Anasayfa / ALLAH (cc) / Allah’a iman
imanilmihali.com
Allah (cc)

Allah’a iman

Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak (kadar berrak)tır. Nur üstüne nur. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Nur 24/35)

ALLAH’A İMAN

Ergenlik çağına gelmiş, aklı olan her erkek ve kadına ilk önce farz olan Allah’ı bilmek ve O’na inanmaktır. Allah’a iman etmek; O’nun varlığına, birliğine, kemal sıfatları ile donatılıp noksan sıfatlardan münezzeh (uzak) olduğuna iman etmektir. Allah vardır. O’nun varlığını anlamak ve bilmek için kendimize, kainata ve kainattaki yaratılış inceliklerine ve her şeyin yerli yerine konulduğuna bakmak yeterlidir.

Evrende hiç birşey kendiliğinden veya rastgele olmuş değildir. Mutlaka onu yapan ve ona şekil veren, aralarındaki denge ve ahengi düzene koyan birisi vardır. İşte O Allah’tır. Bizi yaratan ve yaşatan O’dur. Öldürecek ve tekrar diriltecek olan da O’dur. Bu nedenle bizim için ilk görev Yüce Allah’ı layıkıyla tanımak, ondan başka ilah olmadığına yürekten inanmaktır. Allah vardır ve birdir. Ondan başka ilah yoktur. Kainattaki ahenk ve düzen, tabiattaki kanunların birbirine uygunluğu Allah’ın birliğine, O’nun hiçbir surette eşi ve benzeri olmadığına açık bir delildir.

“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı, yer ve gök kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş’ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir. (Enbiya 21/22)”

Allah teala sıfatları ile bilinir ve tanınır. Çünkü Allah’ın zatını anlayıp kavramak mümkün değildir. Zaten Allah bizleri bununla yükümlü kılmamıştır. Allah’ın sıfatları zati (6) ve subuti (8) olmak üzere iki kısımdır ve 14 adettir.

Zati sıfatlar;

Vücud; “Var olmak” demektir. Allah vardır ve varlığı zatının gereğidir. Bu itibarla Cenab-ı hakk’a “vacibu’l-vucüd” denir. Allah var olmkta veya varlığını devam ettirmekte hiçbirşeye muhtaç değildir.

Kıdem; Allah kadimdir, yani varlığının başlangıcı yoktur. Varlığının başlangıcı olanlar bizleriz. Allah hiçbir şey yokken var olandır.

Beka; Allah’ın varlığının sonu olmamasıdır. Allah’tan başka herşeyin bir süre sonra varlığı sona erecektir. Allah ise hiç ölmeyecek hep var olacaktır. (Allah’ın zatından başka herşey helak olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz O’na döndürüleceksiniz. (Kasas 28/88))

Vahdaniyet; Allah birdir. Zatında birdir, cüz ve parçası yoktur. Sıfatlarında birdir, benzeri ve dengi yoktur. İşlerinde birdir, eşi ve ortağı yoktur. ((Ey Muhammed!) De ki; O, Allah’tır, bir tektir. Allah sameddir. (Herşey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.) O’ndan çocuk olmamıştır. (Kimsenin babası değildir.) kendisi de doğmamıştır. (Kimsenin çocuğu değildir.) Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir. (İhlas 112/1-4))

Muhalefetun li’l-havadis; Sonradan olanlara benzememek demektir. Allah yaratıklarının hiçbirine benzemez. O, herşeyinde benzersizdir. (Allah, hiçbirşeye benzemez. O, işiten ve görendir. (Şura 42/11)

Kıyam binefsihi; Allah zatıyla kaimdir. Varlığı zatının gereği olup başkasından değildir.

Subuti sıfatlar;

Hayat; Allah hakiki ve ezeli hayat ile diridir. her canlıya O hayat vermektedir. (Allah, O’ndan başka ilah olmayan, diri, her an yaratıklarını görüp gözetendir. (Bakara 2/255)

İlim; Bilmek demektir. Allah yerde ve göklerde olan herşeyi bilir. Hatta insanların gönüllerinde sakladıklarını da bilir. O’nun bilmediği hiçbirşey olamaz. Kainat ve kainatta olan herşey yokken onların hepsini nasıl ve ne zaman olacaklarsa öylece bilir.

Semi; işitmek demektir. Allah herşeyi uzaklık ve yakınlık söz konusu olmadan işitir. Hatta içimizdeki fısıltıları da işitir. İşitmek için kulağa ihtiyacı yoktur.

Basar; Görmek demektir. Allah herşeyi görür. O, şeyin yakında veya uzakta, kapalı veya açık, aydınlık veya karanlık, küçük veya büyük olması fark etmez. Görmek için göze muhtaç değildir.

İrade; Dilemek demektir. Allah diler ve dilediğini yapar. Dilediği herşeyi yapmada güçlük çekmez, yardımcıya da ihtiyacı yoktur. (Allah birşeyi dilediği zaman O’nun buyruğu sadece o şeye “Ol!” demektir., hemen olur. (Yasin 36/82)

Kudret; Güç yetirmek demektir. Allah’ın herşeye gücü yeter.

Kelam; Söylemek demektir. Allah harf ve sese muhtaç olmadan söyler. Kuran-ı Kerim ve diğer semavi kitaplar O’nun sözüdür. Allah peygamberlere ve meleklere istediğini söylemiş ve duyurmuştur.

Tekvin; Yaratmak demektir. Kainatı ve kainattaki tüm varlıkları yaratan, yaşatan ve besleyip büyüten O’dur. O’ndan başka yaratıcı yoktur.

İşte bunlar; Cenab-ı Hakk’ın sıfatları olup Allah bu sıfatlarla tanınır ve bilinir. Allah’a inanmak demek, bu sıfatların Allah’ın zati ile kaim olduklarına inanmak demektir.

Allah sevgisi;

Sevgilerin en yücesi Allah sevgisidir. Anne ve babamızı severiz çünkü onlardan ilgi ve sevgi görmüş, onların şefkat ve merhamet kanatları altında büyümüşü azdür. Onlar bizi büyütmede ve hayata hazırlamada hiçbir fedakarlıktan kaçınmmışlardır. Bunun için severiz. Allah’ı neden sevmeliyiz? Bizi yaratan ve sayısız nimetler veren kimdir? Bizi akıl, ruh ve şuur gibi üstün yeteneklerle donatan kimdir? Şüphesiz Allah’tır. O halde en çok sevgiye layık olan O’dur. Bunun için O’nu herşeyden çok sevmeliyiz. Allah’ı sevmek O’nu tanımaya ve bilmeye bağlıdır. Çünkü insan tanıdığı ve bildiği şeyi sever. Bu nednele Allah’ı sevenler ancak O’na inananlardır.

Allah’ı nasıl sevmeliyiz? Allah’ı seviyorum demek yetmez. Allah’ı sevmek gönderdiği son Peygamberi de sevmek ve Peygambere uymaktır. Onun izinden gitmek ve güzel ahlakı ile ahlaklanmaktır. Çünkü bu aynı zamanda Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakınmak ta demektir. Allah’ı sevmek demek Peygamberi örnek almak ve sünnetine uymaktır. İnsan sevdiğini unutmaz. Allah’ı sevenlerde O’nu unutmaz, daima anarlar. Bir insanın sevdiğini sık sık anması ve onun memnun olacağı davranışlarda bulunmasından daha doğal ne olabilir? Allah kendisini ananları anar. Çünkü Allah yapılan hiçbirşeyi karşılıksız bırakmaz. O’nu seveni O’da sever. O’ndan isteyeni boş çevirmez, O’na güveneni korur, gözetir ve yüceltir.

Allah korkusu;

Allah bize şah damarımızdan daha yakındır. Bizi her zaman ve her yerde görür, işitir, yaptığımızı bilir. Yerde ve gökte olan hiçbirşey O’ndan saklı kalamaz. İçimizden geçenleri de, tehna yerlerde yaptıklarımızı da bilir. Birgün hayattyken yaptıklarımızdan dolayı bizi hesaba çekecektir. İyi iş yapanları ödüllendirecek, kötü ve çirkin şey yapanları cezalandıracaktır. Allah’a bu şekilde inanan kimse O’nun cezalandırmasından korkar. Allah’tan korkmak demek; O’nun emirlerine uyup yasaklarından sakınmak demektir.

Allah korkusu dünya ve ahiret mutluluğunun temelidir. Allah’tan korkan ölçülü hareket eder, dürüst olur, çevresine iyi davranır. Günah ve haramdan sakınır, güzele ve helale yönelir. Merhamet eder, adaletli ve yardımsever olur. Allah korkusu insanı Allah’a yaklaştırır. O’nun rızasını kazanmaya ve cennete girmeye vesile olur.

İnsan üzerinde etkili olan ve insanı kendine çeken hiçbir şey düşünülemez ki, arkasında Allah bulunmasın. “Allah” gerçek ilâhın özel ismidir. Daha doğrusu zat ismi ve özel ismidir. Yani Kur’ân bize bu en yüce ve en büyük zatı, eksiksiz sıfatları ve güzel isimleriyle tanıtacak, bizim ve bütün kâinatın ona olan ilgi ve alâkamızı bildirecektir. Bundan dolayı Allah diye adlandırılan en büyük ve en yüce zat kâinatın meydana gelmesinde, devamında ve olgunlaşmasında bir ilk sebep olduğu gibi “Allah” yüce ismi de ilim ve irfan dilimizde öyle özel ve yüce bir başlangıçtır.

Yüce Allah’ın varlığı ve birliği kabul ve tasdik edilmeden kâinat ve kâinattaki düzeni hissetmek ve anlamak bir hayalden, bir seraptan ve aynı zamanda telafisi imkânsız olan bir acıdan ibaret kalacağı gibi “Allah” özel ismi üzerinde birleştirilmeyen ve düzene konmayan ilimlerimiz, sanatlarımız, bütün bilgiler ve eğitimimiz de iki ucu bir araya gelmeyen ve varlığımızı silip süpüren, dağınık fikirlerden, anlamsız bir toz ve dumandan ibaret kalır.

“Allah” yüce ismi, bütün duygularımızın, düşüncelerimizin ilk şartı olan öyle derin ve bir tek gizli duygunun, görünen ve görünmeyen varlıkların birleştikleri nokta olan bir parıltı halinde, hiçbir engel olmaksızın doğrudan doğruya gösterdiği yüce Allah’ın zatına delalet eden, yalnızca O’na ait olan özel bir isimdir. Yüce Allah varlığı zaruri olan öyle bir zattır ki, gerek nesnel ve gerek öznel varlığımızın bütün gidişatında varlığının zaruretini gösterir ve bizim ruhumuzun derinliklerinde herşeyden önce Hakk’ın zatına ait kesin bir tasdikin var olduğu inkâr kabul etmez bir gerçektir.

Hatta bizim varlığımızda bu yüce gerçeğe basit ve öz ve sınırsız bir ilişkimiz, bir manevi duygumuz vardır. Ve bütün ilimlerimizin temeli olan bu gizli duygu; sınırlı duygularımızın, anlayışlarımızın, akıllarımızın, fikirlerimizin hepsinden daha doğru, hepsinden daha kuvvetlidir. Çünkü onların hepsini kuşatıyor. Ve onları kuşattığı halde O’nun zatı sınırlandırılamaz ve bu âlem O’nun kudret ve kuvvetinin bir parıltısıdır.

Gaflet ve delalet

Durum böyle iken biz birçok zaman olur ki, dalgınlıkla kendimizi ve varlığımızın geçirdiği zamanları unuturuz. Ve çoğunlukla yaptığımız hataların, sapıklıkların kaynağı bu gaflet ve dalgınlıktır. Böyle kendimizden ve anlayışımızın inceliklerinden dalgınlığa düştüğümüz zamanlardır ki, biz bu gizli duygudan, bu ilk anlayıştan gaflete düşeriz ve o zaman bunu bize aklımız yolu ile hatırlatacak ve bizi uyaracak vasıtalara ve delillere ihtiyaç duyarız. Kâinat bize bu hatırlatmayı yapacak Allah’ın âyetleri (işaretleri) ile doludur.

Kur’ân, bize bu âyetleri, kısa ve özlü sözlerle hatırlattığı ve bizi uyardığı için bir ismi de “ez-Zikr”dir. Allah’ın hikmeti de bize buradan birçok mantıkî, akla uygun ve ruhî delilleri özetleyiverir. Diğer taraftan biz o gizli duygunun diğer sınırlı ve belirgin duygularımız gibi içimizde ve dışımızda ortaya çıkma ve kesintiye uğrama anlarıyla sınırlı bir şekil kazanmasını ve bu şekilde varlıkların parçalarının gözle görülen şeyler gibi anlayışımızın sınırına girecek bir şekilde açıklanmasını arzu ederiz.

Bu arzunun hikmeti, O’nun tecellisindeki süreklilikte duyulan bir görme lezzetidir. Fakat bunda bilgisi ve kuvvetiyle herşeyi kuşatan Allah’ı, yaratılmış varlıklara çevirmeye çalışmak gibi imkansız bir nokta vardır ki, nefsin gururunu kıracak olan bu imkansız nokta birçok insanı olumsuz sonuçlara ulaştırabilir.

O zavallı gururlu nefis düşünemez ki, bütün kâinatın o ilk başlangıç noktasına açık, anlaşılabilir, başı ve sonu belli olan bir sınır çizmek, görünen eşyada olduğu gibi bir kesinti anına bağlıdır. Mümkün olmayan böyle bir kesinti anında ve noktasında ise bütün his ve bütün varlık kökünden kesilir ve yok olur. Öyle bir tükenme ise apaçık bir his ve anlayışa varmak değil, yokluğa karışmaktır. Aklî delillere böyle bir gaye ile bakanlar ve Allah’ın görünmeyen ve görünen bütün varlıkları kuşatan sonsuz tecellisi karşısında nefislerinin gururunu kırmayarak şuhûd zevkinden mahrum kalanlar “Allah’ı aradım da bulamadım.” derken, sanat ve felsefe adına zarara uğradıklarını ilan etmiş olurlar.

Allah’ı sezmek için kalp ile doğru ve yanlışı birbirinden ayıran gözü ve ikisi arasındaki farkı ve ilişkiyi belli bir oranda idrak edebilmelidir. Allah ismi ulûhiyyet (ilâhlık) vasfından değil, ilâhlık ve mabudiyet (tapılmaya layık olma) vasfı ondan alınmıştır. Allah, ibadet edilen zat olduğu için Allah değil, Allah olduğu için kendisine ibadet edilir. Onun “Allah”lığı tapılmaya ve kulluk edilmeye layık olması kendiliğindendir. O’na herşey ibadet ve kulluk borçludur. Hatta O’nu inkar edenler bile bilmeyerek olsa dahi ona kulluk etmek zorundadırlar.

Yüce Allah’ın Rahmân oluşu, ezele (başlangıcı olmayışa), Rahim oluşu ise lâ yezale (ölümsüzlüğe) göredir. Bundan dolayı yaratıklar, yüce Allah’ın Rahmân olmasıyla başlangıçtaki rahmetinden, Rahim olmasıyla da sonuçta meydana gelecek merhametinden doğan nimetler içinde büyürler ve ondan faydalanırlar. Bu noktaya işaret etmek için dünyanın Rahmân’ı, ahiretin Rahîm’i denilmiştir.

Aslında yüce Allah, dünyanın da, ahiretin de hem Rahmân’ı, hem de Rahîm’idir. Ve bu tabir de eski âlimlerden nakledilmiştir. Fakat her ikisinde öncelik itibariyle Rahman, sonralık itibariyle Rahim olduğuna işaret etmek için dünya Rahmân’ı ve ahiret Rahîmi denilmiştir ki, “hem müminlerin, hem kâfirlerin Rahmân’ı, fakat yalnız müminlerin Rahîm’i” denilmesi de bundan ileri gelmektedir. “Allah müminlere karşı çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” (Ahzâb, 33/43).

Ana kuşlar, Rahmân’ın bir eseri olan yaratılıştan var olan içgüdüleri ile yavrularının başında kanat çırpar, ahlâklı insanlar da Rahim olma etkisiyle hayır işleri üzerinde acıma ve şefkatle yarışırlar. Bitkilerin, hayvanların anatomisi ve uzuvlarının faydalarıyla ilgili ilimlerde Allah’ın Rahmân oluşunun nice inceliklerini görür, okuruz. Ahlâk ilminde, insanlık hayatının olgunluk sayfalarında, peygamberlerin, velilerin menkıbelerinde büyük insanların biyografilerinde de iradeyle ve çalışılarak kazanılan işlerde Rahîmiyetin etkilerini okuruz.

Gerçekten Allah Teâlâ âlemlerin Rabbi olduğundan kâinatın hepsinde onun kanunları geçerlidir. insanların yaptığı işlerinden hangisi ele alınsa onun bir iyi veya kötü yönü ile uygun olacağı bir Allah kanunu vardır. İyilik yönü ile uygun olan Allah kanunu din, kötü yönüyle uygun olan Allah kanunu dinin zıddıdır. İki yönden de Allah’ın kanununa uygun düşmeyen iş, kötü ve batıldır. Allah’ın her kanunu, Allah tarafından konmuş olduğundan dolayı doğrudurlar.

İnsan tarafından konulmuş kanunlar, ne ilim, ne din hiç biri olamazlar. Bunlar, ilim açısından batıl, din açısından kötülük meydana getirirler ve doğru değildirler.

Bunun için insanlığın hakkı, gerek ilimde ve gerek dinde kanun koymak değil, Allah’ın kanunlarını arayıp bulmak ve bu kanunları keşfedip ortaya çıkarmaktır.

TEVHİD VE TEVEKKÜL

Mümin denilince akla Rabbinin gözü önünde ve melekler arasında yaşayan, yüreği peygamberin sevgisiyle dolu, kitabında Rabbinin merhamet ve nimetini bulan, yaşadığı her şeyi Yüce Allah’tan bir nimet, lütuf ve sınama olarak gören, dünya hayatını sabır ve huzurla doldurup doğduğu gibi ölen, öldüğünde dirileceğini bilen, ahiret âlemine müjdeler arasında adım atan insan anlaşılır.

Kur’an’a kulak verildikçe insan kendisini Yüce Allah’ın ayet ve mucizeleri ile dolu bir dünyada bulur ve ne yöne baksa orada imanı artıran delillerle karşılaşır.

İmanın iki yüzü vardır; Teki görünen ve bildiğimiz aleme, diğeri inandığımız ama göremediğimiz gayb alemine dönüktür. Gördüğümüz yüzde delil ve sesler vardır ve bu deliller göremediğimiz şeylerin varlığına götürür bizi. Görünmeyen yüzde ise Allah ve resulünün anlattıkları kadardır. İnanmak kadar o inancı korumak ve sağlamlaştırmakta önemlidir. Yoksa gün olur o iman çatlar, yıkılır ve kaybolmaya yüz tutar. Yaşayan bir imanın neşe ve ışığı müminin her hareketinde bellidir.

Alışkanlık ve önyargılar, toplum kuralları ve karmaşa bazen Allah’ın delillerini görmemizi engeller. Oysa sakin bir seherde veya günbatımında hele karmaşadan uzak bir yerdeysek Yaratanın sesi kulaklarımızı sağır edecek kadar güçlü çıkar.

Kâinatta Yüce bir varlığın delili gözümüzün önünde durur her zaman. İlmiyle ve kudretiyle zerreden en uzak galaksilere kadar her yeri saran bu haşmetli ve bir o kadar da rahmetli güç güneşte, havada, suda, toprakta, karıncada, kuşların annelik güdüsünde, velhasıl her yerdedir. Bu cansız ve akılsız varlıklar bile her saniye bir sanat eseri meydana getirir.

Doğduğu andan itibaren kendisine öğretilen grup içinde, önceden bildiği işte çalışır. Güneş her gün zamanında doğar, yükselir, batar, tek bir güneş milyonlarca tür canlıya hayat kaynağı olur. Hava hayatı besler, rüzgâr, bulut, yağmur olur. Su nimet olur hayat olur. Derelerden, göllerden, denizlerden yükselir, bulutlara varır, toplanır, yağmur olur o tatlı nefasetiyle bereket olur düşer toprağa.

Hizmet edenler sayılıdır, hizmet edilense milyonlarca. Herkesin, her şeyin bir görevi vardır. Yapı ve yeteneğine göre herkes, her şey ne yapacağını bilerek gelir dünyaya. Bunlardan insan her şeyi ve her şeyin mahiyetini anlar, öğrenir. Kendisini de başkalarını da kavrar.

Niye geldik? bu dünyaya dersek bizi getireni bulmaya demek lazımdır. O’nu bulmak, bilmek ve tanımak için. Tüm bu canlı ve cansızlar bir bütündür, bir birliktir. Hepsi bir mozaiğin parçalarıdır.

Kuşların, kartalların, gergedanların anne şefkati nereden gelir? Cansız bir yumurtadan çıkan bir yavru hemen yanı başında şefkatle kendisine bakan annesini nasıl görür? Bu âleme rahmet ve merhamet yağdıran bir kaynağın merhametini taşır. Yağmur, bulut, bahçeler o rahmeti müjdeler, rahmet bizi kucaklar, kuşatır. O rahmetle nefes alır veririz. O rahmet Yüce Allah’tan gelir.

Kur’an’da her surenin başında o rahmet ile bizi karşılar. Allah’ı rahman ve Rahim diye tanıtır. Çünkü rahmet Kur’an’ın en parlak ayetidir. Bizim rahmet ve merhametimizin kaynağı da işte bu ilahi rahmettir. Yüce Allah rahmetinin %1’ni bu dünyaya % 99’nu ahirete ayırdığı halde bu şefkat ve merhamet milyonlarca canlının yüreğini sıcacık yapar.

Bu ilahi lütuftan bize verilen mesaj ise şudur; “Kâinat, Kur’an, Allah’ın rahmet sıfatıdır. Sizi Rabbimiz getirdi. Görün, tadın, şükredin. Sizde o rahmeti etrafınıza yayın. Sizde kullara şefkatli ve merhametli olun.”

Dünyada her şey değişir, gelişir. Sabit kalmaz. Bu terbiyedir. Bir terbiye edici vardır. (Rab terbiye eden demektir.)Bu Rab kuşun da, rüzgârın da, canlı cansız varlıkların da, insanın da, âlemlerin de, görünenin de, görünmeyenin de Rabbidir.

Dünya güneş arası 150 milyon kilometre yoldur. Galaksimizde en yakın yıldıza ışık hızıyla 4 sene yolculuk yapmak gerekir. Yıldızların yaklaşık sayısı yaşayan insan sayısının en az yirmi katıdır. Aralarındaki mesafeler ise akıllara durgunluk verecek kadar büyüktür.

Ötesi de var. Galaksi sayısı yıldız sayısı kadardır. Hepsinde milyarlarca yıldız ve galaksiler arası mesafeler akıllara sığmaz. İki galaksi arası ışık milyonlarca sene gitmek zorunda kalır. Vücudumuzda hücre yapısı da kâinatla aynıdır. Bir vücut yaklaşık bin galaksi kadar hücreye sahiptir.

Hücre kâinata benzer. Yıldız ile sivrisineğin kanadının yapı maddesi aynıdır. Temelde yapı olarak fark yoktur. Aynı atomla orada yıldız burada kanat yaratılır. Kâinatın bu en küçük zerrelerinde kâinatın devasa projeleri gizlidir. Bu yıldız ve atomlar arası denge muazzamdır. Bir milim hata olsa, bir zerre bir gram fark etse kâinat yerle bir olur. Bu zerreyi yapan kimse kâinatı yaratan da odur.

Ay dünya semasına takvim olarak yerleştirilmiştir. Mercanlar ay ışığına göre ürer, kuşlar aya göre göçer, ürer, uçar. Balarısı güneşin farklı ışınlarını görerek hareketlerini belirler.

Yerçekimi tüm canlıları eşit etkiler. Kâinatın ta uzak ucunda bile yerçekimi vardır.

Güneşi herkes başka görür. Kızılötesi, mor ötesi, siyah-beyaz, kimi sadece hareketlileri görür, kimi ısısını hisseder ama hepsi de görür ve yaşar güneşi.

Sütün vücutlarda takip ettiği yol başlı başına bir mucizedir. Kan ile idrar arası geçip, süzülerek tertemiz ve besleyici olarak gelen binlerce çeşit süt rahmetin gölgesidir.

Sayısız yumurtadan sayısız cinste yavru çıkar. Tohum ve çekirdek zamanı gelince çatlar ve dev bir çınar ağacı olur.

Hücreler vücudun tüm hücreleri ile koordineli çalışır. Haberleşir, görevini yapar.

Sinek, arı çiçekten emer, aynı zamanda çiçeği döller. İnsan sa hem arıdan hem çiçekten istifade eder. Tabiatta, ekolojide her şey, her zaman, her şeyle ilgilidir. İşte bu örnek sistemdir, bütünün habercisidir.

Kainatı yaratan tek tek cisimleri de yaratandır. Bu şahitliği canlı cansız herşey yapar.

Akıl bu muazzam şeyi bir tek Allah nasıl yapabilir der! Hem de yaratan tek olmalı der. Bu ikilemin cevabı ise basittir.

Güneşin ısısını hesap eder inanırız 15 milyon derece olmalı diye. Bilmeyiz ama inanırız.

Hücrelerin vücuttaki durumlarını Marmara denizi atomsa, çekirdeği balık kadardır deriz. Atom Türkiye kadarsa çekirdeği ev kadardır deriz.

Allah’ı bilmek başka, anlamak ve algılamak başka şeydir. Biliriz ama mahiyetini ve şimalini asla algılayamayız.

Kâinat Allah’ın varlığını göstermekle kalmaz, sıfatlarını da anlatır. Arı altı haftalık ömründe mucizeler yaratır. Tabiattaki milyonlarca canlı her gün rızık bulur, rızık hiç eksilmez. Güzellikler her yandadır. Bir çekirdek te dev bir çınarın projesi saklıdır.

Kimsenin bilmediği iyilik de, içimizden geçen iyi niyeti de Allah bilir. Hakkımızda hayırlısını o bilir. Duamıza cevap verir. İlmi sonsuzdur.

Biz çiçeği beyaz görürüz. Arı mor ötesi görür. Çiçek herkesin kendisini görebileceği şekilde yaratılmıştır. Görenlerde o çiçeği o haliyle görmek için.

Seste görme gibidir. Ses sınırları olmasa karıncaların ayak seslerinden veya güneşin dev patlamalarına kadar her şeyi duyardık. Fil gibi ses altı dalgaları işitseydik çok uzaklarla haberleşebilirdik kimseye duyurmadan.

Allah işitendir görendir. Ama nasılını biz bilmeyiz. O göze ve kulağa muhtaç değildir. Gizli duamızı da işitir, iyiliğimizi de.

Konuşma başlı başına bir mucizedir. Anlamak, yazmak ve okumak ta. Nasıl duyarız? Şifreleri, mesajları, kriptoları kim çözer? Güldüreni de ağlatanı da duyarız. Dinlerken konuşurken hiç düşünmeyiz. Saatlerce kelimeler dökülür dudaklarımızdan da tükenmez.

Tüm canlılar kendisince konuşur. Sanıldığı gibi bu dil “aganigi” değildir. Bir güç o hayvanlara konuşmayı takdir eder.

Allah nasıl konuşur peki? Görmesi, işitmesi nasıl farklıysa konuşması da farklıdır. O’nun konuşması benzersiz ve çeşit çeşittir. Mahlûkatın sesi Rabbin sesidir. İlhamlar O’nun sesidir. Peygamberlere gelen vahiyler O’nun sesidir.

Arı, karınca doğmadan ilhamla öğrenir.

Rabbimiz milyarlarca şeyle aynı anda konuşur.

Allah tüm dilleri bilir, anlar, konuşur.

İnsanaysa Rabbimiz kitabı yollar.

Yumurta, çekirdek cansızdır. Sonra hayat olur. Dünyada her gün milyonlarca can olur, can ölür. Hayat açısından dünya sürekli dirilmeler ve ölmelerle çalkalanır. Etrafımızda her gün birileri ölür, birileri doğar.

Hayat verme sıfatı insanda en üstün şekilde tezahür eder. Gökte ve yerde tecelli eden bütün ilahi isim ve sıfatları bir odak noktası gibi insanda yoğunlaşır ve en parlak eserini gösterir.

Yaratıcı tek ve kudretlidir çünkü; 1. En küçük atom da, en büyük galaksi de aynı proje ürünüdür. 2. Kâinatta her yerde aynı kanunlar geçerlidir. 3. Olmayan bir şeyi yaratmak sonsuz kudret ister. Zerre yaratmakla kâinat yaratmak aynı şeydir.

Bakteriye can veren hayat yaratır. Yaratan yok eder, gerekirse yine yaratır.

İnsan vücudu hücreden başladığında bir irade milyarlarca hücreyi organlara, kemiklere, kirpiklere yönlendirir. Milyonlarca tercihten sıyrılarak mükemmel bir vücut yaratılır. İradenin varlığı ve tercihin mükemmelliği iradenin kusursuzluğuna delildir. Bu kâinatı yaratanın kudret, ilim ve iradesinin göstergesidir. Varlıkları da arasındaki kanunları da bu güç yaratır.

İnsan için bu kanun ve kurallar din demektir. Kâinat için yapılan tercihlerin mükemmelliği bizim için din de aynıdır.

Allah’ın tanınması Kur’an iledir. Bu manevi portre Allah’ın tüm sıfatlarını bize anlatır. Arş gibi hükmetme timsali, el ve avuç gibi egemenlik sıfatları bizim zihnimize temas etmek içindir. Bunların mahiyeti bize meçhuldür. O’na benzer hiç birşey yoktur. Biz O’nu eserleri, filleri, isim ve sıfatlarıyla tanırız.

Kâinatta her şey bu kanunla, sebebe bağlı olarak cereyan eder. Bu sebepler sonucunda ortaya çıkan sıfatların izleri o sebepte bulunmaz. Yani hadiseler ve varlıklar sebep ve kanunların eseri değildir. Bu sebep ve kanunlar sadece birer memurdur. Adeta hükümdarın yetkisi ve emriyle O’nun kuvvetine ilmine dayanarak iş görürler. Onlara itaat etmek bize düşen görevdir. Ancak sebep ve kanunların (sözgelimi tabiatın) fiillerde ortaklığı bulunduğunu düşünmek şirktir. Allah’ın icraatında ortaklık yoktur.

ŞİRK; Allah’a ortak koşmak, Allah’ın zatında, sıfat ve fiillerinde, mülkünde Allah’tan başkalarını da ortak ve tesir sahibi yapmak, Allah’tan başkalarını O’na denk tutmak, pay vermek veya O’ndan başkalarına kulluk etmek demektir.

İmanın yolu bir şirkin yolu ise çoktur.

Zamanımızda tabiatı Allah’ın yanına veya O’nun yerine ilahi güç farz etmek şirkin güncel halidir.

Kâinatın ezelden beri olduğu, yaratıcıya ihtiyaç olmadığını söylemek te böyledir. Kanunları icraatta pay sahibi yapmakta böyledir.

Alem bir kere kurulup kendi haline bırakılan saat değildir. Rabbimiz tasarrufu ile her şey gözlenir, müdahale edilir, geliştirilir veya yok edilerek yenisi ile değiştirilir.

Üçleme (Teslis inancı) Kur’an’da en çok tekrarlanan şirk türüdür. Hz.İsa’yı evlat olarak yakıştırmak aynı şekilde şirktir. Melekleri Allah’ın kızları nitelemek te Kur’anın şiddetle reddettiği şirklerdendir.

Dinde başkasını Allah’a ortak koşmak ta şirktir. Başkasının helalini helal, haramını haram kabul edersek o başkası yetki kullanmış olur ve insan bunu kabul ederse o başkasını Rab kabul etmiş olur. Dinde hüküm koyma yetkisi sadece Allah’ındır.

Allah’ı sever gibi başkasını sevmek, itaat etmekte şirktir. Başkalarının emir ve arzularını Allah’ın buyruklarına tercih etmek, hayatta en üstün otorite mevkine Allah’tan başkasını yerleştirmek, Allah’a isyan edip onun peşinden gitmek gibi davranışlar zaman ve modaya göre değişen şirklerdir.

En açık şirk başkalarına ibadet etmektir. (Allah ile birlikte veya sadece ona) Onları Rab saymak, şefaatçi görmek, onların rızalarını kazanmaya çalışmak (kurban kesmek vs..) şeklinde olur. Puta tapmak yerini değişik kılık ve mazeretler altında devam etmekte ve bu modern zaman putlarına tapmak kıyamet alametidir.

İmanı şirk tehlikesinden korumak lazımdır.

Yıldız, burçlara yakıştırılan güçlerde Allah’a ortaklıktır. “Gökyüzünü burçlarla süsledik” ifadesindeki burçlar yıldız toplulukları anlamındadır. (buruc)

Zümer suresi 35’nci ayette; “Allah bütün günahları bağışlar”

Nisa suresi 48’nci ayette ise; “Şirki asla bağışlamaz” der.

Ölüm gelip çatmadan, bu dünyada hala yaşıyorken, kul Allah’a ortak koşmaktan vazgeçer ve tövbe eder ve Allah’a bir olarak iman ederse Yüce Allah umulur ki evvelki şirkini bağışlar.

Bir elmasını paylaşmayan insan (fani dünyada) sonsuz kudret sahibi Allah’ın mülk ve kudretini birileri arasında taksim ederse ağır cezayı hak etmiş olur.

Kimse doğrudan Allah’ın benzeri var demez, “yarattıklarından ortağı, yardımcısı var” der. Bu şirktir.

İnsan seçkindir çünkü Allah’ın en güzel isim (Esmaül Hüsna) ve sıfatlarını görür, tanır, isimlerin eserlerini kendi üzerinde gösterir. Kendi fiillerinde de o isimlerin eserlerini yansıtır. Kâinatta tecelli eden en ilahi isimler en parlak eserini insanda göstermiştir.

İnanan insan; *Allah’ın isim ve sıfatlarını kendi fiillerinde yansıtır. *Allah’ın her şeyi bildiğini, hesap verileceğini bilir, *Sadece Allah’tan ilim, hikmet, nimet ister, *Allah’ın affetmeyi çok sevdiğini bilir, *Ahlakını düzeltir, affeder, bağışlar (Affetmeyen af dileyemez) *Bu isim ve sıfatları yaşayan, yansıtan hayır makinesi, iyilik jeneratörü olur.

İman; bir mümin kulun kainatı Esmasının rengarenk güzellikleriyle donatıp insanın önüne seren Alemlerin Rabbi’ne hayatıyla verdiği cevaptır. Gökleri yıldızlarla, yeri çiçeklerle süsleyen, Esmaül Hüsna insanı da güzel ahlak boyasıyla böyle süsler ve cennete layık hale getirir.

Yaratılış gayemiz; iman ve ibadettir. Bu üstün gücü görüp sığınmamak imkânsızdır. Resul ve elçilere kulak verilince doğru muhataba yönelinir, bu irşadlardan uzaklaşılınca yanlışa meyledilir.

Kulluk insanın kaderine mühür ile vurulmuştur. Tercih iki şıktır; Bütün kulları yaratana kulluk, ya da kendisi yaratılmışa kulluk.

Kur’an’ın iman ve ibadet çağrısı insanı kula kul olmaktan çıkarıp sadece Allah’a kulluk eden ve şerefli bir misafir mertebesine yükselten bir çağrıdır.

Başkasına ibadet etmemek için Allah’a ibadet ederiz.

Allah’tan başka hangi kul veya varlık tüm kâinatı çekip çevirir, en gizli şeyleri bilir, en ufak isteğe cevap verir, cenneti ve ebedi mutluluğu sunabilir?

İMAN; Allah’a bir olarak, hiçbir ortak koşmaksızın, kendisinin bize anlattığı şekilde inanmakla beraber, O’nun tarafından bize bildirilen her şeyi birden tasdik etmek anlamı taşır. Bu altı tasdik unsuru Allah’a, peygamberlerine, kitaplarına, meleklerine, ahirete ve kadere inanmaktır.

İBADET; Kulun gönülden isteyerek Allah’a yönelmesi, O’na boyun eğmesi, O’nun emrettiği şeyleri yapıp, yasakladığı şeylerden kaçınması demektir ki bu bize İslam dini olarak verilmiştir.

İSLAM’a gelince bu kelimenin hem “esenlik” hem “teslim olma” anlamı vardır. Bir yandan İslam’ın dünya ve ahirette barış ve esenlik demek olduğu vurgulanırken bir yandan da müminlerden bu barış ve esenlik dinine tam bir teslimiyetle girmesi istenir. İslam’ın şartları beştir.

İman tasdik, İslam teslimiyettir. Ya da iman kalbe ait bir hadise, İslam onun yaşanan biçimidir.

İmansız İslam, İslamsız iman kurtuluşa yetmez.

İnsanı sürekli olarak günaha sevk eden nefis, şeytan ve çevre baskısıdır. Bu nedenle mümin bile günah işleyebilir.

BÜYÜK GÜNAHLAR; “Kebair” adıyla bilinen ve haramlığı kesin delillerle sabit olunmuş, işleyen hakkında şiddetli tehditler bulunan günahlardır. Helak edici bu günahlar; ortak koşmak, büyü, haksız yere cana kıymak, yetim malı ve faiz yemek, savaştan kaçmak, masum kadınlara zina yakıştırmaktır.

Büyük günahtan kaçınanın küçük günahlarının affolunması umulur.

Kul kusurunu bilsin, hatasını meşru göstermeye kalkmasın, yasağı umursamazlık yapmasın, uluorta tehdide aldırmadan günah işlemesin ve günah işlemeyi marifet saymasın Allah tövbeleri umulur ki kabul eylesin.

TAKLİDİ İMAN; Araştırmadan kendisine telkin edilen veya çevre ve büyüklerinden gördüğü imanı benimsemektir.

TAHKİKİ İMAN; ise araştıran ve muhakeme eden kimsenin sapasağlam delillere dayanan imanıdır.

Taklidi iman edebi hayatta kurtuluş için yeterli olabilir ama bu iman sarsıntı ve zorlamalara karşı hassastır. Hele zamanımızda her yönden saldırıya maruz kalındığında imanın kendisini korumak güçtür.

Oysa bu dünyadan sağlam imanla ayrılmak en büyük meseledir. Bu mesele yanında dünyanın tüm süs ve eğlenceleri, tüm servetleri değersiz kalır. Onun için ebedi hayatı ciddiye alan herkes imanı ciddiye almalı, Kur’an’ın ve onu getiren Peygamberin (s.a.v) bize öğrettiği gibi sağlam bir imanı tahkiki surette elde etmek ve son nefese kadar korumak için çalışmalıdır. Zira Kur’an bu müjdesi imanla ölen bu kullar içindir.

Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran için ise şüphesiz cennet yeğane barınaktır.” (Naziat 79/40,41)

Bu yazıyı okudunuz mu?

Dokuz Eylül sadece İzmir’in kurtuluşu değildir

Dokuz Eylül sadece İzmir’in kurtuluşu değildir

Dokuz Eylül sadece İzmir’in kurtuluşu değildir 9 Eylül 1922, Kurtuluş savaşının Batı cephesinde 26 Ağustos ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir