Anasayfa / ALLAH (cc) / Allah’ın vaadinin mahiyeti
imanilmihali.com

Allah’ın vaadinin mahiyeti

İman; inanmak, güvenmek ve sadece Allah’a teslim olmak, başka ilah tanımamak, rızkı, medeti, nimet ve şifayı ancak O’ndan beklemek, kötülüğe ve şeytana düşman olmaktır. Cihad; cennetlere geri dönmek ve Allah rızasına mazhar olmak adına canı fedaya hazır olmanın adıdır. Salih amel; Allah’ı sevmenin, takvaya sarılmanın ve Allah’ın dinine yardım etmenin adıdır. Tevhidin yeryüzü egemenliği; İslam devleti kurmak veya hilafeti canlandırmak değil, İslam’ın gönüllere ve yönetimlere yerleşmesidir.

İnsan misakında Allah’ın vaadine uygun yaşayacağına, O’nun dinine yardım edeceğine, şeytana dost olmayacağına söz vermiş, bu sözüne mükafat olarak ve aslında mukavele şeklinde cennet verasetini, ruhu, aklı, kalbi, şuuru, emaneti, üstünlüğü ve Allah’ın güven ve sevgisini satın almıştır. Kendisine yaşam hakkı veren, cennetlere geri dönmesine imkan tanıyan Allah’a borçlu olan insandır, bu borcu ödeyeceğine de söz vermiştir. İnsan, cennete dönmeye hazır, layık ve mazhar olduğunu ispat etmekle mükellef olandır.

İblisin ahdi, bu vaadin gerçekleşeceğine olan kesin bilgisine rağmen, insanı o vaade aykırı bir yaşama sürükleme yeminidir. Kendi sonunun değişmezliğini de bilen İblis, insanı güvenilmez kılıp, kendi kaderine ortak etme derdindedir.

Allah’ın hak vaadi ise; dünya ve ahirette kendisinin ve dininin galip geleceğine, buna uygun ve çizilen sınırlar içinde inanç ve doğrulukla yaşayanların mutlu ve bahtiyar, aksine davrananların rezil ve azaplı bir hayata muhatap olacaklarına dair kati sözüdür, ihbarıdır, yeminidir. Allah’ın yemini – vaadi haktır, yaşanacaktır. İblisin ettiği yemin açık ve anlaşılır haldedir. İnsan Allah’a söz vermiştir. Yani din ve sınav adına her şey ortadadır. O halde değişmez mutlak hakikate uygun yaşamak aklın da emridir. Bu vaade itimatsızlık, itikatsızlık ve riayetsizlik edenlerin kurtuluşu, kurtarıcısı olmayacaktır.

Vaadin; dünya ve ahirete dair olanları ile hayır ve şerre atfedilenleri, insan ve şeytana hitaben duyurulanları, kainat ve mahlukata işaret edilenleri dahil tümü bir bütündür. Misak ile İblisin ahdi bu vaadin zıt kutupları olarak sınavın denge taşları, adalet terazileridir. Akıl ve kalp insana salih amele, cihada ve topyekun Allah’a yürüdüğü nispette akıbetler NUR’lu, şeytana ve kötülüğe kaydıkça NAR’lı olacaktır. Tercih kulundur. Seçenek olan kısımsa bunların gerçekleşip gerçekleşmemesi değil, kulun hangi tarafta yer alacağıdır. Ve doğru seçenek; fıtratın, tevhidin, yaratılmışların tümünü sevmeyi, tanımayı, yüceltmeyi ve tabiat ve mahlukata örnek olmayı gerektirir. Vebal ve mesuliyet ise insanın boynunda misakı verdiği andan itibaren asılıdır.

Kutsal nizam mahiyetini kestiremesek de dünyaya egemen olacak, kötülüğe bulaşmış olanlar ahirette cezaya muhatap olurken, iyi kalabilenler cennetlerle sevinecektir. Burada kutsal nizam; Allah’ın fıtrattaki şekil, gaye, ölçü ve arzusu, dünyaya egemen olacak fıtrat din dediğimiz doğru yaşam formu ve Allah’ın emir-yasakları bütünü, ahiret kıyamet sonrası zaman ve hesap dünya işlerinin adaletli muhasebesidir. Cezanın karşılığı cehennem azapları, mükafatın karşılığı cennet serinlikleridir. Konu buraya kadar herkesçe malum gibidir. Detayda ise bazı ipuçları ve istisnalar vardır ki iyi ve kötü adına kayda değer olanlar ancak Kur’an ile bildirilenler, iman, tevhid gibi kavramların tercümesi ancak Kur’an ile anlatılanlardır. Yani beşeri veya toplumsal ahlakla yapılan izahların muteberliği ancak ayete uygunluğu ile söz konusudur. Öte yandan cennet ve cehennemin yedi kat-kapı şeklinde izahı gösterir ki bu hayatta ve muhtemelen sonraki hayatı yaşarken de insanlar dereceler içinde yükselecek, takvalarına göre insanlar kendileri gibi olanlarla birlikte sonsuz hayata başlayacaktır. Yine anlaşılan tevhidin dünya egemenliği insanın yardımıyla olacak, yardım etmekten imtina edenlerle, şerre asker olanlar için ahirette kurtuluş olmayacaktır.

Ayetlerle bildirilen tüm emir ve yasaklar cennet ve cehennem sebepleridir. Yani en ufak bir emir yahut yasak bile kayda geçecek, inkar veya isyan lanetlenmeye, riayet ve sadakat ödüllendirilmeye vesile olacaktır. Bu vaadin gerçekleşmesine dair şüphe yoktur. Çünkü bildiren Allah’tır. Lakin buna gayb, ruh veya iman gibi tereddütle yaklaşanların diğer tüm amelleri nezih olsa bile şansları kalmayacaktır. Allah’a (ve dinine) yardım etmeyenlerin, Allah’tan göreceği yardım olmayacak, Allah sadece iman edenlerin dostu olacaktır. Melekler için de aynı şey söz konusudur.

Vaadin satır aralarına gizlenmiş bize küçük görünen ama dini manada aslında çok büyük öneme haiz şeyler, bizlerin akıbetini belirlemede etkili olacak, gıybetten infaka değin her işte niyetler ön plana çıkacaktır. Vaadin tercümesi, İblisin ahdi ile birlikte yapıldığı takdirde manalı olacak, o ahid bilinmez ise vaad (haşa) sıradanlaşacaktır. Bu durumda hayatın ve sınavın maksadı anlaşılmayacak, umutsuz ve beşeriyete gömülü yaşamlar kader olup çıkacaktır.

İblis ve askerlerinin gayesi vaadin gerçekleşmesine mani olmak değil, insanın o vaade kalpten inanıp biat etmesine mani olmaktır. Zorlamayan ama süslü gösteren şeytanların ahirette eli kolu bağlı olacağı için tüm umutları bu dünyaya dairdir. Yani yaşayan insan ve ürettikleri, şeytanların tek sermayesidir. İnsan için de bu dünyadan başka ahiret tarlası ve sevap biriktirme yeri olmadığından bu yaşam kanlı, çetin muharebelerle geçmektedir.

Sabır ve şükrün kıymetini idrakten yoksun insanlık, aç gözlülük ve nankörlükle haddini aşmaya devam ettikçe kendi akıbetini karartmaktan başka bir şey elde edemeyecek, vaad gerçekleşecek, iblis milyarlarca insanı kandırsa da cehennemden kurtulamayacaktır. Ama yine insan bilmelidir ki şeytandan daha zalim olan şey; herkesin kendi nefsidir. O nefisler terbiye edilmediği içindir ki şeytan bu denli güçlüdür, can yakmaktadır.

Zulüm Kur’an’ın tek düşmanı olduğu için, vaadin önündeki en büyük engel de insanın zulmüdür. Bunu inançsızlık, güvensizlik, dini inkar ve aklı ilahlaştırma olarak tercüme etmek mümkündür.

Bilimin ve bilim adamlarının ilahlaştırılması ise bu yüzyıl gafleti olarak nefis putundan sonra en etkili şirk örneğidir. Paranın saltanatını yıkan bilim, tarihsel sürecine uygun olarak yine zararlı ve hatta ölümcül vaziyette korku salarak kalp tahtlarına oturmakta, hesaptan değil ecelden korkar hale getirilen insanlık anlamsız bir hezeyanla ölümsüzlük dilemektedir. Bu durum tıpkı Adem’in yasak meyveyi koparmaktaki muradı gibidir.

Cennetler mükafattan ziyade geri dönüştür. Yaklaştırılan cennet veya getirilen cehennemin ne demek olduğunu şu an anlamaktan aciz olsak da biliriz ki çıkartıldığımız cennete geri dönmek için herkesin rüştünü ispat mecburiyeti vardır ve ihmali olan, üstüne tövbeye de yeltenmeyenler, o yenmiş olan yasak meyvenin ceremesini çekecek olanlardır.

Yaşam ve sınav; insanın misakı, İblisin ahdi ve Allah’ın vaadi üzerine kurgulanmış zıtlıklar dünyasıdır. Heyecan ve harikuladelik de buradadır. Her şey alenen ortadadır, şeffaftır. Kimse bilmiyordum deme hakkına sahip değildir. Yaşamak, nefes alıp vermek değil, onurla ve imanla insan ve kul olmaya çalışmaktır. Kalpler ve vicdanlar doğruyu gösterirken, akıllar ve nefisler aksini buyurdukça teslimiyet zor, temizlenmek imkansız olacaktır. Kalben mutmain olmak ise ikna olmak, huşu ile secde etmek demektir. Bu secde başı yere koymak değil, hürmet edip itikad etmektir.

İblisin muradı asırlardır aynı, insanın gafleti asırlardır aynıdır. Allah’ın vaadi de, sünneti de. Ancak insanlık hep yenilik ve bilim adına sınırların dışına çıkmış, nasıl ve ne? diye sormaktan, neden? diye sormaya fırsat bulamamıştır. Bu doğru soru sorulmadığı için de cevap hep gizli kalmıştır. İslam alemi üzerindeki cehalet tozları, sömürgeci çizmeler, yedek ilahlar ve Kur’an’sızlık gafletleri nedeniyle başını bir türlü kaldıramadığı için gidişata müdahil olamamış, batının buyruklarına teslim olmuştur. Türklük de yaklaşık iki asırdır küresel güç olmaktan çıktığı için dünya manasız bir boşlukla arayışını sürdürmekte ve Batı, İslam’ı tanımamaya yeminli olduğundan ruhsuzluğa mahkum bir hayat tüketmektedir.

Doğunun aşkı ve batının ilminin kucaklaşmasını istemeyenler, akıl ve bilimi birbirine düşman ederek, dinleri ve bilimleri yeniden tanımlayarak, ezeli şeytan ahitlerine uygun vaziyette kutuplaşmaya devamla, insanlığın hakikate uzanmasını engellemişlerdir. Bunun modern zamanlardaki adı küresel siyonizmdir. Batılın tüm cephelerinin çatısı olan bu küreselizm (globalizm) dediğimiz şey fıtratın tam aksini hayat tarzı yapma girişiminin adıdır, iblisin ahdinin takipçiliğidir. Oysa hak birdir, doğru tektir, Sırat-ı Müstakim üzere olmak, doğru ve ahlaklı yaşamak, inanmak ve iyilerden olmaktır.

İblis insanı yemini istikametinde yanlışa ve çirkine çekmeye, batılla kandırmaya çalışır. Allah ise hak vaadine yemin ederek insana kaçınılmaz sonu gösterir ve buna uygun yaşamasını ister. İnsan bu doğruya inanacağına fıtratta yemin ve söz vermesine rağmen, sadakatsizdir, tembel ve gafildir. Bu yüzden de bu gezegendeki yaşam huzur ve sevinç yerine kan ve göz yaşı doludur. Lakin bunda suçlanacak sadece insandır. O halde tek insandan başlayarak cihana doğru inanç ve dini aktarmak her gerçek Müslümanın vebali ve görevidir. Tebliğ ve davette zaaf yaşandığı için hasıl olan İslam düşmanlığı bu sebeple, zalim batı stratejistleri kadar Müslüman aydın ve alimlerin de suçudur. Nihayette hesap bireyseldir. Rahmet ve kurtuluş kendiliğinden gelmeyecek, insanın gayretine bağlı olacaktır. O halde çalışmak, fayda üretmek, kalbi ve aklı temiz tutmak, Allah’ın vaadine sadık kalarak umutları yeşertmek doğru ve lazım olandır.
Allah tüm yaşamı bilinen ve bilinmeyeni var edendir. İnsan O’nun en değerli projesidir. Bu yüzden üstün kılmış, içine nefhasından üflemiştir. Lakin bu hal bir mukavele halidir. İnsan kendisine verilen tüm nimet ve kabiliyetlere karşılık “Yaratanın’dan başka İlah ve O’nun dininden başka din tanımayacağına” fıtratta, anne karnında, ergenliğe erişince üç kez söz vermiştir. Bu sözünü her rekatta Fatiha ile tekrar etmektedir.

İblis, bu sevgi ve güveni kıskanan, hasis kutbun temsilcisidir. O, insanı bu sözünden döndüreceğine, imandan ve Allah’tan çevirip cehennemlik kılacağına yemin etmiştir. Yüce Allah başı ve sonu gören olarak insanın zayıflığını bilmiş, İblis ve ahdine karşılık, güvendiği insana ‘iman’ zırhını bahşetmiştir. Buna göre; şeytan imanlı kullara dokunamayacak, Allah’a samimiyetle sadık kalıp, faydalı ve güzel işler yapan, gelen kitap ve peygamberlere itaat eden, Kur’an’ın emir ve yasaklarına gücü yettiğince uymaya çalışanlar o cennetlere geri dönecektir.

Allah’ın vaadine güvenmeyen, misakını unutup, iblise kanan, iblisin yemini istikametinde kötülüğe ve ilahi düzeni (fıtratı) değiştirmeye çalışanların yurdu ise cehennem çukurları olacaktır. Yarınlar, tevhidin yere egemen olacağı, salih kulların dünya ve ahirette bahtiyar olacağı günler olacaktır. Kıyamet en gerçek vaaddir ve ahiret / hesap zerre adaletsizlik olmadan mutlaka yaşanacaktır. Bu Allah’ın ahdidir, haktır, gerçekleşecektir. İblis çok insanı kandıracak olsa da kurtuluş ancak iman eden ve imanla kalabilenlerin olacaktır. İnsana düşen; Yüce Allah’a verdiği söze sadık kalarak, İblisten ve iblisin yemininden korunarak, imanla, salih amelle kulluk ve ibadet etmek, Allah yolunda her türden cihatla Yüce Allah’a ve dinine yardım etmektir. Sınav basit, sonucu bellidir. Seçenek olan kısım insanın Allah dostları yanında yahut şeytanların safında yer almasıdır.

İblis fıtratta insandaki hikmeti ve ilahi düzenin kudretini anlayamadığı için, cehaletle büyüklenerek kafir olmuştur. Bu küfrü Allah’ı inkar şeklinde değil, emre karşı gelmek şeklindedir. Lakin bu büyüklenme esnasında bir de yemin etmiş ve kıyamet öncesine dek insanı Allah aleyhine kışkırtacağına, güvenilmezliğini ve üstün olmayışını ispatlamaya and içti, ahid vermiştir. Bu yemin hayatın zıtlıklar üzerine kurulu ahengine karanlık lehine bir güç katmış ve insanın bu batıl karanlığa riayeti kainattaki kutsal dengeyi bozan etken olmuş, fıtrat temiz, güzel ve uyumluyken, bu müdahale ile acılar ve zulümler yaşama egemen hale gelmiştir. Lakin şeytan ilah değildir. Ona ilahlık mertebesi veren insandır. Bunu da nefisini şeytanların emrine vererek bizzat kendisi yapmaktadır. Yarattığı iğrenç dünya yaşamından acı çeken de yine kendisi olmuştur. Oysa Yüce Allah insanı uyarmış, şeytanı düşman göstermiş, iman zırhıyla korunmasına yardım etmiş, peygamber ve kitaplarıyla sürekli merhamet etmiştir. Ama aklı, inancı, insanlığı yerine oturtmakta aciz kalan insan, sadece gördüğü ve ispat edebildiğiyle yetinmeyi seçerek, gayba ve bilinmeyene dair kendisine din olarak buyrulanları dikkate almayarak, varlığını da sadece et ve kemikten ibaret sayıp içindeki cevhere yoğunlaşmayarak kaçınılmaz sona sürüklenmiş ve kıyamete çeyrek kala acınası hale düşmüştür. İnsan kendisini Yaratan’a söz vermiştir. O’ndan başka ilah tanımayacağına, imandan şaşmayacağına, şeytana kanmayacağına, kitap ve peygamberlere bağlı kalacağına… ama sözünü tutmamıştır.

Allah, insanın acizliğini, zayıf yaratıldığını, iblisin kurnaz ve çalışkanlığını elbette bilendir, ona süre verip sınavı adalet ve hakla yerine getirmesini emredendir. İnsanı seven ve güvenen Allah, kainata egemen ve hakim kıldığı, pek çok varlıktan üstün kıldığı insana, verdiği söze uygun ve iblisin ettiği yeminden kaynaklanan tedbirleri içeren az ama öz vaadlerde bulunmuştur. Allah’ın hak vaadi dediğimiz bu değişmez kutsal kaide ve sonuçlar, aslında insanın hayat gayesi ve kurtuluş reçetesidir. Değişmeyecek, boşa çıkmayacak olan akıbet demektir.

İblis, insanı bu vaad ile bildirilene uymamaya, o vaadi önemsetmemeye, o vaade aykırı yaşatmaya çalışmıştır, ettiği yemin de zaten baştan sona bu gerçekleşecek olanın gerçekleşmesinde insanın alacağı rolü değiştirmektir. Lakin tamamı için buna muvaffak olamayacağını o da bilmektedir ve tabi kendi akıbetinden kurtulamayacağını da. Buna rağmen olağan üstü bir performansla çalışmış ve insan bu rapsodide şeytana kavalyelik etmekten geri durmamıştır. Sonuçta iman edenler azalmış, kalkanlar düşmüş, fıtratı izleyen azalmış, insanlık ilahi ve dünyevi ayrım çıkmazlarına düşmüş, ilimlerin Allah’tan olduğunu unutmuş, kabiliyet ve cevherlerinin farkında dahi olmayarak ruhundan ziyade bedenine yönelmiştir. Nihayet dünya ve yaşamın da sadece şekli yönüne baktığı için ayetleri görememiş ve rahmetten yetim kalmıştır.

İblis, dostları ve fakirlikle korkutmaya, dört yandan saldırmaya, atlı ve yayalarıyla durmaksızın hücum etmeye yemin etmiştir. Bunu yapmıştır da. Şeytan işi pisliklerle imanı unutturmaya gayret ederken, putlar edindirtmiş, insanın güvenilmezliğini ispata çalışırken ahireti ruhlar alemi olarak göstermiş, ateşin yakmayacağına, cehennemin ebedi olmayacağına inandırmıştır. Aklı kenara koydurtmayı başaran İblis, dünya süslerine düşkünlüğü, eğrilik ve kötülüğü, acelecilik ve sabırsızlığı, nefis ve egoyu kabartmayı, kibirle büyüklenerek ezmeyi, dini böldürtmeyi, eşitsizliği sağlamayı, şekilciliğe mahkum ederek Kur’an’ı ve Kur’an’daki huşuyu unutturmaya çalışmış muvaffak olmuştur.

“Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.” (Al-i İmran 3/14)

Riya ve gösterişi özendiren, şefaat ve aracı masallarıyla kandıran, günah üstlenme yalanlarıyla Allah ile aldatan şeytan, kendisi ve ordusuyla, zorlamadan cennetlerden mahrum etmeye, bedeni güzelliği öne çıkarmaya, tabiatı ve yaşamı kirletmeye, zulüm üretmeye, gayba dair anlamsız senaryolarla kandırmaya, altın çağ masalları uydurmaya, akıl ve vahyi çatıştırmaya gayret etmiştir. Tüm bunları da elini sürmeden, insanı zorlamadan, insanın nefsini kışkırtarak, çirkinliği süslü göstererek yapmıştır. Aslında tek yaptığı fıtratı yani ilahi düzeni değiştirmek, insan eliyle kirletmeye çalışmaktır. Tüm hasarı veren ise insandır.

Yaratılanı başta fıtrat olmak üzere değiştirmeye and içen iblis, şirk dinini insana şırınga ederken, beşeri ahlakı mutlak ahlakın üzerine çıkartmış, bozgunculuk ve tagutçulukla şükürden uzaklaştırmış, cehennemlik etmek zannında haklı çıkmıştır. İnsanı çoğunlukla kendisiyle aynı kadere mahkum etmiştir.

İblis insana fıtratını, misakını, imanını, Allah’ı unutturmuş, yaşamı rastgeleliğe, inancı hobiye, teslimiyeti paraya, dini oyuna çevirmiş, çevirtmiştir. Şeytan ‘zaaf ilmini’ çok güzel kullanıp, insanın zaaflarını teker teker işlemiş ve o hassas noktalardan vurarak yaralamıştır. Kan revan içinde kalan insanlık bir daha da kendisini toparlayamamıştır. Oysa Allah’ın vaadi hak’tır, tebliğ edilmiştir, Yüce Allah üzerine yemin etmiştir. Dünyaya galip geleceğine, salih kullarını ve dinini yaşama egemen kılacağına, tüm nefislerin öleceğine, hesap ve mizanın hak olarak yaşanacağına, şeytana uyanların cehenneme, salih ve imanlı kulların cennetlere geri döneceğine… ahd vermiş, insandan söz almıştır.

Dini, fıtratı, sünneti değişmeyen Allah, üzerinde kendisinin de olduğu doğru yolu din, ahlak ve esenlik olarak emrederken, tüm peygamberleri ile imana dair hep aynı esasları emretmiştir. Çünkü O’nun dini tektir. Peygamberlerin getirdiklerini ayrı ayrı raflara koyan insandır ve insan tüm dinlerin tevhid dininin parçaları olduğunu anlayamamıştır. Ceketi göremeden kolla, yakayla, ceple ilgilenmiş, bütünü algılayamamıştır. Tüm ayetler Allah’a uzanırken insan o ayetleri aramaya tenezzül bile etmemiş, ettirilmemiştir. Kur’an güzel kılıflara konup duvarlara asılırken, insanlık o mucize kitapta bahsolunan hakikatleri öğrenme hikmetinden mahrum kalmıştır. Düzelmesine giden yolları da bu sayede kendi eliyle tıkamıştır. Dünya meşgalelerine, endişelerine düşüp, nihai ve ilahi olanı göz ardı etmiş, beşeri zaferlerle övünüp servet ve mal yarışına girişmiştir.

Seçilerek ıstıfa ile gelmiş Hz. Peygamberin tüm dinlerin nihai tebliğcisi, Kur’an’ın tüm dinlerin düzenleyicisi ve son sözü söyleyeni olduğunu fark edememiş, tüm Ulu’l-Azm peygamberlerin iman davetini yok sayan insanlık, Fatiha ile her rekatta hatırladığı ve telaffuz ettiği misakına uygun yaşayamamıştır. Tüm ilimler Allah’a uzanırken, insan ilmi, tevhide ve fıtrata düşmanlık için üretir olmuştur.

Cömert olan Allah’ı fakirlikle suçlayacak cüreti gösteren insan, salih amel üretmede yetersiz kalmış, vahdaniyeti savunamamış, tevekkülü başka şeylere yaslamış, hesap ve mizandan değil ölümden korkar hale gelmiş, affetmeyi küçüklük saymış, eşitliğe şiddet üreterek karşı çıkmış, nizamı kendi elleriyle bozarken samimiyeti yok etmiş, ruhunu kirletmiş, cihaddan sakınmış, yeniden dirilmeden şüphe eder hale gelmiş, tevhidin zaferine mani olmuş, karanlık ve aydınlık dengesini zulmüyle karanlık lehine bozmuştur. Allah’ın hak vaadini unutarak, şeytanın süslü yalanlarına kanmayı tercih ederek…

Oysa iblisin ahdi ile Allah’ın vaadi ayrılmaz bir bütündü. Bu yüzden şirk anlaşılmadan tevhid anlaşılamaz, gece olmadan gündüz olamazdı. Ahit olmasaydı sınav da, vaadde olmazdı, misaka da gerek kalmazdı. Hepsi aynı düzen ve nizamın parçalarıydı ve tümü Allah’a çıkıyordu. İnsan bunu fark edemedi. Fıtratın iblisin ahdi, Allah’ın vaadi, insanın misakı üzerine yürüdüğünü anlayamadı, anlasa da umursamadı.

İnsan niyet etmeden iyilik ve kötülük üretemeyeceğini bildiği halde, kötülük hırsıyla yanarak niyetlerini kinle besledi, açlıklarını gaye etti, zulüm üretmekten çekinmedi. İnsan iblisin ahdinin süreli, Allah vaadinin sonsuz olduğunu kavrayamadı, yanlış tarafa dost oldu. Diğer yandan şeytan pek çok doğru yaptı. Kandırdı, cehennemlik etti, kendi kaderini değiştiremedi ama şeffaf ve açık oldu. İnsanlar hakkındaki zannını ispata çalıştı, Allah’tan korktu, insanın güvenilmezliği iddiasında haklı çıktı, atlı ve yayalarıyla durmaksızın çalıştı, tembellik etmedi, dört yandan bulduğu her fırsatı değerlendirdi, süreli yaşamını yeni oluş ve işlerle geliştirdi, ordu kurdu ama hiç zorlamadı. Yapacağı her şeyi ahdinde duyuran, satır aralarında tek tek detay veren İblis, aklını kullanmayan tembel ve sorumsuz insanın kendisine ilahlık vasfı vermesini bile istemedi. Onun tek gayesi vardı insandan öç almak ve bunu başardı. Ama namertlik yapmadı, hile yapmadı. Tuzaklar kurdu ama adalet ve berraklıktan sapmadı.

İnsan ne yaptı? Tüm bu aleni beyana rağmen kendisini kandırarak, kraldan çok kralcılık ederek, kralın çıplak olduğunu görmeyerek, yanlışa aşık oldu, karanlıkta yaşamayı tercih etti. Kimse kendisini zorlamadığı halde kendi ellerini kalın zincirlerle şeytanlara prangaladı. Allah’a bakmaya yüzü kalmayan insanlık, sayısız fırsatları da bu körlükle kaçırdı. Düzelme umutlarını kendisi yok etti her defasında, yaşamı çekilmez kılarken. Oysa Yüce Allah her döneme, her mekana, her ümmete rahmetini tattırmış, hakikati tüm çıplaklığı ile bildirmişti. İblis Allah’ı değil emrine inkar ve isyan ederken, insan şeytanı da geçip Allah’ı inkar etme noktasına vardı.

İnsan mucizeydi, dehaydı, kabiliyeti yüksekti ama tüm bu kabiliyetlerini menfi yöne aktardı, kötüleşen dünyaya teknoloji, bilim adına çirkinlik enjekte etti. Akıl ve vahyi buluşturamayan, vahyi inkarı seçen, gayba dair delil arayan insan, yarattığı dinleriyle manevi boşluklarını dolduramadı ve mutsuzlaşırken, adrenalin sevdasıyla savaşlara yöneldi, toprak ve ganimet hırsıyla kendisini kandırdı. Oysa her dönemde nimet ihtiyaçtan fazla, rahmet zulümden çoktu.

Hristiyanlık alemi siyonist Yahudi zihniyet ile el ele İslam’ı kabul etmemek adına tüm tevhidi kirleterek, engizisyonlarla cinayetler yaratarak ilahi nimeti yalanladı, tevhid umutlarını kendisi yaktı yok etti. Bununla da kalmadı, İslam’ı tek kurtuluş olmaktan çıkartıp kirletmeye, kötü göstermeye çalıştı. Bu da yetmedi İslam içine sızarak O’nu da tanınmaz hale getirdi ve bu uğurda şeytanın en büyük yardımcıları oldu. İslam içindeki şerefsiz hainler de onlarla birlik olunca toplum duvar astığı Kur’an ile doğan nasipsizliğini, batıdan esen şeytani meltemlerle doruklara taşıdı ve dine tutunamadı.

“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi döndürüp kâfir yaparlar.” (Al-i İmran 3/100)

Batı ilimle dini birbirine düşman ederek bir diğer dev günaha hizmet etti ki dinin gereksizliği hükmüne vardı, dini zayıfların avuntusu olarak tarif etti. İslam içindekiler de ilim adına dini inkarı seçince tüm ilimler dinsiz, tüm dinler ilimsiz kaldı. Oysa ilimlerin tüm yolları sadece Allah’a çıkıyordu.

Şirk ordusunun insan neferleri, şeytan, Allah’ın 99 ismi (Esma-ül Hüsna) karşısına 72 ismiyle çıkarken bile hiç uyanmadı. Güneşle, Tanrı isimleriyle gizlenen şeytanı evrenin ulu mimarı diye lanse edenlere bile sormadı kimdir Yaratan diye? Vaadin sonsuz ve kati olduğunu idrakten yoksun insan boş hayallerle medeni – beşeri tasavvurlara yönelir ve o hayale mahkum olurken, misakını bozduğunu ve bunun bir bedeli olacağını da fark edemedi.

Şeytan Altın zamanların Kur’an Çağı olacağını tüm insanlıktan önce bilmektedir. Akıbetinin değişmeyeceğinin de farkındadır. Ama insan iç dünyasını terbiye edemediği, dış düşmanlar yaratıp içindeki asıl düşmanı tanımayarak anlaşılmaz bir mahiyette imana düşmanlıkta el birliği etmiş haldedir. Dinci yobazların da en büyük günahı buradadır ki tevhid yolunda imanı çalı arkalarına saklayanlar, şekle mahkum din ile paye ve servet biriktirirken toplumları rezilliğe çekmişlerdir.

İnsan en başta kendisine koruyucu zırh olarak verilen imanı yok saymakla, şeytani tüm darbelere maruz kalmış, dahası o iman lezzetinden mahrum kaldığı için hazzı ve esenliği yakalayamamıştır.

Dünyanın bugünkü acınası halinin sorunu dinsizlikten de önce imansızlıktır, peygamberlerin ilk mesajı dinden önce imandır, Kur’an okuyucusuna önce imanı sonra ibadeti emreder. Yani İslam’ın da, yaşam ve tevhidin de abdesti imandır. Tüm dinler ve inançların, tevhidin parçaları olduğunu anlamadıkça, tüm peygamberlerin aslında aynı şeyi getirdiğini göremedikçe kurtuluş da kolay olmayacaktır. Batının İslam’ı anlaması, sevmesi, yanaşması onların idrakinden de önce bizim bu dini layıkıyla yaşamamıza bağlıdır. Çünkü ancak o zaman rahmet ve sevginin, akıl ve vahyin, eşitlik ve adaletin verdiği kutsal haz dünyaya örneklendirilecek, Batı ancak o zaman İslam’a Hicret’i düşünmeye başlayacaktır.

Geleceğin dünyasının dini vazgeçilmez ve kaçınılmaz olarak İslam’dır. Çünkü bu Allah’ın vaadidir, gerçektir, Kur’an’la bildirilendir. O halde başka arayışlara girmek, hele şeytanın dini şirke yelken açmak beyhudelikten öte gaflettir. Yaratılış zıtlıklar üzerine kurulu olduğundan şeytanlar ve kötülükler Allah aksini dilemedikçe her daim var olacaktır. Mühim olan dengenin muhafazasıdır. Bu denge gerek sayı olarak inançlılarla inançsızların, gerekse dünya ve ahiretin, yine gerekse iç ve dış inanç ve emellerin fıtri ölçekte muhafaza edilmesidir. Tüm kainat aydınlık ve gece olgusunda mükemmel bir ahenkle yüzer giderken şeytanlaşan insanlığın aksi kutba verdiği destek dengeyi bozacak, tüm yaşam alt üst olacaktır. Allah buna elbette izin vermeyecektir ama gayretin sonunu düşünmeyen insan, tahterevallinin bir tarafına haddinden fazla şey yüklerken dengede duramayacağını hala görememektedir.

Bu denge en çok da dosdoğru yol diye tarif edilen Sırat üzerinde lazım olacaktır ki insanların gruplar halinde o köprüden aşağı düşüşü ahirete bırakılacak bir mesele değildir. Dini ve imanı reddeden insanlığın tesis ettiği beşeri ahlak güdük ve zayıf olduğundan, paraya endeksli ve fanidir. Mutlak ahlak ise tıpkı iman gibi değişmezdir, kutsal olana uygunluk içerisindedir. Batı İslam’ı reddederken bu ahlaktan da mahrum kaldığını bir türlü görememektedir. Öte yandan beden ve ruh ilişkisini Hollywood filmleriyle şeytan çıkarma ayinlerine mahkum eden Batı, ruhun sahibini inkarla, bedenin zevk ve endişelerine yoğunlaşarak bir başka yanlışa imza atmıştır. Yapay zeka ve endüstri putuna tabi Batı, külliyen isyan modunda olarak insanlık yararına değil, şeytan lehine ürettiği teknikleriyle (teknoloji ve otomasyon) fıtrata da rest çeker haldedir.

Lübnanlı yazar Amin Maalouf Ortadoğu insanı için; her şeye üzülen ama hiçbir şeyle ilgilenmeyen insanlar demiştir. Bu dengeler ve isyanlara arasında sıkışan insanlık, tek kurtuluşu Kur’an ile mümkünken, asırlar boyu meşgul edildiği saldırılar altında Kur’an’a uzun zaman vakit ayıramamanın acısını yaşamaktadır. Halen Ortadoğu cehenneminde Kur’an okunmamakta, insanlar gıda ve can derdiyle, sürgünlerde, sığınaklarda yaşam mücadelesi vermektedir.

Hayatın tüm oluşları, tüm başa gelenler… fıtratın parçalarıdır. İnsanlığın ortak kaderinin adı konmuştur, değişmeyecektir. Lakin yaşananlar hem insan zulmü, hem ilahi takdirin ara durumlarıdır. Bu yaşamın ana maddesi ölmemek değil, her ne zaman ölünecek olursa o an karda olmaktır. Yani ecel anına kadar adam gibi yaşamak, dünya süsleri yerine ahiret sevapları biriktirmek, dünya temel fonksiyonlarına kıymet ve ehemmiyet verirken, ahireti her an akılda tutmak lazım olandır.

İhsan, her an Allah’ı görürcesine yaşamaktır. Allah her yerdedir, her şeyi gören ve bilendir. Teolojiyi hayatın dışına atmak beden ve ruhtan ibaret bu yaşamı ruhsuz bırakmaktır. O halde din lazımdır. En inkarcıların bile bilmek zorunda olduğu din, tatbik mecburiyeti olmayan ama bilinmesi farz olandır. Doğrusunun ancak Kur’an’da yazılı olduğu bu din, sosyal bir mesele olması hasebiyle de tüm dünya için elzemdir.

Yaşam din demektir ve kimse dinsiz olamaz. İnanç başka bir şeydir ve inançsızlık olmaz, inanca nankörlük olur. Ama unutulmamalıdır ki imanı Allah doğarken her kulun kalbine koymuştur. Vicdan ve merhamet, duygu ve ilahi öz o kalptedir. İnsan sonradan başka yerlere göç eder ve yanlış terbiyelerle değişir. Ama Allah adil ve hak olarak ruhuyla beraber insana imanı verendir. Yani zalim olan her daim insandır, şeytanı zannında haklı çıkarmaya en çok çalışan da yine insandır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam’ın abdesti iman

Bir çekirdekten dev çınarı çıkartan Allah bizler için iman nüvesini kalplere koymuştur. O iman büyüyecek, ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 + 1 =