imanilmihali.com
Hz. Peygamber

98. HAYBER

HAYBER

Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahım bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir. Ve sana şanlı bir zaferle .yardım eder. İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır. (Bütün bu lütuflar) mümin erkeklerle mümin kadınları, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyması, onların günahlarını örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur. [303]

Hicretin yedinci yılında, Hudeybiye’den iki ay sonra (Haziran 628), Resulüllah Müslümanlardan savaş için hazırlanmalarını istedi. Hedef, Medine’nin yaklaşık 180 km kuzeyindeki, Arap yarımadasının en önemli Yahudi yerleşim merkezlerinden birisi olan Hayber’di. Yedisi büyük olmak üzere birçok kale ve burçlar topluluğunun ortak ismi olan Hayber, büyük tarım alanlarına, hurmalıklara sahip bir vadide yer alıyordu. On binin üzerinde savaşçı çıkarabilecek kadar da büyük nüfusa sahipti. Halk zengindi. Hayber Yahudilerinin zenginlikleri savaş araç ve gereçlerine de yansımıştı. Son derece güçlü bir askerî donanıma sahiptiler. Ayrıca, Araplar tarafından bilinmeyen mancınıkları da vardı. Hayber, sayı olarak ve savaş teknolojisi olarak son derece gelişmiş ve zengin imkânlara sahip olduğu için yarımadanın ortasında Araplarla çevrili coğrafyada bir kale gibi güçlü ve sağlamdı. Zaten Hayber, îbranice ‘kale’ anlamına gelen bir isimdir.

Resulüllah, Hudeybiye dönüşü, Hayber’i Müslüman coğrafyasının parçası haline getirmeye karar verdi. Kararının nedeni, sadece bir bölgeyi fethetmek arzusu değildi. Hayber’e yönelişin çok önemli ve güçlü nedenleri vardı. Bunların içerisinde en önemlisini, Medine’den kovulan Nadirlerin önemli bir kısmının Hayber’e yerleşerek buradaki dindaşlarının da destekleriyle yarımada da Müslümanlara yönelik harekâtların organizasyonunda ve finansmanında etkin rol almaları oluşturuyordu. Hayber, Müslümanlar için bir fitne ve fesat yuvası durumundaydı. Mekke den sonra ikinci önemli düşman merkezini Hayber oluşturuyordu. Hendek savaşı, Hayber Yahudilerinin girişim ve destekleriyle gerçekleşmişti. Hayberliler, Hendek savaşında Medine’yi kuşatan on bin kişilik ordunun teşkili için Kureyş’i kışkırtmak ve desteklemekle kalmamış, ayrıca Ehabişleri, Sakifleri, Gatafanlan da aynı şekilde kışkırtıp desteklemişlerdi. Müslümanların üzerine yürümeleri şartıy­la tüm bu müşrik Araplara son derece yüksek oranlara ulaşan Hayber’in bir yıllık hurma ürününü vaat etmişlerdi. Aslında bu bile, Müslümanlar açısından Hayber’e yönelik bir harekât için başlı başına yeterli ve geçerli bir gerekçeydi. Fakat Hayber’in islâm karşıtı faaliyetleri bununla da kalmamıştı. Müslümanlara yönelik düşmanca harekâtların merkezi olma özelliğini Kurayza kuşatmasını takiben daha da belirginleştirmişti. Hatta bir ara Medine üzerine yürümeyi de planlamışlardı. Bölgedeki bazı kabileleri ve özellikle Gatafanları Müslümanların üzerine salabilmek için yoğun bir faaliyette bulunuyorlardı. Resulüllah bu girişimlerden haberdar olunca durumu yerinde öğrenmek amacıyla Abdullah b. Revâha’yı Hayber’e gön­derdi (Ocak 628). Abdullah’ın getirdiği haberler duyumları doğruluyordu. Bu Hayber’e yönelik bir harekâtı kaçınılmaz kılıyordu.

Hudeybiye’yi takiben Medine’ye gelinince, Resulüllah Hayber’e yönelik bir harekâta hazırlanılması talimatını verdi. Ancak bu aşamada ilginç bir durum yaşandı. Umre ziyareti amacı ile çıkılan ve Hudeybiye anlaşması ile sonuçlanan tehlikeli yolculuğa katılmayan, katılmamak için bahaneler uyduran, en küçük bahaneleri kendilerince büyük gerekçelere dönüştürüp evlerinde kalanlar, bu yeni harekâ­tın Hayber’e olduğunu öğrenince son derece istekli bir şekilde hazırlıklara başladılar. Hayber’e gidecek ordunun mensubu olmak konusunda birbirleriyle yarışa girdiler. Tüm Medine ve çevresini büyük bir hazırlık telaşı sardı. Ancak Resulüllah Hayber’e yönelik harekâta ancak Müslümanların katılabileceğini, katılacak Müslümanların ise sadece umre yolculuğuna katılanlar olacağını bildirdi. Umre yolculuğuna katılmayan ve kendisinin Müslüman olduğunu söyleyenlerin isterlerse katılabileceklerini, ancak elde edilecek ganimetlerden onlara bir pay verilmeyeceğini de bildirdi. Bu, Hudeybiye dönüşü vahyolunan ayetlerin gerektirdiği bir durumdu. Hudeybiye dönüşü vahyolunan ayetlerin bir kısmında, Müslümanlara Hudeybiye fethinden ayrı olarak yakın bir fethin müjdesi verilmişti. Bu fethe umre seferinde bulunmayanların katılmak isteyecekleri, onların engellenmesi emredilmişti. Ayet şöyleydi: ‘Siz ganimetleri almak için gittiğinizde seferden geri kalanlar: ‘Bırakın, biz de size katılalım’ diyeceklerdir. Onlar, Allah’ın sökünü değiştirmek isterler. De ki: ‘Siz asla bize katılmayacaksınız- Allah daha önceden sizler için böyle buyurmuştur’ Onlar size: ‘Hayır, bizi kıskanıyorsunuz’ diyeceklerdir. Bilakis onlar, pek az anlayan kimselerdir.[304]

Umre seferine katılmaktan kaçınanlar Hayber seferine katılmak için can atıyorlardı. Çünkü umre seferinin zorluklarla dolu, sonunun kötü sonuçlanması kuvvetle muhtemel bir sefer olmasına karşılık, Hayber seferi öyle değildi. Umre seferi olumlu sonuçlansa bile sonunda maddî getirişi olmayacaktı. Fakat Hay-ber’in fethedilmesi demek büyük zenginlik demekti. Hayber’in görünüşteki tek zorluğu, savaşın güçlü kalelere sığınmış sayıca fazla düşmana karşı yürütülecek olmasıydı. Ancak o günün şartlarında artık kalenin güçlü olması, düşmanın sayıca fazla olması önemli görülmüyordu. Müslümanların o günlerdeki genel psikolojileri bu savaşın başarıyla sonuçlanacağını gösteriyordu; zira o ana kadar bütün savaşlar, bütün olumsuzluklara rağmen, hep Müslümanların lehine sonuçlanmıştı Müslümanların karşısında sayı çokluğu önemli değildi ve dolayısıyla geçmişteki savaşların sonuçlarını yakinen bilen korkaklar ve münafıklar için Hayber’e katılmak korku nedeni değildi. Büyük oranlara varan ganimet beklentisi ise varolan korkuları silip atıyor; korkaklar ve münafıklar ele geçirecekleri ganimetlerin ha­yaliyle sevinç çığlıkları atıyorlardı. Fakat, Resulüllah’ın bu sefere sadece Müslümanların katılabileceğini ve diğerleri katılsa bile umreye katılanların dışındakilere ganimet verilmeyeceğini ilan etmesi, korkaklar ve münafıklar için duyabilecekleri en kötü haber oldu.

Müslümanların Hayber’e yönelik bir harekâtın hazırlıklarını yürüttükleri, Mekke’de duyulunca Kureyş şaşırdı. Hayber gibi on bin savaşçısı ve son derece sağlam kaleleri olan bir yeri Müslümanların ele geçirmesini imkânsız gördüler. Resulüllah’ın, sonu kendileri için olumsuz olacağı belli bir savaşa girişmeyecek kadar akıllı olduğunu düşünüp, eğer bir hazırlık içindelerse bunun nedeninin başka olacağını iddia ettiler. Fakat aynı zamanda da seviniyorlardı. Yanılıp da Hayber’e saldırmalarının Müslümanlarının sonu olacağını düşünüp, o günün ha­yaliyle sevinç şarkıları söylüyorlardı.

Müslümanların kendilerine yönelik bir harekâtın hazırlığı içinde olduklarını duyunca Hayberliler de şaşırdılar. Müslümanların böylesi yanlış bir işe kalkışama-yacaklannı, bu tür haberlerin ancak yalan olabileceğini düşündüler. Duyduklarına gülüp geçtiler; haberleri ciddiye almadılar. Ancak bir süre sonra haberlerin doğru olma ihtimali artınca Gatafanlan kışkırtmayı ve Müslümanların üzerine salmayı planladılar. Bu planlarını uygulamanın çabasını yürütmeye başladılar.

Müslümanlar iki yüzü atlı, diğerleri piyade olmak üzere bin altı yüz kişiden oluşan bir ordu halinde Medine’den hareket ettiler. Bu sefer orduda yirmi kadar da kadın vardı. Sefer hazırlıkları sırasında Umeyye bint-i Kays “Ey Allah’ın Resulü! izin ver biz de gelelim. Savaş sırasında yaralıların tedavisini yapar, su ihtiyacınızı karşılarız’ diyerek bir grup Müslüman kadının sözcülüğünü yapmıştı. Onun bu isteği ‘Allah’ın bereketi üzerinize olsun’ cevabıyla karşılığım bulmuş ve istedikleri iz­ni almışlardı. Resulüllah’m eşi Ümm-ü Seleme, halası Safiyye, Ümm-ü Eymen, Umeyye bint-i Kays, Ümm-ü Salit orduya katılan kadınlardan bazılarıydı.

Yolculuk uzundu. Günlerin sıcak geçmesi nedeniyle son derece yorucuydu. Ancak tüm bunlara rağmen, Hayber yolculuğu diğer birçok harekâtınkinden daha farklı bir havada geçiyordu. Müslümanlar artık üzerlerindeki tedirginliği atmışlardı. Hendek savaşı sonrasında Resulüllah’ın ‘Bir daha müşriklerin Müslümanların üzerine gelemeyeceği’ müjdesi ve Hudeybiye’den sonra Müslümanlara yakın bir fetih vadedilmesi nedeniyle Hayber seferinin zaferle sonuçlanacağına inanıyorlardı. Keyifli geçen yolculuklarını şiir ve marşlarla süslediler. Resulüllah, sesi son derece güzel olan Amir b. Ekva’yı yanma çağırarak, ondan marş okumasını istedi. Amir, Hendek kazılırken Resulüllah’tan duyduğu şiiri güzel bir tarzda okumaya başladı:

Yemin olsun ki! Allah yardım etmeseydi doğru yolu bulamazdık,

Zekat veremez, namaz da kılmazdık.

Allahım hatalarımızı bağışla, canımız sana feda olsun.

Düşmanla karşılaştığımızda ayaklarımızı sabit kıl,

Bize sükunet ve sabır ver….

Mücahitler, Amir’in söylediği marşla coştular. Amir’e eşlik edip, marş söyleye­rek yolculuklarını sürdürüyorlardı. Amir yorulup marş söylemeyi bırakınca, Re­sulüllah ‘Allah sana rahmet etsin’ diyerek takdirini bildirdi. Amir sevindi. Amir’in sevinci diğer bazı arkadaşlarını kıskandırdı. Gıptayla ona bakıp ‘Amir’e cennet farz oldu’ dediler. Tecrübeleriyle biliyorlardı ki, Resulüllah’ın bu şekilde takdirini bildirdiği Müslümanlar hep şehit olmuşlardı. Şehit olmak ise cennete gitmek demekti. Resulüllah’ın bu duasının ne anlama geldiğini bilen Ömer, Resulüllah’a yaklaşarak ‘Ey Allah’ın Resulü! Bizleri ondan biraz daha yararlandırsaydın dedi. Resulüllah hiçbir şey demedi.

Müslümanlar yolculukları sırasında sıklıkla tekbir getiriyorlardı. Bazen ordu hep bir ağızdan tekbir getiriyordu. Bütün dağlar, tepeler, ovalar, vadiler onların tekbirleriyle inliyordu. Müslümanları, yüzünden hiç eksik olmayan bir tebessüm­le izleyen ve ara sıra onlara eşlik de eden Resulüllah, bazen bütün güçleriyle tekbir getiren Müslümanlara ‘Yapmayın! Kendinize acıyın diyerek müdahale ediyor, kendilerini fazla yormamalarını istiyordu.

Hayber harekâtının yolculuğu, mücahitlerin Resulüllah’ın sıklıkla dua ettiğini duydukları bir yolculuk oldu. Resulüllah, dualarıyla Allah’tan yardım dilerken, aynı zamanda Müslümanlara da bazı davranış kurallarım, güzel ahlâkın ilkelerini öğretmeye çalışıyordu. Zaten yaptığı dualar savaşla, savaşta başarı elde etmekle değil; daha genel ve hayatın içindeki zorluklarla, doğru ve yanlışlarla ilgiliydi. Örneğin şöyle diyordu: ‘Allahım! Geleceğe endişelenmekten, geçmişe tasalanmaktan, güçsüzlükten, gevşeklikten, pintilikten, korkaklıktan, bel büken borçtan, zalimlerin zararından sana sığmınm.[305] Müslümanlar, yolculukları boyunca, bu ve benzeri du­aları sıklıkla duydular ve ezberlediler. Duada dile getirilen iyi özelliklere itibar etmeleri, kötü özelliklerden kaçınmaları gerektiğini anladılar. Ve hayatlarının sonraki dönemlerinde böyle olmanın çabasını yürüttüler.

Resulüllah harekât güzergahını Gatafanlarm bölgesi ile Hayber’in arasına denk gelecek şekilde belirledi. Amacı Gatafanlardan Hayber’e yönelik bir yardımı engel­lemekti. Zira Gatafanlar, Resulüllah’ın ordusuyla Hayber’e doğru hareket ettiğini duymuşlar ve yardım için yola çıkmışlardı. Fakat Resulüllah, ordunun güzergahını Gatafanların yerleşim merkezlerine doğru çevirince, evlerinin Müslümanların baskınına uğrayacağı korkusuyla geri dönüp, daha önceleri Hayberlilerle yaptıkları yardım anlaşmasına uymadılar. Hayberli dostlarını Müslümanlarla baş başa bıraktılar.

İslâm ordusu bir gece yarısı Hayber vadisine geldi. Hayber kaleleri hemen karşılarında, ayın ışığı altında sessizliğe gömülmüş bir hâlde duruyorlardı. Resulüllah Müslümanları durdurdu ve kendisine sığınılmaya her şeyden daha layık tek makama yönelerek dua etti: ‘Ey göklerin ve onların gölgelendirdiklerin Rabbi! Ey yerlerin ve onun üzerinde duranların Rabbi! Ey rüzgarların ve onların savump uçur-duklannın Rabbi.’ Biz senden bu şehrin, bu şehir halkının ve içindeki şeylerin hayn sana sığınıyoruz [306] Daha sonra Müslümanlara döndü ve ‘Haydi, Allah’ın adıyla ilerleyin’ dedi.

Resulüllah, çoğu harekâtta uyguladığı üzere, geceleri hareket etmek ve gün­düzleri dinlenmek taktiğini bu sefer de uygulamıştı. İslâm ordusu Hayber kalele­rinin yanma geldiği zaman sabaha yakın bir saatti. Müslümanlar Resulüllah’m imamlığında sabah namazını kıldılar. Resulüllah, namazdan sonra ‘Allah büyük­tür. Hayber harap olmuştur. Biz düşman bir topluluğun yurduna indik mi, o toplulu­ğun vay haline! Onların sabahı ne kötü bir sabahtır [307] dedi. Bunu derken daha önce vahyolmuş bir grup ayete işaret ediyordu. Söz konusu ayetler şöyleydi: ‘Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz verdik; onlar mutlaka zafere ulaşacaklar. Bizim ordumuz hiç şüphe yok ki üstün gelecek. Bu nedenle sen bir süre onlara aldırma. Onların halini gör, onlar da görecekler. Azabımızı acele mi İstiyorlar? Azap yurtlarına indiğinde, uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!.[308] Sabah beklenmeye başlandı. Zira, Resulüllah gece baskını düzenlemezdi.

Müslümanlar kalelerinin yanlarına geldiği zaman Hayberliler her şeyden habersiz, derin uykularındaydılar. Sabah olunca ziraat aletlerini yanlarına alarak kalelerinden çıkıp bağ ve bahçelerine doğru giderlerken İslâm ordusunu gördüler. Korktular. ‘Muhammedi Muhammed’in ordusu’ diye bağırarak kalelerine döndüler. Kalelerine girince kapıları sıkıca kapayıp, beklemeye başladılar. Savunma tedbirleri için hazırlığa ihtiyaçları yoktu. Çünkü çoktandır savaşa hazır bir şekilde bek­liyor, bir gün Müslümanlarla karşılaşacaklarını biliyorlardı.

Resulüllah, ordusunu Hayber’in en büyük ve sağlam kalesi olan Natat’ın karşısına yerleştirdi. Savaş, o gün Müslümanlar ile Natattakiler arasındaki ok atışlarıyla başladı. Natatlılar önceden hazırlıklı oldukları için, Müslümanları yoğun bir ok atışma tuttular. Müslümanlardan birçok kişi bu oklar nedeniyle yaralandı.

Yahudiler yedi kaleye dağılmış durumdaydılar. Her grup kendi kalesini koruyordu. Her kalede beş yüz ile iki bin civarında savaşabilir yaşta adam bulunuyordu. Müslümanlar ilk zamanlar daha çok Natat kalesindekilerle savaştılar. Diğer kalelere küçük birlikler göndermekle yetinildi. İlk hedef Natat’ı fethetmekti. An­cak Natat zorlu bir kaleydi, içindeki savaşçıların sayısı çok, hazırlıkları iyi ve kale duvarları sağlamdı. Çatışmalar her sabah karşılıklı ok atışlarıyla başlıyor, ak­şama kadar bu şekilde devam ediyordu. Bazen kaleden inen bir Yahudi savaşçısı kendisine rakip isteyip Müslümanlardan birisiyle savaşıyor ve günler bu şekilde geçiyordu. Resulüllah her gün bir Müslümanı komutan tayin ederek Natat üzerine gönderiyordu. Fakat bir türlü sonuç alınamıyordu. Bu durum Müslümanların canını sıkmaya, morallerini bozmaya başladı. Altıncı günün akşamı, Hz. Ömer bir Yahudi gözcüyü yakalayarak kampa getirip, Resulüllah’ın huzuruna çıkardı. Yahudi, kendi canına ve kaledeki eş ve çocuklarına dokunulmayacağının sözünün verilmesi durumunda, en çok silahın bulunduğu Natat kalesinin zayıf noktalarını göstereceğini söyledi. Şartı kabul edilince Natat’ın zayıf noktalarını gösterdi. Resulüllah, Müslümanların ileri gelenlerini yanında toplayıp, ertesi günkü savaşla ilgili bazı taktikler belirledi ve ‘Yarın sancağı öyle birisine verece eim ki Allah ve Resulü onu sever, O da Allah ve Resulünü sever [309] dedi. Orada bulu­nanların hepsinin kalbinde bir umut, bir sevinç rüzgarı esti. Ömer diyor ki; ‘O günkü kadar komutan olmayı hiç istemedim’. Herkes ‘Acaba ben seçilir miyim?’ umuduyla sabahı beklemeye başladı. Sabah olunca Resulüllah’ın yanında toplan­dılar. Resulüllah elinde bir sancakla öne çıktı. Herkes sancağın kendisine verileceği umuduyla büyük bir heyecan içerisindeydi. Bazıları sabredemeyip öne çıka­rak, sanki kendisine işaret edilmiş gibi ‘Ben mi?’ diyordu. Resulüllah, böyle dav­rananlara bir şey demedi; çevresine bakıp Ali’nin nerede olduğunu sordu. Görünürde Ali yoktu. Gözünden rahatsız olduğu için dinlendiği, gelemediği söylendi. Getirilmesini istedi. Herkesi umut ile umutsuzluk arası bir tedirginlik sardı. Yok­sa Ali’mi seçilecekti? Yoksa övülen ve beğenilen kişi Ali’miydi? Ali Önünü göre­meyecek kadar gözlerinden rahatsız olduğu için, bir kişinin yardımıyla getirildi. Bekleyenler Resulüllah’a bakıp ‘îşte Ali geldi’ dediler. Ali’nin bu haliyle seçileme­yeceğini düşünüp sevindiler. Resulüllah, Ali’yi yanma yaklaştırdı ve sancağı ver­di. Ali şaşırmıştı; ‘Ey Allah’ın Resulü/ Göklerimden çok rahatsızım. Ayaklarımın bastığı yeri dahi göremiyorum’ dedi. Resulüllah, Ali’nin gözüne baktı, üfledi ve dua etti. Ali’nin rahatsızlığı geçti.[310] Artık hiçbir sıkıntısı kalmamıştı. Resulüllah kendi zırhım Ali’ye giydirdi, kılıcını verdi ve ‘Sancağı al ve ilerle. Allah sana zaferi verene kadar onlarla savaş’ dedi. Ali ‘Ey Allah’ın Resulü.’ Ben neyi gerçekleştirmek için onlarla savaşacağım’ diye sordu. Çünkü isteğin sadece savaşmak ve düşmanı yenmek olmadığını anlamıştı. Resulüllah ‘Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna şehadette bulunmalarına kadar onlarla savaş. Onlar bu denilenleri kabul ederlerse canlafını ve mallarını korumuş olurlar. Kalplerindekinin hesabı ise Allah’a aittir. Vallahi onlardan birisinin senin sayende iman edip Müslüman olması, senin birçok kızıl develeri Allah yolunda sarf etmenden daha hayırlıdır [311] diyerek savaşın amacını bildirdi.

Ali, sancağı alıp ilerledi ve Natta kalesinin surlarının dibine dikti. Hemen yanında, başındaki kırmızı tuğu ile Ebû Dücane, Muhammed b. Mesleme ve Zübeyr b. Avvam olduğu halde kendisine verilen birliğin önüne geçip savaşı başlattı. O gun çetin bir savaş oldu. Herkes tek başına bir ordu gibi savaşıyordu. Herkes adeta bir kahramanlık destanı yazıyordu. Bir ara elindeki kalkanı düşen ve ok yağ­murundan korunmakta zorlanan Ali yere yıkılmış kale kapısını alarak kalkan gibı kullandı. Olayın tanıklarından Ebû Rafi anlatıyor: ‘Resulüllah, Ali’yi gönderdiği Zaman, ben de Ali’nin yanındaydım. Ali kaleden çıkan Yahudilerle savaştı. Yahu erden birisi vurunca kalkanı elinden düştü. O da hemen yanında duran bir kapıyı onu kalkan gibi kullanarak uzun süre savaştı. Ancak çarpışmalar bitince onu elinden bıraktı’. O gün Hayber’in bu en güçlü kalesi ele geçirildi. Ali’yi gıptayla izleyen Müslümanlardan bazıları hemen koşup yere bıraktığı kapıya baktılar. Gözlerine inanamıyorlardı. Ali kocaman bir kapıyı kalkan olarak kullanmıştı. Ağırlığını anlamak istediler. Birkaçı birden tutup kaldırmaya çalıştı, fakat kaldır­makta zorlandılar.

Hayber’in en zorlu kalesi ele geçirilince Müslümanlar diğer kalelere yöneldiler. Her bir kalede günlerce süren zorlu savaşlar gerçekleşti. Bu savaşlar sırasında ba­zı ilginç ve önemli olaylar yaşandı. Hiç namaz kılmadan cennete giden bir köle­nin durumu bunlardan birisiydi ve herkes ona gıpta etti. Olay şöyle gerçekleşti: Savaş sırasında kalelerin birisinden kaçan zenci bir köle, Resulüllah’m yanma ge­lerek ‘Sen insanlara ne söylüyor, onların neleri kabul etmelerini istiyorsun?’ diye sor­du. Resulüllah ona islâm’ı anlattı. Köle ‘Eğer iman edersem bana ne var’ diye sordu. Resulüllah ‘îman üzerine şehit olursan cennet dedi. Köle emin olmak istedi; ‘Ben kara çirkin bir köleyim. Eğer savaşır ve şehit olursam cennete girer miyim?’ Resulüllah ‘Evet’ dedi. Köle bir kılıç alıp mücahitlerin arasına katıldı. Fakat biraz sonra kaleden atılan bir taşla yere yıkılıp öldü. iman etmesinden ölümüne kadarki sûre bir namaz vakti içinde gerçekleşmişti. Bu arada bir vakit dahi namaz kılmamıştı. Kölenin cesedini Resulüllah’a getirdiler. Resulüllah henüz biraz önce iman etmiş kara, çirkin adama baktı ve gülümsedi. Yüzünü bir sevinç dalgası sardı. Orada bulunan Müslümanlar sebebini sordular. Resulüllah o kölenin cenneti hak ettiğini söyledi.

Savasın uzayıp gittiği günlerde Müslümanlar açlık sıkıntısı çekmeye başladılar. İçecekleri tükenmişti. Henüz hurmaların olgunlaşmadiğı bir mevsimde oldukları icin çevrelerindeki bahçelerde bulunan hurmaları da yiyemiyorlardı. Bir süre nra açlık büyük bir sıkıntıya dönüştü. Abdullah b. Muğaffe anlatıyor: ‘Kalelerden birisinin dibinde savaşırken yukarıdan içi yağ dolu bir tulum attılar. Hemen aldım Çevremdekiler o tulumdan bir şeyler almak ve yemek istiyorlardı. Bu nedenle hemen etrafımı sardılar. Ben ise tuluma sımsıkı sarıldım. Tulumu kaptırmamak için bir o yana bir bu yana dönüyordum. Arkama dönünce Resulüllah ile karşı karşıya olduğumu fark ettim. O günkü kadar utandığımı hiç hatırlamıyorum. Yüzümü yere eğdim, ne diyeceğimi bilemez halde donup kaldım. Kafamı kaldırıp baktığımda Resulüllah’ın bana bakarak güldüğünü gördüm. Hem’en oradan kaçıp tulumu gerideki Müslümanlara götürdüm. Onlar da tulumdakileri aralarında paylaşıp yediler.

Açlık dayanılmaz hale geldiği için, bazıları, henüz hakkında bir hüküm bildi­rilmemiş olan eşeklerden birkaç tanesini kesip, etleri yemek için pişirmeye başla­dılar. Durum Resulüllah’a bildirildiğinde engel oldu. ‘Etleri dökün, kaplan kınn dedi. Kaplan kırmayıp kullanmalarının uygun olup-olmadıgı sorulunca da Öyle yapın, yıkayın ve kullanın dedi. Fakat açlık geçmiş değildi. Müslümanlar Resulüllah’tan bir çare bulmasını istediler. Resulüllah, yanında yiyecek olmadığını söyledi. Kendisi de günlerdir kavrulmuş unu ıslayıp yiyordu. Dua etti. Duasında ‘Ey Allahım! Sen Müslümanların halini, hiç yiyecekleri kalmadığını ‘ve benim de onlara verecek bir şeyim olmadığını biliyorsun. Onlara rahatlık verecek, yiyeceği bol bir yerin fethini nasip et [312] dedi. O gün Yahudi kalelerinden birisi daha ele geçirildi. Kaleye girilince içerisinin yiyecek dolu olduğunu gördüler. Zira bu kale Yahudilerin erzaklarını sakladıkları bir yerdi. Müslümanlar bol miktarda yiyecek elde ettiler, açlık sıkıntısından kurtuldular.

Ele geçirilen kalede sadece çok miktarda yiyecek değil, aynı zamanda çokça da şarap vardı. Şarap kaplan kırıldı ve içindekiler döküldü. Ancak Abdullah b. Hammar arzusuna engel olamayvp şaraptan bir miktar içti. Görenler durumu hemen Resulüllah’a bildirdiler. Resulüllah, Abdullah’ı yanına çağırıp yaptığı şeyin mahiyetini bilip bilmediğini sordu. Abdullah yalan söylemedi; şarabı içtiğini ve içtiği şeyin naram olduğunu bilerek bunu yaptığını söyledi. Resulüllah eline aldığı ayakkabısıyla Abdullah’a birkaç defa vurdu ve orada bulunanlardan da aynı şekilde vurmaları istedi. Bazıları bu cezayı hafif bulup ‘Ey Allah’ın Resulü ona lanet et’ dediler. Resulüllah bu teklifi ‘O Allah’ı ve Resulünü seven birisidif diyerek kabul etmedi. [313]

Savaş sırasında Resulüllah sadece komuta merkezinde durmadı. Bazen savaşa en iştirak etti. Müslümanlar O’nu savaşmaktan engellemeye çahştılarsa da ba­şaramadılar. O’nu sağanak yağmur gibi üzerlerine gelen oklardan korumaya çalıştılar. Muhammed b. Mesleme anlatıyor: ‘Resulüllah yanımızdaydı ve O’nu kalkan-anmızla atılan oklardan korumaya çalışıyorduk. Ben bir yandan da Müslümanlara sesleniyor ‘Kalkanlarınızla kendinizi koruyun’ diye bagırıyordum. O gün öyle bir oka tutulduk ki, yerimizden sökülüp atılacağımızı sandım. Bir ara Resulüllah’a baktım. O yayı elinde hiç durmadan ok atıyor ve attığı her oku hedefine ulaştırıyordu. Benim kendisine baktığımı anlayınca o da başını çevirip bana baktı ve gülümsedi. Sonra ok atmaya devam etti. O gün o kaleyi ele geçirdik. [314]

Müslümanlar bazı kalelerde ele geçirdikleri mancınıkları onararak kullandılar. Mancınıkların sağladığı avantajla kaleleri peş peşe ele geçirmeye başladılar. So­nunda bütün kaleler Müslümanların eline geçti. Savaş sonrasında tahıl ve hurma ağırlıklı olmak üzere çok büyük miktarlara ulaşan ganimet elde edildi. Bu, Müs­lümanları yoksulluktan kurtaracak miktarda büyük bir ganimetti. Hz. Ömer diyor ki ‘Bizler Hayber’e kadar gerçek anlamda hiç doymamıştık. Hep açtık. Hep idare etmeye çalışmıştık’. Resulüllah, aralarında değerli eşyaların da bulunduğu ganimetlerin beşte birini ayırıp, diğer bütün ganimetleri mücahitler arasında dağıttı. Ganimetlerin ayırdığı beşte bir miktar malı ise Medine’ye döndüğünde yoksullara, dullara, öksüz ve yetim çocuklara dağıttı.

Savaş bitmişti. Savaş süresinde Müslümanlar yirmi civarında şehit verdiler. Ya­hudilerden ise doksan üç kişi öldü. Resulüllah her yıl ürünlerinin yarısını Müslü­manlara vermeleri şartıyla Yahudilere serbest olduklarını bildirdi. Yahudiler ölümü beklerken böylesi bir karşılık bulmanın sevinci ile teşekkür edip, sevinç içeri­sinde evlerine döndüler. Serbest kalan Yahudi kadınlarından birisi, sözde teşekkür amacıyla, pişirdiği eti Resulüllah’a hediye olarak getirdi. Resulüllah yanındaki Müslümanlarla birlikte bu daveti kabul etti. Ancak ilk lokmada etin zehirli olduğunu anladı. Müslümanları uyardı, fakat Bişr b. El-Bera ölümüne neden olacak kadar yemişti. Resulüllah, kadını yanma getirmelerini söyledi. Kadın direnmeden suçunu kabul etti. Bazıları kadım öldürmek istediler, fakat Resulüllah engel oldu. Kadının serbest bırakılmasını istedi. Çünkü o doğrudan kendi şahsına yönelik kötülüklerin intikamını almayan birisiydi.[315]

Medine’ye dönüşün hazırlıkları yapıldığı sırada Habeşistan’daki Müslümanla­rın Cafer’in başkanlığında Hayber’e geldikleri görüldü. Onlar önce Medine’ye gel­mişler, ancak Resulüllah’ın komutasındaki Müslümanların Hayber’de olduklarını öğrenince yola devam edip Hayber’e gelmişlerdi. Resulüllah, Cafer’i ve diğer Müslümanları görünce son derece sevindi. Hemen kalkıp kendisine doğru gelmekte olan Cafer’i karşıladı. Sarılıp alnından öptü. Sevincini ‘Hayber’infethedilmesine mi, yoksa Cafer’in gelmesine mi daha çok sevineyim bilemiyorum [316] diyerek dile getirdi.

Resulüllah savaş sonrasında hiçbir kadın ve kıza dokunulmamasmı, hiçbir esire eziyet edilmemesini emretti. Esir alınanlar arasında Hayber Yahudi topluluğunun lideri Huyey b. Ahtab’ın kızı ve yine Yahudilerin eşrafından Kinâne b. Re-bî’nin eşi Zeyneb de vardı. Onu Resulüllah’a getirdiler. Resulüllah ondan Müslüman olmasını, Müslüman olursa kendisine eş olarak alacağını söyledi. Eğer Müslüman olmazsa, diğer kadınlar gibi, kendisinin serbest bırakacağını bildirdi. Resulüllah’ın onunla evlenmekteki amacı, bir anlaşmayla fethettikleri toprakları tekrar kendilerine iade ettiği Yahudilerle dostluk inşa edebilmek için akrabalık bağı oluşturmaktı. Huyey’in kızı çoktandır hakkında bilgi sahibi olduğu İslâm’a kalbi ısınmış birisi olarak Müslüman olmayı seçti. Zaten kocası da’savaş sırasında ölmüştü. Zeyneb, Müslüman oldu ve Resulüllah’a eş, bütün Müslümanlara anne olma şerefine kavuştu. Komutan hakkı demek olan Safıy olarak seçildiği için, asıl ismi olan Zeyneb unutulup, Safiyye olarak isimlendirildi ve hep öyle anıldı.

Müslümanlar savaş sonrasında’birkaç gün Hayber’de kaldıktan sonra Medine’ye dönmek üzere yola çıktılar. Dönüşte Fedek’e uğrandı. Fedek küçük bir Ya­hudi yerleşimiydi. Fedekliler, Kurayzalarm cezalandırılmasından sonra başta Hayberliler olmak üzere diğer Yahudi topluluklarıyla Medine’ye saldırmanın planlarını yapmışlardı. Fırsatım buldukça da bölge Araplarım Müslümanların aleyhine kışkırtmaktan geri kalmamışlardı. Ayrıca Hayber kuşatması sırasında da Hayberlilere yardımcı olmak istemişlerdi. Resulüllah, islâm davetini gerçekleştirmek ve Medine yakınında bir düşman merkezinin bulunmasını önlemek amacıyla Fedeklilerle görüştü. Fedekliler daveti kabul etmediler, fakat hiç kimsenin ca­nına ve malına dokunulmaması şartıyla anlaşmaya razı oldular. Resulüllah, Hayberlilerle yaptığı anlaşmayı Fedeklilerle de yaparak ürünlerinin yarısını her yıl Müslümanlara vermeleri şartıyla onları da serbest bıraktı. Fedek savaşsız fethedildiği için, Fedek’ten elde edilen ürünler devlet başkanı sıfatıyla Resulüllah’a ait oldu. Mücahitlere bir pay verilmedi. Elde edilen ürünler Resulüllah tarafından son miktarına kadar yoksullara dağıtıldı.

Fedek’ten sonra Medine’ye dönüş yolu üzerindeki diğer bir Yahudi yerleşimi olan Vadi’l Kurâ’ya yönelindi. Şam ticaret yolunun üzerindeki bu Yahudi yerleşimi de Müslümanlar için tehlike arz ediyordu. Vadi’l Kuralılar da Hayberliler ve Fedekliler gibi Müslümanların aleyhine faaliyetlerde bulunmuşlar ve düşmanca faaliyetlerini sürdürüyorlardı. İslâm ordusu Vadi’l Kurâ’ya akşam üzeri geldi. Barış anlaşması yapmak amaçlanmıştı. Ancak Vadi’l Kura halkı Müslümanları ok atarak karşıladılar. Bu davranışlarıyla savaşa hazır olduklarının mesajını veriyorlardı. Ertesi günü savaş başladı. Resulüllah’ın ısrarlı anlaşma tekliflerine rağmen, Vadi’l Kuralılar savaşmak istediklerini bildirdiler; Resulüllah’ın barış tekliflerini ısrarla reddettiler. Ancak ikinci günü Müslümanlarla baş edemeyeceklerini anlaşmaya razı oldular ve silahlarını bıraktılar. Resulüllah bunlarla da yıllık “merinin yarısını Müslümanlara vermeleri şartıyla anlaşma yapıp, topraklarım kendilerine bıraktı.

Resulüllah savaşla ele geçirilen Vadi’l Kura’da dört gün kaldıktan sonra ordu­suyla tekrar yola çıktı. Bu seferki hedef yol üzerindeki bir diğer Yahudi yerleşim merkezi olan Teyma’ydı. Teyma da, diğer Yahudi yerleşimleri gibi, islâm dışı faaliyetlerin ve Müslümanlara yönelik düşmanlıkların merkezlerinden birisiydi. Teymahlar kendilerinden önce Hayber, Fedek, Vadi’l Kura örneklerini dikkate alarak ürünlerinin yarısını vermek şartıyla kendilerine’dokunulmamasmı rica ettiler. İstekleri kabul edildi ve onlarla da anlaşma yapıldı.

Peş peşe fetihlerle gerçekleşen günlerin sonunda İslâm ordusu 628 yılının Temmuz ayında Medine’ye döndü. Hayber başta olmak üzere diğer Yahudi yerleşim merkezlerinin fethedilmesiyle Arap yarımadasındaki İslâm dışı güç odaklarının önemli bir kısmı ortadan kaldırılmış oldu. Müslümanlar Allah’ın kendilerine vaat ettiği ‘yakın fethe’ ulaşmış olarak Medine’ye döndüler.

[303] Fetih sûresi, 48: 1-5

[304] Fetih, 48:15

[305] Vakıdî, Meğa^i, 11/641

[306] Ibn Hişam, es-Siretû’n-Nebeviyye, III/343; Vakıdî, Meğazi, 11/642

[307] Buharı, Meğazi, 32; Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 111/344; Vakıdî, Meğazi, 11/643.

[308] Saffat, 37:171-î 77

[309] Saffat, 37:171-î 77

[310] Buharı, Cihad ve Siyer, 102, Meğazi, 38; Müslim, Fedâilu’s Sahabe, 197; Ahmed, Müsned, V/353; Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 111/349; Vakıdî, Meğazi, 11/653; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 11/111.

[311] Buharı, Cihad ve Siyer, 102, Meğazi, 38; Müslim, Fedâilu’s Sahabe, 197; Ahmed, Müsned, 1/99; Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 111/349; Vakıdî, Meğazi, 11/654.

[312] Buharı, Cihad ve Siyer, 102, Meğazi, 38; Müslim, Fedâilu’s Sahabe, 197; Müsned, 11/384, 385; Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 111/349; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 11/110.

[313] Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 111/346; Vakıdî, Meğazi, 11/659; Taberî, Tarihu’r-Rusû/ve’l-Mülûk, 111/93.

[314] Vakıdî, Meğazi, 11/664, 665

[315] Bazı rivayetlere göre, Bişr b. El-Bera öldüğü için, Bişr b. El-Bera’nın yakınlarının talebi özerine o kadın kısas gereği Öldürülmüştür.

[316] Vakıdî, Meğazi, 11/663

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam

Cennet ve cehenneme götüren yollar

Cennet ve cehenneme götüren yollar Yüce Allah’ın dini İslam, Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’a vahyedilen ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir