. Cebel ile Bişr b. Ma’rûr iki ünlü Yahudi alimiydiler. Müslüman olun­ca akraba ve arkadaşlarının da Müslüman olmalarını isteyerek bir gün toplanmış bir hâlde buldukları Yahudi alimlerine ‘Daha önce bizler de sizlerle birlikteydik ve sizler bize son peygamberin gönderilmesinin yakın olduğunu söylüyordunuz. Ayrıca o peygamberin özelliklerinden bahsediyordunuz. Bizler sizin söylediklerinizin doğru olduğuna inandık ve hepsim Muhammed’in şahsında doğru bulduk. Bu nedenle de Müslüman olduk. Sizler niçin Müslüman olmuyorsunuz?’ diye serzenişte bulundu­lar. Nadir kabilesinin alimlerinden Sellâm b. Mişkem ‘Söylediklerimiz doğruydu, ancak söylediğimiz sıfatlar Muhammed’de bulunmamaktadır’ diye karşılık vererek durumlarını kurtarmaya çalıştı. Bu olayı takiben vahyolunan ayette Yahudilerin yalanlan yüzlerine vuruldu: ‘Daha önce kâfirlere karşı yardım isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki Tevrat’ı doğrulayan bir kitap gelip de Tevrat’tan bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince derhal inkâr ettiler. îşte Allah’ın laneti böyle inkarcılaradır.[86]

Yahudi eşrafından Mâlik b. Dayf, Al-i Imran sûresinin 81. ayetini [87] duyunca, ‘Vallahi bize Muhammed hakkında ne bir söz verildi ve ne de bir söz alındı’ diyerek bahsettiği durumu yalanladı. Ancak vahyolunan bir başka ayetle [88] yalanı açığa çıkarıldı.

Yahudi eşrafından Râfi b. Hureymele ‘Ey Muhammed! Eğer Allah’la konuşursam . doğruluğuna inanıp, senin söylediklerine iman edeceğim’ dediği zaman vahyolan ayetle durumu açıklandı ve kötü niyeti gözler önüne serildi: ‘Bilmeyenler Allah bizimle konuşmalı, ya da bize bir ayet (mucibe) gelmesi gerekmez miy’?’ Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi demişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere ayetleri apaçık gösterdik.[89]

Resulüllah, bir gün Yahudi alimlerinden bazılarım bir arada görünce, onlara islâm’ı anlattı ve islâm’a davet etti. Kendilerine anlatılanları anlamamış gibi görü­nen Yahudiler ‘Sen kimin dinine davet ediyorsun?’ diye sordular. Resulüllah ise ‘Ben insanları İbrahim’in milletinden olmaya, O’nun dinine uymaya davet ediyorum’ ceva­bını verdi. Yahudiler ‘Fakat ibrahim Yahudi dediler. Bununla ‘Sen bir Arapsın ve Yahudi birisine uymaya davet ediyorsun. Bu bir çelişki değil mi?’ demek istemekteydiler. Resulüllah, söylediklerinin yanlış olduğunu ve bu konuda kendi kitapları Tevrat’ın dahi söylediklerini yalanladığım; eğer isterlerse Tevrat’a bakabileceklerini söyleyince, böylesi bir araştırmadan kaçınıp, konuyu değiştirme ihtiyacı hissettiler. Bunu takiben vahyolunan bir grup ayet duruma tanıklık yaptığı gibi, Yahudilerin yanlışlarım da yüzlerine vurdu: ‘ İbrahim, ne bir Yahudi, ne de Hıristiyan idi. O, kendisini Allah’a teslim ederek, her türlü batıldan yüz çevirmiş biriydi. Allah’la birlikte başka şeylerin Hanlığını tanıyanlardan da değildi. İnsanların İbrahim’e en yakın olanı, O’na uyanlar, şu peygamber ve O’na iman edenlerdir. Allah da, müminlerin en yakın dostu ve her türlü işlerini düzeltip yürütendir. ‘Bize de kitap verildi’ diyenlerden bazıları, sizi saptırmak isterler. Ama onlar kendilerinden başkasını sapüra-mazlar, üstelik bunun farkında da değiller. Ey ‘Bize de kitap verildi’ diyenler! Kendiniz Tevrat ve İncil’de görüp bilip dururken Allah’ın ayetlerini niçin örtbas ediyorsunuz? Ey ‘Bize de kitap verildi’ diyenler! Neden doğruya yanlış giydiriyor, pekala farkında olduğunuz hâlde gerçekleri gizliyorsunuz? [90]

Yahudilerden bir. grup, Resulüllah’ın islâm’a daveti ve eğer davete uymaz da durumlarını sürdürürlerse azaba uğrayacakları ihtarı karşısında ‘Biz, Allah’ın sevgilileriyiz. Bize azap dokunmaz’ diyerek karşılık verdiler ve daveti reddettiler. Kendilerince çözüme kavuşturdukları ve durumlarını kurtardıklarına inandıkları iddiaları ayetle reddedildi: ‘Yahudiler ve Hıristiyanlar ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz’ dediler. De ki: ‘Öyleyse günahlarınızdan dolayı niçin size azap ediliyor?’ Doğrusu, siz de O’nun yarattığı insanlarsınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allah’a aittir. Sonunda dönüş de ancak O’nadır.[91]

Yahudiler, bir ara, İslâm düşmanlığını öylesine ileri götürdüler ki sonunda hem Müslüman olabilecek kitleleri etkileyip dinlerini terk etmemelerini sağlamak ve hem de müşriklerin sempatisini kazanmak için putperestliğin İslâm’dan daha doğru ve güzel olduğunu iddia ettiler. Bunu ise müşrik eşrafına ‘Sizin dininiz Muhammed’in dininden hayırlıdır. Sizler Muhammed’den de Muhammed’e tabi olanlar­dan da daha doğru yoldasınız’ diyerek ifade ettiler. Onların bu aşağılık durumları bir ayette şöyle açıklandı: ‘Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi; putlara ve bâtıla iman ediyorlar, sonra da kâfirler için ‘Bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadırlar’ diyorlar. Bunlar Allah’ın lanetlediği kimselerdir; Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.[92]

Yahudilerin Müslümanlar üzerindeki en tehlikeli oyunları, Müslümanlar arasındaki eski kin ve düşmanlıkları hatırlatacak söz ve davranışlarla, o üzeri örtülmüş olumsuz duygu ve düşünceleri açığa çıkarmak biçiminde gerçekleşti. Bu konuda, İslâm öncesi dönemlerde Evs ve Hazreç arasında çok kanlı savaşlara uzanan düşmanlığı hatırlatmak ise hedeflerine varmaları açısından sıklıkla başvurdukları bir konu oldu. Birçok defa bu noktadan girişimde bulundular ve artık kardeş olmuş Evs ve Hazreç topluluklarına mensup Müslümanları tekrar düşman kılmanın çabasını yürüttüler. Bir defasında bu konuda büyük oranda başarılı da oldular. Öyle ki, karşılıklı atışmalarla başlayan çekişme, bir süre sonra silahlara sarılmaya kadar uzandı. Evs ve Hazreç’e mensup gençler silahları ellerinde savaşa hazır vaziyette birbirlerinin karşısına dikildiler. Durumdan haberdar olan Resulüllah son derece hızlı bir şekilde olay yerine intikal etti. İki Müslüman kesimin araşma girdi: ‘Ey Müslüman cemaati! Sizler ne yaptığınızın farkında mısınız? Allah! Allah! Allah sizi İslâm’la şereflendirip kalplerinizi birbirlerinize karşı ısındırdıktan, sizleri cahiliyenin pisliklerinden, küfrün karanlıklarından kurtardıktan ve ben de aranızda bulunurken hâlâ cahiliye davası yürütüyorsunuz öyle mi? [93] diyerek kızgınlık ve kırgınlığını ifade etti. Yapılan yanlışlığa dikkat çekti. Müslümanlar yaptıklarının farkına varıp, pişman oldular. Hatta bazıları yaptıkları hata nedeniyle ağlayarak birbirle­rine sarıldılar; Allah’tan tövbe dilediler. Bunun üzerine vahyolunan bir ayette Yahudilerin girişiminden bahsedilerek, yaptıkları yanlışlık nedeniyle azarlandılar: ‘De ki: ‘Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz hâlde niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek müminleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah, yaptıklarınıza tamamıyla şahittir.[94] Diğer bir grup ayetle de Müslümanlar uyarıldılar: “Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi çevirip kâfirler haline getirirler. Size Allah’ın ayetleri okunurken, üstelik Allah Resulü de aranızda iken, nasıl inkâra saparsınız? Her kim Allah’a güvenirse, kesinlikle doğru yola iletilmiştir. Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin. Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetlerini Hani sizler birbirlerine düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi ısındıran’ un nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukuru kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle “”kafar ki doğru yolu bulaşınız.[95]

Resulüllah eğer Yahudi eşrafından birileri Müslüman olursa topluluğun kokla Müslüman olacağını düşündü. Bu nedenle birçok defa Yahudi eşrafıyla görüşüp onlara İslâm’ı anlattı ve İslâm’a davet etti. Örneklerini önceki sayfalarda ilen durumlar da genellikle bu tür zamanlarda yaşandı. Fakat buna rağmen Resulülİah onları İslâm’a davet ısrarından vazgeçmedi, kendisini yıpratırcasma ısrarla davetine devam etti. Ancak vahyolunan bir ayet Resulüllah’ı bu konuda uyardı ve bilgilendirdi: ‘Ey Resul! Kalpleri iman etmediği hâlde ağızlarıyla ‘inandık’ diyen kimselerden ve Yahudilerden küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler, sana gelmeyen kimselere kulak verirler; kelimeleri yerlerinden kaydırıp değiştirirler. ‘Eğer size şu verilir ise alın, o verilmezse almayın’ derler. Allah bir kimseyi şaşkınlığa düşürmek isterse Allah’a karşı sen, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve ahirette onlara mahsus büyük bir azap vardır.[96]

Yahudilerle yaşanan veya Yahudilerin kötü niyetlerini gösteren örneklerden de anlaşıldığı üzere, hicretin ilk yılı özellikle Resulüllah başta olmak üzere Müslümanların en önemli sıkıntıları daha çok bu kesimle ilişkilerinde açığa çıktı. Artık Mekke’de olduğu gibi karşılarında baskı ve işkenceleriyle daveti durdurmaya veya yok etmeye çalışan bir kitle değil; sorulan, kafa karıştırıcı düşünceleri ile Müslümanların zihinlerini alt üst etmek isteyen, imanlarında şüpheler oluşturmayı hedeflemiş bir cephe vardı.

[78] Bakara sûresi, 2:109

[79] Al-i imran sûresi, 3:99

[80] Bakara, 2:109

[81] Ahmed, Müsned, V/451; İbn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübm, V235.

[82] Ahmed, Müsned, İV/138; Taberî, Tarihu’r-Rusül ve’l-Mülûk, 11/257.

[83] Bakara, 2:97-102

[84] sana ruh hakkında sorarlar. De ki; ‘Ruh Rabb’imin işlerindendir. Size onun hakkında az bir bilgi verilmiştir” (îsra, 17:85)

[85] îsra, 17: 101

[86] Bakara, 2:89

[87] Hani Allah, peygamberlerden ‘Size kitap ve hikmet verdikten sonra katımızdakiieri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz’ diye söz almış ve ‘Kabul ettiniz mi?’ dediğinde, ‘Kabul ettik’ demişler; bunun üzerine Allah: ‘O halde şahit olun, ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim’ buyurmuştu.’ (Al-i Imran, 3:81)

[88] Ne zaman onlar bir anlaşma yaptılarsa, yine kendilerinden bir grup onu bozmadı mı? Zâten onların çoğu iman etmezler.’ (Bakara, 2:100)

[89] Bakara, 2:118

[90] Al-i îmran, 3: 67-71

[91] Maide, 5:18

[92] Nisa, 4:51

[93] Koksal, islam Tanhi-Medine Devri, 1/268.

[94] Al-i İmran, 3:99

[95] Al-i imran, 3:100-103

[96] Maide,5:41

İSLAM’IN YENİ MUHALİFLERİ : YAHUDİLER

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam

Cennet ve cehenneme götüren yollar

Cennet ve cehenneme götüren yollar Yüce Allah’ın dini İslam, Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’a vahyedilen ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir