imanilmihali.com
Araftakiler

Araftakiler

Araftakiler

“İkisi (cennet ve cehennem) arasında bir sur, A’râf üzerinde de birtakım adamlar vardır. Cennet ve cehennemliklerin hepsini simalarından tanımaktadırlar. Cennetliklere, “Selâm olsun size!” diye seslenirler. Onlar henüz cennete girmemişlerdir, ama bunu ummaktadırlar. Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman, “Ey Rabbimiz! Bizi zalim toplumla beraber kılma” derler. A’râftakiler, simalarından tanıdıkları birtakım adamlara da seslenir ve şöyle derler: “Ne çokluğunuz, ne de taslamakta olduğunuz kibir size bir yarar sağladı! Sizin, ‘Allah bunları rahmete erdirmez’ diye yemin ettikleriniz şunlar mı?” (Sonra cennetliklere dönerek) “Haydi, girin cennete. Size korku yok. Siz üzülecek de değilsiniz” derler.” (A’raf 7/46-49)

“Münafık erkeklerle münafık kadınların, iman edenlere, “Bize bakın ki sizin ışığınızdan biz de aydınlanalım” diyecekleri gün kendilerine, “Arkanıza (dünyaya) dönün de bir ışık arayın” denilecektir. Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir. Bunun iç tarafında rahmet, onlar (münafıklar) tarafındaki dış cihetinde ise azap vardır.” (Hadid 57/13)

A’râf, yüksek yerler, yüksek mevkiler demektir. Bazı müfessirler, “A’râf” ile cennet ve cehennem arasındaki surun yüksek yerleri ve sırtlarının kastedildiğini ifade etmektedirler. A’raftakilerin ise kimler olacağına dair bilgilerimiz ancak ayetlerin bildirdiği kadardır ve kabul edilen rivayete göre ne cennete girmeye layık ne de cehenneme mahkum olmayanlar olduğu düşünülür ve A’raftakiler hem cennet umudundadır hem de cehenneme mazhar olmamak için Allah’a yalvarırlar.

Yine bir başka rivayette bunlar melekler olarak ve yine başka bir rivayette de cennettekilere hizmetçilik edecek kafir çocukları olarak anılır. Doğrusunu daima ve sadece Allah bilir. Lakin cennet ve cehennem olarak iki ebedi yurt varsa ve A’raf ile kast edilen arada bir sur ise bunun bir mekandan ziyade bir duvar veya geçici bir konaklama yeri olduğunu düşünmekte sakınca yoktur. Velhasıl bunların akibeti meçhuldür, işleri Allah’a kalmıştır.

Yazımızın gayesi elbette ahiret hayatının gaybi delillerini sorgulamak değildir ve aslen A’raf konusunu bu dünyaya taşımaktır.

Bu dünya A’raflıları

Yaşam üç ana gruptan teşkildir ve bu gruplar; bir yanda gafletler içerisinde dini inkarla yaşayan küfür ve şirk cephesinden (ki bunların sayısı bir hayli fazladır) ve bir yanda da iman ehli dindarlardan, bir de hala arayışları devam eden, hak ve hakikat ile dünya süslerinin, ahiret ile dünyanın, şehvet ve kontrolün, günah ve sevabın, haram ve helalin arasında ortada kalanlardan ibarettir.

Hak ve zulüm arasında kalın surların halen üzerinde olan bu orta grubu A’raftakiler olarak tanımlar isek benzetme çok yanlış olmayacaktır. Maalesef bunların sayısı da iman ehlinden bir hayli fazladır.

Dünya A’raflıları; akılları karışık, akıl ve vahyi hala buluşturamamış, dine saygılı hatta tabi ama muhabbetten uzak, beşeriyetle din arasında gidip gelen kalabalık gruptur. Her iki yana meyletmeye de müsait bu grup sadece İslam aleminden değil, tüm dinlerden teşkildir ve ecele dek kalan sürede rahat rahat tercih yaparız garantisini kendilerinde görenlerdir.

Bu A’raf ehli; hakkı ve adaleti tanıyan ama tatbikte zaruret görmeyen, iyi işler yapan ancak işlerine riya ve gösteriş katan, cennete csevdalı ama cehennemden sakınmayı çok abartmayan orta gruptur.

Bunlar, bazı yanlışları gördükleri halde, ileride tevbe eder kurtulurum veya birileri nasılsa kurtarır veya birileri aracı olur veyahut Yüce Allah rahmetiyle bağışlar diye düşünenlerdir.

Bunlar, ne cehennem ehli gibi kafir ruhlu, ne cennet ehli gibi itidallidir. Bunlar, münafık değildir, kafir değildir ama mü’min de değildir.

Bunlar, beşeri telaşlara fazlaca aldanan, dünyevi süslerle oyalanan, iyiliği sadece kendisine yapan, parayı seven ama tapmayan, şeytana düşman ama şeytandan sakınmayan, zulme düşman ama zulümle savaşmayanlardır.

Bunlar, imanları hala imtihan edilmekte olanlardır.

Bunlar, ata kabullerinden henüz kurtulamayanlar, nefse aldananlar, mal ve endüstriyi ilahlaştıranlar, makine ruhlular, tabiata ve pozitif ilimlere gereğinden fazla ehemmiyet verenlerdir.

Bu dünyalı A’raf ehli; her an ışığa kayabilecek veya karanlıklarda kaybolabilecek olanlardır.

Bunlar, sevap ve günahları yaklaşık olarak eşit olan, akibetleri henüz kesinleşmemiş olan, kalpleri ne temiz ve ne de kirli olanlardır.

Bunların imanları, itikad ve itimatları var ama zayıftır, zekatları olası ama yetersizdir, namazları var ama devamsızdır, ahlakları güzel ama yetersizdir, salih amellere niyetleri var ama gayretleri düzensizdir.

Velhasıl, dünya A’raflıları hala şaşkın ve kararsızdır.

Akibetleri müteakip ömürlerinin demlerine, sınavlarının kalan sorularına, niyet ve amellerinin güzelliğine ve Yüce Allah’ın rahmetine bağlıdır.

A’raftakiler hala tevbe umudu olanlar, hala rahmet kapısından geçebilecek olanlar, hala iman etmek için vakti olanlardır.

Lakin unutmamak gerekir ki zaman kısa ve ecel yakındır. Doğrulara atılmayan her bir adım, yanlışlara bir adım yaklaşmak demektir ve rahmet kapıları sadece güzel niyetlileri davet eder.

Ecel melekleri göründükten, mucizeler alenen belli olduktan, ecel veya kıyamet başladıktan sonra edilen firavun imanı beyhudedir, peşisıra salih amel işlemek ve imanı ispat etmek mümkün olmadığından meçhuldür, faydası da Allah’In rahmetine kalmıştır.

Tevbeler nasuh olmadıkça, iman kalbe yerleşmedikçe, İslam öze dokunamadıkça, ahlak güzelleşmedikçe kulu erdiremez, esenliğe çıkaramaz.

Allah güzel işlerin sevabını hemen, kötü işlerin günahlarını sonra verir ve bekler ki kulu tevbe etsin. Allah zalimlere bile süre verendir ki belki kul ıslah olur da tevbe eder diye bekler. Kimbilir dünya A’raflılarının hali belki tam olarak da budur.

Cennete giremeyen ama cehenneme de yakışmayan gerçek A’raflılar gibi dünya A’raflıları da kelimenin tam manasıyla aradadır, bıçak sırtındadır, her iki tarafa da devrilmeye çok yakındır.

Hakları sahiplerine hala iade etmeyenlerin, işlediği suçlar yüzünden af dilemeyenlerin, sünnet, vacip ve farz ibadet ve amellerde kaza borcu olanların, kırdığı kalpleri hala düzeltememişlerin, yarın kalan işleri tamamlayamamışların hali belki budur.

Teşbihte hata olmaz ve doğrusunu sadece Allah bilir ama dünya A’raflıları, dine ne tam girebilmiş ve ne de inkar noktasına varmamış olanlardır. Yine bunlar şirk ve küfür ile iman arasında bocalayanlardır. Keza yine bunlar tevh,d yolunda yürümekte olduğunu sana ama şeytan örümceğinin ağlarına çoktandır düşmüş olanlardır.

Netice olarak, arada kalıp sıkışmış bu orta grup dünya sınavının akibetleri henüz belli olmamış kesimidir ve sayıları da bir hayli fazladır. Cehennemlik olmamaları, onları cennetlik yapmayacaktır çünkü nasıl ahiret A’raflıları arınmak ve cennete girmek umuduyla beklerken ıslaha tabiyse, dünya A’raflıları da imana yakınlaşmadıkça cennetlikler cephesine asla dahil olamayacaklardır.

Bunun kısa özeti şudur ki; Kur’an insanlığı ve dinleri küfür ve iman cephesi olarak ikiye ayırır ve A’raftakiler olarak tarif ettiğimiz bu aradaki grup henüz bunlardan birine dahil olmamışların grubudur.

Cennetlere girmek için evvela lazım olan şey imandır ve A’raftakiler ilk önce imana kalplerinde yer açmak zorundadır. Yoksa iyi olmak, kalp kazanmak, sevmek, ibadet etmek, ahlaklı olmak, kalp kırmamak, haram yememek dahi cennetler için kafi değildir.

Ancak iman kazanıldıktan sonradır ki teslimiyet olacak ve cennet umutları artacaktır.

O zaman değin yapılan güzel işler ise kulu cehennem ateşlerinden korusa da cennete sokmaya yetmeyecektir. O halde akıl ve kalp şunu emreder;

Arada kalmamak, hatta (haşa) şefaate muhtaç olmamak, cehenneme mahkum olmamak için yapılacak ilk şey iman etmek ve sonra sadece Allah’a teslim olmaktır. Sırf bu iki güzellik dahi kulu ebedi cehennem ateşlerinden kurtarmaya kafidir ve diğer iyi huy ve ameller zaten bu ikisinin ardından peşi sıra gelecek ve akibet güzele doğru rota değiştirecektir.

Çünkü iman etmeden kimse cennete giremeyecektir.

Ahiret A’raflılarının yaşadığı cehenneme atılma korkusu dahi kulu bu dünyada adam gibi yaşama sevk etmeye kafidir. Kaldı ki cehennemin azap dolu çatırtıları duyulurken, cennetliklerin serin gölgelerde kahkahaları duyulurken bu gaflet anlaşılır değildir.

Nasıl iman edilir ve teslim olunur sorusunun ise cevabı Kur’an’dadır.

Ama bunun için evvela Kur’an’ı anlayarak okumak lazım gelir ve görülecektir ki o anlayarak okuma daha tamamlanmadan dahi dünya güzelleşecek, umutlar yeşerecek, mizaç yumuşayacak, ibadetler daha güzel bir mana kazanacaktır. Ve bu halde Kur’an, en büyük şefaatçi olarak kulunu himayesine alıp hakkında duacı olacaktır.

Bunun aksi olursa, yani kul imana ve Kur’an’a yanaşmaz ise beşeri ve ahireti müşküllere düşecek, bu durumda bırakın cennete girmeyi A’rafta kalmaya bile mazhar olamayacaktır.

Zaman dar, ecel yakın, kurtuluş kolay, azap fenadır.

Rabbim kullarını iman ve Kur’an’dan ayırmasın. Amin!

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslamda dost ve arkadaş kavramı

İslamda arkadaş ve dost kavramı

İslamda arkadaş ve dost kavramı Yüce Allah, iman, İslam ve ihsanı emretmiş, güzellik ve esenliğin ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir