Anasayfa / ALLAH (cc) / Allah’ın Vaadine itikad imtihanımızdır
imanilmihali.com

Allah’ın Vaadine itikad imtihanımızdır

Dünya çok yakında artan zulüm ve şeytanlıkları harap edercesine, Allah’ın vaatlerinin tek tek gerçekleşmesine şahitlik edecektir! Bu yazgıdır, tahmin değil Kur’an beyanıdır. Lakin bunun öncesinde tüm insanlığa düşen kutsal görev görünen ve bilinen her şeyin tevhidle ve Yaratan’la alakasını görmek ve amansız düşmanımız olması gereken şeytana kaşı güç birliği yapmaktır. Çünkü tüm zulümler insan nefis ürünü olsa da azmettiricisi şeytandır. Tarih nice siyasal İslamcıları, nice şeytanları, nice küresel hainleri toprağa gömdü. Dev çelik zırhlılarla, nükleer bombalarla, uçan kanatlarla gelen tüm o şeytanlıklar karanlık tabiatlarına uygun olarak aydınlıksızlıklarda kayboldu gitti.

Yine kaybolacaktır. Onlar bu zamankinden çok daha kuvvetli ve kalabalıktı. Buna rağmen başaramadılar çünkü eylem ve arzuları hayatın doğal akışına, insanlığa, tevhid ve fıtrata, Allah’ın rızasına aykırıydı. Bu yüzden unutuldular ve hep insanlık kazandı. Yine kazanacak olan hak ve adalet sevdalısı, ruh ve bedenine sahip çıkan, doğruluktan ayrılmayan insanlık olacaktır.

Dünyaya sınav için geldiğimiz herkesçe malumdur. Lakin gereğini yapmak konusunda ciddi gafletler ve tereddütler vardır. Oysa sınav çok basit manada İblisin ahdine kanmamak, şeytanlaşmamak, Allah’ın vaadinin hak olduğuna inanmak, gerçekleşeceği bildirilen bu vaade uygun ve fıtratta verdiğimiz misaka (söze) uygun yaşamaktan ibarettir ki bu uygunluk Kur’an ile çerçevesi çizilen dairede, insanca ve aklın hakkını vererek, tevhid istikametinde ecele gün saymaktan ibarettir. Sınavın hakikatliğini anlamak içinse kendimize birkaç soru sormak … yeterlidir.

Bu ses kimin? bu eller kimin? sorularının cevabı tüm bu kitabın özetidir. Ancak insanoğlu bu soruları kendisine sormaktan acizdir ve aciz olduğu için de on dört asır geçtiği halde insanlık hala Allah’ın vaadini anlayamamıştır. Yüce Allah, her şeyi bilir, insanın zulümlerine bile şahitlik ederken insana güvenmekten ve onu sevmekten vazgeçmez. Peki biz hiçbir şey bilmeyen zavallılığımızla kudretinden sual olmayan O’ndan neden vazgeçiyoruz?

“Hiçbir kavim yoktur ki içlerinde kötülük işlensin veya fenalık yol alsın ve onlar onu değiştirmesin ve reddetmesinler de onların hepsine cezaları umumileştirmek Allah’a hak olmasın.”(Ahmed b. Hanbel., V, 390)

Yaşam, bizden çok önce, aklımızın eremeyeceği bir hikmet ve ilimle, belirli zamana dek, belirli maksatlarla var edilmiş, katrilyonlarca varlık ilahi düzen ve kudretin eseri olarak hayat bulmuştur. Bedenleri, yıldızları, arı ve çiçekleri var etmek son derece kudretli bir gücün eseridir ve bu eser sahibi Tek’tir. Çünkü ilmi aynıdır. Yıldızların da, bedenlerin de, suyun da yapı maddesi atomlardır ve hepsi aynı karakterdedir. Hepsi yaşar ve ölür, sonra yeniden dirilir. Bunca ahenk, denge, ilim, güzellik ve doğruluk, bu denli hatasız kudret ürünü yaratış ise bizleri bu eser sahibine secdeye, saygıya, itaate, sevmeye ve korkmaya mecbur eder.

Ve düşünürüz; bunca şey boşuna değilse, ne için? İşte yaşamın var ediliş hakikati bu sorunun cevabıdır. Allah’ın muradı da budur, fıtratın gayesi de. Dünya denen yaşam bir imtihandır ve bu imtihana sebep şeytandır. Yoksa insanlığın asli mekânı cennetlerdir ve dünya sınavı oradaki ilk günah sebebiyledir. Geri dönüş inşallah salih kullar için cennetlere olacak, sınavın negatif kutbu şeytana uyanlar içinse cehennem çukurları mekan olacaktır. Lakin bu pek o kadar kolay değildir ve bu muazzam kudret ve ilme kafa yorup ikna olan, kalp gözüyle bakıp teslim olan, yeryüzüne iyilik ve güzelliği egemen kılmaya çalışan çok az kesim vardır ve aldanışlar, kandırılışlar zirvelerde dolaşmaktadır.

Dahası daha ilk insan yaratılırken secdeden (hürmetten) kaçan ve bu sayede asi olup cehennemle cezalandırılan lanetlenmiş iblis ve soyu iş başındadır ve onlar karanlık kutbun askerleri olarak ahiret hesabı yerine ölüm korkusunu, Allah sevgisi yerine paraya tutsaklığı, sonsuz hayat yerine fani dünya yaşamını akıllara nakşettirerek dine ve imana kısaca tevhide ve yaratılış muradına ihanetlerine insanı da ortak etmektedir. Şeytanlar için kaybedilen bir şey yoktur. Akıbetleri bellidir. Aksine insanların bu zalim ve cahil aldanışları onları haklı çıkarmaya hizmet etmektedir. İnsan ise ziyandadır ve Allah’ın içine ruhundan üflediği insan emanete sahip, cennetlere varis iken, akıl, ruh ve şuur ile donatılmış iken, pek çok yaratılmıştan üstün kılınmış iken… beyhude aldanışlarla batıla yem olmakta, dişi örümceklerin ağına düşmekte, cennetlerini kaybetmektedir.

Yaşam sebep ve sonuçlardan ibarettir. Yüce Allah kuluna kapılarını sebepler yaratarak açar, karşısına bir kul çıkartır veya beklenmedik rızık bahşeder, salih bir işe aracı olmasına imkan tanır, yeni bir ilim için ilham verir. İblis te sebeplere yönlendirir. Süslü gösterip istediği istikamete sevk eder. Sonuçlar ise iblisi aşar, kulun iradesi ve Allah’ın hikmetine, takdirine bağlıdır. Herkesin bu dünyaya geliş maksadı vardır. Genel manada tüm insanlık için olan kulluk ve ibadet bir yana, bireysel bazda iyilik ve kötülük anlamında herkesin bir gayesi vardır. Kimi ilim üretir, kimi bir ulusu kurtarır, kimi, kıtlıklara sebep olur, kimi hayırlı evlat yetiştirirken kimileri de toplumun başlına telafisi zor belalar açar, kötü çığır başlatır, ahlakı yerle bir eder. İnsanlık projesinin devam eden bir süreç olduğu anlaşılırsa bu vazifelerde daha iyi anlaşılır. Bu vazifeler aynı zamanda sınavlardır ki örneğin tüm katillerin vebali aynı zamanda Kabil’edir.

Din ve iman zordur, feragat, sabır, sebat ister. Şeytanlık ise kolay, zevkli, kandırıcı, kazandırıcı, cezbedicidir. Helal ve hak dairesi dışındaki her şey tatlıdır, şehvete hitap eder. Şehvet Yüce Allah’ın insana armağanlarındandır. Lakin bunu haram dairesine sokarak abartmak, haddi aşarak yasak arzulara çevirmek ve taciz maksatlı kullanıp istismar etmek şeytandan huydur. İnsan şeytanı tabiri ise, şeytanın yeminine çalışan insanları tarif eder. Büyük resimde diktatörler zalim firavunlar küçük ölçeklerde ise vebalden çekinmeden kötülük üretenlerin tamamı bu kapsamdadır. Sıradan tevbe, yemin nasıl makbul değilse, sıradan kötülük de bağışlanabilir. Ama şeytan güdümlü kötülüklerin hasarı kalıcıdır.

Yalan günahı, günah cehennemi getirir. İftira, kandırma, yok yere itham, tekfir, Allah ile aldatma gibi tüm yalanlar diyene de kanana da gerçekten uzak bir durum yaratır. Bu doğru yoldan uzaklaşmaktır, peşinden nice yalanlar gelir.
İleriki yaşlarda insanların delikanlı acemiliğinden ve orta yaş koşturmacalarından sıyrılıp oturup düşünmesi ve durulması, tevbe ve istiğfar ile şeytanın izini bırakması beklenir. Peygamberimiz altmış yaşından sonra kimsenin mazereti kalmayacağını buyurmuştur ki bu ecele giden yolda herkesin kendi ikindi ezanıdır.

Hata ve günah korkulacak şeyler değildir. Çünkü günahsız kul yoktur. Tevbe kapısı daima açıktır ve Allah’ın rahmeti akıllara sığmayacak kadar büyüktür. Korkulacak şey afsızlığa mazhar olmaktır ki afsızlığa mahkûmiyetin adı şirk’tir, yani Yüce Allah’a bunca yaratış, ilim ve dine rağmen teslim olmayarak, O’nun sonsuz hükmünü parçalara ayırıp, başkalarına pay etmektir. Allah bir tek bunu affetmeyeceğini ayetiyle buyurduğu halde insanlığın tarifi mümkün olmayan gafleti nedeniyle insanların çoğu, iblisin ahdine uygun olarak sapmış ve aldanmış vaziyettedir. Bu nedenle cehennemler dolacak ve cennetler tenha kalacaktır. Bu nedenle Allah’ın razı olduğu kulların sayısı çok az olacaktır. Bu nedenle siyonizm, şeytan dini şirkin beşeri boyutu olarak lanetlenmelidir.

İnsan denen varlık bu hayatı, zengin olma, makamlara gelme yarışı olarak görmeye devam ettikçe, beşeri galibiyetlerle sevindikçe, meşgaleler arasına haksızlık ve adaletsizliği koydukça, dine kendisince yorum getirmeyi sürdürdükçe… ahir zamanın sonlarında olduğumuz bu anlarda kurtuluş zor ve sancılı olacaktır. Her şeye rağmen kurtuluş umudu daima vardır ve yeis ancak kâfirler içindir.

Kalbi ve aklı doğruda buluşturmak, öze ve doğruya dönmek, aklen ve kalben uyanmak, Kur’an’a teslim olmak ve sadece Allah diyebilmek kaderi dahi değiştirebilecek yüce bir güce sahiptir ve Allah dilediğini yapandır. O, zaferler kadar gayretleri de ödüllendirendir ve hükmün tek sahibi Allah dilerse en günahkâr kulun bir tek iyiliğini büyütüp şefaat edecek olandır. Ancak bu rahmete ermek evvela iman etmek ve teslim olmak şartına bağlıdır ki teslimiyetin adı İslam, iman etmenin adı tevhid eri olmaktır. Bilinmelidir ki ahir zamanda imanı kalpte tutmak kor ateşi elde tutmak gibi olacaktır. Bu şu demektir ki artan cehennemlikler, toplumların imandan şirke kayışları nedeniyle Allah’ın yardımı gelene değin iman yeryüzünde aciz ve sönük kalacak, iman edenler türlü işkencelere maruz kalacaktır. Caydırıcı ve aldatıcılar o denli çoğalacaktır ki mü’minler parmakla gösterilecek kadar azalacaktır. Elbette bu durumda imanda sebat edebilenler cennet müjdelerine erecek olanlardır.

Türklük tüm bu senaryonun beşeri yüzüdür ki Allah her ümmete Peygamber göndermiş, her ümmeti farklı hikmetler için var etmiştir. Türk ulusu tarih sahnesine çıktığı ilk andan itibaren tüm beyaz ırkların Ata’sı olarak varoluşun kuvvet çarpanıdır. Mertliğin, cesaret ve dürüstlüğün timsali olan Türkler asla esir olmayarak, devletsiz kalmayarak, zulme bulaşmayarak insan denen varlığın olması gereken örneği de cihana göstermiştir. Mustafa Kemal Atatürk ise insanlığı, duru İslam’ı ve vatanseverliği yaşayarak gösteren, Türk ve İslam olabilen, karanlıklara ışık ve tüm cihana örnek olmayı başarabilen bir dünya lideridir. Bu vasıf ve kabiliyetlerden dolayı da Anadolu Türk’e nasip olmuş, İslam’ın sancaktarlığını (yanlışlarına rağmen) Türkler yapmıştır.

Ne zaman ki hüccet unutulup kudret ön plana çıkmış, ne zaman ki kutsal davalar unutularak devşirme gâvur kızlarına ve ganimetlere yönelinmiş işte o anlarda ve sonrasında çöküş ve deformasyon da başlamıştır. Bu elbette tesadüfi bir şey değildir. Aklın terki, çalışmanın unutulması, imanın siyasi İslam’a boyun eğdirilmesi sebebiyledir ki Emevi zulümlerinden itibaren Arap coğrafyasının başına gelenler de tamamen bununla alakalıdır. Şayet Arap kültürü matah bir şey olsaydı, ne halleri ve ne de İslam bu halde olmazdı! Arap alemi şimdi cehaletini Türklüğün gücünden istifade ile ekol kılmak istemektedir. Lakin Türk halkı bu oyuna gelmeyecektir.

Gafletin sadece inançsızlıktan olduğunu sanmak ise en büyük hatadır çünkü unutanların unutmasına asırlar boyu gayret eden karanlık güçler vardır ve varoluşun bu negatif kutup güçleri şeytanın ordusu, soyudur. Yani süslü gösterip, yanlışı fısıldayan, nefisleri körükleyip çirkin şehvetleri alkışlayanlar, zorlamadan, bütün insanlığı savaşlara, kan ve gözyaşlarına mahkum etmiştir. En çok zarar gören de yazık ki İslam âlemi olmuştur. Bu hedef tespiti de tesadüfi değildir çünkü şeytanların planının hayata geçebilmesi evvela İslam’ın ve O İslam’a muhafızlık eden Türk’ün yok edilmesine, zayıflatılmasına, değerlerinden uzaklaştırılmasına bağlıdır ki asıl gaye mümkünse Türk ve Müslüman nüfus bırakmamak, dünya insanlığını evvela beş yüz milyon nüfusa indirerek, sonra seçilmişler mantığına bağlı şeytan dinine teslim etmektir. Yeni dünya düzeni yalanı da tam olarak budur.

Siyonizmin, israiliyat ve arabizmden aldığı güçle, her türlü modern zaman putunu kullanarak, nefisleri ve kibirleri kışkırtarak geldiği bu noktada, karanlık güçler tüm yalanları gerçek gösterecek, kulları, devletleri, kurumları, makamları satın alacak kadar kuvvetlidir. Yeryüzünü işgal eden tüm acı ve ıstırabın merkezinde işte bu aldanış ve gaye vardır. Bilinmelidir ki insanlığın yaşadığı hiçbir acı, savaş, kıtlık, ayaklanma vs. rastgele değildir. Yüce Allah’ın verdiği azap ve rızıklar bir yana, haçlı seferlerinden Ortadoğu savaşlarına, AİDS’ten sahte deprem bombalarına kadar her şey önceden planlı şeytani fikirlerin eseridir.

Lakin siyonizm, tıpkı atası şeytan gibi o denli sinsi ve kurnazdır ki tüm gayretlerini komplo teorisi seviyesine indirtir, kendisini düşman listesinde en alta koyar, sözleri ile yalan ve iftirayı amansız bir silah olarak kullanırken, hareketleriyle davasına hizmetten geri kalmaz. Zavallı insanlık ise maddi, beşeri kabullerinden sıyrılamadığı için devlet başkanlarını o devletin sesi, uluslararası kuruluş başkanlarını iyi niyetli kabul eder ve aldanır. Maalesef insanlığın kaderine karar verenlerin neredeyse tamamı siyonizm ürünü, esiri veya yancısıdır. Bu vaziyette de kullara düşen görev olanlara, kişilere, anlatılan ve yapılanlara beden gözleriyle değil, akıl ve kalp gözüyle bakmaktır.

Akıl boşuna değildir. Kur’an her şeyi açıkça izah etmektedir. Lakin Türklüğü boş bir heves, dini hobi gören zihniyetin bu basirete ermesi de kolay değildir. İşte bu kitabın hazırlanmasındaki gaye de bu uyanışı sağlayabilmek, akılları-kalpleri silkeleyebilmektir.

Yüce Allah tuzakları bozan, boşa çıkarandır. O, kendisinin ve Peygamberinin (yani Kur’an hükümlerinin) galip geleceğini duyurandır. Hal böyleyken insanlık şeytandan veya Allah’tan yana olmak zorundadır. Tarafsız kalmak söz konusu değildir ve herkes olduğu tarafa uygun davranmak mecburiyetindedir. İman ordusu ve şer ittifakı arasında yapılacak bu tercih, hür irade sahibi olarak yaratılan insanın akıbetini belirleyendir. Ahiret, hesap ve mizan bu yüzden vardır ve akıl sahiplerinin hem de bir an önce kendisini hesaba çekerek, Kur’an ile yeniden yapılanmaktan başka kurtuluşu yoktur.

İnsanların çoğunu cehennemlik olarak duyuran Kur’an, bizleri toplumsal kabul ve algılara uymaya değil, mutlak iyi ve güzele uymaya davet eder ve yine Kur’an iyi olmakla yetinmenin yanlışını vurgulayarak kötülüğe uymama ve kötülükle mücadele yani cihat etme emri verir. Allah kendisine yardım edene yardım eder. Allah sadece iman edenlerin dostudur. Cennetler sadece iman edenler içindir ve doğru yol (Sırat-ı Müstakim) Kur’an ile emredilen mutlak ahlak ve inanç yoludur.

Dini hafife almak, cehennem azabından korkmamak, şeyhlerin şefaati ile kurtulacağını sanmak ise ahmaklıktır. Çünkü şefaat sadece Allah’ın razı olduğu kullar içindir. O’nun rızası ise küfre değil imanadır. Bu da demektir ki iman etmeyen hiç kimse şefaate de mazhar olamayacaktır. İman edilecek olursa kalp ve akıl gözleri açılacak, sinelerdeki mühürler kalkacak, gözler ve kulaklar iş görür hale gelecektir. Ancak imana mesafeli olundukça da gaflet kabararak büyüyecek ve nihayet kalpler açılmamak üzere mühürlenecektir ki o mühürleri açmak sadece Allah’ın hükmündedir. O halde, imanı anlamak, imanın şekli yanı İslam ile tanışmak ve İslam’ın görünen yüzü ibadetle meşgul olup, bir yandan insan ve Türk olmanın onurunu taşımak ve diğer yandan mü’min olmanın lezzetiyle tevhide uygun davranmak doğru olandır. Çünkü hayat yolu kısadır, dikenli yollara sapma ihtimali daima vardır ve çeldirici şeytanlar hep iş başındadır.

Dinde ve imanda yapmamak hürriyeti vardır ama bilmemek mazereti asla yoktur. Dine en karşı olanlar dahi dini tanımak ve her yaratılmış insan Kur’an’ı bir kere okumak mecburiyetindedir. Çünkü inanmayanların neye inanmadığını aklen ifade edebilmesi için, inananların güç ve huzur bulabilmesi için, inanmayanların kendilerini nelerin beklediğini adaletle öğrenebilmesi için, O Kur’an’ın vahyedilmesinde aracılık eden meleklerin ve Peygamberin hakkının yenmemesi için, en büyük şefaatçi Kur’an’ın şefaatinden mahrum kalmamak için ve elbette o kelam sahibinin bahşettiği en büyük rızık ve nimet olan, rahmet eseri Kur’an’ı yazdıran ve gönderen Yüce Allah’a haksızlık etmemek için… Kur’an okunmalı, anlayarak okunmalı ve gereği yapılmalıdır.

Arapçaya mahkûm, anlaşılmayan Kur’an boşuna nefes tüketmektir. Kur’an dua kitabı veya ölüler kitabı değildir. Aksine o dindir, dinin tamamıdır. Çünkü din adına hüküm sadece Allah’ındır. Tüm iyi ve kötü, tüm emir ve yasak O’ndadır. Başkaca kimse, kitap veya fikirlerin din adına hükmü asla yoktur. Buradan hareketle de akılları kapı önünde bırakarak, şuur ve kalpleri rehin edip, hür iradeleri başkalarına kullandırmak Allah emrine isyandır. Son ve mükemmel din İslam’a rağmen başkaca heves ve dinlere uzanmak lanetlenmeye mazhar bir gaflettir.

Yani tüm bu hayatın gayesi insanın zengin veya makam sahibi olması değil, kulluk ve ibadettir ki FATİHA her rekâtta okunarak bizi gün boyu ikaz eder. Ama Türk insanı daha Fatiha suresinin mealini bilemeyecek kadar derin bir uykuya mahkûm edilmiştir ve bunda en büyük günah da din adamlarınındır. Vebal büyük, azaplar fenadır. Ahiret yurdunda kimse kimseyi kurtaramayacak, haklar sahiplerine mutlaka iade edilecek, kimseye zerrece haksızlık yapılmadan hesap çabucak bitirilecektir.

Belirli süreye kadar var edilen dünya sınavının ne zaman sonlanacağı bilgisi ise sadece Allah’tadır ve tıpkı ruh ve kader gibi gayb da sadece O’nundur. Kıyamet gelmeden, herkesin kendi kıyameti demek olan ecele yakalanmadan tevbe ile imana ve asla dönmek doğru ve lazım olandır. Çünkü on saniye sonrasının garantisi yoktur. Yaşarken bizlere sağ yani doğru görünenler, ahiret hesabında kendi başlarının derdine düşecek, dünyayı fidye verip azaptan kurtulmayı dileyecek, baba evladından kaçacaktır. Cehennemlikler dizüstü sürüklenir ve yüzüstü ateşe atılırken, cennettekiler ise gölgelerde serinleyecek, rızıklandırılacak ve sayısız müjde ile korkusuz bir sonsuz hayata başlayacaktır. O gün sevimli melekler mü’minlere dost olmaya devam ederken, cehennemlik olanlara kan kusacaktır.

O gün Hz. Peygamber ümmetinden “Kur’an’ı hayatın dışına atmak yüzünden’ şikâyetçi olacaktır. O gün korkulası, yüzlerin kararacağı bir gündür, dehşet günüdür, din günüdür. O gün dünya hayatı gibi herkes ahiret yurdunun da kimin olduğunu gözleriyle görecektir. İşte iman, o gün görülecek olana, şimdiden ve görmeden ve sırf Allah emrettiği için inanmak ve ona göre davranmak inancının adıdır. Gayba iman denen bu itikad iman edilecek tüm konuları da kapsayan devasa bir misaldir ve her nefis kendisinin niyet ve aklını dahi bilen Yüce Allah’a geri dönüp hesap verecekken uslanmalı, terbiye edilmeli ve şeytanlardan uzaklaşmalıdır. Gaflet uykusu devam ettikçe ise günahlar artmaya, azap hak olmaya devam edecektir.

Gece cephedeki korkak askerler uyumayı ister. Çünkü uyku korkuyu bastıran en etkili faktördür. Bunun gibi siyonizm, küreselizm, şeytancılık gibi korkulara karşı tüm insanlık uyumayı, yok saymayı tercih etmektedir. Düşmanın kendisini ‘komplo’ olarak tanımlamasına aynen katılan bu gruba göre düşmanlık ve kötülük yoktur, olsa da uzaktır, kirli güç odakları iftiradan ibarettir, mutlu bir yaşamın şartı meselelere kafa yormamaktır. Keşke öyle olsaydı! Yok saymak, ihtimal vermemek, korkmak (tozları halının altına süpürmek) ulusları, mazlum halkları bugüne dek kurtaramadı. Ama bu korkanlar yüzündendir ki Nar cephesinin şeytan erleri hep güçlendi ve kötülük üretebildi. Tüfek icat olunca bozulan mertlik kılıcın adaletini yok etti.

Bugün insanlık artık görmediği düşmanla savaşıyor. Bir düğme ile patlatılan bir bomba binlerce cana alabiliyor. Kaderciliğin egemen olduğu teslimiyet hali korkulmasa da Tanrı’ya yürüyüş adına ölüme razı olma şeklini alınca, şer güçlerin zulmü de artıyor. Her ne kadar ilahi eleme-seçme süreci bu şekilde yapılıyorsa da dünya yaşamı Mad Max filmlerindeki acı tabloya dönüyor. Oysa korkunun uykusundan, ecele teslimiyetten daha doğru ve kutsal olan şey, direnmek ve teslim olamamaktır. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mantığı, dünyanın öbür ucundaki zulümleri de görmezden getiriyor ve insanlık parça parça yutuluyor.

Din ve hesap olmasa bile insana düşen bu hayatı onur ve namusla yaşamaktır ki bu vaziyette insan bir şey kaybetmeyecektir. Ama din ve hesap olmasa dahi kötü yaşayıp şer üretenler bu yaşamlarını da etrafın huzurunu da zehredecek olanlardır. Yani insan iyi olmakla hiçbir şey kaybetmez, aksine çok daha güzel bir hayat yaşanır. Yüce Allah insana din ile unuttuklarını hatırlatan Rahmet sahibidir ama O herkesin her zaman Rahman’ı, bu dünyada herkesin ama ahirette sadece iman edenlerin Rahim’idir. İşte o sonsuz hayatta mahcup ve rezil olmamak için fıtrattan mahşere tüm yaşamı anlamak mecburiyeti vardır ve bu yapılabilirse kötülük yenilmeye mahkûm olacaktır. Bu satırların sahibinin gaye ve arzusu da Allah’ın izniyle sadece budur.

Kurtuluş elbet gerçekleşecek ama o ana kadar pek çok zorluk yaşanacaktır. Önemli olan Malik’i unutmamak, güvenmeye devam etmek, doğruluktan ayrılmadan Allah’ın vaadine, dinine yardım etmeye gayret etmektir. Şükür bu yolda minneti ve sadakati ispat eder ki kullara değil Yüce olana sığınmak ölümsüzlük demektir. Ülkeler ve medeniyetler için de geçerli olan bu kaideye göre zorluklar güzelin kıymetinin anlaşılması için var edilmiş zıtlık kutbundan başka bir şey değildir. Bunun istisnası zulümdür ki zulüm ancak insan mahsulüdür. Buna sabır göstermek değil mücadele gerekir ki cihad denen bu gayret yerine asıl susmak ve sabretmek yanlıştır, zulme ortak olmaktır. Çünkü zulme karşı her susuş, o zulme destek anlamı taşır, inançsızlık ve korkaklık göstergesidir. Ve şayet Allah’tan başkasının rızası gözetiliyorsa da bunun adı şirktir, afsızlıktır. O halde hangi seviyede olursa olsun fıtrata uygun olana boyun eğmek, aykırı olana direnmek misak gereğidir.

Şeytan, sinsi dini şirk suretinde inde attığı her adımla, Allah’ın vaadinin gerçekleşmesine muazzam katkılar sağlamaktadır. Bu onun kaderidir. Çünkü kandırdığı her bir kul, ürettiği her bir zulüm, insanın tekamül, arınma ve seçim mekanizmasına yardım demektir, eleme aracı olmak demektir. Nefislerdeki gizli kirlikleri kabartarak şeytanın ordusunu güçlendirmesi, maksadı gizli nice insan şeytanlarını ifşa etmekte, korkak, sahte, samimiyetsiz, şekilci inançları ifşa etmektedir. Keza üretilen zulümlere gösterilen sabır ve şükür ayrı bir eleme vasıtası olmakta, imanın kıymeti bu suretle yücelmekte, acı denizlerinde yüzenlerin imanları zirvelere tırmanmaktadır. Keza şeytanın hamleleri iman cephesi için ilham olmakta, şeytan insanlarca sergilenenler kötü örneği teşkil etmekte, kötülük (Nar) kutbu azgınlaştıkça Allah’a sığınanların sayısı artmaktadır.

Öz’e dönüşe çok meraklı olmayan sıradan kullar bile yaşananlar karşısında arı ve duru dini özlemekte, kalbe müracaatı ve vicdanları yüceltmeyi dilemektedir. İnsanlar arası dayanışma, sevgi ve yardımlaşma bağları, ortak ruh anlayışı şeytanın amansız hamleleri ile perçinlenmekte, insan iblisin ahdinin yansımalarına şahit oldukça fıtratta verdiği misakı ve Yüce Allah’ın vaadini daha çok hatırlamaktadır.

En mühimi de insanlık aldığı her azap dolu yaradan sonra Kur’an’a yönelmekte, gerçek İslam tafralarından kurtulmaktadır. Çünkü İblisin aldığı ruhsat ve imkan ve dahi süre insana düşmanlık etmekten ziyade sınavın adaleti gereğidir ve fıtri gayenin noksansız tesisine yöneliktir. İblis sevimli değildir, hatası da kabul edilir değildir ama kibir ve cehaletiyle ettiği isyanla gelen görevi insanın tekamülüne katkı sağlamak ve insanlar arası seçime zıt kutup olarak hizmet etmektir. Dolayısıyla şeytanın dostları şerrin kazanacağına dair bir an bile umutlanmamalı, şerrin tüm kalelerinin aslında imana hizmet ettiğini anlamalıdır.

Yaşamın kutsal kaideleri yani din, verdiğimiz misakın kapsamından başka bir şey değildir. Çünkü Allah kullarını söz vermediği veya tebliğ etmediği şeylerden mesul tutmaz. Keza iblisin yemini bu doğru ve güzel olandan caydırmaya yöneliktir. Allah, nihayette kazananın kendisi olacağını defaten duyurduğu için kula düşen ‘güzel bir sabır’dır. Sabır ve şükrün güzeli ise sadece Allah’a gösterilendir.

Doğruyu daima ve sadece Allah bilir. Hayır ve şer dahi sadece O’na malumdur. Aslolan niyetlerdir ve O’ndan hiçbir şey gizli kalamaz. En derin riya ve gösterişler dahi O’nun nezdinde malumdur ve fayda sağlamaz. İman edip salih amel üreten selim kullar içinse korku olmayacaktır. Kurtuluşa erenler de onlar olacaktır. Lakin kendimizi kandırmayalım…

Salih kullardan değiliz, Allah’ın vaadinin hak savunucuları olamadık, Allah’ın yardımına mazhar hiç değiliz. Çünkü misakımızın ardında duramadık, Peygamberimizin bu ümmet için zanlarını aynen hayata geçirdik, para ve mal sınavını geçemedik, imana sahip çıkamadık. Allah’ın vaadini anlayamadığımız gibi, iblisin yeminini de hafife aldık. Aldandık, aldatıldık. Ömürleri beyhude emeller peşine sürüklerken, bize bahşedilen nimet ve kabiliyetleri salih amellere yönlendiremedik, Allah yolunda cihad edemedik. Dünya nimetleri kötü değildir. Kötü olan o nimetlerin bize sahip olmasıdır. Biz dünya süslerine aldanıp mal ve servet biriktirdik. Ne dinimiz tam oldu ne de ahlakımız. Ne Türk olabildik gereğince ne de Müslüman. İnsan dahi olamadık, örnek olamadık mahlukata. Ormanları yaktık, dereleri kirlettik, havayı solunamaz hale getirdik el birliğiyle.

Cennet gibi dünyayı, cehenneme çevirirken, zulümler, haksızlıklar ürettik. Adaleti emretmişken Allah, saptırdık, doğruyu farz kılmışken Allah yalanı sevdik. En büyük düşman şeytan iken dost olduk. Ahireti unutup dünyaya dalarken, sevgilerimiz, telaşlarımız, meşguliyetlerimiz hep bu dünyaya oldu. Sınır tanımadan israfa, harama, günaha daldık hep birlikte, küfürden, kafirden uzaklaşamadık, kandık münafıklara imansızlığımızla. Allah’ı layıkıyla tanıyamadık. O’nun hak vaadinin elbet gerçekleşeceğini kabullenemedik, dini öğrenmeye çalışmadık, değerlerimize sahip çıkamadık, nereden gelip nereye gittiğimizi düşünmedik, bir nefes sonramızın garantisi yokken tevekkülü banka cüzdanlarına bağladık.

İlahlar bulduk kendimize işimize gelen, ayak izlerini takip ettik karanlık uçurumlara götürse de, mum kokulu gecelerde sabahladık şehvet kafelerinin, bilicimizi, hürriyet ve irademizi teslim ettik başkalarına hesap bireyselken, aracılar, şefaatçiler bulduk da kurtuluruz sandık o azametli günden. Ahireti , hesabı hafife aldık. İblis yemin etti bizi güvenilmez kılıp cehennemlik etmeye, biz iblisten medet umduk, cinlere tabi olduk gaybı öğrenmek adına. Yemin etmişken fıtratta rızkı, medeti başkalarından umduk, varlıkları, kişileri, nefsimizi put ettik beşeri dinimize.

Temizleyemedik nefsimizi, eğitemedik, iman dilenmedik Allah’tan, sıra gelmedi dünyalık istemekten dualarımızda. Şefkat ve sevgi beklerken, göstermedik etrafa aynısını. Gizli planlar yapıp, karanlıklarda fısıldaşıp, kimseler görmez sanıp günahın katmerlilerine sevdalandık. Yetimden, devletten, dostumuzdan hak çaldık, yalan söyledik, iftira ettik, inkar ettik. Kendimizi de hayatı da kahrettik. Türk ve İslam olmanın veremedik hakkını. Cennetlere varisken ihanet ettik cennetlere. Hiç ölmeyecekmiş gibi daldık dünyaya selamız ne zaman okunacak düşünmeden. Oyalandık, ziyan ettik beyhude telaşlarımızla. Evlatlar yetiştiremedik hayırlısıyla, helal kazançlar girmedi soframıza, dini, hükmü bırakamadık da sadece Allah’a kendi aklımızca dinler icat ettik en şeytanisinden.

Elimize, belimize, dilimize sahip çıkamadık da bereketten, nimetten olduk. Secde eden başlarımız çıkamadı miraca, infak eden ellerimiz köprü olamadı göklere, tövbelerimiz, dualarımız yakışmadı bizlere, düşünmedik bu kainat niye var diye bir kez olsun. Şeytanlar kılıçlarını topraktan çıkardığı halde bizler korktuk yolunda canımızı ortay koymaktan. Şeytanı aradık; yasak şehvetlere an kala, hırsızlık için girdiğimiz evde kilidi açarken, cinayet için tetiğe tam basacağımız anda … yanı başımızda olduğunu göremedik. İblisi şeytan yapanın biz olduğunu fark edemedik. Kanmasak, aldanmasak şeytanın zayıflayacağını ve belki tevbe bile edeceğini hesap edemedik. Ve bunun vebali mutlaka olacaktır!

Maalesef tüm bu yaşananlara rağmen sosyal medyada hatta ekranlarda hala yaşananlar iblisle ve fıtrata saldırıyla alakalı değilmiş, dini mahiyeti yokmuş, hayal ürünüymüş, ‘ortada mühim bir mesele mevcut değilmiş, 5G-Corona-asosyal yaşam bağlantısı kurulamazmış veya küresel diktatörler masummuş, ulus devletlerin modası geçmiş’ tarzında bir takım sözler dolaşmakta, yaşananlara getirilen yorumlar hala komplo teorisi olarak nitelendirilmektedir.

Bu kadar akılsız, bilinçsiz, meraksız ve alakasız bir neslin bu küresel belalar ile başa çıkması da elbet zor olacaktır. Aynen virüs gibi, küresel darbenin teşhisi yapılamayacağı için de tedavisi çok zor olacak, insanlık bir sabah uzaylı (!) istilasına uğradığı zaman uyanacaktır. Lakin o zaman geç olacaktır. Kim ne fenalık düşünürse düşünsün sonuç istedikleri gibi olmayacak, insanlık, iyiler, hak ve adil olan, Fıtratın sahibi Yüce Allah kazanacaktır. Ama diğer türlü bu belayı yok saymak, aklı kullanmamak ve fark etmekten korkmaktır ki iblisin oyununa yem olmak demektir.

İblis dahi akıbeti değiştiremeyeceğini bilmektedir çünkü vaadin sahibi Allah’tır. Her şey güzel olacak, güzel bitecektir. Bir zaman sonra dünya cennetvari yaşama elbet geçecek, kötülük unutulmaya yüz tutacaktır. Lakin iblis bu gerçeği tıpkı şirki ve yeminini sakladığı gibi, insan ve cin soyundan saklayacak, nice insan bu yalana kanmaya ve aldanmaya devam edecektir. Çok canlar yaksa da karanlık, ürettiği kötülüklerle birlikte boğulacak, mağlup olacaktır. İnsan zalimlikte zirve yapsa da aralarından bazıları inanca sarılarak umudu asla yitirmeyecek ve şeytanlara kanmayacaktır. Sevinen ve kurtulanlar da bunlar olacaktır. Moral bozacak hiçbir şey yoktur. Yapılması gereken bu yaşananları çetin bir sınav olarak görmek, korkup sinmek yerine imana ve Allah’a daha sıkı sığınmaktır.

Ölüm son değil başlangıçtır ve başımıza gelebilecek en kötü şey öldürülmektir. Öldürülmek ise dinen beraat etmek, günahlarını öldürene devretmek demektir. Bu ise sevinilecek bir şeydir ki en kutsal hak olan cana kast edenlerce zulme uğratılmak ahiret hayatının başlangıcında kulu karlı duruma getirecektir. Bu mücadele etmemek, yahut teslim olmak manasına değildir. Aksine tüm kötülerle yani Nar kutbuyla sonuna dek mücadele etmek lazım olandır. Çünkü oyunu (sınavı) tasarlayan ve emreden sadece Allah’tır ve O zulmü yasak eden, zulümle savaşmayı emredendir. Bu uğurda kaybedilecek canlar ise kayıp değil koca birer kazançtır.

Akıl, kalp ve ruh ile donatılmış insan, yaşananlardan ders ve sonuç çıkarma melekesine sahip varlıktır. Kur’an on dört asırdır bugün yaşanmakta olanları ihbar etmektedir. Peygamberimizin ahir zamanı tüm tasvirleri aynen bugünkü halimiz gibidir. Buna rağmen uyanmayan bizler için yaşananlar sürpriz olsa da, aslında kaderin kazası yani hayata geçmesidir. Bizler insanlık olarak bu lanet kaderi kendimiz hazırladık. Bu anlamda şeytan bile bizim kadar suçlu değildir. Bundan kurtulmak da bizim görevimizdir. Bizler mücadele edersek Allah yardım edecek, korkarsak etmeyecektir. Türk ve İslam olarak bu savaşta ön cephede olmak ise alın yazımızdır. Tarih ve kültürümüzden, Anadolu örfünden, İslam medeniyetinden aldığımız güç ve inançla her derdin altından kalkacak kabiliyette olsak da aramızdaki ciddiyetsizleri iknaya mecburuz.

Küresel dikta iş başındadır ve karşılarındaki ulusçu devler de çok masum değildir. Hepsi sabıkalı olan bu G-20 ülkeleri dünyanın dört yanında bela yaratmakta yarış halindedir ve Koronavirüs bitse de kıyamete dek yaşam bu belalar ve dirençlerle geçecektir. Bu yüzden Allah’a sığınıp güvenmekten başka çare yok, Türk ve İslam olmanın mesuliyetini yerine getirmekten başka şansımız yoktur.

Söz namustur. İnsan Allah’a söz vermiş, itaate yemin etmiştir. Verilen tüm nimet ve kabiliyetler bu söz iledir. Gereken şey ahde vefadır ve vefasızlığın bedeli elbet olacaktır. İblis insanın zulüm ve vefasızlığını tahmin edebilmiş, düşmanlık yeminini bu zannına dayanarak etmiştir. Yüce Allah zayıf yaratılan insanın zaaflarını bilen olarak iman zırhını nasip etmiş, vaadinin mutlaka gerçekleşeceğini buyurarak umut ve güç nasip etmiştir. Yaşam ve sınav işte bu ezeli mukavele ve ahitlerle yaşanan bir süreçtir.

Kurtuluş ancak Hakk’tan yana kalabilenlerin ve sözüne sadakat gösterebilenlerin hakkıdır. Zorlu da olsa yaşam kısa, ahiret sonsuzdur. O halde doğru ve güzel olan iki kitap boyunca anlatılan esaslar dahilinde, son kitapta anlatılacak sınavı doğru bitirmek ve ziyan edenlerden olmamaktır. Allah inşallah, yar ve yardımcımız olacak, Allah’ın izniyle muzaffer olan; tevhidin şanlı erleri, Nur kutbunun Türk ve Müslüman neferleri olacaktır. O ana kadar yapılması gereken şey yenilmemek, kanmamak, teslim olmamak, direnmek ve Allah ve misak yolunda ölmeyi göze almaktır.

Merhametine muhtacız Ya Rabbim! Bizi doğru yoluna, nimet verdiklerinin yoluna ulaştır. Bizleri rızandan, tevhidinden mahrum etme. Bizleri olup biteni anlayanlardan, şerre teslim olmayanlardan, şeytan ve dostlarıyla cihad edebilenlerden, yolundan ayrılmayan salih kullarından eyle. Sana, dinine yardım edebilmemize, senin yardımına mazhar olmamıza müsaade eyle. Kalplerimize iman ver, nefislerimizi temizle, bizleri Kur’an nuru ile aydınlat, Peygamberimizin ahlakını nasip et. Kafirlerin tuzaklarını başlarına geçir. Devletimizi, milletimizi koru, bu emin ve güzel ülkeyi yaşanır kılan tüm gazi, şehit ve büyüklerimizden razı ol, gençlerimize, geleceğimize sen hayırlar vesile et Ya Rabbim! Amin.

“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Hiçbir babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına hiçbir yarar sağlayamayacağı günden korkun! Şüphesiz Allah’ın va’di gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı şeytan da Allah hakkında sizi aldatmasın.” (Lokman 31/33)

Bu yazıyı okudunuz mu?

Allah’ın rızası

Tüm iyiliklerin, ibadetlerin, hayırların karşılığı, tüm duaların zirvesi Allah muradından, rızasından başka bir şey değildir, ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

69 + = 71