Anasayfa / İMAN ESASLARI / Akibet muttakilerindir
imanilmihali.com
Akibet muttakilerindir

Akibet muttakilerindir

Akibet muttakilerindir

“İşte ahiret yurdu. Biz, onu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve bozgunculuk çıkarmayanlara has kılarız. Sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.” (Kasas 28/83)

Muttaki en genel anlamıyla takva sahibi demektir. Takva ise Allah’a karşı gelmekten sakınma ve Allah’ın sınırlarına riayet manasıyla dünyada değil ama Allah katında bir üstünlük derecesidir. Çünkü dünyada kimse kimsenin takva değerini asla bilemez, imanı bilen sadece Allah’tır.

Yüce Allah, Kur’an’ı ile bizlere lütfetmeyi dilediği cennetine varis olarak halis takva sahiplerini, muttakilerini koyacağını bildirmiştir. Bu aynı zamanda muttaki olmayanların cennete en azından gerekli şartlar oluşana kadar giremeyeceği anlamınadır.

Takva ve bir adım ötesi vera sahipleri kimdir? Bunlar ne yapar ve nelerden kaçınırlar dediğimizde ise cevabımız yine hidayet rehberi Kur’an ile olmalıdır ki Kur’an birinci ağızdan, saf, adil, hak ve tam olandır.

Muttakiler; Allah’ın sınırlarına riayet eden, yasaklarından sakınan, emirlerinin üzerine titreyip yerine getirmeye gayret edenlerdir. Vera sahipleri ise bu değerler üzerine ilaveten şüpheli ve şaibeli olanlardan bile kaçınanlardır. Zühd; fuzûlî ve lüzumsuz olanı, zarûrî olmayan her şeyi, helâl ve mubâhın da ihtiyaçtan fazlasını terk etmek ve malayani boş ve gereksiz olanları terk edip yaşam gayesine ve İslam’a yönelik işlere öncelik ve değer vermektir.

Yüce Allah vera, zühd ve malayani konusunda farz kılmamış ancak takva konusunun imanın ilk şartı ve cennetin anahtarı olduğunu bildirmiştir. Diğer üçü tasavvuf geleneklerine göre umulur ki kula artı değerler katacaktır ama dikkat etmek gereken nokta fazla, şaibeli, boş ve gereksiz şeyler belirlenirken haddin aşılmaması, yanlış yapılmaması, birisinin bize helal ve haramı bildirmesine fırsat verilmemesidir.

Nihayetinde Yüce Allah bizlerin akıbetimize giden yolda mahzun olmamamız için kendi sınırlarına (hududullaha) sarılmamızı istemektedir.

Bu sınırlar nelerdir dendiğinde ise karşımıza; sadece Allah’a iman edip Yüce Rabbimize ortak, eş ve benzerler atamamak, Yüce Allah’ın tembih, emir ve yasaklarına uymak, haddi aşmamak, tevazu sahibi olmak, dürüst, adil, hakkaniyet dolu ibadet ve ahlak ile yaşarken, haramdan, bozgunculuk ve bölücülükten, hak yemekten, zulmetmekten, kibir, hırs, şehvet ve azgınlıktan uzak durmak çıkar.

Takva konusu iman, ibadet ve ahlak konularının farz, gerekli ve güzel olanlarının tümünü kapsar. Yüce Allah’ın emrettiği hususlardan yerine getirebildiklerimiz imanımızı güçlendirirken umulur ki sevaplarımızı da çoğaltır ve bir süre sonra yalana, dolana, harama, boş ve gereksiz işlere, aldatanlara tamah etmez hale gelir, hidayet ve ihsan sahibi olarak irfan ve ilim sahibi oluruz.

Allah dilediği sürece de ne kötü liderler, ne hain arkadaşlar ne vesveseler, ne şeytan kimse bizi kandıramaz. Bu durumda da biz sadece Allah’a teslim olmuşlar olarak bir tek Allah’ı Vekil tayin eder, O’na ibadet, niyaz ve tevbe ederiz. Başkalarını, açlık ve hırslarımızı, nefsimizin zulmünü, şeytanın kandırmacalarını boşa çıkarttığımız andan itibaren de zaten nadide kullardan oluruz.

Allah her şeyin doğrusunu, samimiyetini, adil olanını bilendir. İman, din, ibadet ve ahlak gösteriş ve riya ile bezenmişse bir tek çöp kadar değeri yoktur ve din adına yapılan her şey sadece ve sadece Allah rızası gözetilerek yapılmıyorsa zerre kadar değeri yoktur.

Öte yandan Yüce Rabbin emrettiklerini yapmaya gayret etmek takva sahibi olmak için asla yetmez çünkü öte yandan men edilen, yasaklananlardan da sakınmak gerekir ki takva bu nedenle iki başlı bir ok gibidir. Bir yanda yapmak zorunda olduklarımız, diğer uçta mutlaka kaçınmak zorunda olduklarımız.

Kaçınmamız gerekenlere nispeten değindik ama daha da özelleştirirsek de yine Kur’an’a bakmak ve ayetlerin satır aralarını okumak yapılacak tek şeydir. Hz. Peygamberimizin ayetleri bildiren, açıklayan, emsalleyen söz ve davranışları da bize bu manada yol gösteren nadide ipuçlarıdır.

Allah’ın neyi sevmediklerine, neyi haram kıldıklarına, kimleri zalim, hilekâr, haddi aşan, kâfir, münafık, cahil, azgın ve nankör olarak isimlendirdiğine bakmak bu manada yeterlidir.

Kimse Allah’ı kandıramaz, hak etmediği halde cennete gidemez. Yasak ve istenmeyenlerden arınmayan ruh ve bedenler Allah dilemedikçe cennetten içeri adım atamaz, meleklerle dost ve arkadaş olamaz.

Mü’min iman eden, imanında samimi olan, mü’minlere muhabbet ve sevgi ile yaklaşan, kulu Allah rızası ve sevgisinden dolayı kardeş gibi sevendir. İman kardeşliği genetik veya biyolojik kardeşliğin çok ötesinde kulun gerçek kardeşliğidir. Mü’min iman etmemiş münafık ve kafirlere, müşrik ve gayri müslimlere değil, halis imanla Allah’a yönelen özü sözü bir, temiz, masum, fedakar ve adil, hakka hukuka riayet eden mü’min kardeşlerine dayanmalıdır.

Takva sahipleri; takvadan bihaber, takvayı alaya alan, takvası içten olmayan, hareket ve sözleriyle takva sahibi olmadığını belli eden veya takvayı reddeden kullarla iş görmez.

İman edenler; imansızlarla, Allah ve dostları ile alay edenlerle, ayetleri saklayıp, değiştirip alay edenlerle, haddi aşan azgınlarla oturup kalkmaz, onlarla bir dilim ekmeği bile paylaşmaz.

Mü’minler; ihlas ve samimiyetle yöneldikleri Rabbimize giden yolsa insan ve cin şeytanlarının kandırmacalarına kanarak, nefis ve hırslarına tutsak halde kötülüklere koşmak yerine, hayır ve iyiliklere, salih amellere niyet ve teşebbüs eder.

Müslümanlar; din kardeşi dururken, imansıza, münafığa, kafire yanaşmaz, dost olmaz, onlara selam verip geçer.

Bunun tersi olursa?

Biz oldukça samimi ve gayretli bir şekilde ibadet, ahlak ve amellerde bulunurken, cenneti hayal ederken… bir yandan da Allah’ın sınırlarına riayet etmeyen, onlarla alay eden, ahireti inkar edip nankör ve azgın bir halde dünyevi şehvet, hırs ve kinlere sahip olanlara yanaşır, dost olur, onları söz ve davranışlarımızla desteklersek ne olur?

Yüce Allah sevaplara misliyle, kötülüklere sadece kendisiyle karşılık veren ama zerre kadar her şeyin karşılığını verendir.

Bu zerre kadar şeylerden hangilerinin bizi şefaate veya azaba götüreceğini bilemeyiz ama biliriz ki kötülüğe destek ve ortak olanlarda o kötülükten eşit derecede sorumludur. İçimizde nokta kadar bile bir şüphe varsa yapmamız gereken –eğer samimi iman sahibiysek- onu terk etmektir.

Hele ki toplumun, ulemanın, gidişatın, dini akidemizin, terbiye ve hayâmızın, kalbimizin bize “kötü” olarak tanımladığı kişilere yanaşmamız ister çıkar, ister cahillik, ister vefa borcu maksatlı olsun bizi gaflete ve sonra delalete götürür. Yüce Allah rızkı, hayatı, esenliği, imtihanı var eden, bizleri her yıl birkaç kere deneyendir. O, ilmi ve kudreti sonsuz olan, ezeli olan, celal ve ikram sahibidir.

Meylettiklerimizce işlenen amellerin neticeleri bize mutlaka aksedecek ve o zulüm ve hak yemeler ile ortaya çıkan sonuçları bizim akıbetimizi belirleyecektir.

Hak yemek, çıkar sağlamak dünyevi ve beşeri manada pek çok şey ifade etmeyebilir imanı zayıf olanlara ama iş o kadar basit değildir.

Hesap günü helalleşirken hakkını yediğimiz her bir kula önce sevaplarımızdan dağıtacak, sevaplarımız tükenince onların günahlarını üzerimize alacağız. Böylece yetmiş yıl camiden çıkmasak, yedi kere hacca gitsek, infaklarda yarışsak… amel defterimizin ağırlığı yok olacak ve Allah’ın şefaatine mazhar olmazsak cehennemi boylayacağız.

Şimdi soralım; değer mi?

Sonsuz ahiret yurdunu, geçici dünya için feda etmeye?
Has ve temiz ibadetlerimizi, dua ve teşbihlerimizi dünyevi çıkarlar uğruna yok etmeye?
Mü’min kardeşlerinin göz yaşlarını yok sayarak zalime destek vermeye?
İyi güzel yaşarken bir gaflet ile akıbetimizi karartmaya?
Sevaplardan kendimize cennet azığı yapmaya gayret ederken, bir başkasının haddi aşması ve azgınlığıyla hâsıl olacak günah nedeniyle sevaplarımızı yitirmeye?
Bilerek veya bilmeyerek Allah’ın affetmeyeceği şirk tuzağına düşmeye?
Kişilerden medet umarak Allah’ı gücendirmeye?
Rabbimizin dinini, Peygamberimizin örnek ahlakını terk edip onların uydurduğu din ve ahlaka tabi olmaya?
Üç kuruşluk dünyada ahlaksız ve haksızın peşinde koşup, destek olarak rezilce yaşamaya?
İman, ibadet ve ahlakımızı sırf birileri dünyevi çıkar sağlasın biz de nasiplenelim diye kirletmeye?
Allah’ın ayetleri açıkça ortadayken, Kur’an gözümüzün önünde duruyorken İslam’ı yanlış tercüme etmeye?
Ayetlerle alay edip, ayetlerin manasını değiştirenlere, dini çıkarlarına alet edenlere destek olup dinden çıkmaya?
Dindar görünüp dincilik yaparak gerçek mü’minleri örümcek ağı gibi tuzağına düşürenleri sevmeye?

Değmez!

Çünkü Allah tek malikimiz ve tek dostumuzdur. Bizi var eden O’dur, öldürecek ve huzurda toplayacak olan da.

O gün hangi yüzle çıkacaksınız huzura? Hangi mazerete sığınacak, hangi afları dileyeceksiniz? Bilmez misiniz ki o gün Allah kafirlerle konuşmayacaktır. Bilmez misiniz ki en küçük şey saklı kalmayacaktır.

Böyleyken bu gaflet ve delalet nedendir?

Mü’min Kur’an’a, İslam’a, imanına sımsıkı sarılan bu uğurda ahiret yurdunu feda etmeyendir.

Ahiret yurdunu dünya çıkarları için feda edenler ise enayi, nankör ve kandırılmış cahil ikiyüzlülerdir.

Akibet; muttakilerindir!

Allah öyle ahdetmiş, öyle dilemiş, öyle emretmiştir.

Ötesi, istisnası, yorumu, rivayeti, eksiği fazlası yoktur.

İmanınızı temiz ve sağlam tutmak yerine haksızlık ve zulme verdiğiniz her destek sizi cehennem ateşine bir parça daha yaklaştıracaktır.

Akibet muttakilerindir

Bu yazıyı okudunuz mu?

Dünyada kaç milyon Müslüman vardır

Dünyada kaç milyon Müslüman vardır

Dünyada kaç milyon Müslüman vardır Başlık bu olunca akıllara hemen Müslüman devletlerdeki milyarlarca insan gelir ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir