imanilmihali.com
Aradakiler

Aradakiler

Aradakiler

İman bahsinde iki kutup iman ve imansızlık cephesidir ki bunların kimler ve ne kadar süreli olduğunu sadece Yüce Allah bilir. Lakin amel ve niyetlerine, zulüm veya şefkat durumlarına, din ve ibadet akidelerine göre kabaca bir tespit yapabilir ve bunları hata payına rağmen sınıflandırabiliriz.

Şu kadar söylenebilir ki; mü’min gruptakilerin hal ve davranışları Kur’an paralelinde ve Peygamber sünnetindeyken, şirk ve küfür grubundakilerin durumu Kur’an ve sünnet aleyhinedir.

Üsttekiler dediğimiz ezici grubun Kur’an hilafına bu eziyet eden halleri, alttakiler dediğimiz iman cephesinin sabır ve sebatla bezenmiş Kur’ani ahlak halleri aslında hakikatin tam tersidir ve Kur’an’a göre alttaki mazlumlar aslında üst, üsttekiler diye beşeri olarak tanımladığımız zengin züppeler grubu aslında alttır. Yani kılık, servet, mal ve evlatlar değil kıstas sadece TAKVA’dır ve takvaca üstün olanlar bu dünyada altta kalsalar bile ahiret yurdunda inşallah üste çıkacak ve selamete erecek olanlardır.

Bu iman ve imansızlık cephesinin durumu buyken ve bunlar insan neslinin azınlığını teşkil ederken büyük bir miktarda birde kararsız, zayıf iradeli, ispata gerek duyan, çabuk etkilenen, aldanan, veya bizzat sahtekar, bir aşağı bir yukarı çıkan grup daha vardır ki bunlara ARADAKİLER diyoruz.

Doğrusunu Allah bilir ama bunlar ayette A’raf halkı olarak tasvir edilen grup bile olabilir ve bu grup insanlık tarihinde her zaman çoğunluğu oluşturmuştur.

Aradakilerin halleri kalplerine iman veya şirki tam doldurmamaktan dolayı karmaşıktır ki vicdanlarının sesi ile kalp sesleri birbirine karışırken, kimi zaman merhametleri kimi zaman hırs ve kibirleri galip gelir. Bu gruptakiler dine, ilahi düzene aslında itimat ederken dünyevi arzularından kopamayan, beşeri şehvet ve isteklerine gem vuramayan, inançlarını amelle süsleyemeyen gruptur.

Bu grup inanan ama iman edemeyen, itimat eden ama tevekkül edemeyen, düşünen ama zikredemeyen, kadere teslim olan ama aklı kendisine kaderi yazabileceğini fısıldayanlardır.

Bunlar şeytanın vesvesesine kolayca kanabilen, sonra pişman olup tevbe eden, sonra yeniden nefsine yenik düşen, sonra bir kez daha tevbe ve secde edenlerdir.

Bu gruptakiler bir diğer hali de zaman içinde taraf değiştirmeleri, özellikle genç yaşlarda fütursuz yaşamak ilerki yaşlarda inzivaya çekilmek şeklindedir. Yani bunların durumu yaşlılık yıllarına endeksli iman diye de tabir edilebilir.

Bu aradakiler dediğimiz insanların bir diğer ortak özelliği ise güzel hitabet karşısında kolayca ikna olmaları ve okumadan dinleyerek karara varmalarıdır. Kanmalarının bu denli kolay olması da bu yüzdendir.

Aradakilerin en mühim özelliği ise Kur’an’a olan mesafeleridir ve çok uzak değil ama çok yakın da olmayan bu mesafe onları Kur’an’ı anlayarak okumaktan alıkoyduğu için kalplerindeki iman nuru bir türlü alevlenemez. Zayıf bir pırıltı şeklinde kalan inanç ateşleri de bir türlü büyüyemez ve gözleri bu yüzden hakikatin berraklığına teslim olamaz.

Çünkü Kur’an’ı anlayarak okuyanın ve hayata yansıtabilenin arada kalması hatta imansızlar cephesine dahil olması (Yüce Allah aksini dilemedikçe) mümkün değildir.

O halde üst ve alt tabirinin arasındaki geçiş ve seviye değişikliği tamamen iman ve buna bağlı olarak Kur’an’a yaklaşım meselesidir. Kul korkarak, üşenerek, başkalarının öğreti-algı-zorlamaları ile Kur’an’a uzak kaldıkça menfi tarafta olması da kaçınılmazdır.

Arada kalmak istenen bir durum değildir elbet ve bunların karları zararlarına denk bile olsa akibetleri şüphelidir. Bu grup çoğunlukla şefaate muhtaç olacak gruptur ve yaşam nimetinden dine ayırdıkalrı pay kadar bir hisse alacak olanlar da bunlardır.

Bunların Yüce Allah’a yaşarken, gençken verdikleri kıymet ahiret yurdunda önlerine çıkacak rahmet ve merhamet kadardır. Tam tersten okursak ahiret yurdunda kulun mazhar olacağı şefaatin derecesi, kulun bu dünyada Yüce Allah’a ve imana gösterdiği kıymet ve sadakat derecesi kadardır.

Hangi kulun hangi zamanda iman cephesine veya tam tersi imansız seviyeye geçeceğine karar veren ve bilen sadece Allah’tır. Kulun iradesi, hırs ve şehvetleri belirleyici olsa da Yüce Allah imanı dilediğine verir. Çünkü iman, iman dilemenin ve imana güvenmenin bir ödülü ve hediyesidir. Sahte, riya dolu, geçici heveslerle iman hediyesine sahip olmak mümkün değildir. Çünkü Allah kalplerin özünü, akılların içini bilendir.

Tuzak, hile, aldatma gayeli şekilsel haller ise kişiyi iman cephesine dahil edemezken aksine bunların dine felsefe olarak inanmıyor olmaları aslında onların asla iman cephesine geçemeyeceklerinin de bir delilidir. Çünkü samimi, kalıcı, yürekten gelen bir ihtiyaç hissedilmezse, buna çare ve deva olan iman nurunun eksikliği de hissedilemez ve Allah yoluna, Kur’an yoluna baş konulamaz.

İblis’lerin gayesi; kulları imansızlar cephesine dahil etmek, hiç olmazsa iman cephelerine katılmalarına mani olmaktır. Bu gaye açık ve yeminle sabittir.

İblis, bunu kulları Kur’an’dan uzaklaştırarak, kalplere şüphe tohumları ekerek, riya ve gösterişi süslü kılarak, kadınalrı, şarabı, kumar ve mevkileri tatlı kılarak, fısıldayarak, haram – helal ayrımını küçümseyerek, hırs ve kibirleri kışkırtarak yapar. Nefisleri hak olmayan istikametlere yöneltmekte mahir olan iblis ve soyu kalp ve akılları dünya ile meşgul ederek ahireti unutturmak hevesindedir. Unutulan ahiret ise sorguyu, Allah korku ve rızasını unutturur ve bu dünyayı daha kuralsız ve sorumsuz yaşamayı sağlar.

İblis yanında ve lehinde davrananlar, iman cephesini satın alamayacağını bildiği için bu aradakilere saldırır, kandırır, iknaya çalışır. İmandan yeterince nasiplenemeiş aradakiler ise gaflete yakın olduklarından kanıverirler.

Kurtuluşun iman cephesinde olduğu hatırlandığında aradakilerin bile yeterince esen kalamayacakları bellidir. Hal böyleyken bir de şeytan istikametinde fiili olarak taraftar toplamaya çalışanların durumu vardır ki bunların hali ebedi cehennem namzetliğidir.

Fısıldayan ama asla zorlamayan iblislerin oyununa gelen kulun kendisidir. Nefsine, şehvet ve hırsına yenik düşenler, kaderi, fıtratı, insan olmanın zaaflarını mazeret yapamaz ve kötülüğün bir sınav vesilesi olarak var ve etken olmasından asla Yüce Allah’ı mesul tutamaz.

Yüce Allah her şeyi ihsan derecesinde güzel yaratmış ve masaya koymuştur. Bu güzelliği haksız paylaşan, tadını kaçıran, rezil eden, cebe indiren, haksızlık vesilesi yapan, kirleten, çirkinleştiren insanlardır. O, ahlaklı ve güzel istikameti doğru yol olarak tanımlamış, insanlık bu yoldan uzaklaştıkça sürekli yeni kitap ve rehberler göndererek insanı ne denli sevdiğini ziyadesiyle göstermiştir. Nitekim Kur’an ile sözlerini tamamlamış ve kıyamet sorgusunun bu esaslarla yapılacağını da buyurmuştur. Yüce Allah; şeffaf, adil, hak ve tek muktedir olandır.

İnsan ise zalim, nankör ve cahildir ki bu sınav alanını esas yaşam alanı düşünüp ölmekten korkar. Ölmekten en çok ta imanı zayıf olanlar korkar. Bu korku nedeniyle de dünyaya daha fazla sarılır ve ölümsüz olmayı diler. Sanır ki servetleri, mal ve evlatları kendisini her türlü açlık ve tehditten koruyacak, sanır ki bu dünyada bu kadar çok nimet verilmişse sebebi kendisidir ve sanır ki ahirette de kendisine bu denli çok ve özel nimetler bahşedilecektir.

Burada en büyük hakikati hatırlatmakta fayda vardır ki zenginlerin çok azı ama fakirlerin büyük çoğunluğu aslında ahiret yurdunda kazanacak olanlardır.

Zenginlik yasak değil hatta sünnettir ilkesini savunanlar cümlenin sonunu getirmedikleri için genel kanaat; kazandıkça daha çok kazanmak meyili şeklinde ortaya çıkar. Halbuki bu inanç eksik söylendiği için bir yahudi inancını temsil eder. İslam ise kazanmayı engellemezken, bunun şartı helal olmasıdır ve kazanılan nimetin ihtiyaç fazlasının dağıtılmasını esas alır. Yani cümleyi tam kuracak olursak Allah’ın bazılarına bolca bahşettiği nimet ve servetin hikmeti o kulun kendi rızasıyla muhtaçlara yardım eli uzatması ve bu helal rızka haram bulaştırmamasıdır. Yoksa sınav maksatlı bahşedilen o nimetin külfeti ahiretteki cehennem yolunda boyunlara takılan ateşten halkalar olacaktır.

Fakirlik ise sebat, sabır ve kadere boyun eğme ile birleştiği zaman bir ibadet vechindedir. Bu tembelliği teşvik ve çalışmadan Allah’tan beklemek asla değildir. Lakin bu bahiste en büyük öneme haiz nokta; fakirliğe rağmen nefse ve şeytanlara uyup hak ve helal yoldan uzaklaşmamaktır. Fakirliğin sınavı bundadır ve isyan edip, helalliğine bakmadan para uğruna kendisini ateşe atanlar sınavı geçemeyenlerdir.

Aradakiler işte bu tereddütler ve kanmalar arasında gider gelirken hakikati bir türlü bulamaz veya ikna olamazlar. Şeytan da dünyayı daha süslü göstermek hevesiyle insanları aldatmakta pek mahiretlidir.

Öte yandan her zaman ve her konuda olduğu gibi konuyu siyonist felsefenin kirli erklerine bağlamak gerekecektir ki dünyevi belaların temelinde hep bu vardır. Şöyle ki; zengin siyonist yahudilerce -Kur’an ayetlerinde buyrulduğu şekilde- insanlığın imandan uzaklaştırılması çok önemlidir. Hatta hedeftir. Bunlar güç, para, kadın, kumar, şarap gibi şeytan işi pisliklerin tamamıyla hak olan herşeyin karşısında, eşit ve adil olan ne varsa aksi istikametindedir.

Bir kul iman cephesine meylettiğinde hemen devreye girer ve onu saptırırlar, olmazsa zorlarlar, ya da süslü hediye ve makamlarla kandırırlar. Kul bir kez kanınca da bir daha kurtulup özgürlüğe koşamayacak şekilde mankurtlaşır ve öyle kalır. Allah aksini dilemedikçe sayıları hergün artan bu grubun gayesi tüm insanlığı imansızlık cephesinde toplayarak, imansızlığı yaygınlaştırmak ve imansızlık cezasını ortadan kaldırmaktır. Oysa bir tek kişi bile kalsa hak yerini bulacak ve sorgu tamamlanacaktır.

Siyonist felsefenin en büyük oyunlarından birisi kulları paraya tutsak etmek ve parasız olanları Allah aleyhine isyana zorlamaktır. Fakirlik bu yüzden ibadettir ve bu sınava dayanamayıp şeytanlara teslim olanlar kaybedenlerdir. Öte yandan fakirliğe rıza gösterip, çöplerden helal lokma çıkarmak arzusundaki (çöp toplayanlar) bile bu zengin imansızlardan kat kat daha fazla takva sahibidir.

Alttakiler ve üsttekiler arasındaki grubun tercihlerini işte bu hedefler istikametinde yapması lazım gelir ki her iki gruptakilerin de yaşam ve inanç şekilleri önce iyi anlaşılmalı ve kul ondan sonra Kur’an istikametinde bir karara varmalıdır. lakin imanı emeklilik yıllarına veya ölüm anına ertelemek amelle desteklenemeyeceği ve ispat edilemeyeceği için muteber değildir. Kişi o halde imansız ölmek riskiyle karşı karşıyadır ve bu durumda cennetler kendisine haramdır.

Aradakilerin bu yüzden bir an önce, gençlerin iman ve ibadetinin kuvvetli bir alev topu, yaşlıların iman ve ibadetinin zayıf ve titrek bir mum alevi gibi güçsüz olduğunu hatırlayarak, çok geç olmadan iman cephesine katılmak arzusunda olması lazım gelir.

Arada kalmak, üsttekilerle aynı kadere mahkum olmaktır. Alttakiler diye tabir edilen mazlumlar ise imana sarılarak ahiretteki mükafatları sabırla özleyenlerdir. Aradakilerin bu mükafatlardan nasibi de muhakkak az olacaktır.

Rabbim kulaklara, gözlere, kalplere iman bahşetsin.

Rabbim, imanı savunmak ve korumak için güç bahşetsin.

Rabbim, mazlum, muhtaç, imanlı, sevgi ve barıştan yana amel ve niyet üretenleri mağfiret eylesin. Amin!

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi? Derin Asr-ı Saadet özlemiyle yanıp tutuşurken, tevhid yolunda ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir