imanilmihali.com
Hz. Peygamber

71. SAVAŞ

SAVAŞ

Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere), zulme uğramış olmaları nedeniyle (savaşma) izni verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardım etmeye kadirdir. Onlar, başka değil, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. [129]

Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın, çünkü Allah saldırganları sevmez. [130]

Mekke döneminde, risâletin ilk yıllarında, müşrik liderlerin tepkileri nedeniyle namazlarını gözden uzak yerlerde, dağlarda veya vadilerde kılan Müslümanlardan bir grup, müşrikler tarafından fark edildiler: Müşrikler, Müslümanlarla ve ibadetleriyle alay edip, namaza engel olmak istediler. Sözlü sataşmaları takiben çıkan itişme ve kakışmalar sırasında Sâ’d b. Ebî Vakkas eline geçirdiği bir deve kemiğiyle müşriklerden birisinin kafasına vurup, yaralanmasına neden oldu. Böylelikle risâlet sürecinde Müslümanlarla müşrikler arasında ilk fiili çatışma gerçekleşmiş ve tevhid-küfür mücadelesinin ilk kanı da akmış oldu. Ancak bu istisna ve özel bir durumdu. Kur’an, Mekke dönemi boyunca müşriklerle fiilî çatışmaya hiçbir şekilde izin vermedi.

Hatta, ağır işkencelere uğradıkları yıllarda müşriklere karşı fiilî tepkide bulunmak, gerekirse savaşmak için izin isteyen müminlere Resulüllah’m vahiyden hareketle cevabı hep sabır oldu. Abdurrahman b. Avf ve beraberindeki diğer bazı müminlerin savaşma isteğine verdiği cevap bunun örneklerinden birisiydi. Abdurrahman b. Avf, müşriklerin müminleri aşağıladığı, sataştığı, baskı ve işkencelere uğrattığı bir zamanda bazı arkadaşlarıyla Resûlüllah’a gelerek; ‘Ey Allah’ın Resulü.’ Biz müşrikken izzetli ve saygı gören kimselerdik. Mümin olduktan sonra zelil duruma düştük. Müsaade et karşılık verelim. İzzetimizi koruyalım’ dediler. unlar, bu sözleriyle ve istekleriyle ölümüne bir savaşa hazır olduklarını, ölümden korkmadıklarını ifade etmişler, savaşmayı arzuladıklarım dile getirmişlerdi. Ancak henüz savaşa izin verilmediği için Resûlüllah’ın cevabı; ‘Ben afla emrolundum. Vuruşmaya kalkmayın [131] olmuştu.

Risâlet sürecinin her aşamasında sevk ve idareyi elinde tutan ilâhî irade, müş­riklerin fiilî müdahalelerine Müslümanların karşılık vermelerine müsaade etmediği için, Müslümanlar hicreti takip eden aylarda da fiilî çatışma olabilecek herhan­gi bir girişimde bulunmadılar. Her türlü zorluğa, tehdide, işkenceye sabırla karşı koydular; hiçbir şekilde itidallerini terk etmediler.

Mekke döneminde müşriklerle fiilî çatışmaya izin verilmemesinin nedenini anlamak çok zor değildir. Eğer fiilî çatışmaya izin verilseydi, bunun Müslümanların aleyhine olacağı kesindi. Zira Müslümanlar sayı olarak azdılar. Çoğunun savaş tecrübesi yoktu. Müşriklerle fiilî bir çatışma sırasında toptan katledilmeleri kuvvetle muhtemeldi. Şurası da kesindir ki, Mekke eşrafı, fiilî bir başkaldırıyı Müslümanları toptan imha etmelerini meşrulaştıran bir gerekçe olarak kullanmaktan geri durmazlardı. Bu ve daha başka nedenlerden dolayı Mekke dönemi pasif direniş diyebileceğimiz bir hareket yöntemi ile geçirildi, müşriklerle ilişkiler bu bağlamda oluşturulup geliştirildi. Ancak, Medine’ye hicret edilince, Müslümanlar açısından şartlar büyük oranda değişti. Müslümanlar sayısal olarak çoğaldıkları gibi, kendi kontrollerindeki bir yerleşim biriminde her türlü askeri organizasyonu sürdürebilme imkânına da sahip oldular. Üstelik, iman-şirk cephesi artık toplumsal ve coğrafi olarak da birbirlerinden tamamen ayrışmıştı.

Öncelikli düşman kitle olan müşrikler Mekke’de, Müslümanlar Medine’deydi. Bu durum, yıllarca müşriklerin her türlü olumsuz davranışlarına, baskı ve işkencelerine pasif direnişle karşı koymuş Müslümanların bilhassa Mekke müşrikleriyle savaşmayı arzulamalarına neden oldu. Zira, kalpleri Mekke eşrafına karşı kinle doluydu. Verilecek bir savaş iznini büyük bir arzuyla bekliyorlar, yıllardır çektikleri sıkıntıların, zorlukların, mağduru oldukları işkencelerin, yurtlarından çıkarılmalarının intikamını almak istiyorlardı. Ancak bir türlü müşriklere fiilî müdahalede bulunmalarına izin verilmiyordu. Bu ise evlerinden ayrılmış, eşlerini ve çocuklarını Mekke’de bırakmış, neredeyse bütün mal varlıklarını terk ederek hicret ettikleri için yoksullaşmış muhacirler için dayanılması zor bir durumdu. Sabırları zorlanıyor, bir an önce savaşmalarına izin verilmesini arzuluyorlardı. Savaşarak mağduru oldukları zorbalıkların intikamını almak, korkmadıklarını göstermek, kozlarını paylaşmak istiyorlardı. Fakat istedikleri izin bir türlü verilmiyordu. Bu şekilde aylar geçmeye başladı. Savaşa izin verilmesinin büyük bir özlemle beklendiği günlerde, konusu savaş olan bir grup ayet vahyoldu. Müslümanlar yeni ayetleri duyunca şaşırdılar. Konusunu savaşın oluşturduğu bu ayetlerde savaşa izin verilmiyordu. Belki sonraki günlerde izin verilecekti; ancak bu henüz gündemde değildi. Ayetlerle önemli bir hatırlatmada bulunuluyor, savaş konusundaki istek ve arzuların getireceği sorumluluğun iyice düşünülmesi isteniyordu.

Savaş ve sorumluluk

Müslümanların, müşriklere fiilî müdahalede bulunmalarına ve gerekirse savaşma rina izin verecek ilâhî bir talimatı bekledikleri günlerde vahyolunan ayetler Bakara sûresinin bir grup ayetiydi (2:246-252). Bu ayetlerde, İslâm davetinin emir ve komutasını risâlet sürecinin her aşamasında elinde tutan ilâhî irade, Müslümanlara önemli bir uyarıda bulunuyor ve bu uyarısını ise tarihte yaşanmış bir ör­nek üzerinden gerçekleştiriyordu. Böylelikle söz konusu uyarı, soyut ve herkesin kolaylıkla anlayamayacağı bir nitelikten, herkesin kolaylıkla anlayabileceği ve her türlü tereddütten uzak bir şekilde sorumluluğunu hissedebileceği bir niteliğe sahip kılınmış oluyordu. Söz konusu ayet grubu, tarihte yaşanmış ve örnek olarak anlatılacak durum sanki Medine’deki Müslümanların gözlerinin önünde o anda gerçekleşiyormuş ve onu bizzat seyrediyorlarmış gibi ‘görmedin mi?’ [132] sorusuyla başlıyordu. Böylelikle dikkatlerin anlatılan olaya yöneltilmesi, zihinlerin verilecek mesaja yoğunlaştırılması sağlanıyordu. İlk ayette, geçmişteki Müslüman bir topluluğun peygamberlerine sundukları bir istekleri anlatılıyordu: ‘Musa’dan sonra İsrail oğullarının önde gelenlerinin ne yaptıklarını görmedin mi? Onlar, peygamberlerine; ‘Başımıza bir hükümdar tayin et ki, Allah yolunda savaşalım.’ dediler.’ Bu, Medine’deki Müslümanların son zamanlarda yoğun bir şekilde dile getirdikleri bir isteklerinin aynısının geçmişte dile getirildiğini ifade eden ilâhî bir tanıklıktan başka bir şey değildi. Medine’deki Müslümanlar da, geçmiştekiler gibi, peygamberlerinden savaş izni isteyip duruyorlardı. Özellikle son aylarda, savaşarak müşriklerin zorbalıklarına fiilî karşılık vermeyi arzuladıklarını dile getirip duruyorlardı. Dolayısıyla ilk anda, bu ayetin, Medine’deki Müslümanların isteklerine cevap verdiği düşünülebilirdi, ama öyle değildi. İzin verilmiyor, izin vermek yerine izin verilmesi durumunda sahip olunacak sorumluluğun gereğine göre olunup-olunmayacağı soruluyordu. Bu ise kendisinden savaş izni istenen peygamberin sözleriyle ifade ediliyordu: Peki ama savaşmanız emredilir de savaşmaktan kaçınırsanız’.’

Bu önemli bir hatırlatmaydı. Üstlenilecek sorumluluğu dile getiren bir uyarıydı. Ancak izin isteyenlerin cevapları hazırdı; aynen Medine’deki Müslümanlarınki gibi: ‘Yurdumuzdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olan bizler niçin savaşmayacağız ki? Bu sözler, savaşmalarına izin verilmesi durumunda sahip olacakları sorumluluğun gereklerini yerine getireceklerinin teminatını dile getiren bir açıklamaydı. Öyle ya, bu kadar mağdur edilmişliklerine; evlerinden, çocuklarından, mal ve mülklerinden uzaklaştırılmalarına; onurlarıyla alay edilmiş, canlarına kastedilmiş olmasına rağmen niçin savaşmayacaklardı! Böylesi bir durumda savaşılmazdı da hangi’durumda savaşılırdı! Ayet, geçmişteki o Müslüman- savaş isteğini ve savaşın gereğine uyacaklarını dile getiren açıklamalarını ta en sürecin doğrudan sonuna geçiyor ve geçmişte yaşanan kötü akıbete dikkat çekiyordu: ‘Fakat kendilerine savaşmaları emredilince, çok azı hariç büyük çoğunluğu dönüp kaçtılar; savaşa katılmak istemediler.’ İşte bu, tamamen duygusal bir atmosferde istenen, sonucu hesaplanmadan arzulanan ve bu şekilde üstlenilen sorumluluğun altında ezilmenin yaşanmış tipik bir örneğiydi. Yaşanan acıların etki­siyle düşmandan uzakta durup savaşmayı istemek kolaydı; ama iş başa düşünce, düşmanla karşı karşıya kalınca üstlenilen sorumluluğu yerine getirmek kolay de­ğildi. O hâlde Medine’deki Müslümanlar peygamberlerinden isteklerini tekrar gözden geçirmeli ve olur ki kendilerine savaş izni verilirse sorumluluklarının ne kadar ağır olduğunu düşünmeliydiler. İzin verilip de, sorumluluklarım yerine getirmezlerse ilâhî katta suçlu konuma düşeceklerini bilmeliydiler. Selefleri olan Müslümanların çoğunluğunun durumuna düşmemeliydiler. Onlar savaşmalarına İzin verilip, kaçınmamaları gereken bir savaş durumuyla karşı karşıya kalınca so­rumluluklarının gereğine göre davranmaktan kaçınarak, ilâhî emre uymayarak ‘zalimlerden olmuşlardı.

Medine’deki Müslümanları eğitme, uyarma görevini en güzel biçimiyle yerine getiren Kur’an, geçmiş zamanlardaki Müslümanların yaşadıkları ve çoğunluğu için kötü sonuçlanan durumu hatırlatan ayeti takiben, bir başka hatırlatmada bu­lunuyordu. Peygamberlerinden savaş konusunda izin isteyen geçmişteki o Müslümanlardan ‘zalim! olmayıp, sorumluluğunun gereğine göre davrananların savaşa çıkınca daha başka imtihanlarla karşılaştıkları hatırlatılıyordu. Bu hatırlatmada, savaşa uzanan sürecin ne gibi daha başka sorumlulukları gerektirdiği, duygu ve düşüncelerin ne tür yanlışlara kayabileceği ifade ediliyordu. Konuya ilişkin ilk hatırlatma, komutan tayin edilecek kişi veya kişilerin kimlikleriyle ilgiliydi. Bu komutan veya komutanların Müslümanlarca düşünülen ve umulan kimseler olmayabileceği bildiriliyordu. Hiç ummadıkları kişilerin yönetiminde savaşa çıkabilecekleri ifade ediliyordu. Bunu geçmişteki örneğinden hareketle dile getiren ayet şöyleydi: ‘Peygamber ‘Allah, Tâlût’u size hükümdar olarak tayin etti’ dediği zaman onlar ‘Biz hükümdarlığa ondan daha layık kimseler olduğumuz halde, kendisine servet ve zenginlik konusunda geniş imkânlar verilmemiş birisi nasıl olur da bizim hükümdarımız olur?’ dediler. Peygamber dedi ki: ‘Allah sizin başınıza onu seçti. O, bilgi ve cüsse bakımından size üstün kılındı. Allah hükümranlığı istediğine verir. Allah’ın mülkü ve kudreti çok geniştir. O her şeyi ilmiyle kuşatan ve her şeyi bilendir.[133]

Medine’ye toplanmış bulunan Müslümanlar arasında, itibarı diğerlerine göre daha yüksek kimseler vardı. Mekkeli Müslümanlar için Ebû Bekir, Ömer, Medineli Müslümanlar için ise Sâ’d b. Ubâde, Sâ’d b. Muaz söz konusu kimselerden bazılarıydı. Bu kimseler hâl ve hareketleriyle, kimlik ve kişilikleriyle, sosyoekono­mik konumlarıyla İslâm öncesi dönemde sahip oldukları itibarlarını, Müslüman olduktan sonra da olumlu özellikleri nedeniyle devam ettirmişlerdi. Kendileri istemeseler ve hatta karşı çıkıyor olsalar bile, Müslüman halk tarafından herhangi bir Müslüman gibi algılanmıyorlardı. Seçkin bir konumda bulunuyorlardı. Müslümanların bu kimselerin komutası altında savaşa çıkmaları bir probleme neden olmaz, gururlarını zedelemezdi. Ancak diğer bazı Müslümanlar vardı ki, bunlar köle geçmişleri, yoksullukları, fiziksel zayıflıkları nedeniyle halk arasında itibarlı kimseler değillerdi. Bu açıkça dile getirilmese bile durum açıkça böyleydi. Hatta açıkça dile getirildiği zaman da olmuş, Ebü Zerr, bir gün bir şeyden dolayı kızdığı BilâTe ‘Siyah kadının oğlu’ diyerek deri’renginden, ırkından dolayı hakaret etmişti. Kuşku yok ki, bu değerlendirmeler Islâmî bir temele sahip değildi. Bu ne­denle Resulüllah, Ebû Zerr’i ‘Sen de hâlâ cahiliye kalıntıları vaf diyerek azarlamış ve durumunu düzeltmesini istemişti.[134] Ve yine bu nedenledir ki, daha sonraları birçok kez şu sözleriyle hatırlatmalarda bulunmuştu: ‘Başı kuru üzüm tanesi gibi bir Habeşli bile idareci olsa ona itaat, edin [135] ‘Kim idarecisini beğenmiyor oha bile sabretsin, şunu bilin ki idarecisinin (emirlerin)den bir karış dışarı çıkarsa cahiliye ölümüyle ölür [136] Bir köle bile olsa size idareci tayin edilmişse, Allah’ın kitabına göre sizi yönettikçe ona itaat edin [137] ‘Sevse de sevmese de Müslüman bir kimsenin dinleyip itaat etmesi gerekir, ancak isyan emredilmesi bundan istisnadır. Eğer isyan em-redilirse buna itaat yoktur. [138]

Bilâl, Ammar, Zeyd b. Harise ve başta Suffe topluluğu olmak üzere diğerleri Müslüman halkın önemsemediği kimselerdi. Onları birer arkadaş, komşu olarak kabul etmekte problemleri yoktu, ama kendisine saygı duydukları bazı itibarlı kimseler varken, bu kimselerin emir ve komutası altında olmaktan hoşlanmayacak kimselerin bulunduğu da kesindi. Hatta daha da önemlisi, henüz yeni iman etmiş birçok kişi açısından Abdullah b. Ubeyy’in itibarı bile bu köle, yoksul Müslümanlardan daha yüksekti. O hâlde savaş konusunda izin isteyenler bilmeliydiler ki, savaşa izin verilir ve düşmana karşı çıkmaları gerektiği zaman istedikleri kişilerin komutası altında olmayabilirlerdi. Hatta komutan olması düşünülenler birer er, er olması düşünülenler ise tam yetkili birer komutan olabilirlerdi. O halde savaşa izin verilmesi isteklerini dile getirirlerken, Allah ve Resulü tarafından kendilerine komutan tayin edilmiş kişi her kim olursa olsun, onun emri ile sonu ölüm olan yolculuklarına çıkmakta tereddüt etmemeliydiler. Daha savaşa izin verilmediği bir aşamada bunu dikkate almalı ve isteklerini buna göre dile getirmeliydiler. Fakat bu arada şunu da hatırlarında tutmaları gerekiyordu: Eğer Allah ve Resulü birisini Müslümanlara komutan tayin ederse, bu tercih o kişinin bu işi hakkıyla yerine getireceğinden dolayıydı. İlâhî emanetin sorumluluğunu taşıyabi­lecek birisi olmasmdandı. Yoksa keyfi bir tercih değildi.

Müslümanlara, savaşa izin verilmesi durumunda, hiç ummadıkları kişilerin ernri altında savaşabilecekleri hatırlatıldıktan sonra, savaşın zorluklarını hatırlatan bir başka uyarı daha yapıldı. Bu, geçmişteki Müslümanlara komutan tayin edilmiş kişi vesilesiyle yapılan bir uyarı ve hatırlatmaydı: Tâlût ordusuyla yola çıkınca ‘Allah sizi şimdi bir nehirle imtihan edecek, onun suyundan içen benden değildir, onu tatmayan bendendir; ondan sadece bir avuç dolusu içen ise affedilmiş olacaktır’ dedi. İçlerinden pek azı hariç hepsi sudan doyasıya içtiler.[139] Savaşta üstün olmanın, galibiyeti elde etmenin değişmeyen şartları vardır. Komutanın emrine uymak, verilen sorumluluğun gereğini yerine getirmek, zorluklara direnip kolayca pes etmemek, sıkıntılara katlanıp sabırlı olmak söz konusu şartlardan bazıları ve en önemlileridir. Geçmişteki Müslümanların komutanı olan Talût, askerlerinin tüm bu özelliklere sahip olmasını sağlamak ve bu Özelliklere sahip olmayan ve olamayacakları ayırt etmek için, Allah’ın emri gereği bir imtihana başvurmuştu. Susamış, çölün sıcağında iyice bunalmış askerlerine içinden geçecekleri nehrin suyundan içmemelerini, susuzluğa sabredip, dirençlerini muhafaza etmelerini emretmişti. Fakat, zor şartlarda kolayca gevşeyen, direnip durumunu muhafaza edemeyen, nefsine hakim olamayan kişiler komutanlarının bu İsteğine itaat etmeyip, emre karşı gelerek sudan doyasıya içmişlerdi. Talût bu kimseleri ordusundan çıkarıp uzaklaştırmış; üstelik sayıca çok fazla olmalarına ve onların ordudan uzaklaşmaları ile düşman karşısında sayıca daha da azalmalarına rağmen. Ayette açıklanıyordu ki, peygamber tarafından komutan tayin edilen Talüt’un bu tercihi esasen ilâhî bir talimatın gereğiydi ve bunu askerlerine açıkça ifade etmişti: ‘Allah sizi şimdi bir nehirle imtihan, edecek, onun suyundan içen benden değildir…’ Bu imtihanın olması gerekiyordu, çünkü korkaklarla, emir dinlemeyen ve disiplini bozanlarla, direnci zayıf kimselerle savaşın kazanılması mümkün değildir. O kimselerin orduda kalması, diğer askerleri de olumsuz etkilemelerinden başka bir şeye neden olmayacaktır.

Kur’an canlı örneğini açıklamaya devam ediyordu. Anlatımın bu sahnesinde, komutanlarının emrine uyan az sayıdaki Müslüman kendilerinden sayıca çok fazla olan düşman ordusuyla karşı kar siyaydılar. Bu bir başka imtihandı. Bazıları güçlü ve sayıca çok olan düşman ordusunu görünce ‘Bugün Câlût ve ordusuna karşı koyacak hiç gücümüz yok’ diyerek dirençlerini bozup, korkularına yenik düşmüşlerdi. Artık, geride kalmış olanlar bir avuç mücahitti. Her türlü imtihanı başarıyla aşmış, sorumluluklarının bilincinde olan bu mücahitler kendilerinden sayıca çok fazla olan düşman karşısında korkmamışlar ve gerilememişlerdi. Korksalar bile bunu durumlarını değiştirmenin vesilesi kılmamışladı. Zira fiziksel açıdan zayıf olduklarının, sayıca bir avuç olduklarının farkındaydılar, ancak bunların hepsinden daha önemli bir başka şeyin de farkındaydılar. Bunu ise açıkça ifade etmişlerdi: ‘Sayıca az nice topluluklar, Allah’ın izniyle, kendilerinden çok büyük ordulara galip gelmişlerdir. Zira Allah, güçlüklere karşı sabırlı olanlarla beraberdir.[140] Onlar güçlerinin kaynağının, zaferi elde etmelerinin olmazsa-olmaz Kiünrinde kimseler olarak savaşın hemen öncesinde yegâne sığınaklarına yönelmişlerdi: ‘Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki, tutunalım, korkup kaçmayalım. Bu kâfir topluluğa karşı bize yardım et.[141]

Tüm bunlar, ısrarlı bir şekilde savaş konusunda izin isteyen, ısrarları nedeniy­le Resulûllah’ı bunaltma noktasına gelmiş olan Müslümanlara yönelik bazı önemli uyarı ve hatırlatmalardı. Savaşa izin verilmesi durumunda sürecin nasıl gelişe­ceğini bildiren, karşılaşılacak zorluklara dikkat çeken açıklamalardı. Ancak aynı zamanda da bir müjdeydi. Eğer Müslümanlar sorumluluklarının gereklerini yerine getirirlerse, sayıca az olmaları, fiziksel açıdan zayıf olmaları zaferi elde etmelerine engel olamayacak, Allah kendilerine zaferi lütfedecekti. Bu da geçmişteki örneğine bağlı olarak şöyle bildiriliyordu: ‘Onlar, Allah’ın izniyle düşmanlarını yendiler. Davud, Calût’u öldürdü. Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi; dilediği şeyleri kendisine öğretti. Eğer Allah, insanların bir hışmını diğer bir kısmıyla defetmeseydi, yeryüzü fesada uğrardı. Allah alemlere karşı lütuf sahibidir. Bunlar Allah’ın mesajlarıdır. Ey peygamberi Hakikati ortaya koyan bu mesajları sana iletiyorum. Doğrusu sen bu mesajların emanet edildiği elçilerdensin’.[142]

Müslümanlar mesajı almışlardı. Sorumluluklarının hiç de hafif olmayacağını anlamışlardı. Artık istedikleri şeyin neleri gerektirdiğinin farkındaydılar. Ve bu şartlar içerisinde sorumluluklarını üstlenmeye hazır olduklarını gördüler, isteklerini tekrar dile getirdiler. Hicretin 7. ayında vahyolunan bir ayetle istediklerine kavuştular. Ayet şöyleydi: ‘Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere.), zulme uğramış olmaları nedeniyle (savaşma) izni verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardım etmekte mutlaka kadirdir. Onlar, başka değil, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar.[143]

Savaş Hukuku

Savaşa izin verilmesiyle birlikte, Resulüllah risâlet sürecinin bu yeni aşamasına uygun olarak hemen gerekli hazırlıkları yapmaya ve sürdürülecek askeri faaliyetlerin altyapısını düzenlemeye başladı. Ancak şu var ki, savaşma izni, sırf intikam duygularını karşılamak için verilmemişti. Savaş istenmeyen bir şeydi ve şartların zorunlu kıldığı bir aşamayı temsil ediyordu. Müslümanlar müşriklerle savaşabilirlerdi, ama bu istedikleri gibi davranabilirler anlamına gelmiyordu, izin verilen savaşın Şartlan ise bir başka ayetle açıklandı: ‘Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat haksizlere saldırmayın, çünkü Allah saldırganları sevmez.[144]

Kur’an, esasen savaşı olumlu bulmuyordu. Savaşın olmadığı bir dünya istiyor­du. Ama bu isteğin gerçekleşmesi aynı zamanda kâfirlerin/müşriklerin de savaştan uzak durmalarıyla ilgiliydi. Allah’ın hükümlerini kabul etmeyen ve dolayısıy-a savaŞ yasaklansa bile bu yasağa uymayan müşriklerin Müslümanlarla savaştıkları bir ortamda savaşın yasaklanamayacağı, böyle bir yasağın müşriklerin isteklerine uygun bir süreci oluşturacağı ve Müslümanları yok oluşa sürükleyeceği açıktır. Düşününüz ki düşman en öldürücü silahlarla kapınıza dayanmış, öldürmeye ve yok etmeye hazır bekliyor ve siz savaşma yasağı nedeniyle hiçbir şey yapamıyorsunuz. Elbette ki bunun kabul edilebilir tarafı yoktur. O halde yapılması gereken şey savaşmaya izin vermek, ama savaşı her türlü vahşetin sergilendiği bir ortam ve durum olmaktan çıkarmak için kuralları bulunan bir duruma dönüştür­mektir. İslâm da bunu yaptı. Savaşı bir düzene koymanın, kuralları olan bir olguya dönüştürmenin çabasını yürüttü. Savaşı vahşetin en asgariye indirildiği bir durum haline getirmeye çalıştı. Resulüllah’ın savaşa gönderdiği birliklere, ordu komutanlarına emir ve tavsiyeleri, savaşa çekidüzen vermenin, savaşmayı insanî değerler açısından kurallı hale getirmenin çabasını açıkça gözler önüne sermiştir. Bir harekât sırasındaki şu tavsiyesi bunun örneklerinden sadece birisini teşkil etmektedir: ‘Allah adıyla, Allah’ı tanımayanlara karşı Allah yolunda savaşa çıkın. Savaşın, ancak aşırı gitmeyin. Verdiğiniz sözlere, yaptığınız anlaşmalara uyun. Ahde vefasızlıktan kaçının. Külah, burun kesmek gibi işkenceler yapmayın. Çocuklara, İhtiyarlara, kadınlara ilişmeyin; onlara bir zarar vermeyin.[145] O’nun bu tavsiyelerinin Kur’an’daki karşılığı olan ayetlerden birisi -yukarıda geçtiği üzere şöyledir: ‘Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşın gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez.[146]

İslâm, savaşın Allah için olmasını, savaşın meşruiyet şartı olarak ifade etmiştir. Bu çok önemli bir şarttır. Çünkü Allah için olan bir şey, Allah’ın bildirdiklerine, Allah’ın isteğine muhalif olamaz. Eğer muhalif olursa, bu durumda o şey Allah için olmaz ve meşruiyetini kaybeder. Bu nedenle, savaşın kendisinin, gelişim aşamalarının ve sonuçlanış biçiminin meşru olabilmesi, bütün aşamalarıyla Allah’ın istek ve emirlerine göre şekillenmesini zorunlu kılar. Allah’ın istek ve emirleri ise vahşet, kan, öldürme, yaralama değil; mümkün olduğu kadar en az zararla, en az acıyla bu istenmeyen durumu sonuca ulaştırmaktır. Ayrıca, İslâm’daki izin verilen savaş, herhangi bir menfaat için; mal elde etmek, şan şeref elde etmek için değil; dünyada hak ve hukukun, iyilik ve güzelliğin, doğruluk ve dürüstlüğün muhaliflerini zorbalıklarından, kötülüklerinden, zalimliklerinden alıkoymak için yapılır. Hakkın adaletin yolunu tıkamışları o yoldan kaldırmak, hakkı ve hukuku hakim kılmak için yapılır.[147] Bu nedenledir ki ‘Allah için’ diye tanımlanan ve bu şekline müsaade edilen savaşın dışındaki her türlü savaş yasaklanmış; meşru görülmeyen savaşlara yol açan her türlü istek, tavır, niyet ve girişim aşağılanıp, reddedilmiştir. Bu konuda Resulüllah’ın açıklama, tavsiye ve emirleri pek çoktur. Şunlar konunun bazı örnekleri olarak önemlidirler: Abdullah b. Amr ‘Ey Allah’ın Resulü.’ Bana savaş hakkında bilgi vef dediği zaman, Resulüllah’ın sözleri şöyle olmuştu: ‘£y Abdullah! Eğer sen Allah’ın rızasını umarak ve güçlüklere, katlanarak sa­vaşırsan, Allah seni kıyamet günü o hâl üzere diriltir. Eğer sen gösteriş ve övünme için savaşırsan, Allah da seni kıyamet günü o hâl üzere diriltir. Kısacası, sen, ne hâl üzere öldürür veya öldürülürsen, Allah da seni o hâl üzere diriltir.[148] Bir defasında da Şan ve övünmek için; gösteriş yapıp meşhur olmak için savaşan kimse için ne dersin? diye sorulduğunda şu cevabı vermişti: ‘Kim Allah’ın kelimesi (Keüme-i Tevhid: Tev­hidin hakimiyeti) için savaşırsa işte onun ki Allah yolundadır. [149] Müslümanlardan birisinin ‘Ey Allah’ın Resulü! Allah yolunda savaşmak ve aynı zamanda dünya mallarından bir şeyler elde etmek isteyen bir kimse hakkında ne dersin?’ sorusu karşısındaki açıklaması ise şöyle olmuştu:-‘O hişinin karşılığım göreceği bir sevabı yoktuf. Orada ki Müslümanlar bu cevap karşısında şaşırırlar, çünkü anlattıkları kişinin aynı zamanda Allah için savaşıyor olmasını dikkate alarak sorularını tekrar yöneltirler, cevap yine aynıdır: ‘O kişinin karşılığını göreceği bir sevabı yoktur’. Müslü­manlar soru belki yanlış anlaşıldı düşüncesi ile tekrar sordukları zaman, yine ay­nı cevapla karşılaşırlar: ‘O hişinin karşılığını göreceği bir sevabı yoktur. [150] Müslim b. Haris’in anlattıkları da konu dahilinde önemlidir: ‘Resulüllah, bizi askerî birlik olarak bir yere göndermişti. Tam saldırıya geçeceğimiz sırada, ben at üzerinde bulunduğum için arkadaşlarımdan ileriye geçtim. Kadınlar ve çocuklar feryatlar içerisinde karşıma çıktılar. Onlara ‘Kurtulmak istiyor musunuz?’ diye sordum; ‘Evet’ dediler; ‘Öyle ise ‘Sehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın kulu ve resulüdür’ deyin’ dedim. Dediğimi yaptılar. Bunun üzerine birlikteki arkadaşlardan hiç kimse onlara bir şey yapmadı. Medine’ye döndük ve olanları Resulüllah’a anlattık. Resulüllah duyduklarına çok sevindi. ‘Bu güzel davranışınızdan dolayı sizden her birinize pek çok sevap yazıldı’ dedi. [151]

İlk Askerî Harekâtlar

Resulüllah, savaşa izin verilince gerekli hazırlıkları yaptı ve gerektikçe değişik yerlere askerî birlikler göndermeye başladı. İlk askerî harekâtların tamamının Mekke müşriklerine yönelik olması ise bilhassa önemlidir. Resulüllah, bu askeri harekâtlarla, Mekke müşriklerinin ticaret yollarını keserek, ticarî faaliyetlerinin güvenliğini tehlikeye sokarak veya hacıların yol güvenliklerini sarsarak Mekke’ye karşı ekonomik bir ambargo uygulamayı amaçladı. Mekke’yi ekonomik yoldan sarsmaya çalıştı. Bu istek ve planında, Mekke’yi zor durumda bırakarak Müslümanlarla anlaşmaya hazır hale getirme arzusunun yanı sıra, Mekke’de kalmış çocuk, kadın ve ihtiyarların güvenliğini sağlama arzusunun da etkileri vardı. Mekke eşrafına; ‘Eğer islâm karşıtlığınızı sürdürürseniz veya Mekke’deki Müslümanlara zarar verirseniz, ekonominizi baltalar, hepinizi sefil kılarız’ mesajını vermeyi arzulamıştı.

Risâlet sürecinin Medine döneminde birçok askerî harekât gerçekleştirildi. Bunların bir kısmını bizzat Resulûllah komuta etti. Savaşmaya izin verilmesiyle peş peşe düzenlenen askerî harekâtlardan, ilk önemli savaş olan Bedir’e kadarkleri şunlar oluşturdu.

Sifül Bahr (Is) harekâtı (Mart 623)

Sifül Bahr harekâtı, risâlet sürecinde gerçekleştirilen ilk askerî harekât olma özelliğine sahiptir. Bu harekât hicretin 7. ayında, savaşa izin verilen ayetin vahyolunmasının hemen ertesinde gerçekleştirildi. 30 kişilik birliğin komutanı Hz. Hamza idi. Birlik, Sifül Bahr ismiyle bilinen sahil bölgesine gönderildi. Harekâtın nedeni, Mekke eşrafının Medineli müşrikleri Resulûllah aleyhine kışkırtmaları ve Medineli Müslümanları yazılı veya sözlü tehdit etmeleriydi. Harekâtla, Mekke müşriklerine, boyun egilmeyeceğinin, artık pasif direnişle yetinmeyip, gerektiğinde silahla karşılık verileceğinin mesajını vermek amaçlanmıştı. Bu harekâta ve Bedir’e kadar ki diğer tüm harekâtlara katılanların tamamı da muhacirlerdi. Bunun nedeni ise, Medineli Müslümanların ikinci Akabe biatında Resulüllah’ı sadece koruma sözü vermiş olmalarıydı. Halbuki bu harekâtlar savunma nitelikli değildi. Resulûllah, Medineli Müslümanları sözlerinin dışına çıkmaları konusunda zorlamak istemedi ve Bedir’e kadar ki bütün harekâtları sadece muhacirlerle gerçekleştirdi.

Hz. Hamza’nın komutasındaki Müslümanlar Sifül Bahr bölgesine geldikleri zaman, Ebû Cehil’in komutasındaki üç yüz savaşçının koruduğu Mekke kervanıyla karşılaştılar. Kervan, Şam’dan dönüyordu, iki taraf savaş düzeni alıp, karşılıklı olarak savaşmaya hazır hâlde beklemeye başladılar. Her an savaş patlamak üzereydi. Bu sırada kervanda bulunan Mecdî b. Amr iki taraf arasında elçilik yaparak, savaşın çıkmasını önledi. Kervan Mekke’ye giderken, Müslümanlar Medine’ye döndüler. Resulûllah, fiilî çatışma çıkmamış olmasına sevindi. Mecdî’nin girişimini işitince memnun oldu; Mecdî’yi ‘Doğru ve iyi bir iş yapmış [152] diyerek övdü. Zira, Resulûllah fiilî çatışma istemiyor, sadece korkmadıklarını göstermek ve gözdağı vermek istiyordu.

Râbiğ Harekâtı (Nisan 623)

Hicretin 8. ayında Ubeyde b. Haris’in komutasında yaklaşık 60 kişiden oluşan bir birlik, hacıların Mekke’ye giderken kullandıkları yol üzerindeki bir vadi olan Râbiğ’e gönderildi’. Harekâtın amacı, Sifül Bahr harekâtında olduğu gibi, Mekke müşriklerine gerektiğinde savaşmaya hazır olunduğunun ve ekonomik kaynaklarına saldırıda bulunulabileceğinin mesajını vermekti. Râbiğ’e varıldığı zaman yak­laşık iki yüz kişilik Mekkeli grupla karşılaşıldı. Mekkeliler savaşmayı göze alama­dılar. Sâ’d b. Ebî Vakkas’m ok atması üzerine dağılıp, kaçtılar. Bu arada Mekkelilerle birlikte olan, ancak aslında İslâm’a girmiş bulunan Mikdad b. Amr Müslümanlara katıldı. Sâ’d b. Ebî Vakkas’m bu harekât sırasında düşmana attığı oklar, Müslümanların savaşmak niyetiyle attıkları ilk oklar oldu.

Harrâr Harekâtı (Mayıs 623)

Hicretin 9. ayında Sâ’d b. Ebî Vakkas komutasında 8 kişiden oluşan askerî birlik, Mekke yakınlarındaki Harrâr bölgesine gönderildi. Harekâtın amacı, Mekke kervanını gözlemek ve Mekkelileri tedirgin etmekti. Bu amaç gerçekleştirildi ve herhangi bir çatışma çıkmadan Medine’ye dönüldü.

Ebvâ (Veddan) (Ağustos 623)

Hicretin 11. ayında Medine’ye 5 günlük mesafede bulunan Ebvâ bölgesine düzen­lenen bir harekâttır. Harekâtı bizzat Resulüllah komuta etti. Bu aynı zamanda Resulüllah’ın komuta ettiği ilk harekât oldu. Medine’de yerine vekil olarak Sâ’d b. Ubâde’yi bırakan Resulüllah, 60-70 kişilik birliğin başında yola çıktı. Amaç Mekke müşriklerine gözdağı vermenin yanı sıra, Damra kabilesi ile bir dostluk anlaşması yapmaktı. Harekât amacına ulaştı. Hem Mekke müşriklerine gerekli gözdağı verildi ve hem de Damra kabilesi ile saldırmazlık anlaşması yapıldı. Anlaşma gereği iki tarafta birbirlerinin aleyhine üçüncü bir tarafla anlaşma veya yardımlaşma içinde bulunmayacaktı.

Buvat Harekâtı (Eylül 623)

Hicretin 13. ayında, Medine’ye uzak dağlık bölgede bulunan Buvat’a düzenlenen bir harekâttır. Harekâtı Resulüllah komuta etti. Resulüllah, harekât için Medine’den ayrılırken, kendisine vekalet etmesi için Sâ’d b. Muaz’ı bıraktı. İki yüz muhacirin katıldığı harekâtın amacı Mekke müşriklerine gözdağı vermekti.

Safevan (I. Bedir) Harekâtı (Eylül 623)

Hicretin 13. ayında düzenlenen ve ‘ilk Bedir Seferi’ ismiyle de anılan bir harekâttır. Bedir bölgesine düzenlendi. Harekâtın amacı, Medinelilerin deve ve sığırlarını çalan Kürz b. Harise’yi yakalamak ve hayvanları almaktı. Harekâtın komutanı bizzat Resulüllah’tı. Resulüllah’a vekaleten Zeyd b. Harise Medine’de kaldı. Kürz b. Harise arandı, ancak bulunamadı, Fakat bu harekâtla, Müslümanların kendilerine yönelik düşmanca girişimler karşısında sessiz kalmayacaklarının mesajı açık veya gizli tüm düşmanlara bir kez daha verilmiş oldu.

Zü’I’u Seyre (Zü’l-Uşeyra) Harekâtı (Kasım 623)

Hicretin 16. ayında Mekke ile Medine arasında bir bölge olan Yenbû bölgesine düzenlendi. 150-200 kişiden oluşan birliği Resulüllah komuta etti. Harekâtın amacı Müdlic ve Damra kabileleriyle dostluk anlaşması yapmaktı. Harekât planlandığı gibi yürütüldü ve gerekli anlaşmalar yapıldı.

Nahle Harekâtı (Savaş: 27 Ocak 624)

Hicretin 17. ayında Mekke yakınlarındaki Nahle bölgesine düzenlenen bir hare­kâttır. Abdullah b. Cahş’ın komutasındaki 8 veya 12 kişiden oluşan birlik Nahle’ye gönderildi. Birlik, Nahle’ye vardığı zaman Taif ten dönen Mekke kervanıyla karşılaştı. Müslümanlar kervana saldırdılar. Çıkan çatışmada bir müşrik öldürüldü, ikisi esir alındı. Kervan, Müslümanların eline geçti. Birlik Medine’ye döndüğü zaman, Resulüllah ne malları ve ne de esirleri kabul etti; gerçekleşen çatışmayı hoş karşılamadı. Çünkü çatışma Arap geleneğinde önemli bir yeri olan ‘haram aylar’da gerçekleşmişti. Resulüllah bu durumun bütün düşmanlar tarantıdan Müslümanların aleyhine kullanılacağını düşündü. Düşündüğü gibi de oldu. Mekke müşrikleri Müslümanları saldırganlıkla suçlayıp aşağılarken, Yahudiler de Müslümanları geleneklerine uymamak, kan akıtmaya eğilimli ve tecavüzkar olmakla suçlayıp aşağıladılar. Birkaç koldan yürütülen menfi propaganda son derece etkili oldu. Çünkü gerçekten de gerçekleştirilmiş bir saldırı vardı ve saldırı haram aylarda olmuştu. Saldıran taraf da Müslümanlardı. Bu durum Müslümanları oldukça üzüp, sıkıntılara sevk etti. Kendilerini savunmakta zorlandılar. Ancak ilâhî irade işe müdahale etti ve sorunu çözdü. Vahyolunan bir ayet konuyu açıklığa kavuşturdu: ‘Sana haram aydan ve onda savaşmanın doğru olup olmadığından soruyorlar. De ki: ‘Haram ayda savaşmak büyük günahtır. Ancak (insanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkar etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine engel olmak ve halkını oradan çıkarmak; bunlar Allah katında daha büyük günahlardır. Fitne adam öldürmekten daha büyük bir günahtır’. (Ey iman edenleri O düşmanlarınız) eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşırlar. Sizden kim, dininden döner de kâfir olarak ölürse, böylelennin yaptıkları işler dünyada da ahirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar [153] Bu ayetle, Müslümanları saldırgan olmakla suçlayanların bizzat kendilerinin saldırganlıklarından örnekler veriliyordu. Haram aylarda savaşmanın doğru olmamasına rağmen, insanlara sırf inançları nedeniyle sıkıntı vermenin, işkence etmenin, hakikati inkar etmenin daha büyük günah, daha büyük hata olduğu, bu nedenle Müslümanlar aleyhinde propaganda yapanların öncelikle kendilerini gözden geçirmeleri gerektiği bildiriliyordu. Ayrıca, müşriklerin kendilerinde gerekli güç ve cesareti bulsalar, hiçbir kural ve yasak dinlemeden Müslümanlara saldırıp hepsini kılıçtan geçirmenin arzusunu taşıdıkları da açıklanıyordu. Bu, müşrikle iç dünyalarını deşifre etmesi nedeniyle önemliydi. Bu açıklama etkili de oldu ve müşrikler Nahle harekâtını bahane ederek islâm ve Müslümanların aleyhindeki konuşmalarından vazgeçtiler.

Ayetle Nahle harekâtının neden olduğu problem Müslümanlar açısından çözü­me kavuşturulup da asıl mahcup taraf müşrikler olunca, Resulüllah daha önce kendisine takdim edilen ve almayı reddettiği kervan malını Müslümanlar adına kabul etti, ele geçirilerek Medine’ye getirilen iki Mekkeliyi de esir kabul etti. Ancak Bedir sonrasına kadar esirlerin hukuku konusunda bir karara varmadı. Bedir sonrasında esaretten kurtulmak için fidye kabul edildiği için Mekkeliler bu iki esir için de fidye gönderdiler. Bu arada yaşanan bir olay ise İslâm’ın savaşa ve insana bakışını göstermesi açısından önemlidir.

Nahle harekâtında esir olarak alınanlardan birisi Hakem b. Keysan idi. Esirler Medine’ye getirilince Resulüllah onlara uzun uzadıya İslâm’ı anlattı. İslâm’a davet etti. Fakat bu durumu Hz. Ömer bir türlü kabullenemedi. Özellikle Hakem b. Keysan’ı kastederek; ‘Ey Allah’ın Resulü! Bunlarla ne diye konuşup kendini yoruyorsun? Vallahi bunlar hiçbir zaman Müslüman olmazlar. Müsaade et bana bunların boyunlarını vurayım da cehenneme gitsin’ diyerek tepkisini açığa vurdu. Fakat, Resulüllah müsaade etmedi. Takip eden günlerde Hakem’e sabırla İslâm’ı anlatmaya devam etti. Dinlediklerinden etkilenen Hakem Müslüman oldu ve esaretten kurtarılması için yakınları tarafından fidyesi gönderilmiş olmasına rağmen Mekke’ye dönmedi, Medine’de kaldı. Bu durumu daha sonra Hz. Ömer şöyle anlatmıştır: Hahem’in Müslüman olduğunu görünce, bütün gelmiş ve gelecek şeyler beni rahatsız etmeye başladı. Kendi kendime; ‘Peygamber benden daha iyi bilirken ben nasıl O’na karşı bir konuda ısrarda bulunabildim?’ diyordum. Sonra da; ‘Benim amacım ancak Allah ve Resulü içindi’ diyerek kendimi rahatlatmaya çalışıyordum. Hakem, Müslüman oldu ve vallahi güzel de bir Müslüman oldu. Allah yolunda çokça cihat etti. Nihayet Bi’r-i Maûne’de şehid düştü. Resulüllah kendisinden hoşnut oldu.[154]

[129] Hac sûresi, 22:39

[130] Bakara sûresi, 2:190

[131] Taberî, Câmiu’l-Beyân fi Tejsîri’l-Kur’ân, V/234; Cassâs, Ahkâmü’l-Kıır’an, 1/257; Kettânî, Et-Terâtîbu’l İdâriyye; 11/145.

[132] Bakara, 2:246

[133] Bakara, 2: 248

[134] Buharı, İman 22, Itk 15, Edeb 44; Müslim, Hibât 40.

[135] Buharı, Ezan 54, 56, Ahkâm 4.

[136] Buharı, I …,, 2, Ahkam 4; Müslim, İmâre 55.

[137] Müslim, İmâre 33; Ibn Mâce, C’ûıââ 39.

[138] Buharı, Ahkam 4; Müslim, İmâre 33; Ibn Mâce, Cihâd 40; Tirmizî, Cihad 29.

[139] Bakara, 2: 249

[140] Ba­kara, 2: 249

[141] Ba­kara, 2: 250

[142] Bakara, 2:251,252

[143] Hac, 22:39

[144] Bakara, 2:190

[145] Müslim, Cihad 3; Malik, Uuvatta 1/298

[146] Bakara, 2:190

[147] Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.’ (Bakara, 2:193) İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tâğut (bâtıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.’ (Nisa, 4:76) ‘Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (inkara) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.’ (Enfâl, 8:39)

[148] Koksal, İslâm Tarihi-Medine Devri, 1/308.

[149] Buharı, Cihad ve Siyer 15, Tevhid 28; Müslim, İmâra 149; Ebû Dâvud, Cihad 24; Nesaî, Cihad 21.

[150] Nesaî, Cihad 24

[151] Ebû Davud, Edeb, 110; Rudanî, Cem’ul-Fevâid, IV/253, 254.

[152] Vakıdî, Meğazi, 1/10.

[153] Bakara, 2:217

[154] Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, IV/137; Vakıdî, Meğazi, 1/15.

Bu yazıyı okudunuz mu?

hayır ve şer

Dinen haddi aşmak nedir

“Rabbinize alçak gönüllüce ve için için dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.” (A’raf 7/55) ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir