Anasayfa / ALLAH (cc) / Allah’ın yardımı ne zaman?
imanilmihali.com

Allah’ın yardımı ne zaman?

“O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz.” (Yasin 36/80)

Yüce Allah’ın insanlara yardımı elbette savaş alanıyla sınırlı değildir, ilimde, sanatta sayısız ilham, petrolün, ateşin bulunması gibi hayata dair pek çok alanda yardım söz konusudur. En büyük yardımı ve rahmeti ise elbette Kur’an’dır. Beşeri hayatta ise Allah tarafından insana bahşedilen ve Kur’an ile bildirilen bunlardan da evvel iki büyük nimet vardır ki medeniyetin ve teknolojinin tamamı bu ikisine bağlıdır. Ve bu ikisi insan aklı ile bulunmuş değil nimet olarak verilmiş şeylerdir. İnsanlığın akla gelen her alandaki ilerlemesi bu ikisi sayesinde olmuştur. Bunlar kalem ve demirdir.

“Nûn. (Ey Muhammed) Andolsun kaleme ve satır satır yazdıklarına ki, sen Rabbinin nimeti sayesinde, bir deli değilsin.” (Kalem 68/1,2)

“O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.” (Alak 96/4,5)

Şayet kalem olmasaydı, yazmak, okumak, geleceğe notlar bırakmak mümkün olmayacak, insanlığın ilerlemesi olsa da çok yavaş ve ıstıraplı olacaktı. Sözlü bilgiler unutulacak, ilmin yerini kadim dinlerdeki gibi hurafeler alacaktı. Keza ateş ve demir olmasaydı sanayi teknoloji, otomasyon, modern bilimler adına hiçbir şey olmayacak, olsa da çok uzun yıllar sonra gerçekleşecekti. Elektriğin, buharın, makinenin keşifleri hep buna bağlı değil midir? Küreselcilerin makineleşmek isteği altında dahi Allah’ın insanlık için yarattığı ateş ve demir yok mudur?

“Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Kendisinde müthiş bir güç ve insanlar için birçok faydalar bulunan demiri yarattık (ki insanlar ondan yararlansınlar). Allah da kendisine ve Resullerine gayba inanarak yardım edecekleri bilsin. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” (Hadid 57/25)

“Bana (yeterince) demir madeni getirin” dedi. İki yamacın arasındaki boşluğu (dağlarla) bir hizaya getirince, “körükleyin!” dedi. Demiri eritip kor (gibi) yapınca da, “Bana erimiş bakır getirin, bunun üzerine boşaltayım” dedi. Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler Zülkarneyn, “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi (kıyametin kopma vakti) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir” dedi.” (Kehf 18/96-98)

“Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir lütuf verdik. “Ey dağlar! Kuşların eşliğinde onunla birlikte tespih edin” dedik ve “(Bütün vücudu örtecek) zırhlar yap, işçilikte de ölçüyü tuttur diye demiri ona yumuşattık. “Salih amel işleyin. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görürüm” diye vahyettik.” (Sebe 34/10,11)

Allah’ın bu yardımları en lazım olan anda, hikmete uygun ve doğru-salih kullara nasip olmuş kolaylıklardır. Demek ki keramet ve hikmetin tecellisine göre Allah’ın yardımı ancak şartlar oluştuğunda ve Allah dilediğinde nasip olacaktır. Elden geleni yaptıktan sonra Allah’ın yardımını beklemek iman gereğidir. Peki, Allah kendi rızası için can ve malıyla mücadele etmeyi dileyenlere, ortaya atılanlara, dille, elle, canla cihat edenlere yardım edecek midir? Elbette. Bu ahdidir. Ne zaman yardım edecektir? Kullar samimi ve azimli olduklarını ispat ettikten hemen sonra!

“Gök yarıldığı zaman, Yıldızlar saçıldığı zaman, denizler kaynayıp fışkırtıldığı zaman, Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman, herkes yaptığı ve yapmadığı şeyleri bilecek. Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?” (İnfitar 82/1-8)

Yüce Allah, dünya üzerindeki bozgunculuğa sessiz kalacak, şeytanın yere egemen olmasına müsaade edecek değildir. Zaten böyle olmayacağını da bildirmiştir. O, tüm bu kötülükleri bir tek sesle yok etmeye de kadirdir. Lakin o diler ki kulları, kendi rızasına mazhar olma isteğiyle, zorlamaksızın ve kendisi adına bu zulüm ve aldanışlarla mücadele etsinler, huzur ve refahı tesise çalışsınlar. Hatta bu uğurda ölmeyi göze alsınlar. Ancak bu niyet ve irade ortaya konduktan sonradır ki Allah yardım edecek ve şer yenilecektir. Ama bu irade ortaya konmadan Allah’ın zaferini beklemek dini anlamamaktır, israiloğullarının gafletine düşmektir, tevekküle ters davranmaktır. Çünkü tevekkül, kadere koşulsuz rıza değil, kader çamurunu niyet ve gayretle, Yüce Allah ile birlikte yoğurup, ortaya çıkacak eseri Allah’a havale etmektir.

“Dediler ki: “Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı tekrar diriltileceğiz?” Andolsun, biz de bizden önce atalarımız da bununla tehdit edildik. Bu, öncekilerin uydurduğu masallardan başka bir şey değildir.” (Müminun 23/82,83)

Akıl ve kalp, iman ve aşkla tevhide sarılmayı emrederken şeytanlara bunlardan alınan güçle saldırmaktan, onlarla mücadele etmekten başka yol yoktur. Kaldı ki bu saldırışlar illa kılıçla olmak zorunda değildir ve Allah’ın vaadi haktır. O halde akıllar bu hak vaadin ve kati akıbetin istikametinde doğru tarafta olmaya mecburdur. Allah’ın yardımı işte ancak ondan sonra gelecektir.

Ahir zamanda imanı elde tutmak zorlaşacaktır. Bu nedenle çok daha Kur’ani ve kalbi olmak gerekir. Aksi halde imansızlıkla şeytanlaşmak ve ateşlere mahkûmiyet sürpriz olmayacaktır.

Nar kutbunun 21 nci yüzyıl versiyonları ile başa çıkmak maalesef bu İslam âlemi ile mümkün değildir. O halde mucizelere veya Allah’ın yardımına muhtacız. Yahut inançlı bir nesil yetişecek, ya da diğer uluslar gelip bizi kurtaracak diye dua edeceğiz. Peki, Allah kendisine yardım etmeyene yardım edecek midir? Allah iman edenlerin dostuysa, kendisine yardım etmeyenlerin dostu olur da kurtarır mı?

Siyonizmin tamamen ve küreselcilerin kısmen dillendirdiği siyonist kutsi emellerinde yer alan Mesih, türbülans, deccal, son savaş gibi kavramlar Kur’an ile teyit edilmemiştir. Bu demektir ki yaşanmayacaktır. Lakin cihad süreklidir ve bir şekilde farklı yöntemlerle de olsa savaş veya şeytanın amansız edepsizliğine kanan zalimlerce sıcak savaş bölgesel veya global vaziyette yaşanabilecektir.

Geçmiş mitoloji ve tarihlerde rast gelindiği gibi zalim hükümdar veya komutanlar (bu devirde bilim adamları, siyasiler, zengin küreselciler vb.) pekâlâ deccal olabileceği gibi, şeytanlar İslam âlemini ve dünyayı dize getirmek adına sahte deccaller üretmeye de maalesef muktedirdir ve ayetle bildirilmeyen bu deccalın sahneye çıkışı zaten sahte ve sanal olmaya mecburdur. Kaldı ki büyük salgınlar, teknolojik darbeler ile de farklı bir deccale tanık olunabilecektir. Keza bu deccalin ortaya çıktıktan sonra vereceği hasar ve zayiat pekâlâ türbülans demek olabilecek, Mesih ile kast edilen rehber de o deccali yok edecek bir bilim adamı mesela bir doktor olabilecektir. Son savaş ile kast edilen de topyekûn bir kurtuluş mücadelesi olabileceği gibi tevhid ve küfrün acımasızca karşı karşıya geleceği bir global tehditte olabilir.

Lakin bizlerce en azından göründüğü kadarıyla bu savaş ve öncesi ile kast edilenler, gidişata da bakılarak mecazi anlamda olacaktır. Bu da hem özgürlükler ve milliyetler anlamındaki fikirlerdeki cihadlar, hem de kalplerde yaratacağı imani kımıldanmalar anlamında dini uyanışlar veya sönüşler şeklinde tezahür edecektir. Bu senaryonun gerçekleşme durumuna göre Yüce Allah’ın yardımının hakkaniyet ve tevhidden yana, insani değerlerden ve inançlılardan yana olacağına şüphe yoktur. Yalnız her zaman ki gibi bu yardımın şartı, nur erlerinin nar erlerine karşı mücadeleye istekli ve hazır olması, ölmeyi dahi göze almaları durumunda geçerlidir.

Tehdidin global olması durumunda nasıl bir tablo çıkacaktır bilinmez ama Ortadoğu ölçeğinde düşünürsek bir siyonist Yahudi – Müslüman savaşı söz konusu olabilecektir. Bu savaşın (yaşanması durumunda) dünya geneline yayılması ve bu surette tüm yasa, para, sınır ve anlayışların değişmesi ise ihtimal dâhilindedir. Bu da çok muhtemeldir ki Kur’an’ın altın çağının yaşanması demektir.

Bu altın çağı da belki açmak zamanıdır ki inancımıza göre Altın Çağ, İslam devletinin değil, Kur’an hükümlerinin egemen olacağı bir zaman dilimi olacaktır. Yani bu dönem, tüm dünyanın Kelime-i Şehadet getirip Müslüman olması şeklinde değil, Kur’an’ın tüm insanlık için emrettiği temel değer ve inançların tüm insanlıkça ve tüm yönetimlerce kabul edilmesi ile yaşanacaktır. Bunda geniş düşünülürse sakınca da olmayacaktır ki bu kabulün bir adım sonrası başta Hristiyanların ve sonra Musevilerin, nihayet tüm diğerlerinin İslam’a hicretidir.

Yani savaş esnası ve hemen sonrasında değil, barışın tesisinden, insanlığın belki o savaşa ait silahları topluca imha etmesinden, savaş suçlularının cezalandırılmasından makul bir zaman sonra insanlık kalben İslam’a yanaşacaktır. Bu durumda da inşallah tevhid kazanacak, Allah nurunu tamamlayacaktır. Maalesef bu Müslümanların örnek (!) davranışından değil, Kur’an’ın yenilmezliğinden olacaktır.

Diğer ulusların ve İslam içindeki zayıf inançlıların bu aydınlanma süreci de ile bahsettiğimiz Kur’an ile ikinci doğum veya Kur’an ile yeniden yapılanma dediğimiz süreç olacaktır. Şayet bu kaos ortamı düşünüldüğü gibi teknolojik manada gerçekleşirse, bireyler ve devletler iblisin artırdığı temposuna göre mukavemeti artırmaya muvaffak olabilirlerse Allah’ın yardımına mazhar olabileceklerdir. Çünkü Allah’ın yardımına mazhar olmanın bir yolu da bizlerce mazlum olmak yani hakkı yenmek, zulme mecbur bırakılmaktır. Yüce Allah bozgunculara, tuzak kuranlara nasıl çağlar boyu göz açtırmadıysa bu kez teknolojik şeytanlara da göz açtırmayacaktır. (Şu an tüm insanlık bu zulüm altında gidi görünmektedir.) Yahut bu dijital dünya hevesleri, haddi aşacak ve maalesef insanların çoğu zayi olacak, ölmemek adına zulme direnmeyi deneyecek, Allah’ın yardımı o anda devreye girecektir.

Bir başka ihtimale göreyse Allah’ın ordularının aslen melekut alemi ve tabiat varlıkları olduğu da düşünülürse bu yardım, doğal yollarla yani panzehir özellikli gıdalarla, yağmur gibi temizleyicilerle, güneş gibi vitamin deposu cisimlerle, ya da havaların mevsimsel değişiklikleriyle görülen iyileşmelerle belirir olacaktır.

Peki insanlık dini olmasa bile, İslam adıyla anılmasa da insan hakları adına Kur’an’ın maruf dediği temel ilkelere ne kadar sadık ve savunucudur? Eşitlikler, özgürlükler, hak ve adaletler, İslam hukukunda yer alan caydırıcı ilkeler, adalete dayalı yargılar, dünya insanlığının ne ölçüde öz evladı olabilmiştir? Din ve iman boyutunda olmasa da insani değerler anlamında batı ruha sahip midir, kardeş olabilmekte midir, barışı gerçekten istemekte midir?

Bencillikten sıyrılıp, başta aile yapısı olmak üzere temel ahlaki değerlere, namus ve erdeme, fazilet ve haysiyete hangi miktarda kıymet vermekte, ilime veya servete sığınmadan insanlığıyla ne ölçüde iftihar edebilmektedir? Bunun cevabı biraz acıdır.

Avrupa ve genel anlamda batı, aşkı ve aklı doğuda tanıdı. Ticaretin şaşalı zamanlarında ipek yolu ülkeleri ve Ortadoğu İslam ülkeleri gerek petrol, gerek uzay ilimleri, gerek savaş sektörü, gerekse de tıp ilminde bir hayli ileriydi ve Allah aşkıyla buluşturdukları, Kur’an’dan aldıkları feyz ile çıktıkları yolda başarıya ulaşmışlardı. Batı oralara el atmadan evvel de kendilerine yeter, üretir, yerli ve milli vaziyette ilim ihraç eder haldeydiler.

Başta İngiltere’nin zulme varan işgalleri ve ticaret hileleriyle, sonra ülkelerin yavaş yavaş tembelleşmesi ve çıkar çatışmalarına düşmesiyle doğu ilmi yani aklı geri plana atarken aşkı yani dini kabulleri öne çıkarmaya başladı. Gazali’nin verdiği tahribatın benzerlerini dine kabul eden bu cemiyetler, batının kendisinden aldığı bilimle ürettiği sanayi hamlesine karşılık veremedi. Lakin bu sırada batı çok büyük bir hata yaparak dejenere olmuş aşk’ı gerçek aşk sandı ve ruhuna katmayı düşünmedi. Oysa o aşk motivasyon ve ilhamdan ibaretti.

Batı bu sayede makineleşmeye süratle girişirken kapitalist bir düzen yarattı kendisine ve o düzene esir olurken, aşkını, ruhunu ve duygularını da o makine çarkları arasında kaybetti. Bugün bile bu ıstırabı yaşamakta olan batı mutsuzdur, imandan yoksundur, din ve ibadetle yetinir, iman olmadığı için insanlık, vatanseverlik yüce olmadığı için kendisiyle ilgilenir, yoksulluk ve parasızlık korkusu hat safhadadır, aile kavramı 18 yaş üstü çocuklar için yok hükmündedir, ahlak standartları aşırı özgürlükler adına geniştir, dinin kontrol mekanizmalarından yoksun olunduğu için Allah ve hesap korkusundan ziyade polis korkusu hakimdir. Şehadet özlemi gibi bir değerden yoksun oldukları, yeniden doğuş gibi acayip inançlara sahip olduklarından dolayı da ve rahiplerin dinin bazen hilafına uygulamalarıyla da iç açıcı bir durumda değildir. İlim aşkı getirememiştir.

Bu arada doğu, ilimi kaybettiği için aşkla avunmakta ama aşk beşeri hayatın gereklerinde kendisine yeterli olamamaktadır. Anadolu İslam’ı ise bilhassa Atatürk devrimleriyle öylesine mükemmel bir ivme yakalamış ve ilmi aşkla öylesine mükemmel kavuşturmuştur ki dünyaya örnektir. Bu bir abartı değildir. Bugün yurt dışına çıkan vatandaşlarımız oralardaki acınası hallere şahittir, soğuk insanlarla dolu koşuşturan iş adamlarından başka, yakınlık kuramaz, konuşmak için psikologlara para öder haldedirler. Güvensizlik, sevgisizlik, bencillik ve korkular, özellikle ölüm korkusu zirvelerdedir. Daha uzatmayalım. Kısaca batının Türkiye örneğinden alacak çok dersi vardır.

Her ne kadar bizler bu meziyetlerden bazen habersiz de olsak, kültür genlerimizde yer alan bu güzellikler ansızın ortaya çıkmakta, vicdan, merhamet, yardım, sevgi gibi sayısız güzel ürün vermektedir. Bu yüzdendir ki ev değil yuva, şehir değil memleket, kalp değil gönül deriz. Türk sanat müziğinin eşsizliği de buradadır, tanrı misafiri olana kapı açışlarımız da bu sebepledir. Milli ahlakın meyvesi olan bu din kökenli güzellikler sayesindedir ki mevlitten kandile, lokma dağıtmalardan mukabelelere, taziyelerden kutlamalara, bayramlardan Kadir gecesi Kur’an okuyuşlarına kadar emsalsiz bir motif Anadolu topraklarını baştan başa kaplamış vaziyettedir.

Özetle dünya üzerindeki zulümleri şeytanın fısıltıları ama insanın elleri üretmektedir. Tevhid erleri inançlarının hakkını her alanda veremediği için ortalık şeytanlara kalmıştır. Şeytanlar ise sayısız silah ile dört yandan ve aynı anda saldırmaktadır. İnsanın zulmü bu çağda şeytanın akılından da yücedir. Cihad işte bu her alanda süren şeytani saldırılara, yine her alanda karşılık vermektir. Yani tıpta, ilimde, dinde, finansta, teknolojide, savaş meydanlarında ve fikirlerde.

Yüce Allah kent sakinleri dağda saklanırken fil ordularını kendisi tabiat varlıkları ve kuşlardan ordularıyla yok ettiği gibi bu zamane şeytanlarını da çok kısa sürede helak etmeye elbette muktedirdir. Lakin unutulmasın ki fil vakası İslam’dan önce zuhur etmiştir. İslam ise zulme, küfre ve cehalete karşı cihadı emretmektedir, cihadı emreden ilk ve tek dindir. Bu yüzden ne zaman ki bizler cihada baş koyarız Allah’ın yardımı ancak ondan sonra gelecektir. Yani şehit olmaya istekli iman orduları savunma cepheleri oluşturmadan, fil ordularını (doğrusunu kendisi bilir) Allah bir daha kendisi yok etmeyecek, gerekirse onların üstün gelmesine göz yumacaktır. Yok eğer kendisi o belayı def ederse de bizleri bekleyen son helak olmaktan başka bir şey değildir!

Bu yazıyı okudunuz mu?

Globalizm

Global veya küresel demek tüm yeryüzünü, içindekilerle, altındakilerle, üstündekilerle bütün olarak kaplayan demektir. Siyasi ve ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir