Anasayfa / ŞİRK VE KÜFÜR / Arabizm, arapçılık, araplaştırma
imanilmihali.com
Cariyelik ve kölelik

Arabizm, arapçılık, araplaştırma

Arabizm, arapçılık, araplaştırma

Arabizm nedir? Arapçılık nedir? Araplaştırma nedir? İslam’da Arapça’nın yeri nedir? Arapça mı vahiy mi kutsaldır? Emevi zihniyeti nedir? Arabizmin maksadı nedir?

Yüce Allah (cc) tüm insanlığa, kıyamete dek, tek din olarak İslam’ı emretmiş, emir ve yasaklarını Kur’an ile tamamlamış, Hz. Peygamberin (sav) vefatı ile risaletine son vermiştir. İlkeler ve akıl dini olan İslam’ın bu yüzyılda doğruluğu kesin tek kaynağı Kur’an’dır çünkü Kur’an Allah korumasında ve kirli ellerden uzak haldedir.

İlahı kelamın ve fıtrati buyrukların özü ve emri durumundaki ayetler manzumesi yani Kur’an, duvara asılacak süs değil, dua veya ölüler kitabı değil bir ilahi rehberdir. Bu nedenle Allah’ın emri “Oku!” olmuştur ki burada hitap hem Peygambere bir emir hem de nesiller sonra Kur’an’a uzanacak temiz ellere hatırlatmadır.

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı “alak”dan yarattı. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.” (Alak 96/1-5)

Okumak ise anlamak için yapılan bir eylemdir ve anlamadan okumanın zaman kaybından başka bir kıymeti yoktur. Bu nedenle Kur’an’ın nuzulü indiği Peygamberin ve kavmin dili olan Arapça iledir. O zamana değin İbranice olan kutsal dil lisanı böylece değişmiş ve İslam’ın çekirdeğini teşkil edecek olan Arap coğrafyasının anlayacağı, inkar edemeyeceği hale gelmiştir.

“Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Yusuf 12/2)

“Hâ Mîm. Apaçık Kitab’a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur’an yaptık.” (Zuhruf 43/1-3)

“Böylece biz sana Arapça bir Kur’an vahyettik ki, şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarasın. Hakkında asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları uyarasın. Bir grup cennette, bir grup ise cehennemdedir.” (Şura 42/7)

“Böylece biz onu (Kur’an’ı) Arapça bir hüküm olarak indirdik. Sana gelen bu ilimden sonra eğer sen onların heva ve heveslerine uyarsan, Allah tarafından senin için ne bir dost vardır, ne de bir koruyucu.” (Ra’d 13/37)

“Andolsun ki biz onların, “Kur’an’ı ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. İma ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur’an ise gayet açık bir Arapça’dır.” (Nahl 16/103)

“İşte böylece biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar, yahut onlara bir uyarı versin diye onda tehditleri teker teker sıraladık.” (Ta’ha 20/113)

“Şüphesiz bu Kur’an, âlemlerin Rabbi’nin indirmesidir. Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir.” (Şu’ara 26/192-195)

“Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik ve o da bunu kendilerine okusaydı, yine buna inanmazlardı.” (Şu’ara 26/198,199)

“Andolsun, öğüt alsınlar diye biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali verdik. Biz onu, Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar diye hiçbir eğriliği bulunmayan Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Zümer 39/27,28)

“Hâ Mîm. Bu Kur’an, Rahmân ve Rahîm olan Allah’tan indirilmedir. Bu, bilen bir toplum için Arapça bir Kur’an olarak âyetleri genişçe açıklanmış bir kitaptır.” (Fussilet 41/1-3)

Sahabeler döneminde okuma yazma bilmeyenlerin bile anadili olan Arapça, kavmin ve ahalinin tamamının bildiği ve anladığı bir dil olarak genel kabul görmüş ortak dildir ve Peygamberimizin tebliğ ve daveti de bu dilde yapılmıştır. Bu sayede hem herkes tebliği almış ve daveti duymuş hem de iman noktasında o ana dek bilmediği hakikatlerle tanışmıştır.

Şayet o kavme, o zaman yapılan tebliğ söz gelimi ibranice olsaydı ahali ayetleri anlamayarak reddedecek veya din yahudilerin boyunduruğu altında kalacaktı ki bu tebliğin fiziki şartlarına da tamamen aykırı bir haldi. O coğrafyadakilerin kullandığı ve anladığı lisan olan Arapça bu nedenle bir zorunluluktu. Diğer hikmetlerini Yüce Allah bilir lakin Arapçanın, ayetlerin değişmeden yıllarca muhafazası ve içerisindeki müteşabih hususların idraki için de şart olduğu düşünülebilir.

Fakat tüm bu şart ve gerekler lisanın kutsal olanın mesaj olduğu gerçeğini değiştirmez. Yani kutsal olan vahiy lisanı değil ilahi mesajın kendisidir.

Yüzyıllardan beri İslam ülkeleri bu hakikate uzak yaşadıklarından ve anlamadan okumaya zorlandıklarından bu ilkenin idraki bir hayli zordur. Fakat bir yaşam rehberi ve ilkeler bütünü durumundaki Kur’an’ın hakikati ve hikmeti “anlaşılmak”tadır. Anlaşılmıyorsa, anlaşılamıyorsa değer ve kıymeti düşer ve kalplerde yaratacağı huzur ve sükun da beyhude hale gelir.

Arapça bahsinin yüzyıllar sonra kutsallaştırılarak öne sürülmesi muhakkak dini o coğrafyaya ve zaman dilimine esir etmek maksatlıdır ki sahabeler ve dört halife dönemi ile sınırlı bu sürecin değer ve kıymeti yüksekse de, bu nesil İslam’ın nüvesini teşkil etse de İslam’ın kıymet ve önemi kısıtlamalardan ve kişiselleştirmelerden uzaktır, uzak olmalıdır.

Anlayarak okumanın esas olduğu dinde, anlamadan okumayı teşvik etmenin gayesi muhakkak ki masum olamaz. Her hissi ile şeytani üflemeleri anımsatan bu çirkin gayret kulları Allah kelamından mahrum ettiği gibi sayısız deformasyonun yaşanmasına da uygun ortam yaratır. Öyle ki ayetin özünden ve manasından habersiz toplumların, mana ve hedeflerde yapılacak sinsi ve şeytani oynamaları da fark etmesi imkansızlaşır. Bu hem Kur’an’ın evrenselliğine hem mana ve dokunuşlarına zarar verir ki baştan sona şirk dinine hizmet eder.

Arabizmin gayesi olan araplaştırmak ise tanım olarak “Arap kimliğini kazandırmak” demektir ki dini maksatlar yanısıra pekçok siyasi maksatlarda içerir.

Konuyu tam burada İslam din adamları ve diğerleri için ayırmak lazım gelir. Çünkü ilim ve irfan bakımından din adamlarının tahsillerini, hitap ve okuyuşlarını derinleşmiş Arapça bilgileri ile yapmaları ve ayetleri öncelikle Arapça okumaları ve imamlık ettikleri namazlarda Arapça lisanı kullanmaları uygun ve hatta şarttır. Din adamları dışındakilerin hatta cemaatten imam gibi namaz kıldıran sıradan birileri için bile durum farklıdır ki dualar gibi bu okuyuşların anadilde olması lazım gelir.

Kulun tek başına kıldığı namazlarda, okuyuşlarda, Kur’an hatimlerinde ana dilde göz nuru dökmesi lazım gelendir. Çünkü ayetlerin kalbe ve akla girebilmesi ancak bu haliyle mümkündür. Dahası ayetlerin bir kısmının değil tamamının anlaşılması esastır ki söz gelimi firavun kıssası Kur’an’da tam 74 yerde geçer. Bu da demektir ki Firavunun imansızlığının tam olarak anlaşılabilmesi için bu 74 ayetin tamamının okunması ve idraki gerekir.

Arapça lisanının kutsallaştırılmasının en büyük kötülüklerinden birisi de muhakkak toplumu dine girmiş bulunan arap örflerine mahkum etmektir ki uydurulmuş sayısız hadis bunun delilidir. Dini şekli İslam’a mahkum etmek ve içi boş bir riyakarlığa sevk etmek ise diğer bir gayret ve gaflettir. O dönem kıyafet ve yaşayışlarını farklı zaman ve coğrafyalarda devama çalışmak demek olan şekli İslam, kulları anlamadan okumaya, gösterişe ve huşusuz namaza mahkum eder ki bunlar en basit tabiriyle nafile amellerdir, sevabı vardır belki ama maksada hizmet etmesi imkansızdır.

Namaz tesbihatlarından bile habersiz kullara verilecek en büyük örnek sanırız fatiha suresinin anlam ve önemidir ki her rekatta tekrar edilmesi emredilen Fatiha’nın hikmeti “Kulun Allah!a verdiği söz” olmasındandır. Kul bunu her rekatta tekrar ederek yemin eder ve imanını tazeler. Lakin müslümanlar arasında yazık ki Fatiha mealini bilen sayısı ancak % 2-3 seviyesindedir ki bu dine de ihanettir.

Kıyafet, tesbih, sakal, türbe, misvak gibi o döneme ait huylar, okuyuşlar toplumu istemeden o döneme ait davranışlara mahkum eder ki bu içtihad kapısının kapanması ve dinin tekamülden uzaklaşması anlamına gelir. Öyle ki o zaman yaşananların hiç değişmeden bu zamanda tekrarı aklı devre dışı bırakır ve Allah’ın emri ilim öğrenme hevesi güdük kalır.

Yüce Allah’ın insanları ümmetler halinde yaratmasındaki gaye aklın ve kalbin değişik şartlar altında Allah’ı bulabilmesi içindir. Yoksa Yüce Allah herkesi tek ümmet yapar hatta günah işlemeyi bile ortadan kaldırır dı ama sınav gereği ve kimin daha güzel iş yapacağını bilmek adına fıtrat bu şekilde gerçekleşmiştir yani her millet kendi yaratılış gayesini koruyacak ve bu şekilde farklı yaşayarak, farklı dil konuşarak ama aynı Allah inancında buluşarak dünya sınavını tamamlayacaktır.

Arabizm, işte tüm bu ilke ve gayelere düşman, şeytani gayretlerin ortak adı olup dünyayı tek ümmet yapmak, İslam’ı devletleştirmek çabasının adıdır ve arkasında sayısız zehirli yılan beslemektedir. Ayetlerin hükmüne ters, fıtrata aykırı, İslam’ın temel ilkelerine ve bilime düşman bu yaklaşımlar sayesindedir ki İslam alemi aklı bir kenara koyalı yüzyıllar olmuştur. Dahası sayısız yobaz bu gafletten nemalanarak dini suistimal edebilmiş ve Kur’an’ın ikazlarına rağmen kitleleri “Allah ile aldatabilmiştir.”

Ayetler ilahi hükümlerdir ki bunları tanımamak, anlamamak, kabul ve idrak edememek, hayata yansıtamamak en başta kelan sahibi Yüce Allah’a ve Peygamberine haksızlıktır. Kutsal olan nasıl lisan değilse o dönem yaşayanların hayatlarından da ibaret değildir.

İslam bir ilkeler bütünüdür ve din bir amaç değil araçtır. Yani ilahi vahiy istikametinde her toplum coğrafyasına, fıtratına, lisanına, örflerine bağlı olarak ESASA DOKUNMADAN yaşayacak ve sırta-ı mustakim üzerinde imanla yoluna devam edecektir.

Şirk dinini ana gayesi insanları anlamadan okumaya sevk etmektir ki hristiyan ve yahudi olanların tamamı bu tuzağa çoktan teslim olmuş haldedir. Nitekim anlamak için papaz ve rahiplere, hahamlara muhtaç bu toplumlarda hatta ana dilde okumak günah bile sayılır. İslam aleminde şimdilik bu yasak yoktur ama bu gidişatla bu da olacaktır. Çünkü şeytanın fısıltıları kuvvetli ve insanlar nakör ve cahildir.

Tevhidin önünü kesen, takvayı gösteriş ve bu dünyada insanlar arası üstünlük vasıtası yapan bu zihniyetin temsilcileri, kulları Kur’an’dan uzaklaştırmakla ve kalp ve akılları şekli İslam’a mahkum etmekle hakikatin anlaşılmasını engellemek gayretindedir. Öyle ki toplumun dini emir ve yasaklardan habersiz yaşaması ve cahil kalması onların ilk hedefidir. Arap örflerinin dinin yerini alması maksatlı bu hurafe ve rivayet dini, Kur’an dini değil beşeri bir şeytan dinidir.

İmana en büyük zararı veren işte bu kanmacadır, aslı görememektir.

İbadet putuna tapar hale gelen müslüman camia, imansız ibadeti yeterli görmekte, fes ve takkeyle tesbihat görevini yerine getirdiğini sanmakta, nefsin kışkırtmaları ile egosuna, paraya, putlara, ata kabullerine tapar hale gelmekte, getirilmektedir.

Ayetlerin ortak hükmüne tamamen aykırı bu durum ise uydurma hadis ve hakikat ayetleri birbirine karıştırmakta, kullar okumadığından (anlamadığından) söylenenlerle yetinmekte, ak ve kara koyunlar ayırt edilemediğinden toplumun çoğunluğu şeytanların avucunda yem olmaktadır.

Sayısız defa hacca gitmelerin, gösteriş için kurban kesmelerin, göstererek infakların ardında hep bu cehalet, talan ve yağmaların, hırsızlık ve haksızlıkların ardında ise Kur’an’a uzak oluş vardır. Tamamında ise şeytanın fısıldamaları ve süslü göstermeleri hakimdir.

Kur’an, kulun yaşam şeklini, kıyafetini, lisanını, toplumların yönetim şekillerini asla emretmez. Çünkü Kur’an şekilci değildir, kulun ve toplumun iradesiyle keşfetmesini özendirir. Kur’an, ilkeler demektir ki kulların ve toplumların tamamı bu ilkelere uymakla mükelleftir. Gerisi yani ana ilkelere uyduktan sonra işin veya niyetin hayata geçişi akla, zaman, modaya, örfe, bilgiye vs. yapılabilecek serbestliktedir. Bu hürriyet ve özgürlük kul olmanın gereğidir ve özgür olmayanlar için zaten din yoktur. Çünkü din istediğini yapabilmek ve istemediğini yapmamak hakkıdır. Bu yüzden dinde zorlama yani ikrah yok, tebliğ ve davet vardır.

Bu nüansları anlamak, imanlı kulların ilk vazifesidir. Dinin özü, ibadetin huşusu, duanın kıymeti, tevbelerin kabulü hep bu idrake bağlıdır. Nafile ve beyhude yollarda kaybolmak istemeyen kulların rehberi Kur’an’dır. Geçmiş zaman neslinin kabulleri, kıyafet ve örfleri değil.

Hz. Peygamberimizin örnek alınacak olan hal ve davranışlarında iki farklı açı vardır ki bunların biri dini diğeri beşeri boyuttur. Dini manada O’nun söz ve emirleri Kur’ansal sayılır, (uydurma değilse yani Kur’an ile aynı paralellikte ise) tartışılmazdır ve itaat edilmelidir. Beşeri manada ise davranış ve kıyafetleri yöreseldir, örfidir. Çöl iklimine dayalı bir moda tarzını mesela bir Sibirya müslümanına dayatmak ise manasızdır, zulümdür.

Yemek yemekten mendil kullanmaya, misvaktan taharete, takılardan sohbetlere kadar tüm beşeri alışkanlıklar dine esas teşkil etmez sadece o toplumu zamansal ve yöresel olarak bağlar. İslam ise ana ilkeleri ortaya koyar ve uygulanmasını toplumlara, kullara bırakır.

Özetle; arabizim İslam’ın altını oyan, örfi İslamı hak din İslam’ın yerine koymaya çalışan, ayetlerin anlaşılmasını engelleyen sinsi bir düşmandır ve bu haliyle kapitalizm ve emperyalizmden hatta komunistlikten daha beterdir. Kul kendisine sunulan, önerilen, dayatılan her şeyi önce anlamak zorundadır ki kabul edip etmemek iradesini kullanabilsin.

Anlamadan din olmayacağına, anlam yakalanamazsa İslam’a göre yaşanamayacağına göre mana ilk adımdır. Ayetlerde kıyafetten, şekilden değil de ilkelerden bahsedilmesi de buna delildir.

Arabizim gayretleri adı altında İslam’a sokulan siyonist fikirlerin (israiliyatın) giriş kapısı işte bu arabizm illetidir. Bu sayededir ki anlamadığı arapçaya mahkum edilenler yine anlamadıkları siyonist oyunlara tutsak olmakta özü kaçırdığı gibi şeytanlara da alet olmaktadır.

Arapçaya verilen emek ve gayreti, anlamaya ve okumaya veren kul ve toplumlar ihya olmaya adaydır. Bunun aksi ise karanlık akibetlere ve has İslam’dan mahrumiyete müstehaktır.

Bir İngiliz’e nasıl ki fistan veya takke zorlatılamazsa veya arapça öğrenmesi şart koşulamazsa, bir Türk için de durum aynıdır. Araplaşmadan cennetlere girilemeyeceği, kabirde meleklerin arapça soru soracağı yalanları dinci yobazların oyunudur ve meleklerin cehaletini ima etmektedir ki o melekler gün boyu bize eşlik ve şahitlik ederken lisanımızı anlıyor ama biz kabre girince anlamayacak mı demektir?

Bir Japon fistan giymeden cennete giremez demek olan Arabizm, dine en büyü zararı veren emevi oyunlarındandır ki saltanat islamı bu kirli yolun devamıdır.

Oysa Kur’an, tertemiz, basit ve kolaydır. Her müslüman ayetleri en az bir kere ANLAYARAK okumayı farz bilmelidir. Çünkü en büyük şefaatçi Kur’an’dır ve Kur’an kendisini anlayarak okumayanlardan ahirette şikayetçi olacaktır. Peygamberimiz de ümmetinden tek bir şikayette bulunacak ve bu şikayet “Kur’an’ı hayatın dışına itmek” olacaktır. Peki bu halde kim hangi şefaatten söz edebilir?

Şefaatin şartı; Allah rızasına erişebilmektir ki daha ayetleri okumaktan imtina edenlerin buna ulaşabilmesi mümkün değildir. Kur’an’ın ilk ve temel emri iman etmektir. Neye, nasıl, neden iman edileceği de ayetlerdedir ve ancak anlaşılarak okunursa mana bulur.

Arabizim arap ve arap kültürü sevdası olduğu gibi, arap olmayanlara da husumeti içerir ki bu başlı başına Allah’ın dinini bölmek demektir ve vebali çok büyüktür. İslam ile eşdeğer hale getirilmek istenen bu arap kültürü nedeniyle emevilere dayanan örfi, siyasi ve beşeri hallerin dinleştirilmesi esas alınmaktadır. Arabizmin yaşayabilmesi ise ancak hurafe ve rivayetlerle, uydurma hadislerle, beşeri tahriflerle mümkündür ki bunların her biri dini kirleten beşeri müdahalelerdir.

Kaldı ki din, kültür ile eşdeğer kılınacaksa önce Türk kültürü baz alınmalıdır.

Arabizmin içinde saklı israiliyat ise kudret ve zulmünü arabizme borçludur. Keza, İslam’ın zulüm, terör ve şiddet ile alakalandırılması da bu arabizm nedeniyledir. Günümüzde müslümanların çoğunluğunun, islam inanç ve diniyle çelişmesinde ve çelişkinin islam olarak görülüp (islamofobi) kabul edilmesinde arabizm başroldedir. Çünkü saf ve duru din yalnız Allah’ındır ve o İslam’dır. Arabizmin yarattığı beşeri din ise İslam değil şeytani bir dindir.

Mısır’da filizlenen Pan-Arabizm ise Arapça konuşulan bütün İslam ülkelerini, büyük bir ortak düzen içinde birleştirmeyi amaç edinen siyasi harekettir. Her ne kadar dini mana taşımıyor görünse de temelinde din vardır, dini sömürmek maksadı hakimdir. İslam’ın emretmediği bir devlet teşkilini gaye alan bu hareketteki en büyük sakınca dini siyasete alet etmek fikridir.

Arap kültürünün İslam’dan çok önceleri de var olduğu ve cahiliye inançlarının iğrençliği hakikati, Arabizm ile İslam’ı eşdeğer kılmak isteyenlerin en büyük yenilgisidir.

Başkaca pek çok etken olsa da, Araplaşma sürecindeki en etkin unsurlardan biri maalesef dinsel eğitim kurumlarıdır. Bu kurumların tarihsel kökleri yüzyıllar öncesine dayanır ve altı bezden kesilmiş çocuklara verilen “Kur’an Kursu” adı altındaki “Arapça Kursları” ile din şekilleşir ve riyaya bulaşır.

Arapçanın hayata ve dine hakim olması gayretli bu yaklaşımlar ile daha ilimle tanışamayan çocuklar zor ve karmaşık bir dille karşılaşır, ilme ayıracağı zamanı bu dili öğrenmeye harcar ve ne kadar uğraşsa da ana dili olmadığı için asla öğrenemez. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın ifadesiyle ana dili Arapça olmayan birisinin arapçayı tam öğrenmesi mümkün değildir. Ve Kur’an kurslarının maksadı arapça öğretmek değil, Yüce Allah’ı, Hz. Peygamberi, Kur’an’ı, İslam’ı, imanı, tevhidi, takvayı, ibadeti, ahlakı ve salih ameli öğretmek olmalıdır. Bu kurslarda maksat İslam’i ilkeleri çocuklara aşılamak ve doğruluğu, iyilik ve güzelliği huy haline getirmek olmalıdır.

Bilimsel olarak ise çocukların anlayış seviye ve teknikleri ile büyüklerin teknikleri farklı olmak zorundadır ve yine bilimsel olarak üç yaşındaki bebelerin Kur’an’ı ve İslam’ı anlaması mümkün değildir. Bu gayret ve yöneliş ise doğrudan takiyyeye ve riyaya yol açan ayrı bir tehlikedir.

O halde olması gereken arapça öğrenme iş ve mecburiyetini görevlilere bırakmak ve dini anadilde öğrenmektir. Bu sayede zararlı yaban otları temizlenecek, hikmet ve hidayet kalplere girebilecektir.

Kulun ve toplumun başarısı şekli arapçılıkta değil, Kur’an’a ve hakka riayet boyutundadır. Lisanla, kıyafetle, örfi kabul ve davranışlarla bir yerlere gelmek dini manada kula ve topluma bir şey kazandırmayacağı gibi kaybettirir de.

Dahası arabizm beraberinde anti-arabizmi de getirir ki bu ümmeti bölmek demektir.

Kıyafet putuna, ibadet putuna, nefis putuna tapanlar bir an önce Allah’a tapar hale gelebilmek için Kur’an’a dönmek mecburiyetindedir.

Rabbim kullarını akıl ve ilimden, Kur’an ve Allah yolundan uzak etmesin.

Rabbim şeytana esir din tüccarlarına fırsat vermesin.

Rabbim imanlı kullarını muhafaza ve müdafa eylesin. Amin.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Allah ile aldatmak

İnsanlığın bir kısmını daima, tamamını bir süre aldatabilirsiniz ama tamamını daima aldatamazsınız. Bu kaide en ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir