Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / bilimin sınırı, duyuların menzilidir
imanilmihali.com
bilimin sınırı duyuların menzilidir

bilimin sınırı, duyuların menzilidir

bilimin sınırı, duyuların menzilidir

Bilim; bilinen, bulunan, akledilen, ispatlanabilen, uygulanabilen biriktirilmiş, evrensel verilerdir. Bilim, insanoğlunun ilk yaratıldığı andan itibaren biriktirerek getirdiği, tecrübe, ilke ve deneyimlerdir. Bilim, beş duyumuzla idrak edebileceğimiz ulaşılabilir gerçeklerdir.

İnsanın beş duyusu; elleri, derileri, kulakları, gözleri ve burnudur. Bunlar dokunmaya, hissetmeye, görmeye, koklamaya, duymaya yarar. Dili bunlara katmak ta mümkündür. Bunların en temel paydası ise fiziksel yani maddi olmalarıdır ki zaten bilimin görülebilir olma şartı da buradan kaynaklanmalıdır.

Bu beş duyunun tespit ve teşhis ettiği her şey beyin denilen kıvrımlı bir organa gider, süratle reaksiyon gösterilir ve tepki veya tepkisizlik hareket olarak ortaya çıkar.

Yine insan bu beş duyu ile hissedebildiği, görüp dokunabildiği şeyleri gerçek kabul eder.

Dokunulmayan, görülmeyen şeyler izafi kabul edilir ve tartışılırdır yani kesinliği şüpheli ve ispata muhtaçtır.

Dikkat edilirse bu organlar içinde olmayan beyin, dil, kalp gibi yaşamsal pek çok organ daha vardır. Onların içsel oluşu kasıtlı bilim adamlarınca sistem dışına itilmeleri için yeterli bir sebep teşkil ettiğinden olsa gerek bu anılan organlar duyu olarak nitelenmezler. Peki onlar ile duyu gerçekleşmez mi? Tartışılır elbet ama yeri burası değildir.

Varacağımız nokta şudur; bilimin toplamı, birikmiş ve zamanımıza gelmiş olanı insanoğlunun maddi olarak ispat ve temas edebildiği gerçekler veya ispatlanmışlar bütünüdür. Her ne kadar her etkileşim her ortamda aynı sonucu vermiyorsa da bilim ortak bir ortam ve katsayı belirleyerek sorunu çözmüş ama hakikate ulaşmaktan ziyade en kuvvetli varsayımı gerçek kabul etmiştir.

Bir sonraki zaman bir başkası formülü başka şekilde yazıp ispat edince de bilimin gerçeği bir anda değişmiş ve o yeni kabul gerçek olmuştur. Taa ki bir sonraki bilim adamının yapacağı bir başka keşfe kadar.

Bilimin menzili sahip olduğumuz bu duyu organlarının menzili kadardır. Yani görebildiğimiz en uzak mesafeye, dokunabildiğimiz malzemeye, işitebildiğimiz seslere kadardır bilimin menzili. Mikroskoplar, uzak teleskopları işte bu çıplak gözle görme işlevinin menzilini uzatma çabalarıdır ve sonuçta bilimin menzilini uzatma gayretleridir.

İşitebildiğimiz ses frekansları üzerinde çalışabildiğimiz aralıklardır ve makinelerle bu imkan genişletilmeye çalışıldığında aslında yapılmak istenen kulaklarımızın dolayısıyla bilimin ses cinsinden menzilini uzatmaktır.

Peki insanlık ve teknoloji adına varabildiğimiz görsel, işitsel, kokusal menziller ne kadardır?

Komik, acınası, zavallı bir haldedir. Sonsuz kainat düşünüldüğünde en görkemli (eğer gerçekse) en uzaklara gönderilen insansız uzay araçları ile gidilebilen mesafe uzayın derinlikleri hesap edildiğinde bir nohut tanesinden de miniciktir.

Bizim bilim sınırlarımız aslen dünya ile sınırlı, en fazla yakın gök dediğimiz samanyolu galaksisi ile sınırlıdır.
Bu dini manada şu demektir. Yüce Allah en azından yaşadığımız zamandaki beyin ve duyu kullanma kapasitemiz dahilinde bizlerin merak alanını dünya ve galaksi ile sınırlı kılmıştır ki bu daire içindeki bilim hayatın idamesi için yeterlidir. Ötesi ispatlanabilir olmaktan öte, izafi ve hayali olmak durumundadır.

Yüce Allah bu sayede bizleri gözümüzün önünde cereyan eden hakikatlere daha fazla odaklanmaya ve bahşettiği duyular ile kendisini beden ve tabiatta görmemizi istemektedir. Yani bilimin gayretlerinin sınırsız uzaya rotalanması israftan, boş emek ve meşguliyetten başka bir şey değildir. Bilimin odaklanması gereken sınırlar azami galaksi sınırları ve insan yaşamıdır.

Bilim yani akledilen şeyler ile din yani kalbe doğan şeyler ortak bir gayede buluşur ki bu Rabbimizin tanınması ve tekliğinin kabulü, ayrıca daha ahlaklı, daha adil insanca yaşamın temin edilmesidir. Sağlık, sanat, spor, ekonomi, siyaset, jeoloji vb. tüm bilimler bu gaye içindedir ve olmalıdır. Uzayın derinliklerine harcanacak hayali yolculuk bedelleri insan hayatının kurtarılmasına, tabiatın daha yeşil hale getirilmesine harcanırsa insanlık daha mutlu ve huzurlu olacaktır.

Silah sanayi gibi sektör ve bilim dalları bize aslında şunu ispat etmektedir ki uzay yolculukları, dna ve genetizm üzeri çalışmalar insani maksatlı değil, şeytani maksatlı gayretlerdir. Nitekim cennet arayışları, şeytani güçlerden yardım alma, ölümsüzlüğü yakalama, sihir güçlerini elde etme, yaşanası başka yerler bulma gibi gizli maksatlar bu şeytani maksatların adı konmamış hedefleridir. Çok yüksek maliyetli bu arayışların ise kimler eliyle yapıldığı malumdur (!) ve kurtarılması düşünülen hayatlar fakir ve mazbutların değil sefil mültitrilyonerlerin hayatlarıdır.

Öte yandan Yüce Allah bize gaybdan haber vererek görmeden iman etmemizi istemiş ve bunu dünya sınavının temel şartı olarak tespit etmiştir. Çünkü bu hakikat ve mucizeler elbet görünür hale gelecek ama o zaman iman etmek fayda vermeyecektir. Kıyamet tasvirlerinde de görüldüğü gibi; yıldızlar dökülecek, ay ve gök yarılacak, yukarılardan ordular inecek, yer altındakileri dışarı püskürtecek gibi tasvirler şu anki aklımızla idrak edemeyeceğimiz ama hakikat olan şeylerdir.

Yani bilim noksan, hatalı en azından çoğunluğu ile şaibelidir. Zamana yani çağa mahkumdur.

Yüce Allah idraklerimizi, duyu menzillerimizi açtığı andan itibaren şu an için gerçek görünen pek çok şeyin komik bir çocuk masalı olduğu da anlaşılacaktır.

O zaman? Bilim dinin gerisindedir demek yanlış olmayacaktır.

Yine kasıtlı bilim odaklarının, bilimi elle tutulur değilse inkarı gerekir kabilinden tutumları, dini ve Rabbimizi inkar değil de nedir?

Yüce Allah işte bu idrakimiz ötesi şeylere iman etmeyi bize gerekli kılarak sınavı başlatmış, aslen hakikat olan baki yaşamın kötü bir kopyası olan bu dünya hayatının geçici ve iğrenç olduğunu defalarca bildirmiştir.

Bu dünya yaşamı bir tiyatro sahnesine benzetilirse ahiret yurdu sayısız mükafat ve cezanın adil bir şekilde yaşanacağı belki yüzlerce boyuta sahip, daha binlerce rengin görüleceği, onbinlerce sesin duyulur hale geleceği bir mekan olacaktır. Oradaki kalıcı ve asıl hakikat olduğu içinde buradaki gerçeklerimiz sadece geçici birer kabulden öte gitmeyecektir.

Kaldı ki sonraki hakikat önceki hakikati silecek ve tarihe gömecektir. Gözler o hakikatleri görünce dünyadaki eski kabuller de çöpe gidecektir.

İşte din ve imanın akli mantığı ve açıklaması kanaatimizce budur. Allah bizlere zamanı geldiğinde daha fazla ilim verecek ve muhtemeldir ki bizler şu an % 3’ünü kullandığımız beynimizin ahiret yurdunda belki % 90’ını kullanır hale geleceğiz. Sırf bu bile yeterli bir sebeptir.

Daha konuşma fiilinin nasıl bu kadar muazzam, doğru ve hızlı cereyan ettiğini çözmekten acil bilimin dine saygı duyması, her ilmi adımda Rabbimize daha fazla iman edilmesi gerekir ki bu sayılı günleri kalmış dünya hayatını mekanikleştirme çalışmaları baştan sona beyhude çabalardır. Bir büyük tehlike de şudur ki insanoğlunun haddini ve sınırlarını aşarak (eğer doğruysa) menzil ötelerine uzanma çabaları kıyameti de hızlandırabilecek müdahaleler telakki edilebilir.

Doğrusunu Allah bilir ama bilimin hedefi insanoğluna hizmet, Rabbimize daha fazla iman etmeyi teşviktir. Bu gayelere hizmet etmeyen her türden bilim ise şeytanidir ve haddi aşmaktır. Ayetlerde kastedilen değerli alimler bu şeytani alimler değildir elbette. Sözü sadık ve cennetlik alimler işte bahsettiğimiz o Rabbe imanı ve insanlığa hizmeti esas alan rahmani kulların yaptığıdır.

Duyuların menzili ile elde edilebilen zavallı bilim duyuların ötesinde, kalp, akıl, şuur, iman ile çok daha uzaklara uzanabilir. Ancak bilim akıllı bir şeytancılıkla bunu reddederek imanı ve İslam’ı ötelemektedir. Müslüman bilim adamlarının da bu noktada sessiz ve isteksiz davranması, bilimi ve uzay araştırmalarını hatta bedensel (Dna, genetizm vb.) çalışmaları gayri Müslimlere teslim etmesi imanı artırmaya yazık ki hizmet etmemektedir.
İslam âlemi bilimi tüm dünyadan farklı olarak ulvi ve rahmani maksatlar için kullanmalı, kullanabilmelidir. Çünkü dünyanın sistemine tabi olan İslam bilimi bir süre sonra onlara benzemeye, inkâr ve isyana yelken açmaya mahkûmdur.

İslam aleminin bilim için önderi ve nuru da muhakkak Kur’an’dır.

Bilginin icadı diye bir şey yoktur. O bilgi zaten vardır ve bulunmayı, anlaşılmayı beklemektedir. Bu yüzden keşfedilmesi söz konusudur. Bilim adamlarının yaptığı bu bilineni keşfedip kullanılabilecek hale getirip insanlığa sunmaktır.

Öte yandan bilim evrenseldir. Yani İslami ve İslami olmayan bilim diye bir şey yoktur. Doğru olan mevcut bilimin İslam dünyası hayatına sokulma şeklinin araştırılması gereğidir. Yani telefonun icadı evrensel, telefonun İslam âlemince nasıl kullanılacağı İslami bir şeydir. Yoksa İslami bir telefon modeli yoktur.

Yüce Allah ayetlerinde duyu olarak kabul ettiğimiz göz ile kalp gözünden bahsetmektedir. İlki için kullanılan ifade genelde görmezler şeklindedir ve insanlar körlük ve nankörlükle suçlanır. İman sahiplerinden ise kalp gözü mühürsüz-açık olanlar diye söz edilir ki kalp gözden çok daha öteleri görüp idrak edebilir.

Allah mü’minlerin tüm kalp gözlerini açık etsin.
Allah bilimi ve insanlığı kendisine daha fazla iman noktasına eriştirsin.
Rabbim İslam alimlerinin gözlerindeki berzahları kaldırsın.
Rabbim ayetlerini daha anlaşılır kılsın.

Amin!

 

bilimin sınırı, duyuların menzilidir

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi? Derin Asr-ı Saadet özlemiyle yanıp tutuşurken, tevhid yolunda ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir