Anasayfa / İMAN ESASLARI / Allah'a iman / Aldatılmak kader değildir
imanilmihali.com
Aldatılmak kader değildir

Aldatılmak kader değildir

Aldatılmak kader değildir

“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Hiçbir babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına hiçbir yarar sağlayamayacağı günden korkun! Şüphesiz Allah’ın va’di gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı şeytan da Allah hakkında sizi aldatmasın.” (Lokman 31/33)

Aldatmak bahsi, İblisin daha cennetten kovulup lanetlendiği an ahdettiği kandırma, saptırma ve Allah yolundan çevirme ahdidir. O, soyu ile beraber kıyamete yakın zamana kadar aldığı süre ile hiç durmadan insan denen varlığı iman yolundan çevirmeye and içmiş dişi şeytandır ve insanlık tarihi o şeytana uyan veya Allah yolunda imanla, tevhidle diri kalabilenlerin tarihi olmuştur.

En büyük savaşlar, kıtlıklar, salgınlar, katliamlar hep o iblisin kışkırtmaları, kandırmaları, süslü göstermeleri sayesinde hayata geçmiştir ve zalim, cahil ve nankör insan sonsuz aceleciliği ve nefsine tutsak açlıklarıyla o iblislere köle ve asker olmuş, dünyanın kan ve gözyaşı gölüne dönmesine alet olmuştur.

Şurası çok açıktır. Yüce Allah dünyayı cennet yapmaya elbette muktedirdir lakin o ister ki kulları bu gayeyi kendi emek ve istekleriyle gerçekleştirsin. İnsan istediği ve niyet ettiği için de sevap ve günah mekanizması devreye girer, amel defterleri dolmaya başlar. Bu nedenle dinde girişte veya çıkışta yahut içerisinde asla zorlama yoktur. Çünkü vebal doğrudan niyet ile başlar.

Yine İblis insanı kötülüğe asla zorlamaz bilir ki zorladığı zaman insan mesuliyetten kurtulacaktır. Bu nedenle süslü gösterir, kandırır, Allah ile aldatır. Diler ki mesuliyet insanda olsun.

Bu yukarıdaki iki paragraf anlayanlar için çok mühimdir. Yani sevap veya günah anlamında zorlama yapılmadığı için tüm sebep ve sonuçların sorumluluğu insanın kendi boynunadır ve bu da demektir ki insan kadere tutsak değil, kendi iradesiyle kendi kaderini yazar haldedir.

Buradan hareketle yanlış yola sapmış kullar için aldanmak ve şeytanlarca aldatılmış olmak bir kurtarıcı mazeret değil aksine kahredici bir gaflettir çünkü hata sadece imandan uzaklaşmak değil, aynı zamanda aklı da kenara koymak ve kişisel iradeyi yok saymaktır. Kur’an ile kesilen irtibatların ise elbette vebali ağır olacaktır.

Aldatanlar, aldatma görevlerini ilelebet sürdürecektir çünkü ahidleri buna göredir ve kıyamete dek süre almışlardır. Onlar, zorlamayarak, yarın ahirette insanlar için şunu demek hakkına sahip olacaklardır; “Kanmasalardı, akılları yok muydu? Allah onlara Peygamber ve Kitap göndermemiş miydi?” Yine ayetlerin ifadesiyle aldananlar cehenneme sevk edilirken Yüce Allah’tan o kendilerini kandıranlara iki misli azap dileyecekler ve Allah aldatan ve aldananlara iki misli azap buyuracaktır.

Görüldüğü üzere aldanmanın dinen geçerli hiçbir mazereti yoktur aksine aptallık ve imana ihanet BIRAKIN ŞEFAATE MAZHAR OLMAYI iki misli azaba müstahak olmayı gerektirecektir.

Aldanan ve aldanmayan arasındaki fark ayırt etmek hakkaniyet ve adalet gereğidir ki aldanmayanlar inşallah şefaate de mazhar vaziyette cennetlere konuk olurken, aldananlar ve aldatanlar Peygamberimizin buyurduğu gibi zaten bizden değildir.

İblis, kıyamete dek aldığı sürede insanları kendi isyan ve düşmanlığına, lanetlenmiş haline ortak etmek istemekle, cezasından bir indirim hayal etmekte, yeryüzüne hile, dolan, yalan ve şiddetin egemen olmasını, güzel ve doğru olan ne varsa yok etmeye çalışmaktadır. Kaos ve pislik ile beslenen şeytanların en büyük silahı kibir ve yalan, en büyük gıdaları kan ve gözyaşıdır.

Aldananlar kişisel bazda gayet masum mazeretlere sığınsalar da şeytanlara verdikleri destekle dünyanın diğer ucundaki açlara, bir diğer ucundaki mazlumlara, bir diğer ucundaki yeryüzü katliamlarına, bir diğer taraftaki savaş ve açlıklara da destek vermiş olurlar. Bu sebeple de aldanmış olma halleri sadece kendilerinin gafleti ile sınırlı kalmaz, doğan tüm kötülüklerden de mesul olurlar.

Yine aldananlar sadece o zaman dilimi için değil o aldatanların zulmü yeni mazlumlar yarattığı sürece devam eder ve şeytanlara verilen destekler neticesi ortaya çıkan zulümler sürdüğü sürece kul hayata veda da etse günah defteri dolmaya devam eder.

Konu anlaşıldığına göre geriye bir tek şey kalır; ALDATANLAR VE ALDANANLAR kimdir?

Bu konu herkesin kendisince yorumlayacağı bir mesele değildir. Din Allah’ın olduğuna göre doğru cevaplar da O’nun kutsal ve değişmez kelamı Kur’an’da olmalıdır. Yukarıda ayetler ışığında iblisin ahdini ve cehenneme sevk edilen şeytan askerlerini tasvir ederken nispeten değindiğimiz gibi dünyada iki tür insan vardır ve bunlar zalimler ve mazlumlardır. Yine dünyada sadece iki din vardır ki bunlar hak din İslam yani tevhid ve şeytanın dini yani Şirk dini.

Yüce Allah’ın yeryüzünde yaratmayı dilediği huzur, barış ve esenlik ortamı, sadece Allah’a teslimiyetle şekillenen bir iman ve teslimiyet ortamıdır, olmalıdır. Kardeşlik ve barışın egemen olduğu, toplumların ortak insanlık değerleri etrafında kenetlendiği, farklı inanışta dahi olunsa fikirlerin saygı gördüğü, sorunların konuşarak çözüldüğü, sade, güzel, temiz, dürüst ve bereketli bir yaşam Yüce Allah’ın insanlar için muradıdır. Elbette bu fani hayat geçicidir ve bu hayal belki kıyamete yakın zaman hariç asla gerçekleşmeyecektir ama dinin bu dünya yaşamı için arzu ettikleri bunlardır.

Ancak bu hayata dair emek ve can verenler imanlarını ispat edenlerdir.

Bu hayalin gerçekleşmesine engel olmaya çalışanlar ise imana düşman olanlardır.

Düşünülsün ki ilk insanlar ve iblis ile kendisine uyan cinler yeryüzüne indirildiğinde yeryüzünde kötülük var mıydı? Yoktu. Kötülük ne zaman ve nasıl başladı? İblis’in daha ilk günlerde Adem (as) Peygamberin oğlunu kışkırtmasıyla. Zorladı mı? Hayır! Ya ne oldu? Kışkırttı, öldürmeyi süslü gösterdi, kıskançlık ve kibir aşıladı, nefsini dürttü ve Kabil, kardeşi Habil’i öldürdü. O’nu gömmeyi düşünmeyecek kadar cahil ve gözünün dönmüş olduğunu ise sonradan anladı. Lakin bu ilk günahla kendi akıbetini de kararttı, yeryüzünde cinayetlerin başlamasına da örnek oldu.

Dünyada başkaca hiçbir canlı kendi cinsinden birisini öldürmez, insan hariç. İnsan ise bu öldürme işini şeytanın dürtüsüyle yapar ve esir olduğunun çoğu zaman farkında dahi olmaz.

Nuh (as)’a gelinceye kadar sayısız Peygamber gelmiş ve geçmişken, kendisine süre verilen iblis hep oradadır ve kışkırtmaya devam etmektedir. İş o hale gelmiştir ki Nuh (as) malum duasıyla Yüce Allah’a yalvarır ve sadece iman sahipleri olan bir gemi insanı kurtarması için dua eder. Yani tüm dünyada kötülük o kadar egemen ve yaygın hal almıştır ki iman sahipleri sadece bir avuçtur.

Diğer tüm Peygamberlerin hayatları incelenirse görülecektir ki helak kıssaları ile kurtulanlar sadece bir avuç iman sahipleridir ve çoğunluk maalesef şeytanlaşmış haldedir. Zaten helaklerin bir sebebi de bu azgınlığın yaygınlaşması halidir.

Bu yüzyılda (doğrusunu Allah bilir) belki toplu bir helak olmayacaktır ama bu insanların doğru yolda olduğu için değildir. Aksine şu anki dünya insanlığının hali, helak edilmiş eski toplumların tek tek helak sebeplerinin tamamının toplamından kat kat beter haldedir ve kaçınılmaz helak sadece Yüce Allah’ın sabrı ve merhameti ile gelmemektedir.

İblislerin bu başarısı ise iman ve din adına insanlığın yüz karasıdır.

Ayetler, insanların çoğunun iman etmeyeceğini, cehennemin ağzına dek dolacağını, şeytana uyanların sayıca fazla olacağını zaten buyurmaktadır. Cennetlikler ise azdır, cennetler tenhadır. Yüce Allah’ın cennetleri doldurma gibi bir ahdi yoktur ama şeytanlaşanlar için çetin azap vereceği hükmü kesindir.

İblisler kula yazılı bir kâğıtla, noter tasdikiyle filan kötülük işletmez. Fısıldar, yalan söyler, süslü gösterir ve insanın nefsini, içindeki imansızlıkları kışkırtır. Gerisi kula kalmıştır ve o kanan kul kendiliğinden kötülük üretmeye başlar yani o andan itibaren artık şeytanlaşır, bir Taguta dönüşür. Kalplerin mühürlendiği bu noktadan dönüş ise ancak Allah’ın dilemesiyledir fakat insanların ve cinlerin çoğunu cehennem için yaratan Yüce Allah buna müdahale etmez ve dinler tarihi boyunca, fıtrattan ahir zamanın sonuna dek insanın yaptığı zulümlerin bedeline razı bir hayat sürmesini diler.

Yüce Allah insanların imanla yaşamasına razı olur, imansızlık etmesine razı olmaz.

Sadece iki rekât namazla, üç beş surenin Arapçasını ezberlemekle, takke veya tesettürle İslam olunamayacağı açık, şeytana dost bir yaşam sürerek cennetlere gidilemeyeceği kesindir. Bir yandan zulüm üreten şeytanlara taraf olunurken, diğer taraftan bu işi hem de din adına yaptığını iddia etmek kimseyi kandıramayacağı gibi cezayı da misliyle artırır.

Hak ve adalet, doğruluk ve dürüstlük, şeffaflık ve tevazu, kardeşlik ve barış, huzur ve asayiş, sevgi ve saygı yerine… haksız kazanç, liyakatsiz iken makamlara erişme, her türden hırsızlık ve yalan, kutuplaşma ve iman kardeşliğini yerle bir etme, hırs ve fesat, fitne ve iftira, zina ve her türden ahlaksızlık baş tacı ediliyor, bir silah gibi kullanılıyor ve zulüm üretiliyorsa bulunulan taraf doğru taraf değildir.

Aldanmaktan kurtulmanın tek bir yolu vardır; tevbe ederek Kur’an’a ve imana dönmek. Ama bu zordur. Kazanılmış haram servetlerin terkini, haksız kazanç ve makamların iadesini gerektirir, diğer insanlarla aynı seviyede olunduğunun kabulünü gerektirir. En mühimi günahkâr olunduğunun itirafını ve tevbeye sarılmayı şart koşar.

Bunu yapabilenleri İnşallah yüce Allah affedecek ve müjdelendirecektir. Yapamayanlar ise çok daha kötüleşen hastalıklarıyla her yeni gün daha çok şeytanlaşarak cehennem azaplarını kati ve derin hale getireceklerdir.

Görüldüğü üzere aldanmak hali dini bilmemekten, aklı kullanmamaktan, nefsin heves ve arzularına tabi olmaktan, haram ve günaha yatkınlıktan, cehalet ve kibirden, dünya malına aşırı düşkünlükten kaynaklanır ve şeytanlar işte bu hırs ve arzuları körükleyerek kendisine asker toplar.

Kur’an ise bunun tam aksini emreder ve kula bahşedilen akıl, ruh, şuur, kalp ve idrakin imanla elele vaziyette hayata yansıtılmasını ve doğrunun bulunmasını ister.

Kul şeytana veya Kur’an’a demir atmakta elbette serbesttir ama her şeyin bir bedeli vardır ve bu kaçınılmazdır.

Şefaat türü kurtuluşlar, hac ibadeti ile filan resetlenmeler diye bir şey asla yoktur. Bunlar da şeytanın yalanları, Allah ile aldatmalarıdır. Ağzından Allah adını duyduğu kimseleri Allah’ın Rahman kullarından sayan bilinçsiz toplumları en çok yıkan işte bu münafık ve mü’min ayrımını yapamayışlarıdır. Sadece söze ve kıyafete bakarak karar veren cahil İnsanlık, hareket ve niyetleri göz ardı ederek aklı kenara koyarken aldanıp gider ve dipsiz kuyulara düşer.

Oysa şeytanların, müşrik ve münafıkların en büyük özellikleri ağızlarının çok güzel laf yapması ve sıkça hem de ustalıkla yalan söyleyebilmeleri, gerçekleri saklayabilmeleridir.

Kalp gözü kapalı olan bu cahil kesimin basiretten uzak halleriyle zaten bu farkı anlaması da kolay değildir. Lakin Allah’ın Yüce Rahmeti, insanlığa değişmez, sade ve kolay Kur’an’ı nasip etmiştir.

İddia ediyoruz ki Kur’an, BİR KEZ VE ANLAŞILARAK BAŞTAN SONA OKUNURSA şeytanlara karşı kulu derhal ikaz edecek ve uyandıracaktır. Ama insanlık içine çekildiği, yine şeytanlarca, arabizm ve İsrailiyat tuzaklarıyla, Kur’an’ı okumaması, okusa da anlamadan şarkı türkü okur gibi okuması istikametinde eğitilmiştir ve bunun bedeli her şeyden daha ağırdır.

Yüce Allah’ın tüm insanlık için, kıyamete dek, sevgili Peygamberi ile gönderdiği ve tamamı noktasına kadar kendisine ait olan Kutsal Kelam olan Kur’an’ı okumamak, okusa da anlamadan okumak Allah’a SAVAŞ AÇMAKTIR. Ve bu Şeytanların en büyük zaferidir.

Kur’an okumayan kalplere giremez, mü’min ise her okuyuşta ayrı deryalar âlemine geçiş yapar ve kalbe dolan iman şeytanların tüm saldırılarına karşı o kulu korur. Çünkü Yüce Allah’ın ahdi, şeytanların imanlı kalpler üzerinde sultası olmayacağına dairdir.

Tersten tercüme edersek karşımıza şu çıkar ki şeytani heves ve arzulara yem ve yardımcı olanların hiçbirinde imanın zerresi yoktur. Cennetlerin sadece iman sahipleri için olduğu da hatırlanırsa ve şeytan ve dostlarının hakkında kesinleşmiş ve ağırlaştırılmış müebbet cehennem cezası olduğu bilinecek olursa imansızlık kadar büyük bir felaketin olamayacağı da ortaya çıkar.

Günah ve haramlar tatlıdır. Yalan insanların en çok duymak istediği şeydir. Kibir okşandıkça kula büyük haz verir. Haksız kazanç çok keyif vericidir. Nefisler okşanmak ve kışkırtılmak ister. Gizli şehvetler, iftira ve ithamlarla elde edilen hak edilmemiş kazanım ve mevkiler çok tatmin edicidir. AMA TÜM BUNLAR ŞEYTANIN UCUNDA KURT YEMİ OLAN KANDIRMA OLTALARIDIR.

Bir kez o oltaya gelinirse de kurtuluş zordur.

Şeytanlar ağlarını dişi örümcek gibi örer ve kulu şirk bataklığına çekerler. O ağlara daha ilk baştan yakalanmamak lazım gelir ki o dişi örümcek yani şeytan kandırdığı kullarına zevk dolu anlar yaşattıktan hemen sonra zehirleyerek öldürür. Bu misal ise şirk batağına düşmüş zavallı sinek insanların kaçınılmaz kaderidir. Ankebut suresi bize bunu açıkça anlatırken, Kur’an’dan habersizlerin bu hakikatten bilgisiz vaziyette ağlara düşmesi ise maalesef kaçınılmazdır.

“Allah’tan başkalarını dost edinenlerin durumu, kendine bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümcek evidir. Keşke bilselerdi!” (Ankebut 29/41)

Tevhid ve şirk farkını dahi bilemeyen İslam alemi, şirkin afsızlığa mahkum oluşunun da farkında değildir ve hala sanır ki şefaat ile kurtulacaktır.

Tevhid, Allah’tan başka dost ve yardımcı tanımamak, başkaca ilah kabul etmemek, bu sonsuz kudrete tam ve gönülden teslim olmak, dünya hayatının sınavdan ibaret olduğunun bilinciyle doğrulukta sebat etmek, Amentü ile bildirilen tüm bahislere iman ederek, iman sahiplerini kardeş bilmek, merhamet ve sadakatle yeryüzüne iyilik ve güzelliğin egemen olmasına çalışmaktır.

Tevhidin düşmanı Şirk ise, şeytanın dinine, imansızlığa, Allah’a eş ve ortaklar koşmaya verilen addır ki şeytanın bizzat kendisi, kişiler, paralar, dünya zevkleri, putlar herşey ilahlaştırılırsa, o kişi ve makamların da rızası aranır olursa, o kişilerden medet ve nimet beklenecek olursa bunun adı şirktir.

Şefaat, sadece Allah’ın razı olduğu kulların küçük günahları içindir ve cennet katlarında yükselmeleri içindir. Yoksa zalim ve aldanmış şeytanların kurtuluşu veya Kur’an’ın kapağını açmamışların affı için asla değildir.

Cennetliklerin ayetlerdeki tasvirlerine bakılacak olursa her birinin kardeşçe, sessiz ve huzur dolu, sevgi ve saygıya dayalı, sadece Allah diyerek, meleklerle dost oldukları yemyeşil, tertemiz, sakin bir resim çıkar karşımıza. Yani bu tasvir dünya yaşantısında da olması gereken tablodur ve buna emek harcayanları Rahmani, aksine çalışanları Şeytani kullar olarak adlandırmak mümkündür.

O halde Rahmani kul olmaya çalışmak için kötülüğe değil iyiliğe, çirkinliğe değil güzelliğe çalışmak lazım gelir. Ayartmak için dünyaları da teklif etseler imanlı kalpler için aldanmamak ve Allah’tan vazgeçmemek ana düsturdur. Çünkü en büyük mükâfat Allah katındadır, sonsuzdur, akıllara sığmayan güzelliktedir.

Bu dünyada kazanılmış haksız ama cılız kazançlar ise ömür denen süreci günahlarla doldurmakla kalmaz, kalıcı hayattaki ebedi mutluluğu da imkânsız hale getirir ve en mühimi Allah’ın rızasından mahrum bırakır.

Allah’ın rızasından mahrum kalmak ise bu hayatın en büyük acısı ve kaybıdır, telafisi yoktur.

O yüzden son söz; zulüm üreten ne varsa şeytanidir, şeytanlar dünyaları da teklif etseler aldanmamak, varsa aldanışlardan bir an önce tevbe ile hak yola, imana geri dönmek esastır.

Aldanmak ve aldatılmak kader değildir, kulun kendi rızası ve isteğidir. Dolayısıyla vebali de olacaktır, ceremesi de.

Aldanmamak ise başlı başına inşallah şefaat vesilesi olacaktır.

Kimin aldattığı kimin aldatmadığı sorusunun cevabı ise sadece KUR’AN’dadır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Dinci tayfanın din dışı söylem ve eylemleri

Dinci tayfanın din dışı söylem ve eylemleri

Dinci tayfanın din dışı söylem ve eylemleri (YAZIMIZI Sadece ve daima Allah diyebilen, Kur’an dışı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir