Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / 69. SUFFENİN YOKSULLARI
imanilmihali.com
İman, mü’minin her şeyidir.

69. SUFFENİN YOKSULLARI

SUFFENİN YOKSULLARI

Sadakalarınızı şu fakirlere verin ki, onlar bütün yetenek ve güçlerini Allah yolunda kullandıklarından, yeryüzünde rızık aramak için gezip dolaşamazlar. Utanmalarından dolayı ihtiyaçlarını belli etmediklerinden, durumlarını bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları görünce yüzlerinden tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek, insanlardan istemezler. Onlara ne iyilik yaparsanız, Allah bu yaptıklarınızın hepsini bilir. [102]

Mekkeli Müslümanlar Medine’ye hicret ettikleri zaman, önemli bir kısmı, bütün mal varlığını Mekke’de bırakarak, yanma maddî herhangi bir şey alamadan Medi­ne’ye gelmişti. Bunlara Medine’de destek olacak, maddî ihtiyaçlarını karşılayacak zengin Müslümanların sayısı da çok fazla değildi. Medineli Müslümanlar, nere­deyse her şeylerini din kardeşleriyle paylaşmışlardı, ama buna rağmen hâlâ bir kı­sım Müslüman çok ileri derece yoksuldu. Karınlarını doyuracak ekmekleri, giyi­necek doğru dürüst giysileri veya ikamet edecekleri evleri yoktu. Sayıları hiçte az olmayan bu kimseler, uzun bir süre diğer Müslümanların yardımlarıyla, geceleri mescitte veya kimseyi rahatsız etmeyecekleri bir gölgelikte kalarak yaşadılar. Bu durum kıblenin değişmesine, hicretin 16. ayma kadar böyle devam etti. Kıble değişince, mescidin daha önce namaz kılınan ve Kudüs tarafında yer alan üslü örtülü kısmı boş kaldı. Artık kıble karşı taraftaydı ve namaz orada kılmıyordu. Resulüllah, mescidin eski kıble tarafında kalan bu kısmını evi olmayan yoksul Müslümanlara tahsis etmeye karar verdi. Böylelikle söz konusu yoksul Müslümanlar mescidin bu kısmında yaşamaya başladılar. Artık onların evleri mescitti. Orada karınlarını doyuruyor, orada namaz kılıyor, orada sohbet ediyor ve orada yatıyorlardı. Bu Müslümanlar, ikamet ettikleri yerin özelliği nedeniyle suffe topluluğu olarak anıldılar. Suffe, ‘gölgelik’ demektir ve evi olmayan yoksul Müslümanlar mescidin üstü örtülü kısmında (suffe) kalıyorlardı.

Mescidin suffesi oldukça genişti. Bir davet sırasında 300 kişinin suffede toplanmış olması, mescidin bu kısmının genişliğini tahmin etmek için önemli bir ip ucudur. Suffe uzun bir sûre, ganimetler çoğalıp, Müslümanlar zenginleşinceye ka­dar yoksullar tarafından bir barınak olarak kullanılmaya devam etti. Suffede kalan yoksul Müslümanların sayıları kesin olarak bilinmemektedir. Suffe topluluğunun sayısı hep değişmiştir. Bazı zamanlar, İslâm davetini kabul eden yeni yoksulların katılımıyla bu sayı artmış veya durumu iyileştiği için kendisine bir ev inşa edenlerin ayrılması veyahut savaşlarda şehit olanlar nedeniyle de azalmıştır. Ancak ağırlıklı sayılarının 70 civarında olduğu söylenebilir. Kaynaklarda geçen listelerden ortalama olarak böylesi bir sayıya ulaşılmaktadır. Fakat bazı zamanlar sayılarının çok arttığı da kesindir. Bir ara, Medineli Müslümanların zenginlerinden birisi olan Sâ’d b. Ubâde’nin, diğer zengin Müslümanların davetine katılanlardan geriye kalan 80 kişiye davet verdiği kaynaklarda geçmektedir. Herhalde o sıralar Suffe topluluğu yüzü aşkın bir sayıya ulaşmış olmalıdır.

Suffe topluluğu yoksul oldukları için mescitte kalıyorlardı. Hiçbir gelirleri yoktu. Ticaret yapacak sermayeleri olmadığı için ticaretle de uğraşamıyorlar di. Bazıları su veya dağda topladığı odunları satarak karnını doyuracak kadar bir şeyler kazanabiliyordu. Ancak hemen hepsi çoğu zaman açtı. Bazen açlık ileri dereceye ulaşırdı ve bu nedenle namaz sırasında bayılanlara rastlanırdı. İslâm davetini kabul etmek için Medine’ye gelen yabancılar mescitte bayılan bu kimseleri gördüklerinde onların meczup olduğunu sanırlar ve bu nedenle biraz çekinirlerdi. Ve yine, suffe topluluğuna mensup olanlar çoğu zaman çıplak denecek kadar küçük ve eski giysiler giyerlerdi. Giyindikleri elbiseleri, kaim ketenden imal edilmiş ve vücutlarını tamamen örtmeyen bir tür aba idi. Elbisesinin kötülüğü ve kısalığı ne­deniyle toplumun içine çıkamayanlara rastlanırdı. Bütün günlerini mescidin çevresinde geçirirlerdi.

Suffede kalan Müslümanlar aşırı derece yoksuldular. Maddî imkânı olan her Müslüman onları gözetir, yardımcı olmaya çalışırdı. Ancak onlar daha çok Resulûllah’ın himayesi altındaydılar. Esasen, kendisi de hiçbir zaman zengin olmamış, her zaman bir yoksul hayatı yaşamış olan Resulüllah, kendisine ulaşan her yiyeceği, her zenginliği bu yoksul toplulukla paylaşır, onların bir mensubu gibi olma­yı tercih ederdi. Onlara ayrı bir yakınlığı vardı. Hiçbir zaman onları ihmal etmezdi. Kendisine yapılan bağışları, verilen hediyeleri hep onlara verirdi. Bazen yiyeceğini yanma alıp onların yanma gelerek birlikte yer, bazen de içlerinden birkaç kişiyi hemen biraz ötedeki tek odalı evine davet eder ve sofrasına oturturdu. Resulûllah kendi yoksulluğunu veya açlığını hiçbir zaman dert edinmedi, ama yoksul Müslümanların haline her zaman üzülürdü, Kendilerine bir yemek ikram edemediği zaman üzülür ve özür dilerdi. Bir defasında arpadan yapılmış basit bir yemeği onlarla paylaşmış ve ‘Muhammed’in nefsi elinde olana yemin olsun ki, Muhammed’in evinde de bu gördüğünüzden başka bir şey yok [103] diyerek özür dilemişti. Onlar ihtiyaçlarını çocuklarının ihtiyaçlarından da önde tutmaya büyük özen gösterirdi. Bir defasında kızı Fâtıma ile Ali’nin evini ziyaret etmişti. Kızı ve damadının evlerinde eşya olmadığını, yataklarının ikisine yetmeyecek kadar küçük olduğunu görüp, üzüldü. Yoksulluktan iyice bunalmış olan Fâtıma, babasından bir miktar eşya istedi. Bir peygamber olarak eğer isterse bunu temin edebileceğini, ihtiyacını insanlara bildirirse insanların O’na yardım etmek için birbirleriyle yarışacaklarını biliyordu. Ama Resulüllah’m cevabı istediğinden başka oldu. Resulüllah, kızma bazı dualar öğreterek sıklıkla bu dualarla Allah’tan yardım istemesini söy­ledi ve ‘Suffedeki Müslümanlar açlıktan iki büklüm bir hâlde dururlarken, size nasıl olur da bir şeyler verebilirim. [104] dedi.

Resulüllah sıklıkla diğer Müslümanları, suffedeki yoksullara yardımcı olmaya çağırırdı. ‘Bir kişinin yiyeceği iki kişiye, iki kişinin yiyeceği dört kişiye, dört kişinin yiyeceği sekiz kişiye yeter [105] veya ‘îki kişilik yiyeceği olan suffe mensuplarından üçüncü kişiyi, dört kişilik yiyeceği olan suffeden beşinciyi veya altıncıyı yanında götürsün [106] gibi söz ve teşvikleriyle Suffe mensuplarının ihtiyaçlarını karşılamada maddî durumu iyi olan Müslümanların yardımım isterdi. Ekonomik durumu iyi olanlardan, sadakalarını Suffe topluluğuna vermelerini isterdi. Bir defasında sözcülüğünü Muhammed b. Mesleme’nin yaptığı bir grup Medineli Müslümanın teklifi hoşuna gitti ve hemen uygulamaya koydu. Muhammed b. Mesleme, hurması bulunan herkesin Suffe topluluğuna düzenli olarak hurma bağışında bulunmasını teklif etmişti. Resulüllah mescidin iki direği arasına bir ip gerdirerek, yanında hurma salkımı getirenlerin hurmaları bu ipe asmalarını, yoksul Müslümanların da yiyecekleri kadarım oradan almalarını istedi. Bu uygulama daha sonra bir geleneğe dönüşerek yaklaşık yüz yıl kadar devam etti.

Suffe topluluğu, ancak diğer Müslümanların yardımlarıyla ihtiyaçlarını kısmen karşılayabiliyorlardı. Ama bu durumları hiçbir zaman kişilik ve onurlarını zedeleyecek davranışlara meyletmelerine yol açmadı. Hiçbir zaman dilencilik gibi aşağılanacak, ayıplanacak bir davranışa meyletmediler. Hiçbir zaman açgözlü davran-madılar. Derin, tahammülü imkânsız boyuttaki yoksulluklarına rağmen, onur ve kişiliklerinden hiç taviz vermediler. Yoksulluklarına, bayıltan açlıklarına rağmen her biri öncelikle kendisini değil, suffenin diğer yoksullarını düşünürdü. Bir davet sırasında biraz fazla yediğini düşünen, hemen elini yiyecekten çekerek diğer arkadaşının da bir şeyler yemesini bekleyecek kadar tok gözlüydüler. Bir defasında kendilerine ikram edilen hurmalardan, herkesten önce davranarak iki tane birden yiyen bir suffeli, elini hurmadan çekerek diğer kardeşlerinin de iki tane yemelerini beklemişti. Yoksuldular ama yoksulluklarını belli etmekten, insanları kendilerine acındırmaktan özenle kaçınırlardı. Ağızlarından hiçbir zaman bir yakınma sözü çıkmazdı. İnsanlar onların yoksulluklarım soluk benizlerinden, iske­lete görmüş vücutlarından ve eski, küçük elbiselerinden anlarlardı. Onların bu durumu bir ayete konu olmuş ve bu ayetle şahsiyetli tutumları ebediyen takdir edilmişti: ‘Sadakalarınızı şu fakirlere verin ki, onlar bütün yetenek ve güçlerini Allah yolunda kullandıklarından, yeryüzünde rızık aramak için gezip dolaşamazlar. Utanmalarından dolayı ihtiyaçlarını belli etmediklerinden, durumlarını bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları görünce yüzlerinden tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek, insan­lardan istemezler. Onlara ne iyilik yaparsanız, Allah bu yaptıklarınızın hepsini bilir.[107]

Suffe topluluğu açtı, mal varlığı olmayan kimselerden oluşuyordu. Günlerini, aylarını ve hatta yıllarını mescitte geçirdiler. Ama bu onları hiçbir şekilde miskinliğe itmedi. Yiyecek buldukları zaman karınlarını doyurup, onun dışında uyuşuk bir halde bir köşede oturmayı tercih etmediler. O şartlarda yapabilecekleri önemli bir şey vardı; ilme yönelebilir ve İslâm konusundaki bilgilerini genişletip, derinleştirebilirlerdi. Zira diğer Müslümanlara göre Resulüllah’ın yanında daha çok kalıyorlardı. Hatta hep O’nun yanmdaydılar. Çünkü, Medine’yi teşkil eden her yerleşim merkezinde bir mescit bulunduğu için, Müslümanlar çoğu zaman kendi yerleşim merkezlerindeki mescitte namaz kılarlardı. Medine’nin diğer bölgelerinde ikamet eden Müslümanların hepsi Resulüllah’ın mescidine her vakit gelemezdi. Ancak Resulüllah’ın hiç değişmeyen, her zaman sabit olan bir cemaati vardı. Bunlar sufle topluluğuydu. Sayıları hemen hiçbir zaman 30’dan aşağı düşmemiş bu topluluk neredeyse günün bütün saatlerinde Resulüllah’la birlikte, Resulüllah’ın yakınında bulunuyorlardı. Bu nedenle de yeni vahyolunan ayetleri ilk duyanlar neredeyse hep onlar oluyor, diğer Müslümanlara göre Resulüllah’ın eğitim toplantılarında ve sohbetlerinde her zaman yer alıyorlardı. Bu durum içlerinden bir çoğunun ilme yönelmesine yol açtı. İçlerinden bir çoğu İslâm’ı en iyi düzeyde bilen kimseler oldular.

Resulüllah, suffe mensuplarının eğitimine özel bir önem verdi, onları sadece sözlü eğitimle yetiştirmeyip, aynı zamanda okuma-yazmayr öğrenmelerini de sağ­ladı. Muhacirden Abdullah b. Said’i suffa mensuplarına okuma-yazma öğretmeni olarak tayin etti. Ayrıca Abdullah b. Mes’ud, Muaz b. Cebel ve Ubey b. Ka’b’ı Kur’an öğretmeni olarak görevlendirdi. Dersler sistemli şekilde devam etti. Bazen, tamamına yakınını suffe mensuplarının teşkil ettiği 70 kişilik ders halkaları olu­şuyordu. Resulüllah’ın ‘Benim mescidime gelen başka şey için değil, hayır için, hayrı öğrenmek veya öğretmek için gelir. Bu kişi Allah yolunda savaşan kimse ile aynı mevkidedi sözü suffe mensuplarının ilim sahibi olmalarında önemli bir motivasyon sağlamıştır.

Suffe topluluğu yoksul, evsiz, aç olmasına rağmen, hemen her zaman Resulül­lah’ın yanında olmaları ve ilimde derinleşmeleri nedeniyle birçok Müslümanm kendilerine gıpta ettikleri kimseler olmuşlardı. Bu nedenledir ki Hanzele b. Ebî Amir, Harise b. Nu’nıan ve Ka’b b. Malik gibi bazı Müslümanlar, yoksul olmadılan halde, Suffe topluluğuna katılmış ve bir süre onlarla birlikte kalmışlardı.

Suffenin Müslümanları, ilmi sadece teorik olarak öğrenen kimseler değillerdi. Onların amacı iyi bir Müslüman olabilmekti. Bunun ise doğru bilgiye dayanmak zorunda olduğunu biliyorlardı. Doğru bilgi olmadan iyi bir Müslüman olunama­yacağının farkındaydılar. Ve yine biliyorlardı ki, doğru bilgi vahyin bilgisiydi ve bu bilgi Resulüllah’tay di. Onlar bizzat Resulüllah’tan İslâm’ı öğrendiler ve O’nun gözetiminde de öğrendiklerini ahlâkları, hayat tarzları kıldılar. Hiçbir zaman ha­yatta karşılığı olmayan bir bilgi birikimine sahip olmak gibi bir düşüncenin veya idealin adamı olmadılar. Bu nedenledir ki en zor, en hayati konularda bile öne geçmekten çekinmediler. Allah’ın ‘kârlı bir ticaret [108] olarak nitelediği şeyi tercih edip, hakikatin hakimiyeti adına canlarını vermekten kaçınmadılar. Bu nedenle hemen her savaşta şehit olanlardan bir kısmını suffe Müslümanları teşkil etti. Bedir’de Safvan b. Beysa, Zeyd b. El-Hattab, Harim b. Fatik el-Esedî, Hubeyb b. Ye-sef, Salim b. Umeyr, Harise b. En-Numan el-Ensari; Uhud’da Hanzala; Hudeybiye’de Cerhed b. Huveylid, Ebû Sureyhe el-Gıfarî; Hayber’de Sakif b. Amr; Tebük’te Abdullah Zü’l Bicadeyn; Yemame’de Ebû Huzeyfe’nin azatlısı Salim ve Zeyd b. Hattab şehit oldu. Daha da önemlisi, hepsi de Kur’an’ı en iyi bilenlerden müteşekkil 40 kişilik bir grup Mauna katliamında şehit oldu.

[102] Bakara sûresi, 2: 273

[103] ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 1/256.

[104] Ahmed, Müsned 1/79, 106

[105] Buharı, Et’ime 11; Müslim, Eşribe 178; Muvatta, Sıfatu’n-Nebiyy 20, 52; Tirmizî, Et’ime 21

[106] Buharı, Menâkitü’s Salât 41, Menakıb 25, Edeb 87, 88; Müslim Eşribe 176.

[107] îbn Mâce, Mukaddime 17.

[108] Ey iman edenler! Kendinizi hem bu dünyada, hem de öteki dünyada şiddetli bir azaptan koruyup kurtaracak bir alışveriş göstereyim mi? Allah’a ve peygamberine inanır ve Allah yolunda malınız ve canınızla gayret gösterirsiniz. Bu sizin için en iyi olan harekettir, keşke bilseydiniz.’ (Saff, 61:10,11)

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam düşmanları

İslamın düşmanları

İslamın düşmanları Dünya üzerindeki meselelere bakıldığında ortak payda nedir? diye sorulsa cevaplar farklı ama bir ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir