Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / 99. AŞK VE KISKANÇLIK
imanilmihali.com
Aşk ve kıskançlık

99. AŞK VE KISKANÇLIK

AŞK VE KISKANÇLIK

Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram kılıyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Al­lah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmanızı size meşru kılmıştır. Sizin yardımcınız Allah’tır. O bilendir, hikmet sahibidir. Peygamber, eşlerinden bi­rine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu peygamberine açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: ‘Bunu sana kim bildirdi?’ dedi. Peygamber: ‘Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi’ dedi. Eğer ikiniz de tövbe ederseniz (doğru bir iş yapmış olursunuz). Çünkü kalpleriniz eğilmişti. Ve eğer Peygambere karşı birbirinize arka verirseniz bilesiniz ki onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin iyileridir. Bunların ardından melekler de (ona) yardımcıdır. Eğer o sizi boşarsa Rabbı ona, sizden daha iyi, kendini Allah’a veren, inanan, sebatla itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul veya baki­re eşler verir. [317]

Resulüllah 55 yaşma kadar tek eşli bir evlilik hayatına sahip oldu. Hk kez Hatice ile evlendi ve onunla 25 yıl evli kaldı. O günün Arap geleneğinde tek eşlilik nor­mal sayılmayacak bir anlayışı yansıtmasına, her yetişkin erkeğin her an kolaylık­la yeni eşler almasına veya mevcut eşlerini boşamasına, böylelikle bir kişinin hayatı boyunca evlendiği eşlerinin sayısı onlarla ifade edilecek kadar çok olabilmesine rağmen, Resulüllah bedenen en güçlü ve genç olduğu yıllarda üstelik kendi­sinden 15 yaş büyük olan Hatice ile evli olmayı tercih etti. Hiçbir şekilde ikinci bir kadınla evlenmeyi düşünmedi. Resulüllah, hayatının ancak son 7 yılında, 56-63 yaşlan arasındayken çok eşli evlilik hayatına sahip oldu. Bunun ise neredeyse tamamen toplumsal, siyasal, ekonomik nedenlerden kaynaklanan bir süreç olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.

Hz. Peygamber, Hz. Hatice’nin vefatından (Aralık 620) kısa bir süre sonra, dul Hz. Şevde ile evlendi. Bu evlilikten dört yıl sonra da Aişe ile evlendi. Aişe ile evliliği ile evlilik hayatındaki çok eşli dönem başlamış oldu. Her ne kadar ışeyle evlenmesi görünüm itibarıyla çok eşli dönemi başlatmış olsa bile, esasen cinsel beraberlik açısından tek eşli hayatı bir müddet daha devam etti. Çünkü, evde cinsel istekleri kaybolmuş yaşlı bir. hanımdı. Bu nedenledir ki peygamber olan kocasıyla beraberlik gününü kendi isteğiyle Aişe’ye devretti. O bir peygamer eşi olmaya razıydı; başka bir arzusu yoktu. Bu nedenledir ki, bir anlaşmazlık Hz. Peygamber eğer isterse kendisini boşayabileceğini söylediği zaman Seni hak ile gönderene yemin ederim hi bir erkeğe isteğim kalmadı. Ama kıyamet günü senin eşin olarak dirilmek istiyorum [318] diyerek asıl isteğinin ne olduğunu açıkça dile getirmişti. Resulûllah da onun bu isteği kabul etti.

Şu önemlidir; önce Hatice, sonra Şevde ve Aişe ve daha sonra da diğer eşleri­nin hepsi de, Resulüllah’a, sıradan bir sevginin de ötesinde olmak üzere, son de­rece güçlü bir bağ ile, derin bir aşkla bağlıydılar. Her ne kadar, sonraki eşleriyle evlenmelerinde siyasal nedenler başta olmak üzere değişik faktörlerin baskın etkisi görülse bile, evliliklerinden hiçbirisi, evlenmeyi düşündüğü veya evlenmeyi gerekli bulduğu hanımın muhalefetine rağmen gerçekleşmemiştir. Hatta, evlilik­lerinin hepsinde de, evlendiği hanımın en ufacık bir isteksizliği dahi söz konusu olmamıştır. Bu konuda en önemli örnek, Esma bint-i Nüman’dır. Cevn kabilesi­nin liderlerinden olan Nûman b. Ebilcevn Müslüman olduğunu bildirmek için Medine’ye geldiğinde, Resulûllah ile akrabalık bağına da sahip olmak arzusuyla Resulüllah’tan kızıyla evlenmesini istedi. Resulûllah bu evlilik isteğini kabul etti. Fakat sadece Nûman’m istemesi, Resulûllah için muhtemel evliliği geçerli kılmaya yetmiyordu. Esma ile görüşmeye karar verdi. Görüşmeyi yaptı ve evlilik teklif etti. Esma evlenmeyi düşünmüyor, ancak karşısındaki kişinin peygamber olması nedeniyle O’nu da kırmaktan çekiniyordu. Bu nedenle Resulüllah’ın evlilik teklifine cevap olarak ‘Ben senden Allah’a sığınırım1 dedi. Resulûllah onun ne demek istediğini anladı ve ‘Sen yüce bir makama sığındın. Ben de seni kendimden Allah’a sığındırdım [319] diyerek onunla evlenmekten vazgeçti.

Resulüllah’ın evlendiği hanımların tamamı da, bu evliliğe istekli oldukları içindir ki, siyasî amaçların etkisiyle veya korumaya alma amacıyla gerçekleşen evlilik­lerde dahi, söz konusu hanımlar hayatları boyunca ‘Peygamber eşi’, ‘Müslümanların annesi1 sıfatını şerefle taşımışlardır. Hiçbirisi Resulüllah’ın vefatından sonra, bir çoğunun yaşı oldukça genç olmasına rağmen, şerefle taşıdıkları kimliklerine aykırı bir tutum ve tavır içerisinde olmamışlardır. Bunun aksini dile getiren çok zayıf bir rivayet bile mevcut değildir.

Resulüllah’Ia evlenen hanımların hepsi de, bir peygamber olan kocalarına büyük bir aşkla bağlıydılar. Fakat ne var ki sevilen aynı, sevenler farklı ise, orada problem çıkmamasını ve özellikle de kıskançlığın çıkmamasını beklemek mümkün değildir. Birer insan olarak Resulüllah’ın hanımları da bundan istisna olmadılar. Bu tespitin dayanağı, o kutlu hanımların arasında gerçekleşen bazı olaylar ve ortak kabul etmeyen aşkın neden olduğu kıskançlıklardır. Hatta Aişe ile Zeyneb bint-i Cahş örneğinde olduğu üzere, bazı eşler arasındaki çekişmeler sürekli denecek kadar uzun bir süre devam etmiştir. Eşlerine karşı adil ve müşfik olan Resulûllah ise her bir eşini üzmemeye büyük önem vermiş, Müslümanları ‘En hayırlınız, hanımına karşı en iyi davr ananızdır [320] diyen bir Resul olarak, söylediğinin gereğini önce kendisi yerine getirmiştir. Bu nedenle de herkesin şahit olduğu üzere, sözlerini ‘içinizde hanımlarına en iyi davrananınız benim [321] diye tamamlamıştır. Bunun gerekçesini ise şöyle açıklamıştır: ‘Kadınlarınız hakkında Allah’tan korkun. Şüphesiz, onlar sizin yanınızda yardımcılarınızda. Onları Allah’ın emâneti olarak aldınız ve Allah’ın adı ile helâl edindiniz.

Ancak bu, O’nun evinde hiç problem yaşanmadığı anlamına gelmemiştir. Şu var ki, söz konusu problemler Resulûllah ile hanımları arasında değil, hanımların kendi aralarında yaşanmış ve çekişmelerin etkileri Resulüllah’a yansımıştır. Hanımların birçok defa Hangimizi daha çok seviyorsun?” diye sormaları, aşklarının ve bazen gizli bazen açık devam eden kıskançlıklarının gereği olmaktan başka bir şey değildi.

Aişe, eşler arasındaki rekabetin hep bir tarafını oluşturmuştur. Çünkü o, Şevde istisna edilecek olursa, Resulüllah’ın diğer eşlerine göre öncelikli eşiydi; evin ilk hanımıydı. Üstelik Resulüllah’ın kız olarak evlendiği tek eşiydi. Güzelliği, zekası ile de kendisini her zaman fark ettirmeyi başarmış yaşı en küçük eşiydi. En önemlisi de Resulüllah’a olan sevgisi ve bağlılığı çok büyük ve güçlü olan eşiydi. Bu nedenle ve biraz da yaşanan şartların getirdiği etkilerle çoğu zaman çocuksu kıskançlık krizlerinden kendisini kurtaramarnıştir.

Aişe, Resulüllah’Ia evlendiği zaman Sevde’yi kıskanmadı. Cinsel hayatında Re­sulüllah’ın tek eşi olması, pusuya yatmış kıskançlığının açığa çıkmasına izin v .r-medi. Ancak birlikte hiç bulunmamalarına rağmen Hz. Hatice’yi hep kıskandı. Çünkü onun Resulüllah’ın hayatındaki ve kalbindeki ayrıcalıklı yerini biliyordu. Bu bilgisi ise, aşığını, aşığının kalbini, ölmüş Hatice ile paylaşmasına engel olu­yordu. Konuyla ilgili olarak şunları anlatmıştır: ‘Hz. Peygamberin hanımlarından hiçbirini asla Hatice’yi kıskandığım kadar kıskanmadım. Onu görmedim, jakat Resulûllah ondan çok sös: ederdi. Bazen bir koyun keser, sonra onu parçalara ayırır ve Hatice’nin dost ve arkadaşlarına gönderirdi. Kıskandığımdan ‘Sanki dünyada ondan başka kadın yok’ derdim. ‘O şöyleydi o böyleydi. Benîm ondan çocuğum vardır’ derdi…. Bir gün kızarak ‘Hıh,. Hatice mi?’ dedim. ‘Bana onun sevgisi verildi’ dedi. Bir defasın­da da Hatice’nin kız kardeşi Hâle bint-i Hüveylid, Resulüllah’ın yanına girmek için izin istedi. O, Resulüllah’a Hatice’yi hatırlattı. Büyük bir memnuniyetle ‘Ya Allah! Hüveylid kızı Hâle’ dedi ve karşılamak için ayağa kalktı. Ben kıskandım ve ‘Allah sa­na daha hayırlısını vermişken, çok zaman önce vefat etmiş, Kureyş’in kocakarıların­ın, çenelerinin içi kırmızı hale gelmiş (dişleri dökülüp sadece dişetleri görünür hale gelmiş) bir koca karıyı ne anıp duruyorsun?’ dedim. Dedi ki; ‘İnsanlar beni inkâr erken bana iman ettiği, insanlar beni yalanlarken beni doğruladığı, insanlar beni anrum ederken beni malına ortak ettiği ve Allah bana onun çocuklarını ihsan edip aşka) hanımların çocuklarından mahrum ettiği halde onun yerine daha hayırlısını Bunun üzerine ‘Ya Resulûllah, Beni bağışla. Allah’a yemin ederim ki, bu andan itibaren Hatice’yi hoşlanmadığın şekilde andığımı görmeyeceksin’ dedim. [322] Ai şe kısa sürede anladı ki Haüce ile yarışması mümkün değil; Hatice’nin Resulüllah’ın kalbindeki yeri ayrı ve ona rakip olmak kendisine kaybettirecek. Bunun üzerine ölmüş bir kadını rakip olarak görmekten vazgeçti. Onun hatıralarıyla barışık yaşamayı tercih etti.

Aişe’nın kıskançlığını harekete geçiren bir diğer hanım Ömer’in kızı Hafsa oldu. Fakat kısa süre sonra aralarında bir yakınlık oluştu ve birbirleriyle kolayca anlaştılar. Resulüllah’ın hicretin 4. yılında evlendiği Zeyneb bint-i Huzeyme, Aişe’nin kıskançlığının kabarmasına ve onu kendisine rakip görmesine neden olmadı. Çünkü yaşı büyük ve hasta olan Zeyneb, Resulüllah ile evlendikten yaklaşık iki ay sonra vefat etti. Ne var ki aynı yıl Aişe’ye bir rakip geldi. Bu Ümm-ü Seleme idi. Fakat kısa sürede onunla da anlaştı; aralarında dostça bir yakınlık oluştu. Aynı şekilde Cüveyriye de bir probleme neden olmadı. Birkaç yıl süreyle hanım­lar arasında ne kendilerine ne de Resulüllah’a rahatsızlık verecek bir problem çıkmadı; kıskançlık durumlarına hemen hiç rastlanmadı. Zira Aişe’nin çocuksuluğu-na karşılık, diğerleri son derece olgun hanımlardı ve Aişe ile rekabete, kıskançlık yarışma girişmediler. Ancak ne var ki, Resulüllah’ın Zeyneb bint-i Cahş ile ilâhî talimat gereği evlenmesi mevcut durumu değiştirdi. Kendisini evin esas hanımı kabul eden Aişe, Zeyneb’i güçlü bir rakip olarak gördü. Zeyneb, güzelliği ve zekası ile Aişe’nin hep kıskandığı bir rakibi oldu. Üstüne üstlük Zeyneb’in her fırsatta “Sizleri Resulüllah ile ana-babalannız evlendirdi. Beni ise Allah evlendirdi [323] diye övünmesi, aralarındaki rekabeti sürekli ateşleyip durdu. İkisinin arasında aşıkla­rının sevgisini paylaşamama biçiminde başlayan ve bu şekilde devam eden reka­bet, Safiyye’nin hiç beklenilmeyen bir anda gelişiyle yeni açılımlar kazandı. Mev­cut problemi büyütüp, derinleştirdi. Hem Aişe ve hem de Zeyneb bu ikinci rakibe katlanamadılar. Çünkü Safiyye genç, güzel ve aklıyla dikkat çeken bir hanım­dı. Onu o kadar çok kıskandılar ki, aynı günlerde Habeşistan’dan gelen ve Habe­şistan’da iken Necaşi tarafından Resulüllahla nikahları kıyılan Ümm-ü Habibe’nin aralarına katılışını fark etmediler bile. Hayber’e Ümm-ü Seleme ile giden Resulül­lah’ın, Medine’ye genç ve güzel bir hanımla geldiğini duymaları üzerine, araların­daki rekabeti kısa süreliğine de olsa askıya alıp, yeni rakiplerini tanıma telaşına düştüler.

Resulüllah’ın Safiyye ile evlenmiş halde Hayber’den dönüşü, hanımlar arasında, özellikle de Aişe’deki kıskançlık duygusunun güçlü bir şekilde açığa çıkmasına neden oldu. Safiyye güzel bir kadındı. Onun güzelliği, Medine’ye geldiği gün, neredeyse tüm Medineli kadınlar arasında konuşulmaya başlandı. Duydukları nedeniyle Aişe ve Zeyneb, Safiyye’ye karşı nasıl bir tavır takınacaklarına karar veremediler. Zeyneb, Cüveyriye ile görüştü. ‘Ey Cüveyriye! Bu kadın çok güzelmiş. Bu Resulüllah’ın yanında bizleri geride bırakır’ diyerek sıkıntısını dile getirdi. Daha ön­ce de hanımlar arası rekabette pasif kalmayı tercih eden ve aşığını başkalarıyla aylaşmaya razı olan Cüveyriye soğukkanlı birisiydi. Zeyneb’e üzülmemesini tav-iye ederken, buna kendince bir gerekçe de buldu. Kendisi de Mustalik Yahudilerinden olmasına rağmen ‘Onun Resulüllah’ın yanında bizden daha değerli olacağını sanmam. O nihayette değersiz bir Yahudi kadınıdır’ dedi. Aişe ise Hafsa’ya sıkıntısını açtı; karşılıklı Safiyye’yi çekiştirdiler.

Resulüllah, kalacak odası olmadığı için, Safiyye’yi geçici olarak Harise bint-i Numan’ın evine yerleştirmişti. Bu nedenle diğer eşleri ilk günler Safiyye’yi göremediler. Onu görmeleri için Harise’nin evine gitmeleri gerekiyordu. İlk anda ona karşı ilgisiz gibi göründüler. Ancak Aişe daha fazla sabredemedi. Güzelliği ve zekası dillerde dolaşan Safiyye’nin gerçekten söylendiği gibi olup-olmadığım anlamak için hizmetçisi Berire’yi Harise’nin evine gönderdi. Berire, Harise’nin evine giderken yolda Ümm-ü Seleme ile karşılaştı. Ümm-ü Seleme’den Safiyye’yi sofdu. Çünkü o, Safiyye’yi görmüş ve Hayber dönüşü bir arada olmuşlardı. Berire, Aişe’nin merak ettiği şeyleri Ümm-ü Seleme’den dolaylı şekilde sordu. Sanki Safiyye’nin nasıl birisi olduğunu merak eden kendisiymiş gibi görünmeye çalışıyordu. Ümm-ü Seleme soruların asıl sahibini ve amacını anlamakta zorlanmadı; ‘Seni Aişe’mi gönderdi?’ diye sordu. Sorusu karşısında bulduğu sessizlikten cevabın ‘Evet’ olduğunu anladı. Aişe’nin neyi merak edeceğini bildiği için de Safiyye hakkında­ki kanaatini kısaca ifade etti; ‘Yemin ederim ki o çok zeki, nazik ve güzel bir kadın. Resulüllah’ın sevgisini de hemen kazandı’. Berire, vakit kaybetmeden Aişe’nin yanına döndü ve Ümm-ü Seleme’nin sözlerini nakletti. Duydukları, duymak istemediği şeylerdi. Ümm-ü Seleme’nin kendisini kıskandırmak için böyle şeyler söylemiş olacağını düşünerek, Safiyye’yi bizzat görmeye karar verdi. Sadece gözleri açıkta kalacak şekilde örtüsüne sımsıkı sarınıp Safiyye’nin bulunduğu eve gitti. Safiyye, birkaç Medineli kadınla oturmuş sohbet ediyordu. Aişe, kendisini tanıtmadan, Medine’deki herhangi bir kadın gibi sessizce Safiyye’yi rahatlıkla görebileceği ve duyabileceği bir yere oturdu. Bir süre Safiyye’yi dinledi ve izledi. Sonra kalktı ve geldiği sessizlikle evden ayrıldı. Ancak o sırada evin yakınında olan Resulüllah Aişe’yi tanıdı. Hızlı adımlarla evden uzaklaşan Aişe’nin peşinden yetişip, durdurdu. Bir süre birbirlerine hiçbir şey demediler. Aişe sevgili kocasına, başkalarıyla paylaşmak istemediği aşığına hiçbir şey demedi. Bir süre devam eden sessizliği taki­ben ilk konuşan Resulüllah oldu; ‘Safiyye’yi nasıl buldun?’. Aişe kıskanmış ve kızmıştı; ‘Hiç de iyi bulmadım’ dedi; ‘O sonuçta bir Yahudi km. Amcalarını halalarını anlatıp duruyor. Senin ondan hoşlandığını biliyorum. Keşke zeki olsaydı, ancak öyle de değil.[324]

Resulüllah, karşısında duygularıyla konuşan, kıskanmış bir kadın olduğunu anlamakta zorlanmadı; ‘Aişe böyle söyleme. Ben kendisine İslâm’ı anlattım ve 0 da Müslüman oldu. Üstelik İslam’ını da güzelleştirdi. [325] diyerek sevgili eşini yatış­tırmaya çalıştı. Aişe başka bir şey demedi; dönüp evine gitti. Eve gidince hemen dert ortağı Hafsa’yı buldu ve haberi verdi; ‘Safiyye zeki, nazik ve güzel bir kaâın Hafsa da merak içerisindeydi. Aişe’nin yanılmasını arzuladi. Aişe’nin, kıskançlığının etkisiyle Safiyye’yi güzel görmüş olabileceğini düşündü. Emin olmak için Safiyye’yi görmeye gitti. Daha sonra Aişe’nin yanma geldiğinde; ‘Haklısın. Dediğin gibi zeki, nazik ve güzel bir kadın’ dedi.

Kıskançlık krizinin ilk güçlü dalgası çabuk geçti. Bir süre sonra Aişe ve Zeyneb, Safiyye’yi büyük oranda kabullendiler. Ancak fırsatını buldukça Safiyye’yi in­citecek sözlerini de esirgemediler. Kıskançlıklarını iğneleyici sözleriyle açığa vurmaktan geri durmadılar. Diğerleri de bu konuda bazen kendilerine eşlik ediyor­du. Bu durum Safiyye’yi çok rahatsız etti. Çok üzüldüğü zamanlar oldu. Kendisini bir türlü evin hanımlarından birisi konumunda hissedemedi. Bir gün ağlayarak Resulüllah’a dertlendi; ‘Diğer eşlerin, bana sürekli ‘Biz Resulüllah için senden daha değerliyiz. Biz O’nun hanımları ve amca kızlarıyız diyorlar [326] dedi. Resulüllah, bir süredir alışık olduğu kıskançlık ortamının gereği olarak söylenmiş bu sözler nedeniyle Safiyye’yi güçlü kılmak, diğer hanımlara karşı kendisini savunabileceği bir şeyler söylemek ihtiyacı hissetti; ‘Sen de onlara ‘Benim babam Harun, amcam Musa’ de [327] dedi. Çünkü Safiyye Hz. Harun’un soyundandı. Ancak problem bitmedi. Safiyye bir başka sefer de isim vererek şikayetlendi; ‘Hafsa benim Yahudi kızı olduğu­mu söylüyor Resulüllah duyduğu söz karşısında üzüldü. Safiyye’yi yatıştırmaya çalıştı; ‘Üzülme, sen bir peygamberin kızısın. Amcan da bir peygamber. Üstelik şim­di de bir peygamberin eşisin. Onlar seninle hangi konuda övünebilirler? [328] Bunlar Safiyye’yi yatıştırıcı sözlerdi. Ancak Resulüllah bir türlü bitmeyen kıskançlık problemlerinden gittikçe rahatsız olmaya da başlamıştı. Bir defasında üzüldüğünü ve kızdığını Hafsa’ya belli etti; ‘Allah’tan kork ey Hafsa! [329] dedi.

Resulüllah’ı en çok kıskanan Aişe idi. Halbuki o, Resulüllah’m eşleri arasında en çok sevdiği kimseydi. Her ne kadar eşlerinin arasında ayrım yapmayıp, arala­rında bir problem doğmasına neden olacak durum ve sözlerden özenle kaçınmasına rağmen, bir koca olarak bazen eşlerinin arasındaki farkı belirtmekten kendisini alamadığı olurdu. Bir defasında, dönemin Arapları için en değerli yemek olan tirit ile Aişe arasında benzerlik kurarak ‘Aişe’nin kadınlara üstünlüğü, tiridin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir [330] demişti. Bir başka sefer de, Müslümanlardan birisinin ‘En çok hangi insanı seviyorsun?’ sorusuna ‘Aişe’yi’, ‘Ondan sonra en çok kimi seviyorsun’ sorusuna ise ‘Babasını’ cevabını vermişti. [331] Kızı Fâtıma’nın Aişe ile atıştığını duyduğu zaman da ‘Ben Aişe’yi seviyorum, sen de sev demişti. Tüm bunlar, Aişe’ye karşı büyük sevgisinin gerektirdiği şeylerdi. Aynı zamanda Aişe için sonsuz öneme ve değere sahip sözlerdi. Resulüllah’m kendisiyle ilgili bu sözlerini duyduğu zaman kalbindeki sevgi büyüdükçe büyüyordu. Ancak sevgisinin büyümesiyle kıskançlığı da arttıkça artıyordu. Hatta Resulüllah’ı üzmekten de geri kal­madığı zamanlar oluyordu. Bazen Resulüllah’ı üzecek şeyler söylemekten çekinmiyordu. Bir akşam dışarı çıkan Resulüllah’a ‘Neredeydin? Neden bu kadar geç kaldım?’ diye sordu. Bu soru karşısından sevgili kocasının ‘Ümm-ü Seleme’nin yanına uğradım’ demesi üzerine, kendisinin farkını belirtme ihtiyacı hissetti; ‘Ey Allah’ın Resulü1 Söyle, sen bir sürünün başında bir vadinin ortasında olsan, sürünü vadinin ot­latılmış yamacında mı, yoksa otlatılmamış yamacında mı doyurursun!’ Resulüllah ‘Elbette ki otlatılmamış yamacında’ dedi. Aişe istediği cevabı almıştı. Hemen asıl düşüncesini ifade etti; ‘Ben diğer eşlerin gibi değilim. Onlardan farklıyım. Onların hepsi senden önce başkalarıyla evliydiler. [332] Resulüllah kendisini büyük bir aşkla seven ve bu nedenle kıskanan eşine baktı, hiçbir şey demedi, sadece gülümsedi.

Aişe’yi seven ve çok iyi anlayan Resulüllah, onu her defasında yatıştırmaya çalışıyordu. Üzüntü ve kıskançlığını yok edecek şeyler söylüyordu. Bir defasında bizzat Aişe’ye, yaşanan problemler çerçevesinde olmak üzere kendisini çok iyi tanıdığını ifade edip, ‘Aişe! Senin bana kızgın olduğun zamanı da, kızgın olmadığın zamanı da kolaylıkla anlıyorum’ dedi. Aişe şaşırdı ve ‘Ey Allah’ın Resulü! Anam babam sana feda olsun. Bunu nasıl anlıyorsun?’ diye sorduğunda ‘Benden hoşnut olduğun zaman konuşurken eğer yemin edeceksen ‘Muhammed’in Rabbine yemin ederim ki’di­yorsun. Eğer bana kızgınsan yemin edeceğinde ‘ibrahim’in Rabbine yemin ederim ki’ diyorsun’ dedi. [333]

Safiyye’nin bir gün Resulüllah’a gönderdiği bir yemek, Aişe’nin kıskançlık duygularının kabarmasına neden oldu. Yaşı itibarıyla çocuksu sayılabilecek kıskanç­lık duygularının etkisiyle yaptığı işi Aişe daha sonra şöyle anlatmıştır: ‘Safiyye gibi güzel yemek yapan birisini görmedim. Bir gün Allah’ın Resulü için yemek yapıp gönderdi. O sıra Resulüllah benim yanımdaydı. Kıskançlığımdan dolayı beni bir titreme aldı. Vurup kabı kırdım. Hata yaptığımı anlayınca da ‘Ey Allah’ın Resulü! Bunun keffareti nedir?’ diye sordum. ‘O kap gibi bir kap ve o yemek gibi bir yemek’ dedi. [334] Olayın tanığı Enes b. Malik ise Aişe’nin tabağı yere vurarak kırması üzerine Resulüllah’ın yerdeki tabak kırıklarını ve dökülmüş yemekleri toplamaya çalışırken bir yandan da ‘Anneniz kıskandı, anneniz kıskandı’ dediğini anlatmıştır. [335] Kıskançlık krizleriyle ilgili bir başka olayı yine bizzat Aişe’nin kendisinde öğreniyoruz; Resulüllah bir yolculuk sırasında Aişe ile Hafsa’yi yanma almıştı. Eşleri arasında Aişe ve Hafsa birbirleriyle en iyi anlaşanlardı. Hafsa, gece yolculuğu sırasında Resulüllah’ın Aişe ile sohbet etmeyi sevdiğini bildiği için, asıl amacını bildirmeden Aişe’ye develerini değiştirmeyi teklif etti. Aişe de kabul etti. Akşam yolculuk sırasında Resulüllah üzerinde Aişe’nin olduğunu zannettiği deveye devesini yaklaştırarak se­lâm verip bir şeyler anlatmaya başladı. Hafsa sesini hiç çıkarmadı. Resulüllah konuşmasına bir müddet devam etti. Sonra mola verildi. Mola sırasında Resulül­lah’m Hafsa ile sohbet ettiğini gören Aişe üzüldü ve kıskandı. Kıskançlığın etki­siyle ölmek istedi. Ayaklarını dikenli otların arasına sokarak Rabbi! Bana, be­ni sokacak bir akrep veya yılan gönder. O Resulündür. Ona bir şey diyemiyorum [336] diyerek duygularını açığa vurdu.

Tüm bunlar ve benzerleri Resulüllah için sıkıntı nedeniydi. Mümkün olduğunca problemleri çözerek veya yanlışlıkları görmezlikten gelerek eşlerini bir arada tutmaya, birbirleriyle en uyumlu şekilde yaşamalarını sağlamaya çalışıyordu. Eşleriyle kavga etmeyi, onları azarlamayı, cezalandırmayı hiçbir şekilde tercih etmemiştir. Çoğu zaman çok başarılı tutum ve davranışlarla her an doğabilecek bir problemi yok etmiştir. Fırtına öncesi sessizliğin yaşandığı anı tatlıya bağlamaya çalışmıştır. Bu tür olayların çoğunun baş kahramanı Aişe anlatıyor: ‘Allah’ın Resulüne altın suyuna batırılmış bir boncuk hediye edildi. Bütün hanımlar evde oturuyorduk. O sıralar küçük bir çocuk olan Ümame bint-i Ebi’l As ise kapının önünde toprakla oynuyordu. Resulüllah elindeki boncuğu göstererek ‘Bunu beğendiniz mi?’ diye sordu. Boncuğu elimize alıp inceledik. ‘Bundan daha güzelini görmedik, çok güzel’ dedik. Bunun üzerine ‘Bunu ailemden en sevdiğim kişinin boynuna takacağım? dedi. O anda gözümde o boncuktan daha değerli bir şey kalmadı. Boncuğun yerinde çamurdan yapılmış bir top bile olsa fark etmezdi. Çünkü, o kime verilirse, o kişi en çok sevilen olduğunu anlayacaktı. Bana vermesini arzuladım. Diğer hanımlarının da benimle aynı duygulara sahip olduklarını anlıyor ve görüyordum. Herkesi bir sessizlik kapladı. Resulüllah kalktı ve boncuğu kapının önünde oynamakta olan Ümame’nin boynuna taktı. Bunun üzerine hepimiz sahip olduğumuz durumdan sıyrılıp, rahatladık. [337]

Hanımlar arası kıskançlık krizleri Resulüllah’ı üzüyor, sıkıntı veriyordu. Bu durumu mümkün olduğunca kendisine dert edinmemeye çalışıyordu. Fakat ha­nımların kıskançlıktan kaynaklanan yanlış tutum ve davranışlarının biteceği de yoktu. Her geçen gün daha başka bir davranışla sevgili kocalarını, kutlu insanı üzüyorlar, kalbine sıkıntı veriyorlardı. Sonunda kendi aralarındaki yanlış tutum ve davranışlarına Hz. Peygamber’i de alet etmeleri, haklarında ayet inmesine ve durumlarını gözden gtyirmelerini isteyen ilâhî bir ihtarla muhatap olmalarına yol açtı. Olay şu şekilde gerçekleşti ve sonuçlandı:

Hz. Aişe’nin kendisinin de dahil olduğu peygamber hanımlarıyla ilgili bir tespiti şöyledir: ‘Bizler Peygamber’in hanımları olarak iki gruptuk. Ben, Şevde, Hafsa, Safiyye aynı gruptaydık. Zeyneb, Ümm-ü Seleme ve diğerleri de diğer gruptaydılar. [338] Her iki grup da esasen kendi içinde farklı tutum ve davranışlara sahip bireylere ayrışıyordu. Yoksa, her grup kendi içinde tamamen uyumlu, tek parça değildi. Ör­neğin Aişe ve Hafsa birbirlerini diğer gruba karşı desteklerken, kendi aralarında da bir yarış, çekişme içindeydiler. Bir gün yaşanan bir olay gruplaşmanın ve çekişmelerin olumsuz etkilerini olanca biçimiyle açığa vurdu. Resulüllah her ikindi namazı sonrası eşlerinin odalarına uğrayarak hal-hatır sormayı alışkanlık edinmişti. Eşleri de bu duruma alışmışlardı. Onların her biri büyük bir heyecanla kapısının çalınmasını ve kısa bir anlığına da olsa sevgili kocasının gelip kendisiyle konuşmasını beklerdi. Muhtemeldir ki ziyaretin başlangıç noktasına ve odaların sırasına göre, her bir hanım kimin kapısından sonra kendi kapısının çalınacağını bilirdi Resulüllah, günlerden bir gün her zamanki gibi Zeyneb’in odasına girdi. Ama bu sefer Zeyneb’in odasında her zamankinden daha uzun kaldı. Sonra çıkıp di£er eşlerini ziyaret etti. Bu durum birkaç gün aynı şekilde devam etti. Aişe ile Hafsa, Resulüllah’m Zeyneb’in odasında daha uzun süre kalma nedenini merak ettiler Araştırınca Zeyneb’in kendisine akrabaları tarafından verilen balla şerbet Resulüllah’a ikram ettiğini, tatlıyı seven Resulüllah’ın da bu nedenle onun odasında daha uzun bir süre kaldığını öğrendiler. Bu durum özellikle bu iki hanımı arasında kıskançlığa neden oldu. Kendilerinde Resulüllah’a ikram edecekleri bal yoktu, ama Zeyneb’in bal nedeniyle elde ettiği avantaja da razı olamıyorlardı. Mevcut durumu Zeyneb’in aleyhine çevirmeye karar verdiler. Kendileriyle birlik­te hareket edecek diğer hanımlarla da görüşüp, Zeyneb’e bir oyun oynamayı plan­ladılar, Oyun gereği, Resulüllah, Zeyneb’in odasında bal şerbeti içtikten sonra “her kimin odasına gelirse, o hanım Resulüllah’a kötü koktuğunu, kendisinden çok kötü kokan bir ağaç reçinesi olan me’âfir kokusu geldiğini söyleyecekti. Dedikle­rinin de yaptılar. Resulüllah eşlerinden hangisinin odasına gitse ‘Ey Allah’ın Resu­lü! Kötü kokuyorsun. Yoksa me’âfir balı mı yedin?’ sözleriyle karşılandı. Kötü kokudan nefret eden, güzel kokmaya büyük önem veren Resulüllah, duyduklarından etkilendi. Bir oyunun parçası kılındığının farkında değildi. Aişe’nin yanmdayken, bir daha kimseyi rahatsız etmemek için bal şerbeti içmeyeceğine, bal şerbetini kendisine haram kıldığına yemin etti. Zeyneb’in üzülmemesi için de bu kararından onun haberdar edilmemesini istedi. Kararı gizli kalmalı, kimsenin haberi olmamalıydı. Hanımlar amaçlarına ulaşmışlardı. Resulüllah’m Zeyneb’in yanında daha fazla kalmasını önlemişlerdi. Ancak Resulüllah’m sadece Aişe’ye söylediği durum ayetle açıklanıp, yaptığı yanlışlık nedeniyle Resulüllah eleştirilirken, oyu­nu tezgahlayan hanımlar da ihtar edildiler: ‘Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram kılıyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmanızı size meşru kılmıştır. Sizin yardımcım Allah’tır. O bilendir, hikmet sahibidir. Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah «a bunu peygamberine açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından a vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: ‘Bunu sana kim bildirdi?’ dedi. Peygamber: ‘Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi’ dedi. Eğer iki-kız de tövbe ederseniz,[339] (doğru bir iş yapmış olursunuz) Çünkü kalpleriniz eğilmişti. Ve eğer Peygambere karşı birbirinize arka verirseniz bilesiniz ki onun dostu ve yar­ması Allah, Cebrail ve müminlerin iyileridir, Bunların ardından melekler de (ona) yardımcıdır. Eğer o sizi boşarsa Rabbı ona, sizden daha iyi, kendini Allah’a veren, inanan, sebatla itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul veya bakire eşler verir.[340]

Bu ayetle, Resulüllah’a sıkıntılar yaşatan konu açığa kavuşturulup, nihaî durumda çözümünün nasıl sağlanacağı bildirildiği gibi, aynı zamanda insanlara İs­lâm’ın temel özelliği bir kez daha açıklanmış oldu. Resulüllah kendisine balı ve şerbetini haram kılmıştı. Allah bunun yanlış olduğunu ve yemin etmiş olsa bile yanlış bir işte yemin ettiği için bu yeminini bozmasını isteyerek, yanlışlığı konu­sunda uyardı. Çünkü haram-helâl konusunda hüküm sadece Allah’ındır. Peygamber dahi olsa Allah’ın bildirmesi dışında hiç kimse kendiliğinden haram-helâl tayin edemez; Allah’ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını helâl kılamaz. Peygamber bir kuldur ve bu konuda ona düşen de diğer insanlarda olduğu gibi sadece ve sadece itaat etmektir.

[317] Tahrim sûresi, 66:1-5

[318] Ebû Davud, Nikah 27, 28; Fahreddin Razî, Tefsîr-i Kebîr, VIII/348; El-Kadî, Esbâb-ı Nü-Zûî, 137; Yeniçeri, Hz. Muhammed ve Yaşadığı Hayat, 77.

[319] Buharı, Talak, 3; Ahmed, Müsned, III/498; İbn Sâ’d, et-Tabakatul-Kübra, VIII/145.

[320] Ahmed, Müsned, 11/ 472

[321] Ahmed, Müsned, 11/ 472

[322] Ebû Dâvud, Menâsik, 56; Ibn Mâce, Menâsik, 84; Dârimî, Menâsik, 34

[323] Buharı, Menakibu’l Ensar, 20, Tevhid 32, Edeb, 23; Müslim, Fedailu’s Sahabe, 71, 74; Tirmizî, Menahıb 62; Ahmed, Müsned, VI/118.

[324] Buharı, Tevhid, 22

[325] İbn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, VIII/126; Vakıdî, Meğazi, 11/709

[326] İbn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, VIII/126; Vakıdî, Meğazi, 11/709

[327] Tirmizî, Menakıb, 64

[328] Tirmizî, Menakıb, 64

[329] Ahmed, Müsned, III/333

[330] Ahmed, Müsned, III/333

[331] Buharı, Et’ıme 25, Fezail’u Ashab 31; Müslim, Fezailu’s-Sahabe 70;Tirmizî, Et’ime 31; İbn Mace, Et’ime 31; Ahmed, Müsned IV/393, 409.

[332] Buharı, Fedailu’s 5ahâbe, 5; Müslim, Fedailu’s Sahabe, 1.

[333] Heysemî, Mecma’ü’z Zevâid, IX/241

[334] Buharı, Nikah, 9

[335] Buharî, Nikah 108; Müslim, Fedailu’s Sahabe, 80.

[336] Ebû Davud, III/297; Nesai, VII/71

[337] Buharı, Nikah, 107

[338] Buharî, Nikah, 9; Müslim, Fedailu’s Sahabe, 88.

[339] Hz Omer, ayette belirtilen iki kişiden birisinin kızı Hafza diğerinin İse Aişe olduğu­nu bildirir.

[340] Tahrim, 66:1-5

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam

Cennet ve cehenneme götüren yollar

Cennet ve cehenneme götüren yollar Yüce Allah’ın dini İslam, Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’a vahyedilen ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir