Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İSLAM AHLAKI / Açlık sınırındaki yaşamlar
imanilmihali.com
Açlık sınırındaki yaşamlar

Açlık sınırındaki yaşamlar

Açlık sınırındaki yaşamlar

Yüce Allah, rızkı dilediğine az veya çok ama tek verendir. Meleklerin ise Yüce Allah’a insanların azmasını sebep olarak O’nun bol rızık vermesini gösterdiği ayetle sabittir. Yani rızık kafidir, boldur, milyonlarca tür ve milyarlarca canlı için yeter miktardadır.

“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın…” (Hud 11/6)

“Rabbinin, onları ve Allah’ı bırakıp da taptıkları şeyleri bir araya getireceği ve (taptıklarına), “Siz mi saptırdınız benim şu kullarımı, yoksa onlar kendileri mi yoldan saptılar” diyeceği günü hatırla. Onlar, “Seni eksikliklerden uzak tutarız. Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Fakat sen onlara ve atalarına o kadar bol nimet verdin ki, sonunda seni anmayı unuttular ve helâke giden bir toplum oldular” derler.” (Furkan 25/17,18)

Zulüm, bu bol olan rızkın insanlarca ve insanlara arsında pay edilmesindeki haksızlıklardan kaynaklanmaktadır. Başka bir deyişle rızkın herkese eşit olması mümkün değildir lakin evvela herkesin doyabilecek kadar yemesi, kalanların pay edilmesi esastır. Oysa mevcut dünya kabulleri masada oturan yüz kişiden beşini tıka basa doyururken geri kalanları aç bırakmakta, zenginlikle şımaranlar aç kurtlar gibi rızıkları yedeklerken masadan çoğu kimse aç kalkmaktadır. Bu zulmün sebebi ise Yüce Allah değil bizzat insandır.

Masadan aç kalkan insanlar veya yaşayacak kadar yemek bulabilenler dünyanın her yerinde vardır ve acı olan şudur ki en çok açlar İslam ülkelerindedir. Oysa İslam, yardımlaşmayı ve paylaşmayı lütuf gösteren değil emredendir.

Zekatı ihtiyaç fazlası olarak emreden Kur’an’a rağmen insanlık bugün hala, kırkta bir masalıyla avunmakta, tevekkülü bankaya koyduğu iki tapu ve yeşil dolarlara endekslemektedir.

Neticede açlık ve sefalet bitmemekte, eşitlik ve özgürlük bu arada iman kardeşliği tesis edilememektedir.

Yazı konumuz zulme dalıp rızkı aç kurtlar gibi kapışanlar değil, sofradan aç kalkanlardır. Bu mazlumların bu anda iki hal tarzı vardır ki bunu açıklamak lazım gelir.

İlk tercih; mevcut statüye razı olmak, güvende olmak hiisine bedel olarak masadan aç kalkmayı kabul etmek ve zulümlere sessiz kalmaktır.

İkinci tercih ise hakkını aramak ve rızka ulaşan yollarda harama bulaşmadan ter dökmek ve bu arada zulümle mücadele yani cihat etmektir.

İlk yol kolaydır, garantidir, daha kötüyle karşılaşma ihtimali olmayandır. Korku ve inançsızlık da insana bu yolu tavsiye eder, tabi şeytanlar ve nefis de. Bu duruma servet sahipleri de razıdır, şeytanlar da, hak yiyenler de. Bir tek Allah razı değildir.

İkinci yol, zulüm ve haksızlığa karşı durmanın meşakkatli yoludur. Allah bu yolu emreder lakin bu yol dikenli ve tehlikelidir. Sonunda canı yitirmek dahi vardır ve hakkı almak mümkünse de çokca gayret ve emek sarf etmeyi gerekli kılar.

İlk yola mahkum ve razı olanlar, helale ulaşamanın çaresini doğrudan harama bulaşmakla yahut kıt kanaat etmekte bulur. Azami fedakarlık göstermeyi, temizlikten, eğitimden, eğlenceden taviz vermeyi, yetersiz beslenmeyi, temel ihtiyaçları karşılayamamayı, hastane giderlerini bile karşılayamamayı zorunlu kılan bu tercih kulun statüsünü devam ettirir ve canı emniyettedir. Çünkü kendisi gibi servet sahiplerinin de arzusu bu sistemin devamından yanadır.

Bu ilk yola mahkum olanların çoğu kıt kanaat geçinmeyle yetinemez çünkü beşeri hayat matematik üzerinedir ve gelir gider dengesi kurulamadığı için bütçeler hep açık verir, zorunlu giderler aileleri yanlışa sapmaya mahkum eder. Bu ise helal olmayan yollara bulaşmayı adeta mecbur kılar.

Hakkını aradığı halde sonuç alana kadar mübah olmayan yollara meyledenlerin hali ile hakkını hiç aramayanların harama dalışları elbette bir değildir. İlk anılan kesim mücadelesi devamınca haramı zaruret ile yediği halde ikinci kesim kendi rızasıyla ve fütursuzca yemektedir. Doğrusu elbette harama hiç bulaşmamaktır ama yaşanan hayatlar bazen bu acı ilacı içmek zorundadır.

İşin iman penceresinden izahı ise şudur ki, ilk yola mahkum olanların bir sonraki hamlesi ne olursa olsun ilk rızaları (yani hak aramayışları) imana terstir. Çünkü Allah merhameti zulme kadar emretmekte, zulümle karşılaşınca ise cihadı emretmektedir.

İkinci yolu tercih edenler (yani hakkını aramak için ayağa kalkanlar) ise bu cihada yeltenenlerdir ve kazanamasalar da müsterih ve Allah’a imanlarını ispatlamış olacaklardır.

Lakin bu ikinci yola müracat edenlerin de elinden çoğu zaman bir şey gelmeyecektir çünkü siyonizm fitneleri ekonomilerin içerisine öyle girmiştir ki sistemler gelir dağılımından yana değil gelir farkına yatkın oluşturulmuştur. Faiz, dolar, altın gibi sermaye hareketleri hep servet babalarının lehinedir ve zaten birikimi olmayan alttakiler yaşamı idame ettirmeye çalışırken bir de enflasyon ve pahalılıkla mücadele etmek zorundadır.

Bu halde ilk yol akendi rızasıyla veya ikinci yola cihat arzusuyla baş vuranların da akibeti ‘Açlık sınırındaki yaşamlar’ olacaktır. Bu kesim asgari ücretle yaşamak zorunda kalacak (açlık sınırı asgari ücretten çok yukarıdadır) dolayısıyla kendisine ve ailesine yetemeyecektir. (İşsizleri hiç hesaba katmadan dahi durum bu kadar vahimdir.)

Bu durumda o aile reisinin yapacağı şeyler, işte imtihan edilmekte olan imanın gerekleri veya zıtlıklarıdır. Çöp toplamak, ikinci iş yapmak suretiyle rızkı artırmak veya yanlışa meyletmek ve bu sayede kısa yoldan servete kavuşmak gibi daima iki seçenek vardır.

İlki temiz ve ahlaklı yoldur ki sevabı fazladır, imanı simgeler, hak arayışını da inkar etmeden Sırat-ı Mustakim üzere kalmayı hedef alır, ikinci yol ise mafyalaşarak, karararak, harama dalarak, uyuşturucuya, teröre bulaşarak, çalarak, fuhça ve organ mafyasına alet olarak, haklara musallat olarak, rüşvet, faiz vurgunlarıyla zenginleştirerek kısa zamanda servetler getirir. İlk mücadele uzun zaman alır ve refahı belki hiç getirmez, ikinci yol ise en geç bir senede servetler üretir.

Ahlak, yasa, günah tanımayan bu ikinci yola sapmak dünyalık istemek ama ahiretten vazgeçmektir. İlk tercihteki gibi namus çizgisinden ayrılmadan ilave güç sarf etmek ise ahiretlik isterken dünya nimetleriyle de nasiplendirilmektir.

“Kim bu geçici dünyayı isterse orada ona, (evet) dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadar hemen veririz. Sonra da cehennemi ona mekân yaparız. O, buraya kınanmış ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş olarak girer. Kim de mü’min olarak ahireti ister ve ona ulaşmak için gereği gibi çalışırsa, işte bunların çalışmalarının karşılığı verilir.” (İsra 17/18,19)

İman; hakkını aramayı, zulümle mücadeleyi, doğrudan asla ayrılmamayı, helali, çalışmayı ve Allah’a güvenmeyi zorunlu kılar.

Kul, rızka erişim derecesi ne olursa olsun kazanır veya harcarken helal yolları kullanmalı, lüks ve israftan kaçınmalı, yanlış yapmamalıdır.

Fakirlik endişesiyle veya yaşam standardını korumak bahanesiyle mübah yollardan uzaklaşanlar ahiretten vazgeçenlerdir.

Ruhlarını ve bedenlerini paraya değişenler, mevki ve makamlar için benliklerini şeytana teslim edenler, dünya sınavında sabır sorusunu geçemeyenler ve tevekkülde sınıfta kalanlar, hak aramak yerine dilencileşenler iman nasipsizleridir.

Zorunluluk halinde yenecek haram miktarını delil gösterip, hakkını aramadığı halde harama bulaşan ve bunu mübahlaştıranlar ancak kendilerini kandırır. Doğrusu harama hiç bulaşmamak ve bunun yerine hakkı yiyenlere hesap sormaktır.

İslam, servete değil haram servete karşıdır diyenlerin çoğunun serveti haram doludur. Yüce Allah bazı kimselere rızkı sınav gayesiyle çok verendir ama O diler ki o kul o serveti hayır yolunda harcasın. O, kulunun o servetle, yasak şehvetlerde dolaşmasını ise yasaklar.

İşçinin, çalışanın, mahiyetin hakkını vermeyen, emeğin karşılığını alın teri soğumadan ödemeyen veya az veren kimsenin servetinin tamamı helal olabilir mi? Bu hak yiyerek kazanılan servetler kurtuluş getirebilir mi? İnfak edilmesi gerekirken biriktirilen ve lükse harcanan bu servetler erdirici olabilir mi?

Öte yandan sefalete mahkum edilenlerin dini İslam, ezilenlerin yanındadır ve ezilenleri, ezenlerin üzerine çıkarmayı murad eder.

“Biz ise, istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım.” (Kasas 28/5)

İman, hak arayışını, zulme direnmeyi, helalden sapmamayı, namustan ayrılmamayı, hesap sormayı emreder. Rıza, korkaklık ve cihattan kaçmaktır. Zulme sessiz kalmak, zulme yardımcı olmak ve o zulmün daha nice zulümler üretmesine imkan tanımaktır. Ve Kur’an’In tek savaşı zulüm iledir.

O halde açlık sınırındaki yaşamlar, haya ve terbiyeden, ahlak ve namustan, iman ve haysiyetten, hak ve doğru yoldan, Sırat-ı Mustakim’den ayrılmadan dik durmak, hak aramak, hesap sormak ve sonra gerisini Allah’a bırakmak yani tevekkül edip sabır göstermekle mükelleftir.

Yapanlar, az rızıkla geçen hayatın sevabına ilaveten ayrıca sabır ve cihadın sevabını da kazanacak, yapmamayı tercih edenler bu sevaplardan mahrum kalacağı gibi bir de Allah’ın emirlerine karşı geldikleri, insan ve fıtrat gereğine uygun davranmadıkları, Allah’tan başkalarından korktukları ve cihat etmedikleri için ayrıca ve daha büyük günahlara savrulacaklardır.

Harama fütursuzca meyledenlerin durum ve imkanları ne olursa olsun bahaneleri yoktur. Çalmanın, adam öldürmenin, mafyalaşmanın, kamuya dadanmanın, ihale yolsuzluklarının, şeytanlaşmanın, münafıklığın, haramileşmenin imanda ve dinde yeri yoktur, bahanesi asla yoktur.

Ticarette kurnazlık diye yutturulan hile ve tuzakların hiçbirisi mübah değil, servet babalarını koruyan yasaların hiçbiri adil değildir. Buna rağmen kula düşen ferdi olarak ve şiddete müracat etmeden mücadele etmektir.

Allah katında ödüllendirilecek olanlar sadece ameller değil aynı zamanda niyet ve teşebbüslerdir. Çünkü Allah niyetlerin bilendir ve kul Allah dostları safında yer alması gerekendir.

Açlık veya ölüm korkusuyla dahi olsa doğru yoldan ayrılmak ise nefsin emridir ve nefsi ilahlaştıranların bu eylemi şirktir.

İman ve amel farklı şeylerse de imanın amelle tek irtibatı (nüansı) zulme direnmektir. Bu mücadele verildikten sonraysa Allah kuluna yardım edecek ve refahı inşallah nasip edecektir.

Lakin, fakirlik korkusuyla, insanları hile ve aldatmaya meyletmek, kamudan haksız olarak ve muhtaç olmadığı halde maaş ve yardım almak, dilenmek, dilencileşmek, Allah’tan başkasına el açmak asla mübah değildir.

Rızkı, medeti, nimeti ve şifayı veren sadece Allah’tır, O, kulunun durumunu görendir.

Başa gelenler daima kendi müsibetlerimiz ve zulümlerimizdir ki Allah asla zulmetmeyen sadece karşılığını verendir.

Sabır ise ancak doğruluk ve dürüstlüktedir. Merhamet, zulüm duvarına çarpana kadardır. Zulüm ile karşılaşılınca yapılması gereken kabul ve merhamet değil cihattır. Cihat ise Allah ve hak yolunda verilen her türlü mücadeledir. Bu mücadeleye niyet etmek dahi imana delildir.

Yardımı ve paylaşmayı emreden İslam, servet yığmayı ve hak yemeyi değil, temel ihtiyaçlardan geri kalanı infak etmeyi ve hak yememeyi şart koşar. Unutulmasın ki masadaki diğerlerinin açlıklarına göz yumarak, onların önündeki yemekleri çalan ve biriktirenlerin servetlerinde o mazlumların hakkı vardır ve o hak elbet sahibine dönecektir. Hakkı yenenler ise hakkını aramaz ise ahirette alacaklı olamayacaktır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Dinen cimrilik nedir

Dinen cimrilik nedir

Dinen cimrilik nedir Cimrilik; ihtiyaçtan fazlasına sahip olduğu halde paylaşmayan, eli sıkı olan, ihtiyacı olmadığı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir