Anasayfa / Global siyonizm / Biyolojik, kimyasal, genetik globalizm
imanilmihali.com

Biyolojik, kimyasal, genetik globalizm

Siyonizmin tezgahları önce bir tehdidin var olduğuna dünyayı inandırmak (mesela HİV virüsü yani AİDS), sonra bir miktar insanın ölmesine (mesela 100 – 500 bin) müsaade etmek ve daha sonra aniden bir aşı veya panzehir bulmuş vaziyette ortaya çıkarak kendi istekleriyle ve bedelsiz kobay halinde aşılayarak daha çok insanın ölmesine imkan sağlamak ve bu arada para kazanmak şeklinde çalışır. Teknolojik sinsi gayeler de cabasıdır. Bu bir insanlık katliamıdır. Dünya rezerv ve gıdalarının ancak az nüfusa yeteceğini hesaplayan siyonistler lüzumsuz insanların ölmesini ve ürememesini temine çalışırlar ki chemtrails’ler (kimyasal rotalar) bunun en gerçek ve aleni uygulamalarıdır. Bu silahların bir etkisi de yarattığı korkudur ki bu korku ileri seviyelerde küreselcilerin tezgahlarına hizmet eder.

Charles Darwin, savaşları, etnik temizlik için biyolojik bir gereklilik olarak görüyordu ve çoğu lideri de buna ikna etti. Öjeni (Yunanca iyi doğum) teorisi (İnsan ırkının genetik ıslahı) ise sakat ve hastaların çoğalmasını engellemek, gerekirse öldürmek, sağlıklı bireylerin sıklıkla çiftleşmesini sağlayarak (pornografik yayınları düşününüz) güçlü nesiller üretmek düşüncesine dayalıydı. Bu iki fikir biyolojik müdahalelere de temel teşkil etti.

Biyolojik savaş maddelerinin 1925 Cenevre protokolü (132 ülke) ile savaşlarda kullanımı ve 1972 yılında imzalanan (Ülkemiz dahil 143 ülke) biyolojik silahlar sözleşmesi ile biyolojik maddelerin üretim, kullanım ve depolanması yasaktır. Buna rağmen yaşanmakta olanlar bize aksini söylemektedir. Mikrop ve virüslerden medet uman bu hainlerin bahanesi de sözde küresel ısınma ve ozon tabakasının onarılmasıdır. Paris İklim anlaşması (ABD çekilmiştir) ve Kyoto protokolüne imza atan ülkeler aynı zamanda topraklarında ve hava sahasında kendilerinin veya birilerinin ilaçlama yapmasına müsaade etmektedir. Oysa ortada ne yırtık vardır ve ne de delik. Maksat başkadır.

Yakın zamanda bu biyolojik taarruzlarla dünya nüfusunu azaltma gayretleri artmış, düşüklere, az doğurganlıklara, erkek sperm sayısız azlığına, kısırlığa sebep olan bıkkınlık, tembellik ve üşengeçlik veren gökyüzünden menşei belirsiz uçaklarla salınan gazlar ile insan nüfusu kendi iradelerinin dışında azaltılmaya, hastalıklar artmaya ve ölümler sıklaşmaya başlamıştır. Uçakların motorlarından çıkan veya yakıt tankından sızan duman diye kapatılmaya çalışılsa da atmosfere sayısız uçağın sprey şeklinde aeresol bıraktığı artık malumdur. Üstelik yarınların küresel dünyasına geçişi temin edecek 5G teknolojilerinin etkili olabilmesi (!) için de bu spreyler şarttır!

Chemtrails’ler (Aeresol püskürterek) ve Countrail’ler (Uçak motorundan ilaçlama) henüz yasal kısıtlamaya tabi değildir ve etkileri de tam bilinmemektedir. Medeni ve aydın ülkelerde dahi kullanılan bu biyolojik savaş maddeleri halen belli bir kesimin elinde zehirlemeye ve öldürmeye devam etmektedir. Hem de insanlığın haberi olmadan ve rızası alınmadan! İnsanlar, Rockefeller önderliğindeki genetik mühendisliğinin havadan spreyleme tekniği ile yarattığı tesirin farkında dahi değildir. Ve bu daha başlangıç, provadır. Sarı öküz misali insanlık şayet elini kaptırırsa, kolu ve bedeni mecburen o tornaya sıkışacaktır.

Spreyleme (Chemtrails) ile ortaya çıkan maddelerden sadece biri olan alüminyum alzheimer, beyin sorunları ve meme kanserine doğrudan etki eden bir maddedir. Bunların hala yasal olarak kullanımda olması ise tehlikenin vardığı noktayı göstermeye yeterlidir.

Chemtrails izleri; gündüz ve güzel havalarda (gece ve yağmurda etkisizdir) beş saat asılı kalmakta, dağılıp bulut şeklini almakta, sonra kaybolmaktadır. Bunu yapan uçakların kabin içleri incelendiğinde ise görülür ki oturaklar yerine monte edilmiş sıralı tanklar ve her tanka bağlı sayısız hortum ve motorlar vardır. Dahası pilot kabini içinde chemtrails açma ve kapama düğmeleri mevcuttur. Kimyasal spreylemenin önemini anlamak içinse 50 kg şarbon sporunun kapalı bir stadyumdaki 75.000 kişiyi öldürebileceğini söylemek yeterli olacaktır. Keza, 1754 ve 1767 yılları arası İngilizlerin çiçek aşısına bandırılmış battaniyeleri kızılderililere vererek toplu ölümlerine neden olduklarını da bilmek kafidir.

2020 Nisan’ında hem de uluslar corona ile mücadele ederken, meşhur küreselci Bill Gates, küresel ısınmayı durdurmak için stratosfere milyonlarca ton toz püskürtmek istediğini duyurdu. Buna göre her gün 800’den fazla dev uçak tebeşir tozunu (!) dünya yüzeyinin 12 mil yukarısına taşıyacak ve oraya serpecek. Nasıl? Chemtrails’in işleme mantığına aynen uygun mu? Yoksa güneşi perdeleyip corona etkisinin sürmesini sağlamak mı?

Ebola, ZİKA virüsleri laboratuvarlarda üretilen ama her nasılsa Afrika’da ortaya çıkan ve ansızın bir hafta içinde ortadan kaybolan virüslerdir. Bağışıklık sistemini çökertecek HİV virüsü (AİDS) ise yaygınlaşmakta olan eşcinselliği önlemek bahanesiyle 1977 yılında ortaya çıkmıştır ve milyar dolarlar harcanan proje ile sayısız insan hayatını kaybetmiştir. Covid-19 virüsü de Bill Gates/Fransa/ABD/Çin patentli ve anlaşılan çok uluslu bir laboratuvar ürünüdür. İspanyol gribinin çıkış noktası ise bilinmemektedir.

İnsan öldürmenin 3 ila 50 yıl arasında cezası varken GDO’lar (bir canlının veya varlığın gen diziliminin değiştirilmesi veya ona kendi doğasında olmayan bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalar) ile toplu öldürmelerin cezası hapis değil yakalanılsa dahi para cezasıdır çünkü yasaları yapanlarla ihlal edenler aynı takımdadır. Chemtrails’ler ise halen ispat edilemeyen bir suçtur ve cezası dahi yoktur. Neticede kimse hemen ölmemekte, kanser olsa da sebebin bu olduğu anlaşılamamakta, kısır kalsa da buna ispata dayandırmaya kimsenin gücü yetmemekte, davalar senelerce sürmekte ve davacılar nedense kaybetmektedir. Çok nadir hallerde tazminatlar ödense de tamamına yakını küreselciler lehine sonuçlanmaktadır.

Denemeleri 1973 yılında başlayan ve ilk defa 1986 yılında uygulanan GDO ve chemtrails aynı anda ve değişik usuller tatbik edilerek kullanılır ki bunda hedef; İnsanları doğrudan etkilemek, hayvandan insana geçen hastalıklar üretmek, tarım ürünlerini etkilemek suretiyle dolaylı yoldan yine insana tesir etmektir.

Genetik siyonizmi iblisin ahdi istikametinde hayat bulan, doğala düşman, fıtrata aykırı bilimsel hal ve maksadın adıdır. Genetik ilmi son yıllarda moda olan genlerle ilgili araştırma ve müdahaleler ile, sözde sağlığa destek ve insanlığa yardım adına; kök hücre yapılarını değiştirme, olağan yapıyı bozma, sunileştirme, biyolojik silah geliştirme, klonlama, nüvenin özünü yok etme, ırsiyetine dokunma girişimleridir. Teknoloji ve paranın sahibi siyonizm, bu güç ile dilediği hakikati batılla değiştireceğini, dilediği çarpıtmayı hayata geçirebileceğini umut ederek, ilahi ve dengeye dayalı sistemi beşeri sistemlerle yer değiştirmeye çalışmaktadır. Bu yolda siyonizmin pozitif bilimleri de bu nedenle icat etmiş, uydurmuştur.

Hz. Yusuf kıssasında 7 yıllık bolluğu takiben yedi yıllık kuraklık vardır. İşte siyonizmin önümüzdeki günler için bir planı da budur. Üstelik bunu Dünya Ticaret Örgütü adı altında yapmaktadır. (Dünya Sağlık Örgütü’de bunların elindedir.) Tüm dünya halklarının elinden geliştirilmiş tarım ürünlerini “Zihinsel Mülkiyet Ürünleri” adı altında yaptırımlarla almakta, o ülkeye veya bölgeye ait ürünlerin bile yetiştirilmesine müsaade etmemektedir. Akıllarındaki kıtlık planı doğrultusunda ülkelerin her ürünü dikmesine izin vermemekte, doğal tohuma savaş açmakta, dikim kotalarına zorlamaktadır. (Oysa kendileri doğal tohum saklamak için ultra hangarlar yapmışlardır.) Doğal tohum saklamayı bile yasaklayan siyonizm çok ama çok güçlüdür. Oysa aşağıdaki ayet insanlığın zulme son vermesi ve bereketi yakalaması durumunda doğal tarımla zaten ulaşacağı maksimum verimi anlatır. Bugün buğdaylar aynı hasılatı (bir tohumdan yedi yüz buğday alınamıyorsa) vermiyorsa sebep sistemde, tarlada değil zalim ve nankör insandadır.

“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” (Bakara 2/261)

CFR (Counsil of Foreign Relations, Dış İlişkiler Konseyi) ABD dış politikasına egemendir. (Rockefeller Vakfı) Ortadoğu savaşlarının ardında da, silah ve organ ticaretinde de bunlar vardır. Hatta bu savaşlarda kan ticareti amaçlar listesinde üst sıralarda yer almaktadır. Çünkü servet babası siyonların kanı uzun yaşam umuduyla sıklıkla değiştirilmektedir. Tütün ve uyuşturucu baronları da bu vakıf himayesinde ve teşvikinde iş görmektedir. Kalp ve böbrek vakıfları da kontrolündedir.

Gen araştırılmalarında saklı gaye, insan bedenlerinin cennet hayatına alışkın, hastalıkları yenebilecek bağışıklık sistemine tekâmülünü geciktirmek veya engellemektir. Tali gaye ise hedef kitleye tatbik edilecek enjeksiyon ve kısmi zehirlemeler için enfeksiyon bulaştırma olasılıklarını tespit etmek, ülkelere veya sağlık durumları ve yaş gruplarına göre insanlık için ayrı tedbirler geliştirmektir. Mikroçiplerle hastalığı bireyin kendisinden önce tespit ederek, karantina suretiyle salgınları engellemek vaadini savunan küreselciler, uzaktan kontrol gibi emellerini ise asla dile getirmeyerek sevimli görünme ve ikna etme gayretindedir. (Yani iblis gibi yalan vaade yemin etmekteler.)

İblis kendisine tanınan belirli sürenin bir bakımdan da buna bağlı olduğunu düşünmektedir. Yani kıyamet, insan bedeni mesela köpek balığı gibi kansere yakalanmaz bir hale gelene dek kopmayacaktır. Oysa inancımız o dur ki genlerin şifresine asla erişilemeyecektir çünkü genler Allah’ın imzasıdır. Bir gayeleri de gen araştırmalarını başka ellere bırakmamak, her şeyden haberdar olmak ve sakıncalı durumları engellemek, yasal mevzuattan korunma kalkanı oluşturmaktır ki insanların tamamı aynı gen yapısına sahip değildir. Bu fark anlaşılmasın diye sektörün köşe başlarında hep kendileri vardır.

Siyonizm Rockefeller tekelindeki ilaç, tıp ve biyoloji alanları başta olmak üzere sağlık sektörüne egemendir, hücre yapılarını, denge ve düzenleri değiştirip yıpratarak, kopyalayıp çoğaltarak, klonlayarak, alın yazısı izlerini madde üzerinde arayarak, karşıt madde yaratmaya çalışarak, habersiz kobaylaştırarak, aklı sunileştirmeye çalışarak, ölümsüzlüğü arayarak, metallere ruh katmaya çalışarak mükemmel yaratılıştaki insanın yapısını (kendi ahdine sadık kalarak) değiştirmek gayretindedir. İşin teknoloji ve dijitallik boyutu ise Bill Gates’in sahasıdır.

Yurdumuzda son on yılda bir milyon, dünyada yüz milyon çocuk kayıptır. Bunların dilenci yapılmak için kaçırılmadığı açık, zengin siyonist Yahudilere yedek parça (organ) ve laboratuvarlara deney malzemesi olduğu bellidir. Mecburi ortak yaşam mahkumları (hapishane, okul, yurt, hastane vb.) rızası alınmayan kobaylardır. Zorunlu aşılara da bu bakımdan temkinli yaklaşmak gerekir. Çünkü bu aşılar en basitinden meçhul bir sonuç doğurabilecek, ciddi organ yetersizliklerine sebep olabilecek denemelerdir. Acı olan bunun bireylerden habersiz yapılıyor oluşudur. Mikroçip aşıda da sıkıntı şuradadır ki insanlık asla o aşının tam etkisini öğrenemeyecektir. Tıpkı şu an şeytani emellerin gaye, usul, silah ve etkilerini bilmekte aciz kaldığımız gibi!

Klonlama gayretleri sözde bilim, insanlık ve açlıkla mücadele adına yapılmaktadır ama asıl gaye kendileri için savaşacak ruhsuz, sahte, güdümlü süngerimsi askerler yetiştirmek (bunları insan imali UFO’larla kullanıp uzaylı istilası benzeri durum yaratmak) ve bir ruhluyla ruhsuzu birleştirerek ruhlu elde etmeye çalışmaktır ki bunun hikâyesi rivayete göre çok eskilere ve GOLAN’a kadar gider. Yaratılanı değiştirmek gayesi ise hep ilk sıradadır. Fabrikasyon gıda seri üretimi göründüğü kadarıyla bahanedir ve başarılı olsa da sunulacak şey GDO’lu gıdadan başka bir şey değildir. (Kanaatimizce Sünger adam ve klonlama işleri muhtemelen Avustralya’da yapılmakta ve Denver’da kullanıma hazır hale getirilmektedir.)

Biyolojik savaş maddelerine yeni dünya ile ilgili daha canlı bir örnek verelim ve derin ABD ile küreselcilerin işbirliği ile yakın kıtlık yıllarına dair neler planlandığına bakalım.

Pentagon ABD gıda güvenliği kapsamında tarlalara virüs yayabilen böcek ordusu ile hastalık veya bakteri yaymak istiyor. Bilim adamları projenin biyolojik silaha dönüşeceğinden endişeli. ABD Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Ajansı (DARPA) tarafından geliştirilen projeye “müttefik böcekler” adı verilmiş. CRISPR gibi gen değiştirme teknikleriyle böceklerin genomları üzerinde oynanarak mısır ve tahıl tarlalarında ürünlerin dayanıklılığı artırılmak isteniyor. Örneğin beklenmedik bir sele maruz kalan tarlalara salınacak böceklerle ürünlerin büyümesi yavaşlatılarak selden zarar görmeleri engellenebilecek! DARPA tarafından yapılan açıklamada her sezon hedefli tedavilerin yapılacağı, böylece ABD gıda üretiminin hastalık, sel, don ve hatta dış ülke saldırılarına karşı korunmaya alınacağı, gıda güvenliğinin ulusal güvenlik unsuru olarak görüldüğü kaydediliyor. Proje için gerekli fon ayrılmış durumda. İlk denemeleri de başarıyla sonuçlanmış. Yaprak biti aracılığıyla mısır bitkisine florasan etkisi olan virüs bulaştırılmış. Test sonucunda mısır yaprakları ışık yaymaya başlamış! Yani kıtlık yaratmak veya DOĞAL TARIMI BİTİRMEK gibi bir niyetleri yok!

Geçtiğimiz eylül ayında Wikileaks kurucusu Julian Assange (bizlerden çok daha fazla şey bildiği kesindir) çok uzun süredir sığındığı Londra Ekvator büyükelçiliğinde verdiği mülakatta “Yaşayan son özgür nesil” olduğumuzu belirterek “Akıllı Şeytani Toz” diye bir kavramdan bahsetti. Assange bu konuya girdikten çok kısa süre sonra yayın aniden kesilmişti. Assange’in şeytani toz diye adlandırdığı akıllı toz (Smart Dust) yeni bir konsept değil. 1990’lı yılların sonundan beri geliştirilmekte. Neredeyse toz büyüklüğünde, enerji ihtiyacını havadaki radyo dalgalarından karşılayan, GSM ağları üzerinden konuşmaları (bilgi alışverişi), etkileşimleri ve ya da yönlendirmeleri sağlayan bir sistem.

Henüz birbiriyle konuşan otonom arabaların bile piyasaya sürülmediği bir dünyada yaşıyoruz ama akıllı toz konsepti farazi değil. Assange bu teknolojinin sadece dünya elitleri ya da bu teknolojiden anlayıp kendini koruyabilecek kişiler için değil, herkes için güvenli hale getirilmesini istemekte.

ABD’nin Huawei firmasına karşı verdiği savaşın aslında dünyanın baz istasyonları alt yapısını ya da başka bir deyişle Matrix’in anahtarını ele geçirme savaşı olduğunu anlamak lazımdır. Dünyada ve hatta insan vücudu içinde ayak basmadık yer bırakmayan, gözle görülemeyen ama GSM ağları üzerinden yönetilebilen bu mikroçiplerle ya da sensörlerle yapılabilecekleri tahmin etmek bile zordur. (İzlemeyenler için 2012 Revolution dizisi iyi bir seçenek olabilir)

Bir de DDT’ye bakalım; 1939’da böcek öldürücü olarak piyasaya sürülen Dikloro Difenil Trikloroetan (DDT)’nin girmediği ev kalmamıştı. Üretenler ölümcül olduğunu biliyordu. Buna rağmen yarım asır kullandırdılar. Sıtma ve tifüs ilacı diye pazarlanan DDT sıradan ücra köy evlerinde bile vardı. Çocukların bitlenmemesi için kullanıldı. Hayvanlara verildi. Bitkilerde böcek öldürücü olarak kullanıldı. Sonuçta milyonlarca insan DDT yüzünden öldü. Milyonlarca çocuk sakat / engelli doğdu. Kadınlar düşük yaptı, sayısız insan kansere yakalandı. Hayvanlar telef oldu, toprak zehirlendi, böcekler mutasyona uğradı. DDT mucidi İsviçreli kimyager Paul Hermann Müller’e 1948 yılında Nobel ödülü verildi.

Kimyacı Rachel Carson DDT’ye karşı savaş başlattı. “Silent Spring- Sessiz Bahar” kitabını basmaya kalkan 20’den fazla matbaa yakıldı. Kitap ancak 1962’de basılabildi ama Carson bunu 1964 yılında hayatıyla ödedi. Kennedy, Carson’un kitabını övünce Amerika karıştı. Dünyada ilk yasak Macaristan’dan geldi. Monsanto’nun ürettiği DDT, Nixon yönetimince 1972’de ABD’de de yasaklandı. Ama zehrin üretim ve tüm dünyaya ihracatı (muhtemel gizli bir anlaşma gereği) serbest bırakıldı.

Carson, kara propaganda ile DDT’nin yasaklanmasına sebep olduğu için milyonlarca çocuğun ölümünden sorumlu tutuldu. Oysa gerçek tam tersiydi. Bu süreçte ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) ile İlaç ve Gıda Dairesi (FDA) ise DDT’nin zararsızlığını savunuyordu. Şaibeli Dünya Sağlık Örgütü de DDT’cilere göz yummaktaydı.

Aradan seneler geçmiş, DDT’nin ölümcüllüğünü savunan çok sayıda kişi ya şarlatan, ya Hitler’den daha aşağılık düşman ilan edilmiş, hatta ölü bulunmuştu. EPA, DDT’nin halk sağlığını tehdit ettiğini kabul ettiğinde toprak, su, böcekler, bitkiler, hayvanlar ve insanlar çoktan zehirlenmiş ve bir bölümü ölmüştü bile. ABD kendi ürettiği DDT’yi 1972’de yasaklarken Türkiye’de yöneticiler uzun süre sessiz kaldılar. 1987’de kısmen başlayan yasağın tümüyle uygulanması için 15 yıl daha geçmesi gerekiyordu. Bugün hala yasaktan sonra doğmuş, DDT’nin adını bile belki hiç duymamış ve şimdi anne olmuş kadınların sütünde bitki ve toprakta DDT’ye rastlanıyor.

Son bir örnek daha verelim; Hipnoz eden elindeki bir saati hedefin göz hizasında sallar ve hasta transa geçer. O saatler özeldir. İçerlerinde ki taşlar beyin dalgalarındaki elektriklenmeyi anlık olarak keser ve hipnoz gerçekleşir. Sıradan bir saatle bu mümkün değildir. Tüm saatlerde taşın etkisi aynı değildi ve daha sonra bu taşlar kol saatlerinde de kullanılmaya başlandı. Kol saati ilk çıktığında gazetelerdeki slogan ve reklamlar şöyleydi; Kol saati sol kola takılır! (İnsanın sol tarafı elektromanyetik etkilere daha açıktır.) Taşların elektromanyetik özelliği ile beyin arasındaki ilişki bilimsel olarak da bilinmektedir. Negatif etki yaptığı gibi pozitif etki de yapan taşlar vardır. İnsanlarda sıkça görülen sürekli uyku hali, unutkanlık, odaklanamama, halsizlik vb. bitkinliklerin bir sebebi de beyindeki bu elektromanyetik akımın kesintileridir.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Eğitim ve yargı siyonizmi

Eğitim ve yargı siyonizmi

Eğitim anarşileri Eğitim ve öğretimin toplumların aydınlanmasında ve ilerlemesinde ne denli önemli rol oynadığını çok ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir