Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / 96. ZAFERE DOĞRU
imanilmihali.com
Hz. Peygamber

96. ZAFERE DOĞRU

ZAFERE DOĞRU

İslâm’da Hudeybiye zaferinden daha büyük bir zafer olmamıştır. Müslümanlar en büyük zaferi Hudeybiye’de elde ettiler. Ancak anlaşmanın imzalandığı gün bu anlaşılamadı. Birçok kimse, Resulüllah’ın bu anlaşmayı kabul etmesini doğru değerlendiremedi ve yanlış davrandılar. Resulüllah’i üzdüler. Çünkü anlamakta zorlandıkları bir şeye tepki vermekte aceleci dav­randılar. Halbuki Allah Hudeybiye ile Müslümanlara bir zafer vermeyi takdir etmişti. Gün gelince bunu herkes anladı. Anlaşma günü müşriklerin temsilcisi olan ve Resulüllah’a karşı şımarık davranan Süheyl b. Amr’ı Veda Haccı sırasında kurbanların kesileceği yerde dururken görmüştüm. Resulüllah’ın kurbanlıklarını getirerek kesilmesine rehberlik ediyordu. Sonra berberi çağırarak Resulüllah’ın başını tıraş ettirdi. Baktım, Resulüllah’ın kesilen saçlarını toplayıp eline yüzüne sürüyordu. Resulüllah’ın çevresinde dönüyor, O’nun her isteğini yerine getirmek için canla-başla çabalıyordu. Halbuki o Süheyl, Hudeybiye’de ‘Rahman ve Rahim olan Allah’ veya ‘Allah’ın elçisi Mııhammed’ yazılmasına karşı çıkmıştı. Onu bu kadar kısa sürede hidayete kavuşturan Allah’a hamd olsun. Allah’ın salât ve bereketi, kendisiyle bizi hidayete erdirdiği ve helak olmaktan kurtardığı Rahmet Peygamberinin üzerine olsun. (Hz. Ebû Bekir)

İman ve şüphe bir arada bulunmaz. Birisinin varlığı diğerini yok eder. Bu nedenledir ki, vahye iman etmiş Müslümanlar, tamamen denecek düzeyde kendilerinin aleyhine görünen Hudeybiye anlaşması Kur’an tarafından zafer olarak nitelediği zaman en ufak kuşku duymadan bunu kabul ettiler. Zaferin nasıl açığa çıkacağı­nı bilmiyorlardı ama geçekleşeceğine emindiler; heyecanla beklemeye başladılar. Acaba şartları tamamıyla Müslümanların aleyhine görünen Hudeybiye anlaşması nasıl bir süreç yaşanmasına vesile olacak da Müslümanlar fatih, müşrikler ise mağlup olacaktı?

Fethe giden değişimin ilk adımını Ebû Basir’in Medine’ye gelişi oluşturdu. Bir kişinin Müslüman olmuş bir hâlde Medine’ye gelişinin Hudeybiye’yi Müslüman­lar için zafere dönüştürecek süreci başlatacağı o an için hiç kimse tarafından anlaşılamadı. Ama ilâhî plan işlemeye başlamıştı ve Ebû Basir’in Medine’ye gelişinin bir zafere uzanan sürecin ilk aşaması olduğu daha sonra olanca açıklığıyla görüldü ve yaşandı.

Müslümanlar, ilk anda, Ebû Basir’in Medine’ye gelişi ile Ebû Cendel’in Hudeybiye’ye gelişi arasında bir fark görmediler. Dolayısıyla sonucun da aynı olacağını düşündüler. Bu nedenle de üzüldüler. Ancak süreç çok hızlı işledi ve Ebû Basir Müslümanların aleyhine olan bir maddenin gerçekte Müslümanların değil müş­riklerin aleyhine olduğunu gösteren bir sürecin kahramanı oldu. Süreç şu şekilde oluşup, gelişti: Ebû Basir, Mekke’deki Müslümanlardan birisiydi. Müşrik yakınları tarafından gözaltında tutulan ve Medine’ye hicreti önlenen Ebû Basir, Hudeybiye’den kısa süre sonra fırsatını bulunca kaçıp Medine’ye geldi. Muhtemeldir ki Ebû Cendel’in başına gelenlerden habersizdi veya gördüğü baskı ve işkenceler nedeniyle Medine’ye kaçmaktan başka çaresi kalmamıştı.

Ebû Basir’in Medine’ye kaçtığı anlaşılınca, akrabaları Hudeybiye anlaşmasının gereğine göre hareket ederek, Huneys b. Cabir ile Kevser ismindeki köleyi Resu-lüllah’a hitaben yazılmış bir mektupla birlikte Medine’ye gönderdiler. Huneys ve Kevser, Ebû Basir’den üç gün sonra Medine’ye ulaşıp Resulüllah ile görüştüler. Ebû Basir’in iadesini isteyen mektubu verdiler. Mektupta, Hudeybiye’de imzala­nan anlaşmanın konuyla ilgili maddesi hatırlatılıyordu. Söz konusu madde gayet aşıktı; Ebû Basir’in iadesi anlaşma gereği zorunluydu. Resulüllah, Ebû Basir’e durumu açıkladı; ‘Ebû Basir, bildiğin gibi biz Kureyş ile bir anlaşma yaptık. Anlaşma­ya uyacağımıza söz verdik. Sözümüzde durmak dinimizin gereğidir. Sözümüzden dönemeyiz. Hiç şüphe yok ki yüce Allah senin ve senin durumunda olan diğer Müslü­manlar için bir çıkış yolu gösterecektir. Haydi şimdi kavmine geri don [289] dedi. Ebû Basir ‘Ey Allah’ın Resulü! Beni, dinimden dolayı bana işkence yapanlara mı teslim ediyorsun? Beni dinimden döndürmeleri için onlara geri mi veriyorsun?’ diye yakınıp, yalvarmasına rağmen, Resulüllah yapacağı başka bir şey olmadığım söyledi. Ebû Basir Medine’den götürülürken çevrelerini sarmış olan Müslümanlar ‘Ey Ebû Basir! Üzülme ve korkma. Allah senin için bir kurtuluş yolu yaratacaktır” diyerek müjdelenen fethin sevincini dile getirdiler. Fakat bu arada diğer bir sözleriyle de Ebû Basir’e gizli bir mesaj veriyorlardı; ‘Git, işini gör.

Ebû Basir, Müslümanların kendisine verdikleri mesajı anladı mı bilmiyoruz. Muhtemelen anlamış olmalı, çünkü yolculukları sırasında Zü’l Huleyfe’ye gelip dinlenme molası verdiklerinde bir fırsatını bularak Huneys’i öldürdü. Kevser ise canını zor kurtarıp Medine’ye kaçtı. Ebû Basir de, öldürdüğü Huneys’in ve kaçan Kevser’in bıraktığı eşyaları alıp Medine’ye döndü.

Resulüllah bir grup Müslümanla birlikte mescitte otururken Kevser korku içe­risinde yanlarına geldi. Ebû Basir’in Huneys’i öldürdüğünü ve kendisini de öldürmek için peşinden geldiğini söyledi. O bunları anlatırken Ebû Basir içeri girdi; ‘Ey Allah’ın Resulü! Sen üzerine düşeni yaptın. Verdiğin sözün gereğini yerine getirdin. Artık sana bir sorumluluk yok. Ben Allah’ın yardımıyla dinimden döndürülmekten kurtuldum ve geri geldim’ dedi. Sonra savaş ganimeti kabul ettiği için yanma aldığı Huneys ve Kevser’e ait eşyaları bir kenara bırakıp ‘Ey Allah’ın Resulü, Beşte biri senin’ dedi. Resulüllah kendisine takdim edilen eşyayı kabul etmedi, Eşyaları aldığı takdirde anlaşmayı ihlâl etmiş olacağını, eşyaların tamamının Ebû Basir’e ait olduğunu söyledi.

Ebû Basir doğru düşünüyordu. Anlaşmaya uygun bir şekilde iade edilmişti. Bu iadeden sonraki gelişmelerden Müslümanlar sorumlu sayılmazdı. Ancak ne var ki bir yanlışlık yapmış ve tekrar Medine’ye gelmişti. Bu durumda Resulüllah’m onu tekrar iade etmesi gerekiyordu. Resulüllah, Kevser’e dönerek fîşte adamınız, Onu al eötüf dedi. KevSer korku içerisindeydi. Ebû Basir’i tek başına götüremeyeceğini kendisine bir zarar vermesinden korktuğunu söyledi. Bu durumda Resulüllah’ın anlaşma şartları açısından yapabileceği bir şey yoktu. Gelişmelerden sorumlu tutulmamak için Ebû Basir’e Medine’de kalamayacağını bildirdi; ‘Serbestsin istediğin yere gif dedi. Ebû Basir ayrılırken de mesaj yüklü bir söz sarf etti: ‘Keşke onun yanında başkaları da olsaydı. [290]

Ebû Basir Medine’den ayrılırken Resulüllah’m son sözü zihninde yankılanıyordu. Resulüllah’m bu sözle bir mesaj vermeyi amaçladığı açıktı. Fakat acaba ne demek istemişti? Niçin öyle demişti? Ebû Basir bunları düşünerek Zü’l Huleyfe bölgesindeki ağaçlık bir yer olan ve Kureyş’in Şam ticaret kervanlarının yolu üzerinde bulunan Is vadisine kadar gitti. Sonra uygun bulduğu bir yere yerleşti.

Resulüllah’ın, Ebû Basir’e ayrılırken söylediği sözün mesajım anlayanlardan bi­risi Hz. Ömer’di. Ömer, Mekke’deki Müslümanlara gizlice bir mektup gönderdi. Mektubunda, Ebû Basir’in Is’e yerleştiğini, kendilerinin de oraya gidebilecekleri­ni ve Ebû Basir’e arkadaş olabileceklerini bildirdi. Bu, iade edilecekleri korkusuyla Mekke’de kalan Müslümanlar için son derece sevindirici bir haberdi. Ömer’in mektubu, Mekke’deki Müslümanlar arasında bir sevinç dalgasına neden oldu. Fırsatını bulan kaçıp Is’e gitmeye başladı. Ayrıca, diğer bazı kabilelerdeki Müslümanlar da Is’e gidip Ebû Basir’in komutasındaki gruba katıldılar. Böylelikle Kureyş’in ticaret yolu üzerinde Resulüllah’m kontrolü dışında yaklaşık üç yüz kişilik bir grup oluştu. Bunlar, bölgeden geçen Kureyş kervanlarını yağmalayarak hayatlarını sürdürmeye başladılar.

Kureyş liderleri, hiç ummadıkları bir şekilde başlarına gelen bu yeni problem karşısında ne yapacaklarım bilemez oldular. Hudeybiye anlaşması ile tekrar ticarete başlayıp ekonomik rahata kavuşacaklarını düşünürlerken, süreç tekrar aleyhlerine dönmüş ve Şam’a gidemez olmuşlardı. Her önemli problemde olduğu gibi Dâru’n Nedve’de bir toplantı düzenlediler. Ne yapabileceklerini görüşüp, konuştular. Bazıları Resulüllah’ı suçladı. Fakat Ebû Süfyan başta olmak üzere, Kureyş liderlerinin tamamı da, başlarına gelen bu problemle Resulüllah’ın bir ilgisinin olmadığını, onun Ebû Basir’i iade ederek sorumluluğunu yerine getirdiğini ifade ettiler, îs’teki grup için Resulüllah’ı sorumlu tutmaları mümkün değildi. O grubun din dışında Medine’deki Müslümanlarla bir beraberliklerinin olmadığını, Medine den talimat almadıklarını biliyorlardı. Çözüm yolları aradılar. Ordu hazırlayıp is e gitmeyi düşündüler. Fakat bu hem masraflı ve hem de yorucu bir iş olacaktı, aha ucuz ve kolay bir çözüm arayışına girdiler. Toplantıdan çıkan karar, Resulüllah’tan yardım istemek oldu. Fakat, Resulüllah’ın, Îs’teki Müslümanlarla bağlantısı olmadığını söyleyerek yardım teklifini geri çevireceğini biliyorlardı. Yardım isteklerini Resulüllah’m geri çeviremeyeceği bir şekle dönüştürmeye karar verdi­ler. Hudeybiye’de Müslümanların tepkisine rağmen şımarıkça teklif ettikleri Re-sulüllah’a sığman Müslümanların iadesi şartını iptal etmelerinin yapabilecekleri en iyi jest olacağını düşünüp, bunun gereğine göre davranmayı kararlaştırdılar.

Mecliste alman karar gereği Resulüllah’a bir mektup gönderdiler. Mektup bir istekten ziyade rica ve hatta yalvarma üslûbu içerisinde kaleme alındı. Bu da Ku-reyş’in çaresizliğini ve Resulûllah’m yardımına muhtaçlık derecelerini göstermesi açısından önemliydi. Mektuplarında şöyle diyorlardı: Ey Muhammedi Allah ve ak­rabalık aşkına bize yardımcı ol! Sen îs’deki topluluğa haber gönder ve onları yanına al. Bundan sonra sana sığınanları selâmet ve emniyetle yanına almanı kabul ediyo­ruz- Onları geri çevirmen gerekmeyecek. Biz anlaşma maddelerinden iade şartını iptal etmeyi kabul ettik. Resulüllah mektubu alınca sevindi ve güldü. Hemen Ebû Basir’e bir mektup yazıp Medine’ye gelebileceklerini bildirdi. Resulüllah’m mektubu Is’e ulaştığında Ebû Basir ağır hastaydı. Kendisine Resulüllah’m mektubu ve­rildi. Mektubu okudu ve mutluluktan parlayan gözleri ölüme kapandı. Îs’deki Müslümanlar, Ebû Cendel imamlığında liderlerinin cenaze namazını kılıp, defin işlemini tamamladıktan sonra Medine’ye hareket ettiler.

Ebû Basir ve arkadaşlarının Is’e yerleşip, Kureyş’e korku yaşattıkları günlerin birisinde, Mekke’deki Müslüman kadınlardan Osman b. Affan’ın kız kardeşi Ümm-ü Gülsüm kaçarak Medine’ye geldi. Ûmm-ü Gülsüm’ün Medine’ye iltica etmesi bir Müslüman kadının dini için katlandığı zorlukları göstermesi açısından Müslümanların takdirine neden olmakla birlikte, üzüntünün de kaynağı oldu. Resulüllah, Ebû Cendel ve Ebû Basir örneklerinde olduğu üzere, anlaşma şartlan gereği Ümm-ü Gülsüm’ü iade etmek istemedi. Ancak anlaşma şartları gereği iade et­mesi gerektiğini düşünüyordu. Ne yapacağının kararsızlığı içerisindeyken vahiy yardımına yetişti. Ayetle durum açıklığa kavuştu; ‘Ey iman edenler! Mümin kadın­lar hicret ederek size geldikleri zaman, onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların inanmış kadınlar olduklarım öğrenirseniz, onları kâfirlere geri göndermeyin. Bunlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar. Onların (kocalarının) sarf ettikleri (mehirleri) geri verin. Mehirlerini kendi­lerine geri verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadın­ları nikahınızda tutmayın, sarf ettiğinizi isteyin. Onlar da sarf ettiklerini istesinler. Allah’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hikmet sahibidir.[291]

Ümm-ü Gülsüm’ü~takiben, onu geri götürmek için Velid b. Ukbe ile Umâre b. Ukbe Medine’ye geldiler. Resulüllah’tan, anlaşma şartları gereği, Ümm-ü Gül­süm’ü kendilerine iade etmesini istediler. Resulüllah, vahyolunan ayet gereği Ümm-ü Gülsüm’ü iade etmeyeceğini, çünkü anlaşma maddelerinde kadınlar için hüküm bulunmadığını söyledi. Zira anlaşma yapılırken erkekler düşünülmüştü. Velid ve Umâre Mekke’ye döndüler ve durumu Kureyş liderlerine bildirdiler. Onlar da daha önce düşünmedikleri şeyin başlarına gelmiş olduğunu fark edip, bir sev demediler; Ümm-ü Gülsüm’ü tekrar istemediler. Ayrıca kısa süre sonra iade şartını Ebû Basir ve arkadaşları nedeniyle kendileri iptal ettiler ve Ümm-ü Gülsüm konusu böylelikle tamamen kapandı.

Ümm-ü Gülsüm’ün Medine’ye gelişiyle vahyolunan ayet sadece Ümm-ü Gül­süm’ün durumunu açıklığa kavuşturmakla kalmıyor, genel bir kuralı da ifade edi­yordu. Bundan böyle Müslümanlarla müşrikler evlenemeyeceklerdi. Bu hüküm hâlâ müşrik eşleri Mekke’de ikamet eden bazı Müslümanları, durumlarını gözden geçirmeye sevk etti. Bunlardan birisi olan Ömer, ikisi de müşrik olan ve Mekke’de kalan eşlerini boşayarâk, onlarla olan bağını kesti.

Ümm-ü Gülsüm, Medine’ye hicret ederek imanı için zorluklara tahammül et­mekten kaçınmadığını göstermişti. Onun bu durumu takdire değerdi. Aralarında Zübeyr b. Avvam, Abdurrahman b. Avf ve Zeyd b. Harise’nin bulunduğu bazı Müslümanlar bu mücahideyle evlenmeyi arzuladılar. Ümm-ü Gülsüm durumu kardeşi Osman b. Affan’a bildirip, düşüncesini sordu. Osman da durumu Resulül­lah’a havale etti. Resulüllah, Ümm-ü Gülsüm’e Zeyd ile evlenmesini tavsiye etti ve evlilik gerçekleşti.

İlk anlarda Müslümanların aleyhine görünen, ancak yine aynı günlerde Al­lah’ın Müslümanlar için bir zafer olarak müjdelediği Hudeybiye’nin Müslümanlar için zafer oluşunu kısa sürede herkes görmeye başladı. İlk zamanlar fark edileme­mişti; ancak Hudeybiye’nin Müslümanlar için son derece önemli imkânlar sunan bir anlaşma olduğu, esasen o ilk anlarda bile bazı yönleriyle fark edilebilecek ni­telikleydi. En önemlisi ise, bu anlaşmayla, Müslümanlar müşrik Arapların liderleri konumundaki Kureyş tarafından tanınmış oluyorlardı. Artık Müslümanlar, top­luluk olarak bir taraftılar ve Kureyş bunu bir anlaşmayla onaylamıştı. Üçüncü tarafı teşkil eden diğer toplulukların istedikleri tarafla dostluk anlaşması yapabilme­lerinin tanınması ise, gönlü Müslümanlardan yana olanların yanı sıra, Müslüman­lara müttefikler sağlaması açısından da büyük bir imkândı. Halbuki anlaşmadan önceki zamanlarda, güçlü görünenler müşrikler olduğu için, asıl istekleri o olma­sa bile her Arap topluluğu Kureyş’ten yana görünmek zorunluluğu hissediyordu. Yoksa başları ağrırdı; diğer topluluklar, farklı bir eğilim sergiledikleri için kendi­lerini cezalandırmaya kalkabilirlerdi. Hudeybiye ile bu önlendi. Böylelikle Müslümanlar gerçekten kendileriyle dost olmak isteyenleri görme ve onlarla iyi ilişkiler geliştirme imkânı elde ettiler. Müslümanlarla Kureyş arasında on yıl süreyle sal­dırmazlık anlaşmasının yapılması ise Müslümanlar için bir diğer önemli imkândı. Artık dört bir yanları düşmanlarla çevrilmiş ve Medine’ye sıkışıp kalmış konumdan kurtuluyorlardı. Bundan böyle güneylerini güvencede hissedeceklerdi. Daha da önemlisi en katı ve güçlü düşmanlarının zararlarından emin olmuşlardı. Müslümanlar bundan böyle daha kolay bir şekilde uzaklardaki toplumlara bile İslâm davetini ulaştırabilme imkânı elde etmiş oldular. Bütün bunlara ek olarak Allah’ın zaman içerisinde lütfettiği diğer yardımlarla Hudeybiye Müslümanlar için her haliyle ve özelliğiyle tamamen zafer oldu. Ebû Basir’in çevresinde oluşan kalabalığın kervanlarına verdiği zararlar nedeniyle Kureyş’in bizzat kendi istek ve ricalarıyla anlaşmanın Müslümanlara en ağır gelen maddesini iptal etmeleri bunun en önemli adımlarından birisini teşkil etti. Diğerleri ise bunu takip etti. Tüm süreci özet­lemesi açısından Hz. Ebû Bekir’in bir gözlemine bağlı olarak anlattıkları dikkat çe­kicidir: ‘İslâm’da Hudeybiye zaferinden daha büyük bir zafer olmamıştır. Müslümanlar en büyük zaferi Hudeybiye’de elde ettiler. Ancak anlaşmanın imzalandığı gün bu anlaşılamadı. Birçok kimse, Resulüllah’ın bu anlaşmayı kabul etmesini doğru değerlendiremedi ve yanlış davrandılar. Resulüllah’ı üzdüler. Çünkü anlamakta zorlandık­ları bir şeye tepki vermekte aceleci davrandılar. Halbuki Allah Hudeybiye ile Müslümanlara bir zafer vermeyi takdir etmişti. Gün gelince bunu herkes anladı. Anlaşma günü müşriklerin temsilcisi olan ve Resulüllah’a karşı şımarık davranan Süheyl b. Amfi Veda Haccı sırasında kurbanların kesileceği yerde dururken görmüştüm. Resu-lüllah’ın kurbanlıklarını getirerek kesilmesine rehberlik ediyordu. Sonra berberi çağırarak Resulüllah’ın başını tıraş ettirdi. Baktım, Resulüllah’ın kesilen saçlarını topla­yıp eline yüzüne sürüyordu. Resulüllah’ın çevresinde dönüyor, O’nun her isteğini yerine getirmek için canla-başla çabalıyordu. Halbuki o Süheyl, Hudeybiye’de ‘Rahman ve Rahim olan Allah’ veya ‘Allah’ın elçisi Muhammed’yazılmasına karşı çıkmıştı. Onu bu kadar kısa sürede hidayete kavuşturan Allah’a hamd olsun. Allah’ın salât ve bereketi, kendisiyle bizi hidayete erdirdiği ve helak olmaktan kurtardığı Rahmet Peygam­berinin üzerine olsun.[292]

[289] Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 111/337; Vakıdî, Meğazi, 11/625.

[290] Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 111/338; Vakıdî, Meğazi, 11/626.

[291] Mümtehine, 60:10

[292] Makrizî, îmtâ’ul Esma’bima U’r-Rcsuîi mine’l Ebnâİ ve’l Hafede ve’l Meta, 1/296.

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam

Cennet ve cehenneme götüren yollar

Cennet ve cehenneme götüren yollar Yüce Allah’ın dini İslam, Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’a vahyedilen ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir