Anasayfa / ALLAH (cc) / Allah insana şahdamarından yakındır
imanilmihali.com
izzet ve zillet

Allah insana şahdamarından yakındır

Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız. (Kaf 50/16)

Allah insana şahdamarından yakındır

“Andolsun ki insanı biz yaratmıştık.” Bu hatırlatma hem ilk yaratılışı anlatma, hem de daha sonrakine bir hazırlıktır. Hem Allah’ın ilminin isbat edilmesine yaratmaktan bir delil, hem de insana en yakın olmaktan bahsedilirken yaratıcı ile yaratılanı karıştırmamak için Allah’ı bütün eksikliklerden uzak tutma delilini telkin etmektir. Ve biz biliriz nefsi ona ne fısıldar, yahut ne ile vesvese verir.

Nefsin vesvesesi deyimi, içinden kendine söylediği, gönlünden geçirdiği gizli duygular, cehimler, hatıralar, kuruntular, kararlar gibi bütün iç duyguları kapsar. Söyleneceği şekilde zaptetmekle görevli hafaza (koruyucu) meleklerinin bile henüz farkına varmadıkları derecede gizli olarak insanın gönlüne gelen hatıralar ve nefisle ilgili şeylerin hepsini de Allah bilir. Çünkü yaratıcısıdır. Ve biz ona habli veridden (şah damarından) daha yakınız. Öyle yakından bilir, öyle yakından yetişir, etkili oluruz.

Yaratıcı ile yaratıkları arasındaki ilişki, yaratılan ile nefsi arasındaki ilişkiden daha önceliklidir. Çünkü yaratılanın ayakta kalması bizzat kendinden değildir, yaratıcısının kudreti iledir. (Bakara Sûresi’nde “Kullarım, sana benden sorarlarsa (onlara söyle): Ben (onlara) yakınım.”)

Anatomide iki çeşit damar sayarlar. Vücudun etrafında kalbe gelen, yani siyah kanı vücudun etrafından kalbe götüren damarlara verîd (toplardamar), çoğuluna (evride), kalbden vücudun etrafına giden, kırmızı kanı bedene dağıtan damarlara da şerayin (atardamar) denilir. Atardamarların kökü kalbin sol karıncığından çıkan (vücutta kan dağıtan büyük atardamar) aorttur. Boyunda gırtlağın yanlarından geçen ve “vedecân” denilen şah damarları bundan şahlanır. Kalbde şahdamarlarının bağlandıkları büyük damara da vetîn (şahdamarı) denilir.

İç şahdamarı yani vetîn, (anatomide) dokulara temasında oksijenini kaybetmiş olan siyah kanı kalbin sağ kulakçığına ulaştırır. Sol karıncık ile sağ kulakçık arasında meydana gelmiş olan bütün bu kablardaki kan dolaşımına “büyük kan dolaşımı” denilir. Siyah kan, sol kulakçıktan sağ karıncığa ve sağ karıncıktan akciğer atardamarına geçer. Akciğer atardamarına giren kan, akciğerde kılcal kablar içerisinde hava ile temas sağlayınca kırmızı kana dönüşerek akciğer toplardamarları ile sol kulakçığa, ondan sonra sol karıncığa dökülür.

Sağ karıncığı, sol kulakçıkla birleştiren bütün kablardaki dolaşıma da “küçük kan dolaşımı” denilir. Büyük kan dolaşımında ise atardamarlarda kırmızı, toplardamarlarda siyah kan vardır. Küçük kan dolaşımında ise atardamarlarda siyah ve toplardamarlarda kırmızı kan vardır. Bundan dolayı kırmızı kana atardamar kanı ve siyah kana toplardamar kanı demek her zaman doğru olmaz. Büyük kan dolaşımı için doğru olan tarif küçük kan dolaşımı için yanlıştır.

Demek ki toplardamarlara siyah kan damarları denmesi genel değil, çoğunluk itibarıyladır. Keşşaf’ta der ki: el-Verîdan (iki toplardamar) boynun önündeki iki yüzünü kavramış iki damardır ki vetine (şahdamarına) bağlı olup baştan kalbe doğru girerler. İbnü Esir de Nihaye’de; verîd, boynun yüzündeki damardır ki öfke halinde şişer. Bunlar iki verîddirler (şahdamarıdırlar), der.

Buna göre verîd, bizim anatomi kitaplarında vidâca bağlı şahdamarı denilen boyun damarında meşhur imiş gibi görünürse de bu özelliğin, iki şahdamarından diye ikil şeklinde olması gerektir. Çünkü Ragıb şöyle anlatmıştır: Verîd, ciğere ve kalbe bağlı olan bir damardır ki kanın akışı ondadır.

Nizameddin Nisâburî de Garaibü’l-Kur’ân ismindeki tefsirinde, “Verîd, atardamardan başka kanı taşıyan damardır. Verîdân (iki doplardamar) ise boynun önünde iki yüzünü kavramış iki damardır ki baştan dağılarak ve vetîne (şahdamarına) bağlı olurlar.” diye tarif etmiştir.

HABL: Malum olduğu üzere ip ve bağ demektir. Damar mânâsına da gelir. Burada çoğunluk, bu mânâ ile verid ipi, servi ağacı gibi umumun hususa izafetiyle açıklanması türünden verid damarı demektir diye tefsir etmişlerdir. Habl, boyun dibi mânâsına da geldiğinden Zemahşeri bu mânâ ile lâmî izafetide caiz görmüştür ki bu mânâ ile “habli verid” boyun veya bedenden mecaz da olabilir. Sonra “suyun gümüşü, gümüş gibi su” kabilinden teşbihî izafet ile verid ipi, boyuna dolanmış ipe benzeyen verid mânâsını da ifade edebilir. Veridin, müfred olması itibarıyla cinse yorumlanması lazım geleceği için “habli verid”, bütün verid şebekesi veya onların bağlandığı “vetin” (şah damarı) diye de düşünülebilir.

Bununla beraber bu mânâlar verid damarı demekle de kastedilebilir. Ragıb, habl-i veridden maksadın ruh olduğunu söylemiştir. Kırmızı kanı taşıyan atardamarların daha önce düşünülmesi gerekirse de atardamarlarda cereyan, kalpten etrafa doğru dağılıp uzaklaştığı, veridde ise, etraftan ve baştan kalbe doğru toplanıp geldiği için, yakınlık temsilinde verid (toplardamar) zikredilmiştir.

Bu şekilde habli verid, pek yakınlıkta mesel olmuştur. Nitekim şair “Ölüm ona veridden daha yakındır.” demiştir. Şu halde mânâ kalbine kan akıtan, en yakın damarından, yahut canından daha yakın demek olur. Sonra veridin siyah kan damarı olması ve kullanılmış, ölmüş, hücrecikleri taşıyan bir siyah kanın kalbe gelişi bir tasfiye ile yeni bir yaratılışla ilgili bulunması itibarıyla, gerek üst tarafındaki yeni yaratılış, ve gerek aşağıda geleceği şekilde anlatılacak olan ahiret hallerine intikal açısından dikkate değer bir nüktesi de vardır.

İbnü Cerir et-Taberî der ki: Arap dili bilginleri âyetinin mânâsında ihtilaf ettiler, bazıları bunun mânâsı dediler. Yani “Üzerinde kudret yürütüp tesir meydana getirmede daha yakın, kendisine daha çok malik ve tasarruf sahibiyiz.” demektir. Bazıları da nefsindeki vesveseyi bilmekte daha yakın, demektir dediler. Yani zatın yakınlığı mânâsını anlayan olmadı. Ancak sözün gelişine göre bazıları kudretin tesiri, bazıları da ilim itibarıyla yakınlık mânâsını tercih ettiler.

Fahrür-Razi bunu şöyle ifade etmiştir. Allah Teâlâ’nın ilminin kemalini, genişliğini beyandır. Allah ilmi ile ona damarındaki kandan daha yakındır. Çünkü damara bir engel vardır. O, ona gizli kalabilir. Fakat Allah Teâlâ’nın ilmine engel mümkün değildir. Buna şu mânâ da söylenebilir. Kendisinde kudretimizin eşsizliği itibarıyla biz ona habli verid’den daha yakınızdır. Emrimiz onda damarlarındaki kanın akışı gibi cereyan eder.

Keşşaf sahibi de şöyle der: “Biz ona daha yakınız.” ifadesi mecazdır, maksat ona ilminin yakınlığı ve ondan ve durumlarından bilgisine, sanki zatı yakınmış gibi, en gizli şeylerinden hiçbirisi gizli kalmayacak, bir şekilde ilgili olmasıdır. Nitekim Allah her yerdedir, denilir. Halbuki Allah makamlardan yüce ve münezzehtir. Bundan anlaşılan mecaz denilmesinin sebebi sözlükte yakınlık ve uzaklık mekan ve mesafe itibarıyla isimlerde hakikat olduğu ve Allah’ın zatında mekan yakınlığı tasavvur olunamayacağı içindir.

Kadı Beydâvî ile Ebu’s-Suud da bunu bir nükte ilavesiyle özetlemişler de şöyle demişlerdir: Yani “Biz onun halini ona habli veridden daha yakın olandan daha iyi biliriz, demektir. Zatın yakınlığı ile ilmin yakınlığına mecaz yapılmıştır. Çünkü o onun gerekçesidir.” Görülüyor ki bu ifadede “Ona daha yakın olandan” diye bir “mufaddalün aleyh” takdir olunmuştur. Çünkü akreb (daha yakın), a’lem (daha iyi bilmek) mânâsına mecaz olunca habli verid, ilim itibarıyla “mufaddalün aleyh” olamaz.

Şu halde o “olan kimse” kim? O ya kendisinden kinayedir, bu şekilde habli veridden maksat, kendi şahsı olup mânâ onu kendisinden daha iyi biliriz demek olur. Yahut zikredilecek meleklerdir ki, bu durumda o hafaza meleklerinin de, ona habli verid’den daha yakın olduklarına fakat Allah’ın onlardan daha yakın olduğuna dikkat çekilmiş oluyor ki bu mânâ âyetin kendinden sonraki kısma bağlanmasından çıkarılır.

Alûsî burada vahdet ehlinin (vahdet-i vücud görüşünde olanların) sözleri hal sahibi olmayanlar için zor anlaşılır şeylerdendir, demiştir. Bununla birlikte biz şeyh Muhyiddin-i Arabî’nin Fütuhat-ı Mekkiye’sinin, Esma-i Hüsnâ babında “Akreb” ism-i şerifinde şu sözlerini nakledelim. “En yakın olanın huzuru, huzurların en yücesidir. O huzur, keşif ehli için zat iledir. O huzur, hakkında günahkâr denilen kimse hakkında içinde uzaklık bulunan bir yakınlıktır.” Bu huzurun sahibine “en yakın” olanın kulu ve “yakın”ın kulu denilir, çünkü o Azîz ve Celil olan Allah bize habli veridden daha yakındır. “Ben yakınım. Dua edenin duasına icabet ederim”. (Bakara, 2/186) buyurmuş. “Şüphesiz ki o hakkıyla işitendir, yakın olandır.” (Sebe, 34/50) buyurmuştur.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in haber verdiği gibi Arş’tan dünya semasına inişiyle yakındır, daha yakındır. Çünkü nerede olsak bizimle beraberdir. Onun için “Karib” (yakın), “Akreb” (daha yakın) isimleriyle isimlendirilmiştir. O bize bizden daha yakındır. Çünkü habli verid, bizdendir ve damar bize bitişiktir. O ise ondan da yakındır. Çünkü bitişme ancak O’nunladır. İşitmemiz, görmemiz, ayağa kalkma m ız, oturmamız, istememiz, hükmümüz O’nunladır. bu hükümler ise habli veridde yoktur. Demek ki, o bize habli veridden daha yakındır. Çünkü bizden habli veridin gayesi diğer damarların durumu gibi hayat hükmünün akışı ve kanların yolu olmasından ibarettir.

Sonra Allah Teâlâ bize de kendisine yakınlığı emretti. Çünkü biz O’nun sureti üzere mahlukları olduğumuz cihetle bizi emsal menzilesine koydu. Halbuki iki misil zıttırlar. Zıt ise, zıt olduğu şeye bizzat nefsindeki sıfatlarda ortak oluşundan dolayı gayet y a kın olmakla beraber aynı zamanda gayet de uzaktır. Kulda böyle ilâhî irade ile Allah’tan uzaklık meydana gelmekle Allah Teâlâ kendisine yakınlık yollarını meşru kıldı ki, bu uzaklık ile beraber yapılması meşru kılınan fiilleri yapmakla o onun kulağı, gözü ve bütün duyguları olana kadar bu şekilde kul zillet ve ihtiyacından dolayı ona zıttır. Ve onun için meşru kılınan şeylerde zillet ve ihtiyacı sebebiyle fiilin ona isnadı sahih olmuştur da kendisine nisbet edilen fiil ile ona yakınlığa yol bulmuş ve dolayısıyla Hak Teâlâ’nın “Ben onun kulağı ve gözü olurum.” diye onun bütün hüvviyetiyle bütün duyguları olduğunu haber verdiği yakınlık ile yaklaşmıştır. Bundan da daha yakın olunca artık olmaz, (Abid kâin olmaz) çünkü “Kulağı, gözü ve dili” buyururken zamiri kula göndermekle kulun aynını tesbit etmiş ve O “tıpkı kendisi” olmadığını ispat buyurmuştur.

Çünkü o ancak kuvvetleriyle ‘dir “tıpkı kendisidir”. Kuvvetleri onun zatî tarifindendir. O olmayış “Attığın zaman sen atmadın fakat Alah attı.” ( Enfal, 8/17) buyurduğu gibidir ki o zaman suret ve mânâ ikisi de Allah’ındır, hepsine sahip olmuş, tamamen aynı olmuştur. Artık kainatta başka yok, ancak o Esma-i Hüsna’sının menzillerinde kendiliğinden yüce, münezzeh ve sübhan olan Allah vardır. Çünkü orada, O’ndan başka kendisini tesbih ve tenzih edeceğin yoktur.

Allah Teâlâ yakınlıkları hep bu huzurdan meşru kıldı. Şeriatın varlığına sebep de dava olduğundan şeriat davacıya ve davacı olmayana şamil oldu. Kıyamet günü niyetine göre haşrolunur, millet ve m ezhebiyle seçilir. Görülüyor ki Şeyh, beytinde zat ile yakınlık görüşüne sahip olmuş ve fiil yakınlığını anlatmış, sonunu da kulun faniliğiyle vahdete bağlamıştır. Alûsî’nin dediği gibi bazı noktaları hal ehli olmayana ağırdır. Dünya semasına inişden mekan itibarıyla yakınlık değil emir itibarıyla yakınlık anlamak gerekir. Hadiste iniş varsa da “Arş’tan” kaydı yoktur. Sonundan da vahdet (birlik) çıkarmalı, ittihat (birleşme) çıkarmamalıdır. Çünkü âyet öyle bir vesveseye ve zanna gidilmemesi, yaratıcı ve yaratıkların hakkının gözetilmesi için ilk önce “Andolsun ki biz insanı yarattık.” yeminiyle insanın yaratılmış olduğunu tekid yoluyla açıkça beyan buyurmuştur. Vahdet-i vücud meselesinde de açık ve şüphesiz bir kaide olmak üzere Keşşaf haşiyesinde İbnü Münir’in de açıkladığı şekilde şunu söyleyelim ki bizim itikadımızca yani “Allah’ın zatından, sıfatlarından ve fiillerinden başka mevcut yoktur”.

Şu kadar ki, Allah Teâlâ fiillerinin bazısını bazısına yer yapmış, o yere fail, orada meydana gelen şey l ere de onun fiili denilmiştir. Böylece bütün âlem Allah’ın fiili yani yaratığı olduğu gibi insanlar ve insanlara zorla ve isteklerine bağlı olarak nisbet olunan fiiller de “Sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Saffât, 37/96) âyeti uyarınca Allah’ın yaratmasıdır. İşte bir mümin için zaruri olan tevhid budur, sıfat zatının aynı değildir. Aynı veya başkası değildir. Fiil de failin aynı olamaz. Yaratıcı ile yaratık aynen bir olamaz. Allah’ın olmayan hiç birşey yoktur. Hepsi Allah’ındır.

Fakat Allah’ın olmak, Allah olmak değildir. Şunun da unutulmaması gerekir ki yakınlık makamı ne kadar yakın olursa olsun bir gereklilik farkıdır. Bağlantı kurmak ve birleşmek yakınlık değildir. Onun için yakınlık makamında, mesela bir elçinin fiili ve kuvveti onu gönderene nisbet edildiği zaman elçi, kendisini gönderenin aynı olması icap etmez. Belki elçinin aynı sabit olduğu halde kendisi de fiili de gönderenin olur. Aynısı olmada değil, hükümde birlik bulunur. Gerek farzların yakınlığı ve gerek nafilelerin yakınlığı ile yakınlık kurmuş olan kulun da aynı sabit olmakla beraber velilik makamına nail olarak bütün kuvvetinden ilâhî kudret tecelli eder.

Fakat ondan onun Allah olması lazım gelmez, sonra mekan yakınlığı mutlaka arada bir mesafe bulunmasını gerektirir. Aradaki mesafenin büyüklüğüne küçüklüğüne göre düşünülür bir nisbettir. Bu itibarla o, hakikatte bir uzaklıktır. Allah Teâlâ mekandan münezzeh olduğu için onda mekan yakınlığı düşünülemez. Çünkü onda mekan yakınlığı var saymak mekanın bir kısmını O’nun kuşatm a sının dışında ve mekanı O’ndan büyük ve geniş farzetmektir. Halbuki o çok yüce ve çok büyük olan Allah, her şeyi kuşatmış, her mekandan yüksek “Arş üzerine hükümrandır.” (Tâhâ, 20/5).

Bundan dolayı burada mekan yakınlığı olduğu zannedilmemesi için zat yakınlığı ile değil, sıfat yakınlığı ile tefsir edilmiştir. Çünkü sadece ruhu ile değil, bedeni ile de düşünülen insanın zatı yer tutan bir cisim olduğundan dolayı ona zati yakınlık ile daha yakın oluş düşüncesi mekani bir yakınlığı akla getirebilir. Ancak bunun gereği mekani olmayan Allah’ın zatından zati yakınlığı uzak tutmak değil, mekan itibarıyla yakınlığı ortadan kaldırmak suretiyle bir mecaz yapılmasıdır. Fakat bu şekilde de mecaz mânâsı zaruri olunca tefsirciler onun için en uygun olan mânâyı tercih etmişlerdir. “Rahman ve Rahim”de olduğu gibi sıfat ve Allah’ın isimlerinde aranan gayeleri olduğuna göre akreb (en yakın) vasfı, zat yakınlığı tefsir edilse bile müjde veya uyarı makamında zat yakınlığından gayesi ve gerektirdiği eserleri kastedilmiş olur.

Onun için “O her nerede olsanız sizinle beraberdir.” (Hadid, 57/4) âyetinin ifadesince her yerde “hazır ve nazır” diye anlaşılagelen ilâhî beraberlik ilim ile tefsir olunduğu gibi buradaki yakınlık da naklettiğimiz şekilde ilim veya kudret yakınlığı ile tefsir olunmuştur. Bakılırsa bunun birleştirilmesinde bir çelişki olmamalı hem ilmi hem kudreti ile yakınlık kastedilmiş olabilmeli idi. Acaba niçin terdid (iki ihtimalden biri) ile söyleniyor. Buna dair bir açıklama görmedim. Fakat şu iki sebep gösterilebilir:

Birincisi zat yakınlığından mecaz olma itibarıyla iki mecazın iki lazımının bir arada bulunmasının caiz görülmemesi ve ikisini toplayan bir mânâda kastedilmiş olmamasıdır. Fakat temsilî istiare veya kinaye durumunda biz bunu mümkün zannediyoruz.

İkincisi sözün gelişinde ve yukarısında “yarattık”, “biliyoruz”, “telâkki” ve zaptederler, “geldi”, “üfürüldü” gibi karinelerin bazısının yalnız ilmi, bazısının da kudreti gerektirip ifade etmesidir ki ihtilafın sebebi de budur.

Biz bunların birleştirilmesine taraftarız. Gerçi ilim çok geniştir. Fakat kudreti gerektirecek birşey değildir. Kudret ise ilmi gerektirir. Kudret ile yakınlık kastedildiği takdirde ilim yakınlığı da ifade edilmiş olacaktır. Halbuki ilim ile yakınlık kastedildiği duru mda bunun bir müjde veya tehdit ifade etmesi kudreti düşünmeye bağlı olacaktır. “Nefsinin ona ne vesveseler verdiğini biliriz.” ifadesi ile en yakından ilim ifade edildikten sonra bir de “Biz ona habli veridden daha yakınız.” buyurulmasının da bu nükte ile ilgisi olması gerekir, onun için biz, bundan yalnız ilmî yakınlık değil lütuf ve yardıma, kahır ve gazaba da darbı mesel olabilen bir yakınlık anlıyoruz ki bu en azından kudret yakınlığıdır.

Nitekim Ragıb Müfredat’ında derki. “Yakınlık ve uzaklık birbirinin karşıtıdır”. Yakınlık zamanda, mekanda, nisbette hazda, kıymet ve şerefte, gözetmede, kudrette kullanılır. Mekanda: “Şu ağaca yaklaşmayın.” (Bakara, 2/35), “Yetim malına yaklaşmayın.” (Enam, 6/152), “Zinaya yaklaşmayın.” (İsra, 17/3 2), “Mescidi harama yaklaşmasınlar.” (Tevbe, 9/28) gibi. Zamanda: “İnsanlara hesapları yaklaştı.” (Enbiya, 21/1), “Uzak mı yoksa yakın mı olduğunu bilmem.” (Enbiya, 21/109) gibi. Nisbette: “Miras taksim olurken akrabalar hazır bulunursa.” (Nisa, 4/8), “Ana baba ve akrabalar.” (Nisa, 4/7), “İsterse yakınlar olsun.” (Maide, 5/106), “Yakın komşu.” (Nisa, 4/36), “Yakınlığı olan bir yetim.” (Beled, 90/15) gibi. Huzvede yani haz ve şerefte: “Allah’a yakın melekler.” (Nisa, 4/172), “Yakın olanlardan.” (Ali İmran, 3/45), “Allah’a yaklaştırılmış olanlar ondan içerler.” (Mutaffifin, 83/28), “Eğer Allah’a yaklaştırılmış olanlardan ise.” (Vakıa, 56/88), “Şüphesiz ki siz yakın olanlardansınız.” (A’raf, 7/114), “Ve onu sırdaş olarak yaklaştırdık.” (Meryem, 19/52) gibi. Ve huzveye yani hazza, yakınlık denilir. “Allah yakınlıklar.” (Tevbe, 9/99), “Gerçekten bu onlar için bir yakınlıktır.” (Tevbe, 9/99), “Sizi bize yaklaştırır.” (Sebe, 34/37 gibi. Rivayette, gözetmekte. “Şüphesiz Allah’ın rahmeti yakındır.” (Araf, 7/56), “Şüphesiz ki ben yakınım.” (Bakara, 2/186) gibi Kudrette: “Biz ona habli veridden daha yakınız.” gibi. (EHY)

İman edenler ancak, Allah’a ve Peygamberine inanan, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir.(Hucurat 49/15)

Allah insana şahdamarından yakındır

Bu yazıyı okudunuz mu?

vicdan

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir Vicdan kalp sesidir. Dinleyene de dinlemek istemeyene de aynı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir