Anasayfa / Büyük İman İlmihali
imanilmihali.com
Büyük İman İlmihali

Büyük İman İlmihali

İÇİNDEKİLER

İmanı veren ve bilen sadece Yüce Allah’tır. Burada anılanlar asla imana kefil olmak veya imansızlıkla itham etmek değil, iman denen yaşam gayesinin hikmetini anlatabilmek ve şirk belasına esir düşmüş gönülleri yeniden aydınlığa çıkarmak gayretidir. Doğrusunu daima ve sadece Allah bilir.

1. TANIMLAR

2. İMAN ETMEK VE İNANMAK FARKI

3. NEDEN VE KİME İMAN ETMEK

4. NASIL İMAN ETMEK

5. İMANIN ESASLARI VE ŞARTLARI

* ALLAH’A İMAN

* AHİRETE İMAN

* KUTSAL KİTAPLARA İMAN

* PEYGAMBERLERE İMAN

* MELEKLERE İMAN

* KAZA VE KADERE İMAN

6. İMANIN ÇEŞİTLERİ

7. İNANÇ BAKIMINDAN İNSANLAR

8. İMAN VE İSLAM

9. İMAN VE AMEL

10. İMAN, İBADET VE AHLAK

11. DİNİMİZ İSLAM

12. AHLAK

13. SALİH AMEL

14. İBADET

15. ORTAK İNSANLIK DEĞERLERİ

16. ŞİRK VE KÜFÜR

17. TECDİT VE İÇTİHAT

2. İMAN ETMEK VE İNANMAK FARKI

İnanmak, kalpten veya dille, bir şey veya kimseye güvenmek, itimat etmektir. İnsan her şeye inanabilir ve bir zaman sonra fikrini değiştirebilir. İnandığı şeyler başkalarına zarar vermediği sürece vebal altında değildir. Bir zaman sonra gerçeği bulma ihtimali bakidir.

İman etmek ise; kalpten, kalıcı, kökten, şartsız ve koşulsuz olarak, ikna olarak Yüce Allah’a inanmak ve güvenmektir. İman sadece Allah içindir ve başkalarına iman edilmez. İman kalıcıdır, doğrudur, hakikattir, zaman ve olaylar ile değişmez, mutlaktır.

Akaid ve kelam

Akaid ve kelam, İslam dininin inanca ilişkin, yani itikadi hükümlerini ele alan ilim olarak tanımlanabilir.

Ancak tarihi süreç içerisinde, iman esaslarından özet olarak, tartışmaya girmeden, sadece Kur’an ve hadislerde yer alan bilgileri aktarmak suretiyle bahseden ilme akaid, bu esasları akıl ışığında inceleyen, delillendiren, bunun yanı sıra doğrudan doğruya inanca ilişkin bir mesele olmasa da iman esaslarının açıklanması, ispatı ve savunmasına yardımcı olacak konuları da ele alan ilme ise kelam denilmiştir. Yani takip edilen metottaki farklılaşmaya dayanarak akaid ve kelamı ayırmak, kelamın, akaidin bir ileri aşaması olduğunu söylemek mümkündür.

İMAN PENCERESİNDEN İNSANLAR

Âdemoğlu hatasız günahsız yaşayamaz. Çünkü iyiliği ve güzelliği yaratan Yüce Allah kötülük ve çirkinliği de yaratmıştır ve biz fani kullar ama nefsimize yenik düşerek ama gafletle şeytana yanaşarak kendimize zulmeder ve açlık ve şehvetin etkisiyle hata işleriz.

Vicdanımız ve kalp sesimiz bizi yanlış yaptığımızda ikaz eder ince bir sızıyla. İçimiz daralır ve keşke yapmasaydık deriz. Tertemiz bir mendile sürülen bir çamur gibi o iş bizde hoş olmayan izler bırakır. Tesellimiz o hatayı tekrar etmemek için kendimize verdiğimiz sözdür. Kendi iç hesaplaşmamızdan sonra hemen başkalarının tepkileri için endişe etmeye başlarız.

Hatamızın boyutuna bağlı olarak bazen toplumun tepkisinden bazen Yüce Allah’ın hoşnutluğunu kaybetmekten korkarız. Bu anlamda insanlar iki çeşittir.

Teki “Elalem ne der? Başkalarının yüzüne nasıl bakarım?”, diğeri “Allah’a nasıl hesap veririm? Nasıl can veririm?” der.

İlkinden fani dünya putperestliği yapan zavallı kulların beyhude çırpınışları, diğerinde kul olma bilincini taşıyan imanlı gönüllerin kalp ağrısı vardır. Bu fark insan olarak yaratılmanın gayesine temas edebilme derecesinin ta kendisidir.

Zevk ve sefa ile güzel zamanlarda dünya hayatının eğlencelerine dalarak baki dünyayı unutmak kadar, acı ve vicdan sızısında da baki hayatı unutmak ta kaybetmektir.

“Göklerdeki ve yerdeki her şeyi Allah’ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişi gizlice konuşmaz ki, dördüncüleri O olmasın. Beş kişi gizlice konuşmaz ki altıncıları O olmasın. Bundan daha az, yahut daha çok da olsalar, nerede olurlarsa olsunlar, O mutlaka onlarla beraberdir. Sonra onlara yaptıklarını Kıyamet günü haber verecektir. Allah, her şeyi hakkıyla bilir.” (Mücadele 58/7)

Kazanmak için zorlukta sabretmek, kolaylık ve güzellikte şükretmek gerekir. Her iki durumda da hitap edilecek, el açılacak, dua ile yardım istenecek olan Yüce Allah’tır.

Başkası, başkaları bize ne mükâfat ve ne de ceza vermekten çok ötedir. Hoşnutluğu istenecek, azabından korkulacak, rızası için secde edilecek sadece Yüce Allah’tır. Hiçbir yaratılmışın gücü bize ne zarar ne fayda vermeye yetmez. Malikimiz sadece Allah’tır. Unutulmamalı ki zalimlere zulmetme yetkisini veren de Yüce Allah’tır.

“(Ey Muhammed!) De ki: “Allah’ı bırakıp da, sizin için ne bir zarara ne de bir yarara gücü yeten şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Maide 5/76)

Yapılması gereken kendini düzeltmek, hesaptan önce kendimizi hesaba çekmek, hataları tekrarlamamaya çalışmaktır. Yoksa başkasından korkmak ve çekinmek değil.

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir.” (Maide 5/105)

En karanlık odalarda da olsak, en kuytu köşelerde de saklansak, fısıltıyla da konuşsak, hatta sadece aklımızdan geçirsek bile duyan, gören, bilen biri hep vardır. O biri Allah’tır.

Bu nedenle başkasından değil sadece Allah’tan çekinmek doğru olandır.

“Şayet Allah sana bir zarar dokundursa, bunu O’ndan başka giderecek yoktur. Fakat sana bir hayır dokunduracak olsa onu da kimse gideremez. Bil ki O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (En’am 6/17)

Başa dön

3. NEDEN VE KİME İMAN ETMEK

Fıtrat; yaratılış serüveninin adıdır ve din sadece insanlar ve bu dünya hayatı içindir. Bu hayatın öncesi ve sonrasının kaideleri başkadır,

Misak; and, yemin, ahid. Elest günü (Kalu Bela) ruhlar âleminde tüm ruhların Yüce Allah’a ve imana dair verdiği ahdin adı.

Dünya sınavı; topraktan yaratılan ilk insan ve eşinin cennette, Allah’ın yasağına rağmen, iblis tarafından kışkırtılarak, yasak meyveyi yemesiyle ve yeryüzüne gönderilmesiyle başlayan kısa ve geçici ceza ve imtihan süreci.

FITRİ MİSAK

Tefsir alimlerinin büyük çoğunluğu, A’raf Sûresi, 172. Ayeti esas alarak, “misakın ana rahminde başladığını, bu soru ve cevabın bedene ruh ilka edilme safhasında gerçekleştiğini” ifade ederler.

“Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da, “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.” (A’raf 7/172)

Allah’ın zamandan münezzeh olduğu dikkate alındığında, bu mânâyı kavramak kolay olur. Değişik zamanlarda yaratılan insanlar, birbirlerine göre önce ve sonra gelmiş olsalar bile, Allah’ın ezelî ilminde hepsi hazırdırlar ve bu soruya hep birlikte muhatap olmuşlardır.

Misakta “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuyla, insanların dikkatleri kendilerinde icra edilen İlâhî terbiyeye çekilmiş ve insan olarak terbiye gören bu bahtiyar kulların, Allah’ın bu ihsanına karşı Ona iman ve ibadet etmeleri gerektiği ders verilmiştir.

Misak; “güçlendirme, anlaşma, sözleşme,” gibi mânâlara gelir. Ve “misak-i ezelî,” Cenâbı Hakk’ın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna, ruhların “Evet, sen bizim Rabbimizsin.” diye cevap vermeleriyle tahakkuk etmiş oluyor.

Fıtrat, dünya sınavı ve iman

Yaşam, mahiyetini bilemediğimiz bir an ve şekilde var edilmiş ve bilmediğimiz bir zamanda şekli ve mekanı değişecek süreçtir. Hikmeti ve ilmi bizlerce asla bilindik olamayacak bu sürecin tek sahibi Yüce Allah’tır ve baki olan, Tek Yaratan sadece O’dur. O’nu ‘Bir ve Tek’ muktedir kabul etmek bu sonsuz idrak nedeniyle aklın ve vahyin emridir, tevhidin ta kendisidir.

Fıtrat yaratılıştır, hikmet ve kudrete dayalı, tek Malik’in elinden çıkmış belirli süreye kadar var etmedir. Fıtratın sahibine misak günü söz veren insan, fıtratın en yüce varlıklarındandır, emanetin sahibidir.

Besmele nedir, ne demektir?

Rahman ve Rahim olan, esirgeyen ve bağışlayan Yüce Allah’ın en büyük ayetidir. Kur’an’da Tevbe suresi hariç tüm sureler besmele ile başlar. Besmele her işin başı, ilk adımıdır. Olmalıdır.

Fatiha suresinin hikmeti

Fatiha ahdimizi, misakımızı yani Yüce Allah’a ve imana sadakatimizi tekrar ettiğimiz ana suredir, Kur’an’ın kalbidir, ilk suredir, Kur’an’ın adeta özetidir. Fatiha okunmadan namaz olmaz.

İman nedir, mahiyeti ve hükmü nedir

İman nedir mahiyeti ve hükmü nedir sorusunun cevabı Kur’an’da, kainatta ve bedendedir. Çünkü Allah’ın ayetleri her yerdedir ve iman etmek kul olmanın birinci şartıdır.

Yüce Allah’a, kitaplarına, meleklerine, ahiretine, peygamberlerine, ve kadere etmek zorunda olduğumuz iman, görmediğimiz halde sırf Allah emrettiği için AMENTÜ duasında andığımız şekilde şüphesiz inanmaktır. Yüce Allah; güvene ve iman edilmeye layık tek varlık, tek Malik’imizdir. Bu yüzden kalpten, ikna olarak, samimiyetle, tanıyıp anlayarak, severek, yalansız-riyasız iman etmek boynumuzun borcudur.

İman, O’na ve kusursuz ilahi sistemine sadakatle bağlı kalmanın, fıtrat ahdimizin ardında durmanın, ayetlere göre yaşamanın adıdır. İman, Allah’ı bulabilmektir. İmanın özü tevhid, imana sadakat takvadır. İmanı bilen sadece Allah’tır ve takva sadece Allah katında bir üstünlük derecesidir. İman, dilde değil kalpte yaşatılması gereken yavru bir kuştur ki beslenmez ve ihmal edilirse ya ölür ya yuvadan kaçar gider.

İmanın çeşitleri, taklidi, tafsili, icmali ve tahkiki imandır ki, tüm ibadet, niyet ve amellerin mesnedi, ilk adımı imandır. İmanın tezahürü, ibadet, salih amel, güzel ahlak ve şerre kilit olmakla belli olur. İmanın giriş kapısı sadece Allah diyebilmek, Allah’tan korkarım ve aciz bir günahkarım diyebilmektir.

İnsan, iman üzere yaşamak mecburiyetinde olan, aklın, ruhun ve kalbin hakkını vermek zorunda olandır. Kul, cüzi iradesiyle zıtlıklar arasından doğruyu seçerse ödüllendirilecek ama kötüyü seçerse cezalandırılacaktır. İyilik önce Allah’a, sonra etrafımıza ve nihayet kendimize yaptığımızdır. İyiliğe mükafat misliyle, kötülüğe ancak kendisiyledir.

Yaşam, hak, adalet, ölçü ve denge üzerine kuruludur. Yaşam, imanların ölçüleceği süreç, sınav, Allah’ın sınırlarına gösterdiğimiz riayet, saygı, muhabbet ve sevginin ölçülmesidir. Kısmetler nasibimiz, alınyazısı kaderimizdir. Dünya hayatı süslü bir oyun ve eğlenceden ibarettir ve aşırı dünya sevgisi bütün kötülüklerin başıdır. Nimetlerden sorulacağımız o din gününde en önce sorulacak soru ise “iman”dır. Çünkü Allah hayatı ve ölümü, kimin daha iyi iş yapacağını görmek için yaratan ve hesap soracak olandır.

Ahiret bazı yüzlerin güleceği, bazılarının ise elemden kararacağı din gününün adıdır. Hesap, zerrece haksızlık yapılmadan yürütülecek olan nefis muhasebesidir. Şeytan işi pisliklerden sıyrılarak nefsini terbiye edebilenler kurtuluşa erecek olanlardır. Kur’an vicdanlı mü’minler bedbaht olmayacaktır. Nimetlerden sorulacağımız o günde herkes görecektir ki en büyük nimet nefes, iman ve Kur’an’dır.

Kur’an, Allah kelamı, Hz. Peygamber O’nun muazzez elçisidir. Hakikat ve hak Kur’an’dadır. Kur’an’ı anlayarak okumak her müslümana FARZ’dır. Fıtratta, Melekler, Peygamberler, tüm insanlar sadece Allah’a iman edeceğine yemin etmiş, başka ilah tanımayacağına and vermiştir. Sınav, bu ahde sadakat, şeytana aldanmamak sınavıdır.

İlkeler dini ve Allah katındaki tek din İslam, ihsanın ve sınavın, ibadet şekillerinin adı, hak’kın egemenliği, Allah’ın insanlığa son rahmetidir. İslam, samimiyet ve huşu ister. Maneviyattan uzaklaşan, beşerileşen, mişnalara mahkum edilen, tarikatleşen, hurafelelere boğulan ve şekilciliğe bürünen İslam Allah’ın dini değildir. Kutsal olan arapça lisanı değil Kur’an’ın mesajıdır.

Tüm insanlar kardeş, tüm varlıklar yaratılmıştır. En yüce kardeşlik iman kardeşliğidir. İmanın mahiyeti ve hükmü bu nedenle din değişse de değişmez. Kur’an’ın dostu mü’minler, düşmanı zulmedenlerdir. İçinde zorlama olmayan İslam’a tabi olanlar önce kendisini düzelten, haset değil gıpta edenler, kötü değil güzel söz söyleyenler, nasihat edenler ve açık aramayanlardır.

İslam’a girmekle iman etmek aynı şey değildir. Mü’minler iman edenler, müslümanlar İslam’a girenlerdir. Her mü’min müslümandır ama her müslüman mü’min değildir. Kul elemde sabır ve dua ile, sefada şükür ve infak ile ama her durumda İMAN ile yaşaması, iman üzere ölmesi lazım gelendir.

Yeryüzünün ahir zamandaki belası “imansızlık” ve “farkında bile olmadan şeytanın şirk dinine tabi olmak”tır ve açık veya gizli olarak Yüce Allah’a varlık ve yönetimde eş ve ortaklar atamak demek olan şirk affedilmeyecek tek günahtır ve en büyük zulümdür. Şeytan en büyük düşman ve en kötü yol gösterici, hakikati gözleriyle gördüğü halde inkar edip saptıran, vaadinden cayan, cahil, batılı hak’kın yerine koymaya çalışan, aldatan ve akibetleri karartandır. Vebal büyük, cennetler güzel, azap fenadır.

Cennetlere sadece iman edenler girecektir. Kime ve neden iman etmek sorusunun cevabına çıkan tüm yolların üzerinde sadece Allah vardır. Mükafat, Allah’ın sınırlarına tabi olanların, azap yaratılışa ve hikmete isyan edenlerin hakkıdır. Cehennemler ise imandan yoksunların yurdudur ve onların sınavı ateş ve azapla Allah dileyene kadar devam edecektir.

Dünya üzerinde iki çeşit insan vardır ki ayracı iman etmek’tir. İman edenler Allah dostu, etmeyenler şeytanın yandaşlarıdır. Her kul tevhid ve küfür mücadelesinde bu iki taraftan birisini seçmek ve ona göre yaşamak zorundadır. Mesele kulun doğru tarafta yer alması, mesele dünyanın değil Müslümanların müslüman olabilmesi, mesele Kur’an ile yeniden yapılanabilmek, haksızlıklara sessiz kalmamak ve Kur’an ile imana dönebilmektir.

Elem ve yeis halinde edilen iman, nasuh değilse tevbe, huşu ve iman yoksa ibadet, vicdan ve merhamet yoksa ahlak, terbiye edilmemişse nefis, Allah rızasını aramak yoksa infak, paylaşmak, yardımlaşmak, sevmek ve affetmek yoksa yaşamak kula fayda sağlamaz. Fayda Kur’an’da, kurtuluş ve esenlik iman’dadır.

Yeryüzündekilerin çoğu ve iman

Yüce Allah, kelamı Kur’an’da 110 kadar yerde insanların çoğunun iman etmeyeceğini – etmediğini, Allah’tan başka ortaklar edindiğini ve iman edenleri doğru yoldan saptırmaya çalıştıklarını buyurarak emreder ki insanların çoğuna asla uymayın.

Mucizevi bu ayetler manzumesinin ardındaki gerçek ise şudur ki yeryüzü cahil, nankör, yalancı kafir ve müşriklerle doludur ve bunların tek gayesi iman edenleri Allah yolundan saptırmaktır.

“Sen ne kadar şiddetle arzu etsen de insanların çoğu inanacak değillerdir.” (Yusuf 12/103)

“Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.” (En’am 6/116)

Şeytanın kıyamete kadar insanları Allah yolundan saptırmaya çalıştığına dair ahdettiği ve sonraki ayetlerde ise yazık ki insanlar hakkındaki zannında haklı çıktığının buyrulması zaten bu hususu açıklamaktadır. Yani insanların azı Allah’a, çoğu Allah’ı bırakarak veya Allah yanında şeytanlara güvenip dayanmakta ve medet ummaktadır.

“(Ey Muhammed!) Sana da o Kitab’ı (Kur’an’ı) hak, önündeki kitapları doğrulayıcı, onları gözetici olarak indirdik. Artık, Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp da onların arzularına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol koyduk. Eğer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir. Aralarında, Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur’an’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete çarptırmak istiyor. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır.” (maide 5/48,49)

Yoldan çıkan, şeytana uyan, haktan uzaklaşan ve fıtrata ihanet eden bu çoğunluğun günah ve kötülükte başı çekmesi, müşriklerle kafirlerin kol kola olması kadar da doğal bir şey olamaz ve bu onların en büyük göstergelerindendir. Verdikleri sözlerden cayma, ahitleri inkar, yalan ve iftira da onların ortak özellikleridir.

“Onlardan çoğunun günahta, düşmanlıkta, haram yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!” (Maide 5/62)

Çoğu insanın Kur’an ile emredilen farzlar yerine zanların, sünnetlerin, hurafe ve rivayetlerin veya akıl/bilim ile şekillendirmeye çalışılan faraziyelerin ardına düşmesindeki gerçek onların sapmış ve körleşmiş olmalarındandır.

“Onların çoğu ancak zannın ardından gider. Oysa zan, hak namına hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir.” (Yunus 10/36)

Allah’ı tek Yaratan kabul etmeyen bu kalabalık zümrenin doğal olarak şükrü de olmayacaktır ki ayetlerde sayısız yerde kınanan bu durum nankörlükle eş tutulmakta, rahmetsizliğe mahkum edilmektedir.

Kur’an’dan habersiz İslam toplumunun, bırakın diğer alemleri, ayetlerden bihaber yaşayarak doğruyu bulması zaten mümkün değildir. Ve şeytanların ilk hedefi kulları Kur’an’dan uzaklaştırmak, inkar ettirmek, bunu sağlayamazlarsa anlamadan okumaya sevk etmektir. Bunu da dini kullanarak o denli ince süslerler ki anlayarak okuyanlara zındık damgasını vururlar. Oysa anlayarak okumak, anlamak ve hayata yansıtmak Allah’ın emridir ve bu zındıklar Allah’ın emrini yasaklayarak cehennemlerde en nadde yatakları şimdiden sahiplenirler.

“… Çünkü insanlardan birçoğu âyetlerimizden gerçekten habersizdir.” (Yunus 10/92)

Nankör, cahil ve zalim insandan beklenen de zaten inkar ve inkarda diretmektir. Çünkü Allah hak olanı emreder, hak’tan hoşlanmayanlar ise haksızların ta kendileridir.

“Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlara her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Yine de insanların çoğu ancak inkârda direttiler.” (İsra 17/89)

“ …Hâlbuki onların pek çoğu haktan hoşlanmamaktadırlar.” (Müminun 23/70)

Kalbinin sesini dinlemeyenlerin, aklını da kullanması mümkün değildir. Bu cihetle kurtuluşları Allah dilemedikçe de zordur.

“Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.” (Furkan 25/44)

Allah’a, ahirete, kıyamete, ayetlere iman etmeyenleri varacağı son nokta ise ateştir ve imansız ölmek her türlü aftan mahrum kalmak demektir.

4. NASIL İMAN ETMEK

İman, kalpten, samimi ve doğru olmalıdır ki insan paraya, nefse, şeytanlara, dünya süslerine iman edebilir, tabiata inanabilir, matematik ve endüstriyi ilah kabul edebilir. Lakin doğrusu ve olması gereken Allah’a iman etmek, başkaca ilah tanımamaktır. Takva sadece Allah demek, Allah’ın sınırlarına uymaya çalışmak, yedek ilahlarla meşgul olmamak, hanif olmaya gayret etmektir.

Mülk Allah’ındır

Mülk, madde ve manevi anlamda sahipliktir ki genel anlamı hükmetmek veya hükümdarlıktır. Bütün bilinen ve bilinmeyenlerin, dün, bugün ve yarının, yaşanan ve yaşanacakların tamamının mülkü sadece Allah’tadır.

Işık ve karanlık

Dünya imtihanı, zıtlıklar üzerine kuruludur ve gece ve gündüz gibi her oluşum zıddıyla bilinir ve kıymeti veya zararı anlaşılır. İmtihan bu zıtlıklar arasından doğru olanı tercih etmektir. En büyük zıtlık ise aydınlık ve karanlıktır ki aydınlık nuru, imanı, tevhidi, karanlık pis ve çirkinliği, şeytanı ve şirk dinini tarif eder.

Firavun imanı

Ecel anında, kıyamet alametleri göründüğünde, salih amel üretme şansı kalmadığında iman etmenin yaygınlaşmış halidir ki faydasızdır, sahtedir, erdirici ve kurtarıcı değildir. Doğru olan vakit varken tevbe edip, değer ve amel üretmek, o tevbe istikametinde Kur’ansal yaşama adım atabilmektir. Çünkü kimse ecelini bilemez.

İMANIN TANIMI ve KAPSAMI

İman terim olarak, Hz. Peygamber’i, Allah Teâlâ’dan getirdiği kesin olarak bilinen hükümlerde (zarûrât-ı dîniyye) tasdik etmek, onun haber verdiği şeyleri tereddütsüz kabul edip bunların gerçek ve doğru olduğuna gönülden inanmak demektir.

Buna göre; imanın hakikati ve özü kalbin tasdikidir. Kalbin tasdiki imanın değişmeyen aslî unsurudur. İmanla bilgi arasında çok yakın bir ilişki söz konusudur. Her inanan kişi, neye inandığını bilir, fakat her bilme inanmayı gerektirmez. İnanılacak esaslarla ilgili bilgiye iman denilebilmesi için, kişinin gönlünde ve kalbinde hür iradeye dayalı bir boyun eğişin, teslimiyetin ve tasdikin bulunması gerekir. İman edene sevap, etmeyene ceza verilmesinin dayanağı, kişinin gönülden bağlılığının ve tasdikinin bulunup bulunmamasıdır.

Bir kimse diliyle inandığını söylese bile kalbiyle tasdik etmezse mümin olamaz. Buna karşılık kalbiyle tasdik edip inandığı halde, dilsizlik gibi bir özrü sebebiyle inancını diliyle açıklayamayan veya tehdit altında olduğu için kâfir ve inançsız olduğunu söyleyen kimse de mümin sayılır.

İmanın aslî unsuru kalbin tasdiki olmakla birlikte kalpte neyin gizli olduğunu insanlar bilemediği için, kalpteki inancın dil ile söylenip açığa vurulması, o kişinin de dünyada bu söz ve ikrarına göre bir işleme tâbi tutulması gerekmektedir. Bu sebeple ikrar, yani kalpte bulunan inancın dil ile ifade edilmesi, imanın bir parçası değil, âdeta onun dünyevî şartıdır. Kalplerde neyin gizli olduğunu ancak Allah bilir. Bir kimsenin iman ettiği, ya kendisinin söylemesiyle veya cemaatle namaz kılmak gibi mümin olduğunu gösteren belli ibadetleri yapmasıyla anlaşılır. O zaman bu kimse mümin olarak tanınır, müslüman muamelesi görür, müslüman bir kadınla evlenebilir. Kestiği hayvanın eti yenir, zekât ve öşür gibi dinî vergilerle yükümlü tutulur. Ölünce de cenaze namazı kılınır, müslüman mezarlığına defnedilir. Eğer bir kimse inancını diliyle ikrar etmezse ona, müslümana özgü bu tür hükümler uygulanmaz.

“İnsanlar Allah’tan başka Tanrı yoktur. Muhammed O’nun elçisidir deyinceye kadar kendileriyle savaşmakla emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse can ve mal güvenliğine sahip olurlar. Ancak kamu hukuku gereği uygulanan cezalar bundan müstesnadır. İç yüzlerinin muhasebesi ise Allah’a aittir” (Buhârî, “Cihâd”, 102; Müslim, “Îmân”, 8; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 104).

Gönülden inanmadığı halde, diliyle inandığını söyleyen kişi –kalpteki inanç ve ikrarı bilinemediği için– dünyada müslüman gibi işlem görür. Fakat imanı bulunmadığı ve münafık olduğu için ahirette kâfir olarak işlem görecek ve cehennemde ebedî kalacaktır. Kalbin tasdiki, imanın rüknü, olmazsa olmaz unsuru ve değişmez temelidir. Dilin ikrarı da, bu asıl ve gerçeğin tanınmasını sağlayan bir şarttır.

İMANIN ARTMASI ve EKSİLMESİ

İman, inanılması gereken hususlar (iman esasları) açısından artmaz ve eksilmez. Bir kimse iman esaslarının hepsini kabul edip de, bir veya bir kaçına inanmasa meselâ meleklere inanmasa veya namazın farz yahut adam öldürmenin haram oluşunu inkâr etse, iman etmiş sayılmaz. Bu durumda iman gerçekleşmediğinden artması ve eksilmesi söz konusu olamaz. Herkes aynı hususlara iman etmekle yükümlüdür. İnanılacak esaslar konusunda bilginle cahil, peygamber olan ve olmayan, kadınla erkek arasında hiçbir fark yoktur.

İman, güçlü veya zayıf olma açısından farklılık gösterir. Kiminin imanı kuvvetli kiminin zayıftır. Kiminin imanı tam anlamıyla içine sinmiş, kimininki yüzeysel kalmıştır. Kimininki işitme ve düşünmeye bağlı bilgi ve inanç seviyesinde, kimininki görmeye dayalı bilgi ve inanç seviyesinde, kimininki de yaşamaya, gönülden duymaya ve iç tecrübeye dayalı bilgi ve inanç seviyesindedir.

İMANIN GEÇERLİ OLMASININ ŞARTLARI

İmanın geçerli olabilmesi ve sahibini ahirette ebedî kurtuluşa erdirebilmesi için şu şartları taşıması gerekir:

1. İmanın dünyada hür iradeye dayalı bir tercih olması, baskı, tehdit veya dünya hayatından ümit kesme (ye’s) durumunda gerçekleşmemiş bulunması gerekir. Daha önce mümin olmayan bir kimsenin, hayattan ümidini kestiği son nefesinde uğrayacağı azabı fark edip “iman ettim” demesi halinde, onun bu imanı geçerli olmaz. Bir âyette “Artık o çetin azabımızı gördükleri zaman ‘Allah’a inandık ve O’na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik’ derler. Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir. Allah’ın kulları hakkında süregelen kanunu budur. İşte kafirler burada hüsrana uğramışlardır” (el-Mü’min 40/84-85) buyurulmuştur.

2. Mümin, iman esaslarından birini inkar anlamına gelen tutum ve davranışlardan kaçınmalıdır. Mesela Allah Teâlâ’yı ve bütün peygamberleri tasdik edip de Hz. Muhammed’in peygamberliğine inanmayan yahut farz veya haram olduğu kesin olarak bilinen bir  hükmü, mesela namazın farz, şarap içmenin haram olduğunu kendi hür iradesiyle inkar eden, yahut alaya alan, puta, haça vb. şeylere tapan bir kimseye mümin denilemez.

3. Mümin Allah’ın rahmetinden ne ümitsiz ne de emin olmalıdır. Korku ile ümit arasında bulunmalıdır. Müminin “Nasıl olsa imanım var, o halde muhakkak cennete giderim” düşüncesiyle kendinden emin olması veya “Çok günah işledim, ben muhakkak cehennemliğim” diye Allah’ın rahmetinden ümit kesmesi imanını kaybetmesine sebep olabilir. Bu konuda Kur’an’da şöyle buyurulur: “Doğrusu kâfirlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez” (Yûsuf 12/87), “Fakat büyük zararı göze alanlar topluluğundan başkası Allah’ın azabından (azabının olmayacağından) emin olmaz” (el- A’râf 7/99).

ESEF (ŞİDDETLİ HÜZÜN) HALİNDE İMAN

“Hiç kimse Allah’ın izni olmadan ölmez. Ölüm belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret mükâfatını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.” (Al-i İmran 3/145)

Hüzün ve keder, mutluluk ve sevinç kadar gerçek bir duygudur. Bu hisler Yüce Allah’ın lutfettiği gönlün üzülmesi veya hoşnut olması halidir ki esasen bir imtihan olan dünyada bu ikisi yanyana yaşanacak iki kardeş duygudur. İnanırız ki doğmak gibi ölmek te haktır. Biliriz ki doğmak ta ölmek te Allah’tandır. Ama beşeriyetten kaynaklanan maneviyatımızla hüzünlerde ağlar, sevinçlerde kahkaha atarız.

Bu aşırıya kaçmamak şartıyla caizdir çünkü hadislerde de bu şekildedir. Caiz olmayan aşırıya kaçmaktır. Sevinçlerde göklere sıçrayıp, hüzünlerde yerlere kapanıp feryat etmektir.

Ölüm kederlerin en büyüklerindendir. “Hak” olsa da yürekler bu acıyı bazen taşıyamaz ve gözyaşı döker. Merhumun arkasından derin bir özlemle dudaklar titrer, gözler sulanır, vicdanlar sızlar, sözler tükenir, kalpler kurur. İmanın muhafazası bu hallerde zordur. Çünkü feryat isyana varacak kadar şiddetli olabilir istemeden ve Allah korusun küfre girebilir. Bu nedenle feryat etmek, aşırıya kaçmak, Hak’kı sorgulamak yapılacak en büyük hatalardandır.

Sevinçlerde de durum ayna yansıması gibi bunun benzeridir. Sevince esas nimet, bolluk, sağlık veya zenginliği kendisinden bilmek, sevinçte aşırılığa gitmek; Hak’ın iradesine saygı duymamak, o sevinilen şeyin bir saniye sonra elden gidebileceğini hesaba katmamaktır. Lutfetmek, şükretmek ayrı şeydir, sevinçten kendisini unutmak, başarıyı Allah’tan değil de kendisinden bilmek, sevinç naraları atmak başka şey.

İnsan zararda değilse imanını daha kolay muhafaza eder. Çünkü sınavın kolay kısmındadır. Zararda veya kederde ise işte o zaman sınavın tam ortasında demektir.

Mümin bu kederli ortamda, en zorlu soruda bile metanetini muhafaza edebilen, aşırıya kaçmadan hüzünlenen, Allah’ın hikmetine boyun eğendir. Bu ancak güçlü imanların eseridir.

İmanlı olmak sevinçte de kederde de kayıtsız şartsız ilahi iradeyi kabullenmeyi gerektirir. Tam aksi davranışlar imanı yaralar ve insanı küfre kadar götürebilir.

İmanın beş kalesi

İmanın beş kalesi şeklinde tasvir edilen hasletler hakikati idrak, aldanmamak, farzlara ve sahih sünnete riayet, edep ve terbiye olarak özetlenebilir. Bu beş haslet elde tutulamadığı takdirde imanın korunması güçtür. Burada dikkat edilecek en mühim nokta Kur’an’a uygunluk ve Kur’an önceliğine uymaktır.

İman; kalpte yeşeren Allah inancı, akla ve nefse yön veren teslimiyet, muhafazası ve kuvvetlendirilmesi şart olan yaratılış kıymetidir.

İman, tüm amel ve niyetlerin başı, esenlik ve kurtuluşun teminatı, şerre kilit ve hayırlarda en başta olabilmenin adı, huşu ve ihsanın temeli, ahlak ve salih amelin gayesi, ibadetin vazgeçilmezidir.

Fıkıhta denilir ki imanın beş kalesi vardır ve bunlardan biri dahi düşse muharebe kaybedilir ve düşman (şer ve batıl) surlardan içeri hücum eder. Bu beş kaleyi korumak imanı korumaktır.

Bu beş kale;

1. Yakîn (kesin, sağlam, doğru bilgi, bir şeyi kesin, sağlam ve doğru bir biçimde bilme),

2. İhlas (arıtma, saflaştırma, ayırma, katışığını giderme),

3. Eda-yı farz (farzları yerine getirmek),

4. İtmam-ı sünnet (sahih sünnetleri uygulamak),

5. Hıfz-ı edep (edebi muhafaza)dir.

Yakin, yani gerçek bilgi ve bu bilgiye eriş Kur’an ile mümkündür ve fani – baki hayatın çizgisini ayırt eden, güzel ve çirkini fark etmeye yarayan bu kesin ve ilahi bilgidir. Sadece aklın bilemeyeceği vahyi unsurları da içeren hakikatler manzumesi demek olan arı hakikat Yüce Allah’ın İslam ile emrettiği ve vadettiği sonsuz yaşama dair olandır. İmanlı kalp bu bilgiye sahip olmalı ve elde tutarak güçlendirmelidir. Çünkü bu hakikat akıl ve kalbe yerleşemez ise aldanmaya ve kandırılmaya müsait zemin oluşur ve aldatmada usta şeytanlar imanı çalıverir.

İhlas, doğru bilgiye (yakin) sahip olunduktan sonra sabit durma, kanmama, söz ve davranışları Kur’an ve akıl süzgecinden geçirme kabiliyetidir ki kul bu sayede aldanmaktan ve sapmaktan, haddi aşmaktan ve hata etmekten muhafaza olur. Dine giren manevi mikroplarla yaban otlarının temizlenmesi de bu sayede mümkün olur. Hurafelere, örflere, uydurma hadislere, beşeri yorumlara mahkum şekilci İslam Allah’ın dini değildir, başka bir şeydir. Hakiki din İslam ise Kur’an’dadır ve doğru bilgiye sahip, ihlaslı kullar şirk ve tevhid ayrımını yapabilenlerdir.

Farzları yerine getirmek, her müslümanın ilk ve en önemli borcu ve görevidir. Kur’an ile vahyedilen Yüce Allah’ın emir ve yasaklarının tamamı emir mahiyetindedir ve itaati, itimadı gerektirir. Kul bu yasaklardan sakınarak ve tavsiye edilenlere gayret ederek dini yaşar ve akibetini belirler. Farz kelime anlamı olarak da “zorunlu dini amel” manası taşıdığı için terki veya inkarı kabul edilir şey değildir. Bu farzların öncelikle edası her müslümana görevdir ve diğer vacip ve sünnetlerden farklı olarak terki veya inkarı halinde kulu dinin dışına bile çıkararak küfre sevk eder.

Sahih sünnetlere riayet, ayetlerle emredilmiş ve açıklanmış veya ayetlerle aydınlanmamış veya hiç bahsedilmemiş özellikle ibadete has konularda (tahrif edilmemiş ve Kur’an’a uygun olmak, en azından Kur’an hilafına olmamak kaydıyla) Peygamberimizin davranış ve ikazlarına uymak demektir ve sözler yani hadisler sonradan bu tanıma dahil edilseler de onlarda aynı kıymete sahiptir. Ancak genel kural ve kaide sünnetin saptırılmamış, tahrif edilmemiş, uydurulmamış olmasıdır ki haşa Peygamberimiz böyle bir şey yapacak asla değildir.

Lakin zalim insan dine ve peygambere yalan söyletmekte pek hünerlidir ve hatta bu hüner sünneti farzların üzerine çıkartmakta bile maharetlidir. Doğrusu farzlara öncelik vermek ve sünnetleri doğruluğuna emin olarak ve imkan ölçüsünde tatbik etmektir. Nitekim sünnetin terki kulu sevap kazanmaktan alıkoyarken dinden çıkarmaz veya günaha sevk etmez. lakin farzın terki veya inkarı dinden çıkmaya sebeptir.

Edebi muhafaza, din içindeki adap ve usullere uymak manasınadır ve ortam, topluluk ve zamana göre değişiklik gösterir. Ayetlerde kısaca izahı bulunan konuya ait boş ve gürültülü konuşmamak, Kur’an okunurken dinlemek, Peygambere can sıkıcı sorular sormamak, Peygamber eşleriyle perde arkasından konuşmak birer örnektir. Cami adabından vaaz ve hutbe edasına kadar geniş bir yelpazede hayat bulan edep ilme ve alimlere değeri de içerir.

İmanın üç alameti

İman etmek, fıtratın ve tevhidin üç ayağından (iman, İslam ve ihsan) birisi olarak İslam ve ihsanın da öncesi, esası ve doğuranıdır. Bu haliyle iman tevhidin, dinin mayası ve merkezi durumundadır.

İmanın üç alameti ise muhakkak imanın kalpte doğurduğu ve kulu öyle davranmaya mecbur bıraktığı amelleri ve sonuçlarıdır ki bunlar; iyiliğe hizmet, şerden sakınma ve zulümle mücadeledir.

İyiliğe hizmet, kişinin kendisine iyilik olarak sayılabilecek halleridir ki ibadetler, hayratlar, zekatlar, sadakalar, namazlar hep bu cümledendir. Yeryüzünde iyiliğin kazanması ve egemen olması için yapılan ve düşünülen herşey bu kapsamdadır ve hayır ve hasenatlar, yardımlar ve paylaşımlar kısaca ahlak, salih amel ve ibadetler bu madde içerisindedir. Velhasıl güzel, faydalı, haklı, gerçek, temiz, iyi, helal ve sevap olanlar bu daire içindedir.

Şerden sakınma, kötülüğe bulaşmama, harama uzanmama, şeytanlarla bir olmama ve şeytanlık yapmama olarak izah edilebilir ve detayında çirkin, kötü, yalan, batıl, haksız, haram ve günah olan her şey vardır. Şerden sakınma kulun topluma karşı görevlerinin de, gelecek nesillere örnek olma gereğinin de bir sonucudur ve iyiliğe hizmet ile birlikte şerden sakınma kulu iyi insanlar arasına sokmaya çoğu zaman yeter.

Lakin iman, her iki maddeden de ibaret değildir ve ameller imandan olmayacağı için sadece imanın meyveleri mahiyetindedirler. İmanın zirvesi ise aynı zamanda imanın amelle tek bağı olan zulme karşı gelme bahsidir ki bu konu atıl ve pasif bir direnç değil elle, dille veya sözle direnmektir.

“Allah, zulme uğrayanın dile getirmesi dışında, çirkin sözün açıklanmasını sevmez. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Nisa 4/148)

Zulümle mücadele bu anlamda haksızlık, adaletsizlik, hakikatsizlik, yalan ve iftira karşısında sessiz kalmamak, hakkını yedirmemek, gücü oranında karşı durmaktır ki karşı duranların hakkı baki, duramayanların hakkı yitiktir. Öyle ki haksızlık karşısında feryat eden hakkını alamasa da alacağı bakidir ve elbet ahirette o hakka kavuşacaktır. Lakin sessiz kalıp adeta rıza göstermek alacağından vazgeçmek demektir. Ayrıca iyiliğe meyil ve kötülükten sakınma pasif ve ferdi iken bu madde adeta bir isyan anlamı taşıyarak cihat mahiyetindedir ve sevabı ve sonucu diğerlerinden çok daha yüksektir.

Sonucu belki acımasız olacak bu hamle Allah’a yardım etmenin, diğerlerine faydalı olabilmenin adıdır ve ilk iki maddeden bu anlamda da ayrılır ve imanın asıl belirleyicisi olur.

Mü’min inancı istikametinde yaşayan, inancı ona iyi olmasını ve kötülükten sakınmasını ve aynı zamanda kötülere karşı dik durması gerektiğini söylenendir.

İmanın üç alameti dediğimiz bu hususlar, iman ve İslam’ın hayata yansıması, huyların ve mizaçların belirlenmesi ve münafıklıkların ortaya çıkması için ayraçtır.

Hattı zatında bir farkındalık olan iman, kainattaki tüm ihsana ve ahenge riayet etmeyi, nizama, düzene ve ölçüye aykırı olan zıtlıklara meyletmemeyi ve karanlık güçlere, kirli odaklara dünyevi heves ve arzular için teslim olmamayı gerekli kılar.

Mü’min, ağaç diken, ağaç kesmeyen, gereksiz kesene karşı durandır. Mü’min, yardım eden, yardım etmeyenlere yardımı öğütleyen, yardım yapacağına lüks ve israfta gezinenlerin karşısına dikilip gerçeği haykırandır. Mü’min, zekat veren, vermeyenleri özendirip örnek olan, zekatı inkar eden ve kazançlardaki muhtaçların hakkını lükse israf edenlere cephe olandır.

Netice olarak iman, iyi olmanın, kötü olmamanın ve kötülere karşı durmanın adıdır ki bu hem imanın hem fıtrat dinini emridir.

Takiyye nedir

Aslen olduğundan farklı görünme, çekinme ve sakınma anlamına gelen takiyye dini manada; dinî, manevî veya dünyevî zararları önlemek için (zarar vereceği korkusuyla, mecburiyet veya zarar tehdidi karşısında) mezhebini, inanışını gizli tutma, saklama işi, dini vecibelerden bu nedenle bir süreliğine feragat etme eylemi (gerçek inancı açıklamadan onunla iyi geçinmek ancak muhalefet veya düşmanlığı kalpte sıcak tutmak) olarak adlandırılır. Başka bir deyişle kalben düşmanlık, hoşnutsuzluk veya aykırı olunduğu halde zaruri olarak dost ve samimi görünmektir.

Takiyye, canı inkarcıların yarattığı zaruret karşısında koruma ve imanı muhafaza etme maksadıyla kalpten değil ancak dille geçici olarak muhalefeti sonlandırmak olarak beliren haldir. Burada esas amelin kafirlere karşı, zaruriyet halinde, kalbe dokunmadan ve geçici süre yapılması ve takiyye edenin de iman sahibi olmasıdır.

“Mü’minler, mü’minleri bırakıp inkârcıları dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği kalmaz. Ancak onlardan (gelebilecek tehlikeden) korunmanız başkadır. Allah, asıl sizi kendisine karşı dikkatli olmanız hakkında uyarmaktadır. Çünkü dönüş Allah’adır.” (Al’i İmran 3/28)

“Kalbi imanla dolu olduğu hâlde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.” (Nahl 16/106)

Başa dön

5. İMANIN ESASLARI VE ŞARTLARI

İmanın esasları veya şartları denilenler altı tanedir ve Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve kadere imanı içerir.

ALLAH’A İMAN

Allah’a iman, iman kavramının özü ve esasıdır ki diğer tüm iman şartları buna bağlıdır. Allah’a iman etmek; sadece Allah’ı ilah olarak tanımak, başka ilah ve put tanımamak, rızkı, medeti, nimeti sadece Allah’tan beklemek, sadece Allah’a ve nizamına teslim olmak, sadece Allah’a sığınıp güvenmektir.

İnsanın yaratılışı, dünya sınavı

Allah’a imanın özü, Allah’ı tek yaratan kabul etmektir ki Kur’an sayısız ayette bunu defalarca dile getirir. Keza o yaratılış esnasında iblisin isyan etmesindeki sebep ve insan aleyhine ettiği yemin imanın ve imtihanın da belkemiğini oluşturur. Çünkü o yaratılış, isyan, günah, kanma ve kovulma kıssası tüm Kur’an’ın özeti ve neden yaşadığımızın manasıdır.

Yaratılış gayesi ve Allah’ın muradı nedir

Yaratılışın gayesinin hikmeti sadece Allah’tadır lakin ayetler ışığında denilebilir ki bu gaye; meleklerden ve cinlerden ayrı bir varlık olarak var edilen insanın, iyi ve kötüyü seçme şansı varken, bahşedilen aklı, ruhu ve vicdanıyla Yaratıcısı Allah’ı bulması, iman ederek güvenmesi, sevmesi, teslim olması, şükür, tesbih ve dua etmesi, ibadet ve kulluk bilinciyle O’na yakışır doğru ve düzgün bir hayat yaşaması, şirke bulaşmadan ve sapmadan hanifliği seçmesi, kendisine verilen kıymet, kabiliyet ve idrak ile kainattaki diğer varlık ve canlılara da örnek olarak yaşamı sadece Allah’a kılavuzlaması ve sonsuz hayata varis olmasıdır.

Yüce Allah’ın muradı ise bu gayenin hayata geçirilmesi, kendisine duyulan sevgi ve güvene layık olarak bu ilahi gayeyi iman ederek ve bu imanı hayata yansıtarak kabul edenlerin ödüllendirilmesi öte yandan iman ile düzgün yaşamayı reddederek, isyan ve inkarla, tevhidin düşmanı şeytana, şer ve şirke tabi olanların cezalandırılması şeklinde özetlenebilir.

Allah’ın bizlerden muradı, işte bu yaratılış gayesinin hayata geçirilmesi ve bunu imanla başarabilenlerin kurtuluşa erdirilmesi ve kanarak veya aldanarak başaramayanların yahut başarmak istemeyenlerin azaba mahkum edilmesi şeklinde kısaca izah edilebilir.

Maddeler halinde listeleyecek olursak yaratılış gayesi;

(Doğrusunu sadece ve daima Allah bilir)

– Yüce Allah’ın ilim, kudret ve hükmünün nihayetsiz ve yaratıcılığının tek oluşunun beyanı

– İnsan denen varlığın yaratılış mana ve hikmetinin anlaşılması

– İlimsizlik, isyan ve cehaletin (İblis) ortaya konması

– Allah’ın, gözle görünmediği halde akıl ve kalp yoluyla bulunabildiğinin delili

– Bahşedilen ruh, şuur, kalp ve idrakin kıymetinin gösterilmesi

– Kur’an (Ana Kitap ve Levh-i Mahfuz) hükümlerinin hayata geçirilmesi

– Değişik varlık gruplarının aynı ve tek Yaratan eliyle yaratıldığının izahı

– Sırf Allah emrettiği için ve isteyerek doğruya yönelmenin mümkün olduğunun ispatı

– İbadet ve kulluğun sadece Allah’a yapılacağının izahı

– Sonsuz hayata layık adayların seçimi

Bu gayeye uygun olarak Yüce Allah’ın nimetler bahşederek yarattığı insandan karşılığını beklemesinin de hak olduğu muhakkaktır. İnsanın yaratılışı esnasında İblisin isyanından, ezeli ve ebedi bilen Allah’ın habersiz olduğunu farz etmek gaflettir. O halde iblis de bir sınav gereği isyan ettirilmiştir ve zıtlıklar üzerine kurulu yaşamda eksi kutbun simgesi olarak kıyamete kadar baki kalacaktır.

O halde Yüce Allah’ın muradı, yaratılış gayesinin iblise rağmen hayata geçirilmesi ve bunun bir eleme-sınav şeklinde olmasıdır. Sınav budur. Kaldı ki Yüce Allah insanların tamamına vereceği ruhlardan çok önceden söz almış ve hayat sınavı bu söze sadık kalınacağına yeminle başlamıştır. Bu yemin adalet gereğidir ve ahiretteki hesap esnasında bu yemin şahitli olarak herkese hatırlatılacaktır.

Zaman öncesinden sonrasına kadar olan ve olacak herşeyi bilen Yüce Allah, ilmi ve kudreti ile doğru yaşam ilkelerini ilahileştirmiş ve buyruklar halinde insana evvela ruhlar aleminde ve toptan, sonra her devirde ve istisnasız tüm ümmetlere tebliğ etmiştir. Yani kimse habersiz değildir.

Kuralları belli sınavın süresi belli değildir ki bu bilgi sadece Allah’tadır. Allah’ın bu farklı bir varlık grubu olarak insanı yaratış ve dünya sınavı ile muradı ise elbette seçimdir.

Allah’ın muradını maddeler ile listeleyecek olursak;

(Doğrusunu daima ve sadece Allah bilir)

– Sadece Allah’ın ilah kabul edilmesi, başkaca ilahlar atanmaması (iman)

– Hükmün sadece Allah’ta olduğunun ispatı (Tevhid)

– Allah’ın kudret, ilim ve hüküm sınırlarının anlaşılması (Tevhid)

– Allah’ın kainat, beden ve Kur’an’daki ayetlerinin bilinir olması (İman)

– İbadet ve kulluğun sadece Allah’a yapılması (İman ve İslam)

– Hür iradenin Hakk’tan yana kullanılması (İman)

– Rahmet sistemlerinin (Dua, tövbe, şefaat vs.) işletilmesi ve hayata örnek teşkil etmesi

– Kur’an hükümlerinin hayata egemen kılınması (Hak din (Kur’ani) İslam)

– İyilik ve güzelliğin, fena ve çirkine galip gelmesi (Salih amel ve ahlak)

– Kur’an ile ahlaklanılması (Ahlak)

– Örnek yaşam formlarının peygamberler nezdinde resmedilmesi (Sünnet)

– Sırat-ı Mustakim üzere kalınması (Doğruluk ve dürüstlük)

– Kitap ve peygamberlere biat edilmesi (İman esasları)

– Görünmeyen aleme ve gayba iman edilmesi (İman esasları)

– Ahirete ve hesaba görmeden inanılması (İman esasları)

– Şeytanın en büyük düşman olarak bilinmesi, kanılmaması (Şer, küfür ve şirk)

– Sınavın hak ve adalet üzere tamamlanması (Dünya yaşamının sonu)

– Fani yaşamın sonlandırılması, baki hayata geçiş (Kıyamet)

– Gaybın, hakikatin ve ahiretin görünür kılınması (Yeniden diriliş)

– Ödül ve ceza sisteminin (dünya ve ahirette) işletilmesi (Cennet ve cehennem)

– Hesabın zerrece haksızlık yapılmadan görülmesi (Sonsuz hayata geçiş)

Dünya yaşamı ve insan boşuna yaratılmamış, bir ilahi gaye ve hikmet uğruna var edilmiştir. bizlerin bu hikmete tam olarak erebilmesi mümkün değildir. Lakin Kur’an, dinin tek değişmez ve tahrif edilemez kaynağı olmakla, bizlere hakikati anlatır ve emir ve yasaklarla doğruyu gösterir.

Sınav; fıtri misaka ve yaratılış gayesine gösterdiğimiz sadakatimizdir.

Yaşam, hak ve adaletle sürecek, hesaplar zerrece adaletsizlik yapılmadan görülecek ve herkes geldiği yurdu gözleriyle görürken, Kur’an ile izah edilen görünmeyen alemin kapılarından içeri girerek hakikati çıplak gözle görecektir. O vakit neden ve kime iman edilmesi gerektiği de anlaşılır olacak ama artık iman ve amel şansı kalmayacaktır.

Yeniden dirilişten sonra huzurda (mahşerde) toplanıldığı zaman çoğu yüz bedbaht olacak, az sayıda yüz nurlanarak sevinecektir. Çünkü cehennemler dolacak, cennetler tehna olacaktır.

Mü’mine düşen henüz vakit varken toparlanmak, imana dönmektir.

Yoksa azap fena, vebal çetin, hesapta mahçup olmak kahredicidir.

Tevhid ve haniflik nedir?

Tevhid, sayısız sahte ilahları defetmek, sadece Tek ve Bir ve Muktedir Yüce Allah’ı ilah bilmektir ki haniflik tevhide gönül verenlerin adıdır. Hanifliğin kelime anlamı doğru ve dürüst olan, sadece Allah’a teslim olan, Allah’tan başka ilah tanımayan demektir.

Takva nedir?

Yüce Allah’ın din adına Kur’an ile emrettiği her şeyi bilmek, değer vermek, uymaya çalışmak ve sınırlara riayet etmektir ki bu kabul şartsız ve koşulsuz olmalı, kalple desteklenmelidir. Takva Allah’ın sınırlarına riayet demek olduğundan kıymetlidir ve hayatı hizada tutan en mühim değerdir. Lakin takva kalbi bir mesele olduğu için ve imanı veren ve bilen sadece Allah olduğu için takvanın yeryüzünde insanlar arasında bir üstünlük derecesi yapılması mümkün değildir. Bu nedenle ayetin buyurduğu gibi takva sadece Allah katında bir üstünlük derecesidir.

Allah’ın varlığının delilleri

Yüce Allah’ın vahiyle gelen Kur’an’da, kainatta ve bedende sayısız ayeti ve delili vardır ki ilaveten Hz. Peygamber ve önceki tüm Peygamberler hatta iblis dahi inkara yanaşamaz aksine tüm insanları imana ve tek Allah’a çağırır. Çiçeklerin kokusundan, arının kanat çırpışına kadar, bebekleri şefkatle besleyen annenin duygularından, yağmurun rahmet oluşuna kadar, gök gürültüsünden kalp atışımıza kadar, yıldızların yörüngelerinden, dünyanın muhteşemliğine kadar her şey bir delildir, ayettir, Allah’ın varlığının delilidir.

Allah’ın isim ve sıfatları

Esmaül Hüsna denilen bu isim ve sıfatlar ayetlerde ve hadislerde geçenlerdir ve 99 tane olduğu üzerinde mutabakat varsa da bunların hangileri olduğu hususunda mutabakat yoktur. Çünkü ayet ve hadislerle bildirilen isim ve sıfatlar yaklaşık 150 civarındadır. Lakin bu önemli değildir. Bizler için mühim olan Yüce Allah’ın kudret ve ilminin tecellisi olan her sıfat ve ismi O’na atfetmek ve o güzellik ve adaleti kişiliğimizde yaşatmaya gayret etmektir. Çünkü biz Allah’ı madde olarak ve hatta tek parça olarak izah ve idrakten uzağız. İşte bu isim ve sıfatlar bize hem Allah’ın yüceliğini anlatır hem de bizlere nasıl doğru ve güzel bir yaşam sürebileceğimizi izah eder.

Kâinat, beden ve Kur’an ayetleri

Yüce Allah insana aklı, kendisini, dini, imanı ve Yüce Allah’ı bulabilsin diye bahşetmiş, ruhundan üfleyerek yüceltmiş, yere ve cennetlere varis kılmış, tüm yaşamı ayetlerle doldurmuştur ki dinen aklı olan herkes mükellef, aklı olmayanlar sınav dışıdır. Çünkü iman ilk başta idrak ve itimat sonra itikad olayıdır.

Allah’a nasıl iman edilir?

Bu iman, anlatılageldiği gibi lafla kalmaması gereken, tam teslimiyet gerektiren, diğer ilahları çöpe atmayı gerekli kılan, kalbi, doğru, samimi, tahkiki ve tafsili iman olmalıdır. Allah’a iman edilecekse bu ayetlerde yazılı farzlara uymayı, emir ve yasaklara riayet etmeyi, davet edilen hakikate ve gayba görmeden dahi inanmayı, risâlet elçisi Hz. Peygamberin davetine uymayı, şüphe etmemeyi, sadece Allah’a güvenmeyi ve sadece O’nu vekil kılmayı şart koşmalı, takvayı ve tevhidi emretmeli, şeytana düşman olmayı mecbur kılmalı, insanlık değerlerine, hak ve adalete bağlı bir yaşamı gerekli kılmalı, Fıtri misakta verdiğimiz söze sadık kalmayı sağlamalıdır.

HAMD ALLAH’A MAHSUSTUR

“(Fakat) iman edip salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları imanları sebebiyle, hidayete erdirir. Nimetlerle dolu cennetlerde altlarından ırmaklar akar. Bunların oradaki duaları, “Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım!”, aralarındaki esenlik dilekleri, “selâm”; dualarının sonu ise, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” sözleridir.” (Yunus 10/9,10)

Hamd hep Allah’a, ki başların üstündeki gökleri ve ayakların altındaki yeri yarattı ve karanlıkları ve nuru yaptı. Şu halde onun bunlar üzerindeki mülk ve saltanatı, sahipliği, yalnız var olduklarından sonraki tedbir ve olgunlaşmaları, sonra gelen arızalar üzerinde cereyan eden, zâtı ve tabiatlarına mahkum bulunan bağımlı ve hasta bir mülk ve sahiplik değil, daha önce yaratma ve yapma ile bütün varlıklarına da hâkim olan bir mülk ve saltanattır. Ve bunun için bütün hamd ve senâ, bütün ululama ve teşekkür ancak ve ancak Allah’ın hakkıdır. Zât ve sıfatı bakımından Allah’a mahsustur.

Başa dön

AHİRETE İMAN

Ahirete iman gayba, din gününe ve Yüce Allah’ın nizamına iman etmek, hesap ve mizana, yeniden dirilişe, cennet ve cehennem formundaki sonsuz hayata koşulsuz ve sadece Allah emrettiği için inanmaktır. Çünkü ahirete iman, bu dünyanın sınavdan başka bir şey olmadığını, servetlerin ve bedenlerin geçici ve fani olduğunu hatırlatan kudretli bir iman şartıdır.

Ahirete iman etmek nedir?

Ahirete iman; kendi ecelimiz veya kıyamet ile birlikte dünya yaşamı sonunda sonsuz yaşama geçileceğine, insanı ve tüm kainatı yaratan Yüce Allah’ın huzuruna çıkılacağına, hesap verileceğine, dünyada iken yaptığımız veya kaçındığımız amel ve niyetlerden zerre haksızlık olmadan sorumlu tutulacağımıza, işlediğimiz günah ve yediğimiz haramlara ceza verileceğine, güzel huy, davranış, söz ve ibadetlerimiz için ödüllendirileceğimize inanmaktır.

Ahirete iman, dünya hayatının kıyametle, kul hayatının ecelle biteceğine inanmak, bu yaşamdan sonra asıl yaşamın yaşanacağına inanmaktır.

Ahirete iman, kıyamet gününün ananın oğlunu, babanın ailesini unutacak kadar dehşetli olacağını, hesap ve mizanın azametinden annenin karnındaki bebeği düşünmeyeceğini, babanın ailesinden fersah fersah kaçacağını idrak etmektir.

Ahirete iman, bilinen dünya yaşamının elbet birgün sonlanacağına inanmak, ahiret yurdundaki sonsuz yaşamın mutlak yaşanacağını gönülden kabul etmektir.

Ahirete iman, cennet ve ceheneme, gayba, hesap ve mizana, berzah ötesine, sonsuz yaşama iman etmektir.

Ahirete iman, Kur’an’daki ayetlerle iman edilmesi emredilen, varlığına ve yaşanacağına dair yemin edilen ahiretin mutlak olduğuna inanmaktır.

Ahirete iman, dünyada sorumlu ve bilinçli yaşamak, amel ve niyetlerin meleklerce kaydedildiğini kabullenmek, bunlardan hesaba çekileceğimizi kabul etmektir.

Ahirete iman, Yüce Allah’ın izni ve emriyle, imanlı iyi ve güzel insanların cennetlere, inançsız, pis, kötü ve akılsızların cehenneme gideceğine inanmaktır.

Ahirete iman, görmediğimiz, bilmediğimiz, Kur’an ayetlerinden başkaca bir delili bulunmayan ahiret yurdunun kesin olarak var olduğuna inanmaktır.

Ahirete iman, herkesle ve herşeyle helalleşileceğine inanmak, kötülerin cehennemlik hallerine şahit olunacağına güvenmektir.

Ahirete iman, yaşarken hayır ve güzellikler peşinde koşanların mükafatlandırılacağına, şer ve haram peşinde koşanların cezalandırılacağına mutlak olarak inanmaktır.

Ahirete iman, insanlığın baş düşmanı şeytanın ve onun soyunun ve onun yoldaşlarının ve onun aldattıklarının ve onun imandan çevirdiklerinin ebedi yurdunun cehennem olacağına inanmaktır.

Ahirete iman, Allah için, vatanı, namusu, dini ve maneviyatı için şehit düşenlerin ölmediklerinin, cennetlerde sevindiklerinin o gün görüleceğine inanmaktır.

Ahirete iman, cehennemlerde sayısız ve emsalsiz azap, cennetlerde sayısız ve emsalsiz nimetler olduğuna inanmaktır.

Ahirete iman, bu yaşamdan sonra ilk insanın yaratıldığı ve şeytan tarafından kandırılmadan evvel ilk önce yaşaması için konulduğu cennetlere geri dönüleceğine iman etmektir.

Ahirete iman, ahireti görmeden inanmayanların yeniden diriliş ile herşeyi alenen göreceği ama dünyaya geri dönmek, iman etmek, tevbe etmek ve salih amel üretmek imkanı olmadığı için pişman olacakları yurda koşulsuz inanmaktır.

Ahirete iman, sapmışların saptıranlarından, aldananların aldatanlarından şikayetçi olacaklarına inanmaktır.

Ahirete iman, dünyada riya ve gösterişle böbürlenenlerden, cimri, müsrif ve paraya tapanlardan, nefsine, şeytana kul olanlardan, dini hafife alıp alay edenlerden, ahireti yok sayanlardan, haksız, kibirli, fitneci, adaletsiz ve zalim olanlardan, cana kıyanlardan, yeryüzünde bozgunculuk yapanlardan hesap sorulacağına inanmaktır.

Ahirete iman, bu dünyada Allah’ın sınırlarına bağlı kalmaya gayret ederek, dürüst, mütevazi, ahlaklı, imanlı yaşayanların ödüllendirileceğine inanmaktır.

Ahirete iman, en büyük lutfun cennetler olmadığını Allah’ın mü’minlere daha nice nimetler bahşedeceğini ve müşriklerle münafıklara ve kafirlere daha nice sayısız azap yaşatacağını kabul ve umut etmektir.

Ahirete iman mü’minlerin zindanı, kafirlerin cenneti olan dünya hayatının elbet birgün tamamlanacağına, gerçek yaşamın bu hayattan sonra başlayacağına, bu dünyada yapıp edilenlerin tamamından zerrece adaletsizlik ve unutma olmadan hesap sorulacağına inanmak, bu inançla salih bir kul olarak yaşamak ve sadece Allah rızası gözeterek son nefesini vermeye çalışmaktır.

Din günü Allah’ındır

Din ve din günü sadece Allah’ındır ve bu demektir ki din adına olan her şey üzerinde mülkiyet sadece Allah’ındır, helal ve haramları, günah ve sevapları, yalan ve doğruları, batıl ve hak olanları belirleyen, dileyen, veren, sorgulayan, hesap soracak ve karşılığını verecek olan sadece O’dur demektir. Din gününde yani ahiret hesabında da kudret ve ilim, şefaat ve azap, müjde ve rahmet sadece O’nundur. O, zulmetmeyen ama zerrece haksızlık yapmadan her şeyin karşılığını verecek olandır ki kulların haklarına bu dünyada yapılacak saldırı ve gasplar hariç diğer her şeyi affedecek veya affetmeyecek olan O’dur. Kul ve kamu hakları ise mutlaka sahiplerine dönecek ve yenen hakların vebali sahiplerine muhakkak ödenecektir.

Kıyamet ve ecel

Her kulun eceli kendi kıyametidir ve gerçek kıyametin bilgisi sadece Allah’tadır. Ecel, bir son değil berzah denilen perdenin arkasına geçmek ve orada yaşamaya devam etmektir ki bunun şekli ve süresi bizlerce malum değildir. Malum ve kati olan bir şey varsa o da şudur ki tüm nefisler ölecek, tüm nefisler yeniden dirilecek ve hesap verecek, akabinde sonsuz yaşam başlayacaktır. O sonsuz yaşamda kimin ne şartlar altında olacağını belirleyen ise sadece Allah’tır ve O amel ve niyetlere şahittir. O ahiretin tarlası ise bu dünyadır ve burada yapıp ettiklerimiz oradaki sonsuz yaşam mekânlarımızı belirleyecek olandır.

KIYAMETİN ONİKİ MANZARASI

“Güneş katlanıp dürüldüğünde, Yıldızlar bulandığında, Dağlar yürütüldüğünde, Kıyılmaz mallar bırakıldığında, Vahşi hayvanlar bir araya toplandığında, Denizler ateşlendiğinde (suları çekilip, volkanlar halinde ateş püskürdüğünde), Nefisler eşleştirildiğinde (iyiler iyilerle, kötüler kötülerle bir araya toplandığında), Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda, “Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye. Amel defterleri açıldığında, Gök sıyrılıp açıldığında, Cehennem kızıştırıldığında, Ve cennet yaklaştırıldığında, Herkes ne getirmiş olduğunu anlar.”(Tekvir 81/1-14)

Surenin ilk ondört ayetinde oniki olay zikredilmiş, cevabında “Her nefis ne getirdiğini bilecektir.” denilmiştir. Bu on iki olay şunlardır:

1. Güneşin dürülmesi, 2. Yıldızların bulanması, 3. Dağların yürütülmesi, 4. Kıyılmaz malların bırakılması, 5. Vahşi hayvanların toplanması, 6. Denizlerin ateşlenmesi, 7. Nefislerin eşleştirilmesi, 8. Diri diri gömülen kıza sorulması, 9. Amel defterlerinin açılması, 10. Göğün sıyrılıp açılması, 11. Cehennemin kızıştırılması, 12. Cennetin yaklaştırılması.

Bunlar bir kısmı ilk üfürme ile dünyada, bir kısmı ikinci üfürme ile ahirette olmak üzere kıyamet gününün en korkunç manzaraları ve anlarıdır.

Berzah âlemi, ruh ve gayb

Berzah âlemi, kabir hayatıyla başlayan ayrı bir alemdir ve aslen bizlerce bilinmeyendir. Keza ruhun ve gaybın bilgisi de insana verilmemiştir. Lakin iman, tüm bunlara sırf Allah emrettiği için inanmayı gerekli kılar ve bunlar üzerinde çok konuşmak da uygun ve doğru değildir.

Ahiret hayatı devreleri

Fıkıh kitaplarında bunları izah eden pek çok yazı olsa da özetle; ecel ve kabir hayatı, kıyamet, yeniden diriliş, mahşerde toplanma, amel defterlerinin dağıtılması, helalleşme, tartı, mizan, hesap, şefaat, hüküm, cennet ve cehennem ve nihayet sonsuz yaşamın başlaması şeklinde tanımlanabilir.

Cennet

İman edenlerin, affa uğramaları veya Yüce Allah’ın rızasını kazanması durumunda, sonsuz hayatı geçireceği yerin adıdır. Sonsuz nimet ve sayısız güzelliklerin olduğu cennetlerin dünya ile kıyaslanması veya izahı mümkün değildir ki orada korku ve endişe olmayacaktır.

Cehennem

Dünyada imana aykırı davrananların, günahtan ve vebalinden korkmayanların, hak ve adalete taraf olmayanların, Allah yolunda mücadele etmeyenlerin, takva ve tevhide değer vermeyenlerin, zulmeden ve inkar edenlerin, şeytanlara tabi olup sayısız ilah üretenlerin sonsuz hayattaki yeri cehennemdir. Hele ki Allah’a ortak koşmak demek olan şirk üzere ölenler orada ilelebet kalacak, diğerleri belki bir müddet sonra cehennemden çıkarak cennetlere geçebilecektir.

Şefaat ve Allah rızası

Dünyada sorunsuz ve tam yaşamanın imkanı yoktur ve kul günah işlemekten kaçamaz. Bu nedenle cennetliğim diyen cehennemdedir denilir ki bunun manası riya veya büyüklenmedir ve bunların her ikisi de zaten cehennemlik kılmaya yeterlidir. Hak yemek, zulmetmek gibi büyük vebal işlemeyenlerin, gayretle, azim ve sadakatle ellerinden geleni yapmaları halinde ve inşallah Allah’ın rızasına mazhar olmaları durumunda Yüce Allah’ın izin vereceği kimselerce ki onlar da Allah’ın razı olduğu kullardır, şefaat için müsaade edilecek, Allah’ın kabul ettiği şefaatler nedeniyle belki az sayıda insan ve küçük kusurları sebebiyle affedilecek ve cehennemden kurtarılacaktır. Lakin tekrar etmekte fayda vardır ki şefaat sadece iman edenler için, mü’minler içindir.

Dünya ve ahiret dengesi

Dünya ve ahiret dengesi kulun yaşamda aklını ve kalbini kullanarak doğruyu bulması için şart olandır ki denge ve zıtlıklar üzerine kurulu yaşamda insan ahireti unutmadan yaşamaya mecbur olandır.

Yaşam doğumda kulağa okunan ezan ile cenazemiz için okunan sela arası kısacık süredir ve bu iki ezan arasında yapıp ettiklerimiz, niyet ve gayelerimiz, paylaştıklarımız veya biriktirdiklerimiz sonsuz hayattaki yerimizi ve akibetimizi belirleyecek olan sınavımızdır.

Yaşam yaklaşık yetmiş yıllık bir nefes alma arenasıdır ki meşguliyetler, telaşlar, sevinç ve kederlerle çabucak geçer ve nihayete erer, sonrasında ise sonsuz ve kalıcı bir hayat başlar. İman işte asıl bu ikinci hayata, yeniden dirilmeden sonraki aleme hazırlayan sağduyu ve inancın adıdır.

İman dünya ve ahireti dengeleyen, bu dünya yaşamını sınav ve süslü ve geçici gösteren, asıl gaye ve hayatı ahiret yurdunda diye tanıtan inancın adıdır. İnsan zalim, cahil ve ego sahibi olarak imana kulak tıkayan, fani dünya süsleriyle aldanan ve oyalanandır.

Dünya boşa atılacak, vazgeçilecek bir süreç değildir. Aksine dolu yaşamak, Allah’a yardım ederek nefes alıp vermek, serveti, aklı, ilmi, sevgiyi ve muhabbeti paylaşarak yılları geçirmek Allah emridir. Çünkü bu dünyada boşa geçen her zaman ziyandır ve akıl sevap ve iyilik biriktirmeyi, secdeyi, ahlakı ve imanı emreder.

Süslü dünya hayatı sınav için hazırlanmış bir deneme ve test alanından öte gitmese de şehvet, sevgi, mutluluk ve umut gibi pekçok insana has duyguları da yaşatan nadide bir güzelliktir. Bu haliyle dünya asla pis ve çirkin değil ama insan aliyle şekillenen dünya yaşamı pis ve iğrençtir. Kur’an’ın lanetlediği de hırs ve sorumsuzluklara bezenmiş aşağılık dünya yaşamına insanın yapıp ettiği zulümlerdir.

Dünya ahiretin tarlası olmakla sınavın başlayıp biteceği yerdir ki ecel veya mucizeler halinde, ölüm melekleri göründüğü anda edilen iman bile kar etmez.

İnsan yaşamının her anını iyilik veya kötülükle doldurabilmek özgürlüğünde yaratılmıştır ve kendisinden istenen doğruyu seçmesidir. İnsan günahlarından utanması, açlıkların pişmanlık duyması, yaptıklarından utanması, yapamadığı ibadetler için gözyaşı dökmesi, Allah’ı tanıyamadığı için kan ağlaması gerekendir. Oysa insan şeytanın ve nefsin elinde oyuncak olarak bilakis kan döken, çalan, ezen, hor gören, büyüklenen bir yapıdadır ve imana kilit vuran kara kalplerle sokaklarda dolaşan insanlar ahirete hazırlık bir yana bu dünyanın yaşanır hale gelmesini bile engelleyenlerdir.

Yaşamı bu dünya ile sınırlı sayanlar imanı baştan ve toptan reddedenlerdir ki imanları zayıf bu insanlar zulüm ve kötülükte de sınır tanımazlar. İyi ve imanlı yaşayan güvenilir kullar ise Allah’ın sınırlarına önce kendileri uymaya gayret eden, sonra etraflarını Allah dostlarının safhına çekmeye çalışanlardır.

Dünya yaşamı bu iki cephe arasındaki savaş ve mücadelelerle şekillenir. Yazık ki kötüler cephesi kalabalık ve güçlüdür. Her alanda gücü elinde bulunduran bu karanlık güç, imana ve hakka düşman olan tüm kutuplarıda ittifakına katarak ilahi sisteme savaş açmış haldedir ve bu gayeye hizmet edenlerin tamamı Allah’ın öfkesine mazhar olanlardır.

Gerçek yani berzah ötesi elbet anlaşılacak ve hakikat orada net olarak görülecektir lakin o zaman geç olacaktır. Bu nedenle aklı ve kalbi olan insanın ilk yapacağı şey inanmasa da ahireti göz ardı etmemektir. Beşeri meselelerde menfaatini, cebini, çıkarını düşünen insan nedense iş imana gelince tam tersini yapmakta, vurdumduymazlığa veya salaklığa soyunarak sessiz bir inkara yeltenmektedir.

Lüks ve israfa, şehvet ve günahlara, ezmeye ve zulme, haksızlığa ve haramlara meyilli ve istekli insan egosu şeytanın ve nefsin fısıldamalarına yenik düşmekte ve hakkı inkara yeltenmektedir.

Dünya meşguliyet ve galibiyetleri, acı ve korkuları bedenleri akılları teslim almış haldedir ve ahiret, hesap ve mizan unutulduğu için de sorumluluk duygusu arka sıralara konmaktadır.

Oysa ahiret yurdu aklın ve Kur’an’ın öğretisi ve ortaklığıdır. Bu sistem, bu kainat, bu beden oyun olsun diye yaratılmadığına göre bir nedeni ve bu nedenin bir sonucu ve bu sonucun bir bedeli elbet olacaktır, olmalıdır. Haksızlık ve adaletsizlikler yapanın yanına kar kalacaksa bu dünyanın hak üzere kurulduğu iddia edilebilir mi?

Kalp ve vicdan ahireti işaret ederken, pozitif bilimlerle köşeye sıkışan ve inkara zorlanan akıllar ahiret yerine dünyaya, hesap yerine ölüme, Allah rızası yerine paraya kavuşmaya çalışmakta ve kaybettiğinin farkına bile varamamaktadır.

Kul, dünyada meşru zevk ve hazlarla yaşaması, güzel ve helal olanlarla nimetlenmesi istenendir. Bu zevklerden vazgeçilmesi, inzivaya çekilinmesi değil. Zühd övülen bir meziyet olsa da dünya nimetlerini inkar manası taşımaz. Bu nedenle dünyadan vazgeçmek, ölümü istemek gibi bir lüksümüz de olamaz.

Ahiret için yaşamak, dünyayı boşvermek değil ama yaşamı dine ve imana yaslayarak geçirmektir.

Allah dünyalık isteyene dünyalık veren ama ahiretlik vermeyen, ahiretlik isteyene hem dünyalık hem ahiretlik verendir.

Bu şu demektir ki ahireti esas alarak düzgün yaşayanların bu dünyada da ahiret yurdunda da yüzleri daima gülecektir. Ama dünya için yaşayanlar sadece bu dünyada nimetlenecek ve ahirette nasipsiz kalacaklardır.

Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için yaşamak, yarın ölecekmiş gibi ahiret için yaşamak konunun özetidir.

Eceli, kıyameti bilen sadece Allah’tır yani kimse ne kadar vakti kaldığını bilemez. Bu nedenle zamanı boşa geçirmemek, tevbe etmek, imana dönmek aklın gereği, kalbin emridir.

Dünya içindeki herşeyle elbet yok olacak, kabirlere mal ve saltanatlar giremeyecektir. Berzah ötesine geçecek olan sadece niyet, amel, sevaplar ve kalp temizlikleridir. Yani cebe konamayan ama ruha yapışık bu güzellikler veya kaybında kötülükler bizim ahiret yerimizi belirleyecek olanlardır. Öyleyse fani bu dünya için üzülmeye, bu dünyanın sanal zevkleri için şeytanlaşmaya ne gerek vardır?

Başa dön

KUTSAL KİTAPLARA İMAN

Kutsal kitaplar Yüce Allah’ın kullarına hatırlatmaları, sapmaları düzeltme isteği ve adaleti temin dürüstlüğüdür. Çünkü insan nankördür, hafızası kısıtlıdır ve zaman içinde bazı hakikatler unutulmaya mahkumdur. Yüce Allah her defasında ve her kavme bir peygamber göndermiş onları imana, zekata, namaza çağırmış, tevhidi ve takvayı sözlü veya yazılı olarak tebliğ etmiş, belirlediği haram ve helalleri duyurmuştur. Bu sebeple tüm kitap ve peygamberler Allah katındandır lakin zalim insan kişisel çıkarları uğruna şeytanlarla işbirliği yaparak o kitapları beşerileştirmeye ve değiştirmeye çok meyilli olduğundan Kur’an hariç diğerleri orijinal halini koruyamamış ve bu nedenle tahrif edilmiş, itibar kaybetmiştir. Bu sebeple Kitaplara iman, o kitapların Allah katından olduğunu bilmek ama sadece Kur’an’ı esas almaktır.

Yüce Kur’an

Yüce Kur’an, Allah korumasında olan, son ve gerçek olan, el değmemiş, kıyamete dek baki kutsal kitaptır ki ahiret hesabı da onunla yapılacaktır.

Kur’an nasıl okunmalıdır?

Kur’an bir dua veya sevap kazanma kitabı değildir. Ölülere okunacak veya mescitlere mahkûm edilecek, sadece yaşlılara hitap edecek bir kitap asla değildir. Aksine Kur’an dinin tamamıdır, imandır, ahlak ve salih ameldir. Bu nedenle anlaşılarak, yavaş yavaş okunmalı, emir ve yasaklar anlaşılmalı, Allah’ın sınırları bilinmeli, kıssalardan dersler çıkarılmalı, Peygamberin davetinin satır araları ve iblis denen şeytanın gayreti anlaşılmalı, velhasıl vahiy maksadına uygun olarak akıllar ve kalpler işletilerek imana sarınılmalı, şirk ve şeytanlara düşman olunmalıdır. Bunun dışındaki tüm okuyuşlar hele anlamadan okumalar dine ve Kur’an’a ihanettir, Allah’a haksızlıktır ve bu vebal cehennemde kombine bilet sahibi olmak için yeter de artar.

Kur’an’ı anlayarak okumak her müslümana farzdır

Kur’an, tilavetiyle (okunmasıyla) ibadet edilebilen Allah kelamı yüce bir nimettir. Kur’an rafa kaldırılacak bir kitap değil bir hayat kitabıdır. Kur’an’ı Allah huzurunda, O’nunla irtibata geçiyormuşcasına okumak gerekir. Muhammed İkbal’in dediği gibi Kur’an “Sanki bize vahyediliyormuş gibi” okunmalı ve anlaşılmaya çalışılmalıdır.

Kur’an okurken dilin söylediği mesaj gönüle inmeli, akılla yoğrularak düşünce ve davranışlara yansımalıdır. Bunun yolu da anlaşılır dille yani ana dille okumak ve anlamaktır. Akıl nimetinin bahşedilmesindeki ana sebep te budur.

Kur’an’ın gönderdiği adresler

Kur’an; ayetlerde izah ve örnekleme esnasında yine kendisine, akla, bilime, ortak insanlık değerlerine, hukuka ve örfe göndermeler yapar ki ilkeler kitabıdır. Kişiler veya olaylarla ilgilenmek yerine ana esasları verir ve kulları yaşamsal alanlarda bu ilklere dayalı yönetim ve amellere teşvik eder. Yani her şey Kur’an’da yazılı değildir ama her şeyin ilkesi ve olması gerekeni Kur’an’dadır. Zamana, gereklere ve örflere, kamu yararına göre kullar o ayetlerin topluma yansıtılma şekline kendileri karar verecek, ayeti zamana göre yorumlayacak, aklı devreye sokarak Kuran’ın ve İslam’ın ölümsüzlüğünü temin edecektir.

Diğer Kutsal Kitaplar

Tüm ilahi kitaplar ve suhuflar Allah katındandır (ama sahte mişnalar ve kitaplara aldanmamak gerekir) lakin tahrif edildikleri için artık muteber değildir. Kaldı ki İslam ve Kur’an tüm insanlığa hitap olduğundan ve kıyamete dek baki ve ahirette Allah katında da muteber tek din olduğundan diğerlerinin hükmü kalkmıştır. Yani Kur’an ile yaşanacak ve Kur’an ile hesaba çekilinecektir.

İLAHİ KİTAP VE SUHUFLAR

Yüce Allah her kavme bir peygamber göndermiş sözlü veya yazılı olarak peygamberleri ümmetlerine ilahi mesajları iletmişlerdir. Bunların muhteviyatına dair kaynaklarda yer alan bilgiler şöyledir;

10 suhuf, Âdem aleyhisselama,

50 suhuf, Şit aleyhisselama,

30 suhuf, İdris aleyhisselama,

10 suhuf, İbrahim aleyhisselama.

Dört büyük kitap ise şu Peygamberlere inmiştir:

Tevrat, Musa aleyhisselama,

Zebur, Davud aleyhisselama,

İncil, İsa aleyhisselama,

Kur’an-ı kerim, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselama.

Kitapların hepsini, Cebrail aleyhisselam getirmiştir.

Kur’an-ı kerim, bütün ilahi kitapların hükümlerini nesh etmiş, yani yürürlükten kaldırmış ve bu hükümleri kendisinde toplamıştır. Bugün, bütün insanların Kur’an-ı kerime tâbi olmaları lazımdır. Şimdi, hiçbir memlekette, hakiki Tevrat ve İncil yoktur. Bozulmuş İnciller vardır. Bu kitaplar sonradan tahrif edilmiş, yani insanlar tarafından değiştirilmiştir. Bozulmamış olsaydı bile, geçerliliği yoktu, hepsi Allahü teâlâ tarafından nesh edilmiştir.

Başa dön

PEYGAMBERLERE İMAN

Peygamberlerin bilinen ve bilinmeyenleri dahil tamamı Allah katındandır (sahteleri değil) ve tamamı tevhid eridir, kavmine hak ve adaleti, tevhid ve takvayı emretmiş, helal ve haramları listelemiş, dinin nasıl yaşanacağını örnek seviyede göstermiş, söz ve hareketleriyle dinin yaşayan örneği olmuş mübarek ve güzel insanlardır. Hayatları ve mesajları hatta isimleri bile bizlerce çok malum olmayan Peygamberlerin ortak mesajı iman, zekat ve salat’tır. Tamamı bizler için mukaddestir lakin son ve Kur’an’a aracı olması sebebiyle Hz. Peygamber (sav) içlerinde ahir zaman için tek muteber olandır. Çünkü diğerlerinin mesajı zaman aşımına uğramış, tahrif edilmiş, yalan ve hurafelerle mesajları saptırılmış haldedir ve aynen kitapları gibi sözleri de hakikat rayından çıkmıştır. Bu nedenle Kur’an’da adı geçen 24 ve adı anılmayan yaklaşık 124.000 peygambere itimat etmek ama sadece Hz. Muhammed (sav)’e itikad etmek asıl olandır.

Hz. Peygamberin hayatı ve daveti

Rahmet elçisi muazzez Peygamberin hayatı, daveti ve mücadelesi tam bir iman ve tevhid davasıdır ki 63 senelik yaşamında 23 senelik risaleti ile Kur’an’ı örnek yaşamış, davet görevini layıkıyla yerine getirmiş peygamberin, sünnet ve hadisleri de bizler için gayet kıymetlidir. Lakin burada çok mühim bir husus vardır ki dikkatli olmak gerekir. O da şudur; Peygamberin vefatından hem de yaklaşık 150 yıl sonra O’nun adına atfedilen milyonlarca hadis üretilmiştir ki bunların ancak bir veya otuz adedi gerçektir. Emevilerce üretilen sahte hadisler ve Peygamberin yaşarken yazılmasına dahi müsaade etmediği gerçek hadisler hususunda bu nedenle dikkatli olmak gerekir ki dinde tek kaynak daima ve sadece Kur’an’dır. Çünkü Kur’an Allah korumasındadır.

Veda hutbesi

Peygamberimizin fani hayatının sonunda insanlığa seslendiği veda hutbesi aslen bir özet mahiyetindedir ve metni hususunda da tam bir mutabakat yoktur. Lakin bilinmelidir ki o hutbe yaklaşık yüzbin sayısına ulaşan Müslümanlara son sesleniştir, içerisinde Kur’ansal emirlerin özeti vardır ve tamamı birer hatırlatmadan ibarettir.

Sünneti

Peygamberimizin sünneti diye bilinenler O’nun davranışı, daveti, gayreti, yaşam tarzıdır ki sözleri başlangıçta sünnet içinde değildir, sonradan dahil olmuştur. Beşeri yanı hariç olmak üzere din adına harcadığı emek ve örnek olma hali tamamen Kur’ansaldır, Kur’an’a uygundur, Kur’an hilafına olması mümkün değildir. Öte yandan örflerden, zaman ve coğrafyadan kaynaklanan bazı alışkanlıklarda vardır ki, kıyafet, yemek türleri, diş fırçalama imkân ve aletleri buna örnektir, bunları dinle karıştırmamak, örf olarak ayrı yerde tutmak gerekir.

Yani Peygamberimizin beşeri ve dini olmak üzere iki yanı vardır ki sünnet sadece dini yöne aittir ve bu yön tamamen Kur’an’a uygundur. Çünkü Peygamber de dini Kur’an’dan öğrenmiştir. Örflerin dine sokulması ise dini çözülemez sorunlara mahkûm eder ki ahir zamanın en büyük problemi budur. Keza sözler sonradan hadislikten çıkartılıp sünnete dâhil edilmiştir ki milyonlara varan hadislerin muteberliği çok ama çok tartışmalıdır. Doğru olan hadis ve sünnet adına ortaya konanların tamamını Kur’an ve akıl süzgecinden geçirmek sadece Kur’an mihverinde olanları doğru kabul etmektir. Nihayet sünnet adı üzerinde yapana sevap kazandırır, yapmayana günah yazdırmaz. Lakin din önce farzdır ve farzlar Kur’an’dadır ki yapmak mecburidir, yapmayanlar günah işler, inkar edenler dinden çıkar.

Tasarrufları

Peygamberimizin risâlet, hüküm ve muamelat olmak üzere üç ayrı ruhsatı ve tasarrufu vardır ki bunlardan sadece ilki dindir, dinidir, Diğerleri o ayet hükmünün izahı ve yasalaştırılması ve sonuncusu ise hayata yansıtılmasıdır. Yani ilki hariç diğerleri zamansaldır, örfe ve kamu yararlarına göre yıllar içinde değişmeye müsaittir.

Diğer Peygamberler

Kur’an’da 24 peygamberin adı anılmakta lakin her kavme bir peygamber gönderildiği vurgulandığından, ayetlerde adı anılmayan pekçok peygamberin varlığından söz edilmektedir ki kabul gören görüşe göre bu peygamberlerin sayısı 124.000 civarındadır.

Peygamberlerin hepsi tevhidi tebliğ etmiş, aynı ve tek olan Allah’a çağırmış ve imanı öğütlemiştir.

Başa dön

MELEKLERE İMAN

Melekler nurdan yaratılmış, iyilik ve hizmet üzere var edilmiş, mü’minlerin dostu, itaatkar ve günahsız varlıklardır. İlahi katta Yüce Allah’ın verdiği emirleri yerine getirirler ve çok sayıda değişik görev icra ederler.

Büyük melekler

Cebrâil, dört büyük melekten biridir. Allah tarafından vahiy getirmekle görevlidir. Cebrâil’e (a.s.) güvenilir ruh anlamına gelen “er-Rûhu’l-emîn” de denilmiştir. Cebrâil, meleklerin en üstünü ve en büyüğü, Allah’a en yakını olduğu için kendisine “meleklerin efendisi” anlamında seyyidü’l- melâike denilmiştir.

Mîkâîl, dört büyük melekten biri olup, kâinattaki tabii olayları ve yaratıkların rızıklarını idare etmekle görevlidir.
İsrâfîl, sûra üflemekle görevli melektir.

İsrâfil, sûra iki kez üfleyecek, ilkinde kıyamet kopacak, ikincisinde ise tekrar diriliş meydana gelecektir.

Azrâil ise, görevi ölüm sırasında canlıların ruhunu almak olduğu için “melekü’l-mevt” (ölüm meleği) adıyla anılmıştır.

Diğer melekler

Kirâmen Kâtibîn, insanın sağında ve solunda bulunan iki meleğin adıdır. Sağdaki melek iyi iş ve davranışları, soldaki ise kötü iş ve davranışları tesbit etmekle görevlidir. Hafaza melekleri adı da verilen bu melekler kıyamet günü hesap sırasında yapılan işlere şahitlik de edeceklerdir. Kur’an’da bu melekler hakkında şöyle buyurulmuştur: “İki melek (insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarınızı yazmaktadırlar. İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın”(Kaf 50/17-18), “Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler, değerli yazıcılar vardır. Onlar yapmakta olduklarınızı bilirler” (el-İnfitâr 82/10-12; ayrıca bk. ez-Zuhruf 43/80).

Münker ve Nekir, ölümden sonra kabirde sorgu ile görevli iki melektir.

Hamele-i Arş, arşı taşıyan meleklerin adıdır. Kur’an’da haklarında şöyle buyurulur: “Arşı yüklenen, bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler) Rablerini hamd ile tesbih ederler. O’na iman ederler…” (el-Mü’min 40/7; el-Hâkka 69/17).

Mukarrebûn ve İlliyyûn adıyla anılan melekler, Allah’ı tesbih ve anmakla görevli olup, Allah’a çok yakın ve O’nun katında şerefli mevkii bulunan meleklerdir (en-Nisâ 4/172).
Cennet ve cehennemdeki işleri yürütmekle görevli melekler de vardır (bk. er-Ra’d 13/23-24; et-Tahrîm 66/6; el- Müddessir 74/29-31).

Bunlardan başka, insanın kalbine doğruyu ve gerçeği ilham etmekle (Tirmizî, “Tefsîr”, 3), namaz kılanlarla birlikte Fâtiha sûresinin bitiminde “âmin” demekle (Buhârî, “Ezân”, 111, 112; “Da’avât”, 63; Müslim, “Salât”, 18), hergün sabah ve ikindi namazlarında müminlerle birlikte olmakla (Buhârî, “Mevâkyt”, 16; Müslim, “Mesâcid”, 37), Kur’an okurken yeryüzüne inmekle (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân, 15; Müslim, “Müsâfirîn”, 36), sokakları ve yolları dolaşıp zikir, Kur’an ve ilim meclislerini arayıp bulmakla (Buhârî, “Da’avât”, 66; Müslim, “Zikr”, 8), müminlere (Ahzâb 33/43) özellikle bilgin olan müminlere rahmet okumakla (Tirmizî, “İlim”, 19), sadece Allah’a hamd ve secde etmekle (A’râf 7/206) görevli melekler de vardır.

Meleklerin özellikleri

Melekler, gayb âleminde yer alan ama bu dünyada da faaliyet gösteren, hızla hareket edip boyut değiştirebilen, kanat sayıları ve cinsiyetleri belli olmayan nurdan varlıklardır ve itaatle Yüce Allah’ı tesbih ederler. Sayıları akıllara sığmayacak kadar fazladır ve gök gürültüsünden, ecelle can almaya, amel defterlerine yazmaktan cehennem bekçiliğine kadar pek çok görev yaparlar, hizmette kusur ve ihmal göstermezler. Yaşam süreleri ve bedensel yapıları bizce malum olmasa da Allah’ın kızları değillerdir çünkü böyle demek şirk koşmaktır.

Başa dön

KADERE VE KAZAYA İMAN

Öncelikle bilinmesi gereken şudur ki kadere iman ayetle değil hadis neticesi imanın şartlarından sayılmıştır ve şart olup olmadığı bu nedenle kesin değildir. Ayrıca Peygamberimizin dahi kader hakkında çokça konuşmak istememesi nedeniyle kader konusunda fazla yoruma kaçmak doğru değildir ve yine kader her şeyi Allah’a havale etmek yani kadere mahkum olmak asla değildir çünkü kader denilen akibet insanın kendi kazandıklarıyladır ve irade ile ortaya konan seçimlerin sonuçlarıdır. Elbette insanın elinde olmayan değişmez kanun ve kurallar, müsibet ve belalar, imtihan vesileleri de vardır lakin insanın mesuliyeti tercihleri ile şekillenir ve insan elinde olmayan yada kendi rızasıyla ortaya çıkmayanlardan mesul değildir.

Tam bu manada kader yaşanacakları bilen Allah’ın ilmi dahilindedir ama O’nun bilmesi bizler için sorun teşkil etmez ve sınavın adaletine leke düşürmez. Aksine bizlere gaybdan bilgi veren Allah sıkça bizleri ikaz eder ve iman lehine hatırlatmalarda bulunur. Kaderi satranç oynayan iki oyuncudan birisinin kazandığı ve diğerinin kaybettiği bir oyun olarak düşünelim ki Allah sonucu oyun başlamadan bilendir ama kazanan, Allah bildiği veya istediği için değil iyi oynadığı için kazanmıştır.

Kader ve kaza nedir?

Kader en yaygın anlamıyla değişmez ölçü olarak tanımlanır ki ahenk, denge, itidal, nizam kavramlarının tamamını içine alır ve tüm yaratılmışların bir kaderi, kuralı, başı ve sonu vardır. Kader olmuşları bilen Allah’ın, gidişata müdahale etmemesine sebep değildir. Yani Allah dilediği anda akibete tesir eden, sebepler yaratandır. Dualar, tevbeler, istiğfar ve şükürler, mağfiretler hep bu rahmet kapısına açılan yakarışlardır ve Allah sınavı tek bir soruyla değil binlerce soruyla gerçekleştirir. Her sorunun puansal değeri de farklıdır ve bunu biz bilemesek de daima rahmet kazanır.

Kaza, kaderde yazılı olanların hayata geçmesi, cüzi irademizle dilediğimiz ve Yüce Allah’ın müsaade edip güç verdiği şeylerin ortaya çıkması yani fiillerdir. Burada da iradeyi ortaya koyduğumuz sürece mesuliyet bizdedir ve kaderin kazası bizlerin etkisiz kaldığı bir bağımsız oluşum değildir.

Tevekkül nedir?

Tevekkül kader kavramı ile çok yakın ilişkisi bulunan güvenmek ve güvenilmek konusudur ki güven sadece Allah’adır. Tevhid esasında Tek ve Bir olan sadece Allah’tır, rızkı ve nimeti veren sadece O’dur. O halde güvenilecek olan da sadece O’dur. Başka vekil arayanların sonu hüsrandır ve tevekkül kısaca sadece Yüce Allah’a güvenmek ve sığınmak, rahmeti, nimeti, rızkı ve medeti sadece O’ndan beklemektir.

Cüz’i irade nedir?

İnsanda gözüken fiilleri iki kısma ayırabiliriz. Bunlardan bir kısmı tamamen irademiz dışında meydana gelen fiillerdir. Kalbimizin atması, kanımızın dolaşımı, nefes almak vermek, göz kapaklarımızın açılıp kapanması, saçımızın uzaması gibi fiilleri bu kısma misal olarak gösterebiliriz. Bu tür fiillere “ıztırârî” (mecburi) fiiller denilir. Bu tür fiillere insanın iradesi müdahale etmediğinden dolayı, bu fiiller için herhangi bir mesuliyet veya mükâfat yoktur.
Fiillerimizin diğer kısmı ise, kendi irademiz ile işlediğimiz fiillerdir. Yemek, içmek, bakmak, konuşmak, yürümek gibi fiillerimiz bu kısma dâhildir. Burada tercih ve seçim hakkımız vardır. Helal şeylere bakabileceğimiz gibi, harama da bakabiliriz; helali yiyebileceğimiz gibi, haramı da yiyebiliriz; hayrı konuşabileceğimiz gibi, yalan ve gıybet de konuşabiliriz. Bu tür fiillere “ihtiyâri” (isteğe bağlı) fiiller denilir.

Cüz’i irade; “ihtiyâri fiiller” dediğimiz bu kısım fiillerdeki tercih kabiliyetimizdir.

Yaratılması cihetiyle ıztırâri fiillerde olduğu gibi, ihtiyâri fiilleri de yaratan Allah’tır. Fakat ihtiyâri fiil ve hareketlerimizde talebimiz-dileğimiz söz konusudur. İşte bu talebe“cüz’i irade” denir. Demek ihtiyâri fiillerde insan; talep edendir, Allah ise; fiili yaratandır.

İşte insan bu talebi sayesinde itaatkâr veya isyankâr olur. Başka bir ifadeyle, insanın iradesi fiilin vasfına, Allah’ın kudreti ise fiilin aslına taalluk eder.

Ezeliyet ne demektir?

Zaman, sıfırıncı salisede kâinatın yaratılmasıyla başlayan ve içerisinde hadiselerin cereyan ettiği soyut bir kavramdır. Geçmiş, şimdi ve gelecek olarak üç kısımda tarif edilir.

DEHR, Ragıb’ın açıklamasına göre, âlemin var oluşunun başlangıcından son bulmasına kadar bütün süre, yani zamanın tamamı (zaman-ı kül) demektir. Yani zamanın eskisi, şimdisi ve yenisinin dahil olduğu çizginin tamamıdır.

Yüce Allah zamanı da yaratan, zaman ötesidir . Zaman ve dehr kavramları bu kavramlar içinde hayat bulan mahlûkat için geçerliyken Yüce Allah zaman ve mekândan münezzehtir.

Ezel, “Evveli olmamak. Kıdem” ve ezeli, “Evveli olmayan. Kadim.” demektir. Allah, ezelî ilmiyle olmuş ve olacak her şeyi birlikte bilir. Zamanı yaratan zamandan münezzeh olmaz mı? Bizler ise zamandan münezzeh olamayı tam manasıyla asla bilemeyiz.

Mesafece birbirinden ilerideki üç yarış atı birbiri ile zamanca derinliğe sahipken tribünden her üç atıda izleyen biri için zaman ortaktır. Çünkü o üç atıda aynı zaman diliminde görür. Seyircinin bu zaman ötesi hali ezeliyete bir örnektir.

İnsanoğlunun bizden evvel yaratılmışları mazideyken, bizden sonra yaratılacaklar gelecektetir. Bizler bugünde yani şimdideyiz. On yıl sonra doğacaklar için biz mazi, onlar şimdi olacaklar.

Görüldüğü gibi, geçmiş, gelecek ve hâl gibi tabirler bizler için kullanılmaktadır. Hâlbuki her şeyi ve zamanı yaratan Allah için geçmiş, şimdi ve gelecek gibi kavramlar yoktur. O, misaldeki seyirci gibi bütün bu zamanları aynı anda ilminin ışığı ile kuşatmıştır. O halde “Allah yazdı diye biz yapıyoruz.” denilemez, zira Allah ezeliyeti ile bütün zamanları aynı anda kuşattığından, bizim hür irademiz ile ne yapacağımızı bilmiş ve ne yapacaksak kader defterimize onu yazmıştır. Allah yazdı diye biz yapmamaktayız, bilakis biz yapacağımız için Allah yazmıştır.

Ezeliyet bahsini anlamak, kader meselesini anlamanın anahtarıdır. Kader bahsinde tereddütün ilk sebebi Allah’ın ezeliyet sıfatının anlaşılamaması ve Allah’ın zaman mefhumu ile kayıtlı olduğunun zannedilmesidir.

“Allah’ın ezeli ilmi” dediğimiz kader; geçmiş zamanda yapılmış bir plan olmayıp, zaman dışı bir plandır. Bütün geçmiş ve gelecek zamanları aynı anda tutan zaman üstü bir ilimdir.

O halde “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” sözü son derece batıl bir sözdür. Zira Allah, bizim ne yapacağımızı bilmeden kader defterimizi yazmış ve bizi o yazıya göre hareket etmeğe mecbur etmiş değildir. Bilakis, cüz’i irademizle neyi tercih edecek ve hangi fiili işleyeceksek, ezeliyeti ile bilmiş ve kader defterimize yazmıştır.

Allah bizi hiçbir sevaba veya günaha zorlamaz. Sadece, zamanları ve mekânları kuşatan ezeli ilmiyle, bizim ne yapacağımızı bilir ve kader defterimize onu yazar.

Ezeliyet bahsinin bizlerce tam olarak anlaşılması asla mümkün değildir. Nasıl ki Yüce Allah isim ve sıfatlarını tam idrak edemiyorsak, gayba ve ahirete ait hususları sadece tasavvur ve yalnızca hayal ediyorsak ezeliyet bahsinde de bilebileceklerimiz çok sınırlıdır.

Ne varki şu açıktır; Kaderim böyleymiş diyerek günahlara yelken açmak batıl, haksız ve adil olmayan bir mazerettir ve geçersizdir.

Başa dön

6. İMANIN ÇEŞİTLERİ

İCMALİ İMAN

İman edilecek şeylere kısaca ve toptan inanmak demektir. İmanın en özlü ve en kısa şekli olan icmâlî iman, tevhid ve şehadet kelimelerinde özetlenmiştir. Tevhid kelimesi: Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah (Allah’tan başka hiçbir Tanrı yoktur. Muhammed O’nun elçisidir) cümlesidir. Şehadet kelimesi de: Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh (Ben Allah’tan başka hiçbir Tanrı olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna inanır ve tanıklık ederim) ifadesidir. İmanın ilk derecesi ve İslâm’ın ilk temel direği budur.

Gerçekte Allah’ı yegâne Tanrı tanıyan, Hz. Muhammed’i O’nun peygamberi olarak kabullenen kişi, diğer iman esaslarını ve Peygamberimiz’in getirdiği dini de toptan kabullenmiş demektir. Çünkü diğer iman esasları bize Hz. Peygamber aracılığıyla bildirilmiştir. Öyleyse Allah elçisini tasdik etmek, getirdiği hükümleri de tasdik etmek demektir. İnanılacak şeyler ayrı ayrı söylenmediğinden dolayı bu imana icmâlî (toptan) iman denmektedir. Mümin sayılabilmek için, icmâlî iman yeterli olmakla birlikte, İslâm’ın diğer hükümlerini ve inanılması gerekli olan şeylerin her birini kişinin teker teker öğrenmesi zorunludur.

TAFSİLİ İMAN

İnanılacak şeylerin her birine, açık ve geniş şekilde, ayrıntılı olarak inanmaya tafsîlî iman denilir. Tafsîlî iman üç derecede incelenir:

Birinci derece, Allah’a, Hz. Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğuna ve âhiret gününe kesin olarak inanmaktır. Bu, icmâlî imana göre daha geniştir. Çünkü burada âhirete iman da yer almaktadır.

İkinci derece, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, öldükten sonra tekrar dirilmeye, cennet ve cehennemin, sevap ve azabın varlığına, kazâ ve kadere ayrı ayrı inanmaktır. Tafsîlî imanın ikinci derecesi amentüde ifade edilen prensiplerdir.

Üçüncü derece, Hz. Muhammed’in Allah katından getirdiği, bize kadar da tevâtür yoluyla ulaştırılan bütün haberleri ve hükümleri tasdik etmektir. Bir başka ifadeyle, mânası apaçık (muhkem) âyet ve mütevâtir hadislerle sabit olan hususların hepsine ayrı ayrı, Allah ve Resulü’nün bildirdiği ve emir buyurduklarını da içine alacak şekilde bütün ayrıntıları ile inanmaktır.

Bu durumda namaz, oruç, hac ve diğer farzları, helâl ve haram olan davranışları öğrenip bütün bunların farz, helâl ve haram olduklarını yürekten tasdik etmek tafsîlî imanın üçüncü derecesini oluşturur. Müslüman olmayan bir kimse, icmâlî iman ile İslâm’a girmiş olur. Bu iman üzere ölürse neticede cennete girer. Fakat tafsîlî iman ile müslümanın imanı yücelir, olgunlaşır, sağlam temeller üzerine oturur. Bir insanın, Allah’ı ve O’ndan geleni gönülden tasdik ettikten sonra, Hz. Peygamber’in açıkladığı buyruk ve yasakları bütünüyle, farzı farz, haramı haram bilerek öğrenmesi, kabullenmesi ve uygulaması gerekir. Tafsîlî imanın üçüncü derecesi, zarûrât-ı diniyye denilen ve inanılması zorunlu bulunan bütün inanç, ibadet, muâmelât ve ahlâk hükümlerine inanmayı içermektedir.

TAKLİDİ İMAN

Delillere dayalı olmaksızın sadece çevrenin telkini ile meydana gelen ve âdeta kişinin İslâm toplumunda doğup büyümüş olmasının tabii sonucu olarak gözüken imana taklîdî iman denilir. Ehl-i sünnet bilginlerinin çoğuna göre bu tür iman geçerli olmakla beraber, kişi imanı aklî ve dinî delillerle güçlendirmediğinden dolayı sorumludur.

Taklîdî iman, inkârcı ve sapık kimselerin ileri süreceği itirazlarla sarsıntıya uğrayabilir. Bunun için imanı, dinî ve aklî delillerle güçlendirmek gerekir. Çünkü deliller, ileri sürülecek şüphe ve itirazlara karşı imanı korur. Delillere, bilgiye, araştırma ve kavramaya dayalı imana ise tahkîkî iman denir. Aslolan her müslümanın tahkîkî imana sahip olması, neye, niçin ve nasıl inandığının bilincini taşımasıdır.

TAHKİKİ İMAN

TAHKİKİ İMAN; araştıran ve muhakeme eden kimsenin sapasağlam delillere dayanan imanıdır.

Tahkiki iman taklit olmayan, kulaktan dolma bilgilere dayanmayan, Kur’an’a ve sahih sünnete dayalı imandır ki olması gereken iman şekli tafsili ve tahkiki olandır.
Taklidi iman edebi hayatta kurtuluş için yeterli olabilir ama bu iman sarsıntı ve zorlamalara karşı hassastır. Hele zamanımızda her yönden saldırıya maruz kalındığında imanın kendisini korumak güçtür.

Başa dön

7. İNANÇ BAKIMINDAN İNSANLAR

MÜSLÜMAN

İslam’a giren ama dine girmekle yetinen, imanı diliyle ifade ettiği halde kalbine yerleştiremeyen, dinin yükümlerini üstlenmeye razı olan, farzlara uyacağına söz veren kimsenin dinen adıdır.

MÜ’MİN

Müslüman olup imanı kalbine yerleştirebilen yani imanı dilde kalmayan, imanını hayata yansıtan, Allah için yaşayıp Allah için ölen Müslümanların dindeki adıdır. Cennetler sadece iman edenler içindir.

KAFİR

Dini veya hükümlerini tamamen veya kısmen inkar eden, Allah’ı ve Kur’an’ı veya Peygamberin getirdiklerini yok sayandır. Dine hiç girmeyenlerin adı kafir, girip de çıkanların adı mürteddir.

MÜRTED

Dine girdikten sonra inkara dönen, bunun diliyle ve amelleriyle ifade eden ve dinin dışında yaşamayı tercih edenlerin adıdır ki yaptıkları fiilin adı da irtidattır. Kişinin kendisinin değil de bir başkasının onu din dışına çıkartması ise tekfirdir ve bu vebal isteyen bir şeydir.

MÜRAİ

Menfaati gereği dine bir girip bir çıkanların adıdır ki dinde sabit kalamazlar, değişik dinler arasında gider gelirler veya o dine bir girip bir çıkarlar. Onlar için söz konusu olan sadece menfaatleridir.

MÜNAFIK

İman etmediği halde iman etmiş görünmeye çalışanların adıdır ki durumları kafirlerden de beterdir. Bu yüzden cehennemdeki yerleri kafirlerden de aşağıdadır. Çünkü mü’minlere kardeş gibi sokulup arkadan bıçaklarlar ve iman kardeşlerine ihanet edip kötü örnek teşkil ederlerken din ve imanla da alay ederler.

MÜŞRİK

Şirk koşan, şeytana tabi olan, Allah’ı asla inkar etmeyen ama Allah’ın yanına berisine yedek ilahlar koyan, teslise inanan, başkalarının haram ve helal belirlemesine müsaade edenlerin adıdır. Allah’a varlık ve yönetimde, kudret ve ilimde ortaklar atamak demek olan şirk, müşriklerin eylemidir ve dindir ve şeytanın dininin adıdır.

8. İMAN VE İSLAM

İman, sadece Allah’a teslim olmak, inanmak, güvenmek ve dayanmaktır, kalbidir, dille ifade edilmesi de şarttır ancak öncelikle kalptedir. İslam ise Allah katındaki son ve kıyamete dek baki mükemmel dinin adıdır, ibadet ve amele dayalıdır, huşu ve samimiyet ister ama şeklen ve dille de ispat olunabilir, imanla birlikte bulunması şart ise de iman cümlesinin sadece dille söylenmesi dine girmek için kafidir. Yukarıda anıldığı şekilde dine girene Müslüman, iman edene mü’min denir ki her mü’min Müslüman ama her Müslüman mü’min değildir.
İmanı veren ve bilen Allah olduğu için kullara düşen iman ettik diyene inanmak ama ihtiyatlı yaklaşmaktır. Keza İslam’a girdim diyene de sen kafirsin demek kulların hakkı değildir.

Başa dön

9. İMAN VE AMEL

Amel fiili durumlardır ve iman kalbidir. Bu nedenle amel imandan bir cüz değildir. Bunun tek istisnası zulme direnmektir ki bu elle, dille veya en azından kalp iledir.

10. İMAN, İBADET VE AHLAK

İbadet, ahlak ve salih amelin makbul olma şartı içerisinde niyet olmasıdır ki asli niyet Allah rızasına mazhar olmaktır. Buradan hareketle denebilir ki imana yaslanmayan, niyet edilmeyen, niyeti sadece Allah’a (tevhid) kılavuzlanmayan tüm ameller spordan ibarettir, getirisi ve faydası cüzidir. Lakin içerisinde iman olan bırakalım amelleri teşebbüs ve niyetler dahi muazzam kıymettedir çünkü kime ve neden yapılmak istendiğine Allah şahittir bu yüzden de makbuldür.

Başa dön

11. DİNİMİZ İSLAM

İslam, Kur’an ile bildirilen, tamamlanan, güzel, sade ve kolay dindir, Allah katında muteber tek dindir, kıyamete dek bakidir, tüm insanlığadır, evrenseldir. Başkaca kitap ve peygamber gelmeyeceğinden bakidir, sondur, tamdır.

Din Nedir?

Din: Allah tarafından peygamberler aracılığı ile insanlara ulaştırılan ilahi bir kanundur. Dinin kurucusu Allah, muhatabı insanlardır. Dinin amacı, insanları iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini bildirmektir, onları dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşturmaktır.

İslam dininin tanımı ve gayesi

İslam’ın kelime anlamı huzur ve esenliktir ki daha açık söylenirse huzur, barış ve esenlik için ve sadece Allah’a teslim olmaktır. Kapsamına göre iki İslam vardır ki ilki dar manada Müslümanlarca din kabul edilenin adıdır ve Hz. Peygamberin risaletiyle tebliğ olunandır. Diğeri ise geniş manada fıtrattan bu yana yaşanan tüm dinlerin adıdır yani tevhiddir.

İslamiyet’in mahiyet ve hükmü

Allah’ın dini asla değişmez, değişen zamana ve insanların tutumuna bağlı olarak değişen helal ve haramlardır. Ötesi aynen sabittir ve fakat zalim insan inkara, unutmaya ve ayetleri değiştirmeye pek heveslidir. Yani İslam dışındaki dinler bugün tanınmaz haldeyse ve tevhidle alakası yoksa bu Allah’ın sünnetullah’ı değiştiği için değil zalim insan o dinlere musallat olduğu içindir.

Bizlerin din diye kabul ettiği İslam işte bu tevhide paralel, orijinal, el değmemiş dinin adıdır ve bu yüzden bu din yaşayan herkes için farzdır, hidayettir.

Esasları, kapsamı

İslam, evrensel olduğu ve kıyamete dek baki olduğu için tüm insanları, tüm zamanları kapsar ve kıyamete dek bakidir, ahiret sorgusu da onunladır. Hz. Peygamberin, Kur’an’ın durumu da aynen böyledir. İslam’ın çeşidi asla yoktur ve İslam kelimesinin başına veya sonuna yapılan eklemelerle oluşturulmak istenen dinler (ılımlı İslam vs.) şeytanların dinidir, şirktir. İslam’ın esasları diye bilinenler ise; Kelime-i Şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek ve zekat vermektir ki bizce bunlar sadece ibadetin şartları olabilir. Çünkü evvela Kur’an okumak, ahlaklı olmak, iyilik yapmak, zulme direnmek gibi ana hükümleri ihtiva etmemektedir ve ayrıca din bu beş maddeye sığmayacak kadar emir ve yasak içermektedir. Bu nedenle bunlara İslam’ın şartları yerine ibadetin şartları demek ve İslam’ın şartları olarak Kur’an’da yazılı emir ve yasakların tamamını almak daha doğru olandır ki Kur’an okumak ve anlamak İslam’ın da, ibadetin de, imanın da ilk şartı ve farzıdır.

Din Allah’ındır

İslam veya diğer dinlerin tamamı Allah’ındır. O halde din adına vahyedileni aynen tatbik etmek, ekleme veya çıkarma yapmamak lazım gelir ki yorum sadece ayetlerle kesin hükme bağlanmayanlar veya müteşabih ayetler içindir. Yani akıl vahyin olmadığı veya ayetin manası kesin olmadığı haller içindir. Lakin tevhid gereği helal ve haram belirleme yetkisi, şefaat, rızık, dua gibi tüm temel kavramların sahibi, yetkilisi sadece Allah’tır ve Peygamberimiz dahil hiçbir beşerin din adına hüküm koyma yetkisi yoktur.

Keza din günü yani ahirette Allah’ındır bu da demektir ki hesap sorma yetkisi de sadece Allah’ındır çünkü niyetlere şahit olan, imana şahit olan sadece O’dur. Peygambere düşen sadece tebliğ etmek, yaşayarak göstermek, hayata yansıtmak, uygulamaya koymaktır. Ama hüküm daima ve sadece Allah’a aittir ki zaten Peygamberimizin tüm söz ve davranışları en fazla sünnet cümlesindendir ve sünnet dini terim olarak yapana sevap kazandıran yapmayana günah yazdırmayan demektir.

Tebliğ ve hesap sorma

İslam dini, akıl sahiplerine tebliğ ve davet, icabet, akabinde hesap, ödül ve cezadan ibarettir.

Tebliğ ve davet, peygamberler aracılığı ile insanlara yapılan ikna, vahyi aktarım, anlatım ve örnek yaşayarak gösterme, yakın çemberden başlayarak batıldan hakka çevirme gayretidir. Bu suretle Resul ve nebiler kendilerine vahyedileni nokta ekleme yapmaksızın insanlara iletir ve doğru yolu gösterirler.

Hesap ise peygamberlerin değil sadece Yüce Allah’ın kudretindedir. Hiçbir beşerin din adına hesap sorma hakkı ve yetkisi yoktur, olduğunu ilan edenler Allah’ın hak ve yetkilerine tacizde bulunanlardır. Peygamberlerin dahi yetkisinde olmayan bu mesele, hem dünyada hem ahiret yurdunda yapılan, yapılması gerekip te yapılmayan, sakınılması gerekirken yapılan her türlü amelin bir karşılığı olacağı ve bu karşılığı verecek olanın sadece Allah olduğuna imanı gerektirir ki Allah’a ve ahirete iman zaten bu demektir.

Tebliğ ve davet seçilen Peygamberlerin, seçilen toplumlara, seçili mesajları, seçilen şekil ve miktarda aktarma şeklidir ki ilahi mahiyetteki bu mesajların muhatabı sadece Peygamberler, davet edilen ve kendisine tebliğ edilenler ise o Peygamberin kavmi veya toplumudur. Peygamberler emrolundukları üzere ilgili kavme tebliği yapar, nasihatlarda bulunur ve imana davet ederler. Peygamberler bu davetin gereğini ve davet ettikleri şeyi yaşayarak da o topluma gösterirler ki davetleri yakın çemberden başlar.

Peygamberlerin din adına görevi sadece bu tebliğ, davet, nasihat ve yaşayarak göstermekten ibarettir. Burada en kritik nokta şudur ki din adına hüküm koyma yetkisi sadece Allah’ındır ve Peygamberler sadece kendilerine bildirileni insanlara aktarırlar. Asla hüküm koymaz ve haram/helal belirlemezler. Bu (haşa) peygamberler postacı demek değildir. Aksine onlar o denli emin ve güzel insanlardır ki zaten Allah’ın vahyetmediği zerrece bir şeyi din diye halka aktarmaz ve dine ekleme yapmazlar. Onlar, hak olarak kendilerine indirileni aktarır, hayata yansıtır, doğru ve güzel şekilde tatbikini insanlara öğretirler. Onların bildikleri muhakkak diğer insanlardan çok fazladır ama kritik nokta dine beşeri karışımların asla olamayacağıdır.

Fıtrat dininin temel ilkeleri

Fıtrat (yaratılış) dinin temeli ve gayesidir. Yaratan Allah’ın ilki ve sonu bilen kudret ve ilmine münhasır olarak hayat bahşedeceği kullarından çok önceleri veya çoğunluğa göre ana rahmindeyken (A’raf 172) misak (Allah ile kul arası ezeli mukavele) alması ve doğacak kulların da bu çağrıya evet diye karşılık vermesi süreciyle başlayan macera dünya sınavı boyunca devam eder ve her ne kadar günlük yaşamda bazen unutuluyor olsa da bu misak ahiret sorgusunun esasını teşkil eder.

Fıtratın temeli ise iman, islam ve ihsandır. Bunu inanç, amel ve güzel ahlak olarak ta telaffuz edebiliriz. Yani tüm yaşamımızın gayesi ve sınavın zafere ererek bizleri kurtuluşa cezbetmesi ancak bu sadakat ve gayretle mümkündür. Bunun ötesi riya, beyhude ve batıldır.

Açacak olursak; iman ilk sırada yazıldığı gibi ilk önce gelen esastır ve dinin özüdür. Yani diğer tüm dini vesile ve vecibeler iman şartına bağlıdır ki bunun içerisinde altı başlık halinde Allah’a, ahirete, kitaplara, peygamberlere, meleklere, kadere iman vardır.

İslam; tevhid dininin adı, fıtratın tek doğru yolu, tüm kitap ve peygamberlerin işaret ettiği sırat-ı mustakimdir ve iman şartına bağlı olarak saadete erdiren yaşam gayesidir.

İhsan, güzel ve güzellik demektir ki Yüce Allah herşeyi güzel yaratmış, güzel ummuş ve güzel davranılmasını emretmiştir ki zan ve hissiyatın bile güzel olması bir Kur’ani emirdir.

Bu açılımı; inanç, amel ve ahlak olarak yaptığımızda konuyu sadece yaygınlaştırmakla kalmaz, anlaşılmasını da kolaylaştırmış oluruz. Çünkü iman inancın kutsal hali, amel İslam’ın tüm vecibeleri, ahlak ihsanın dışa yansıyan halidir.

Zarurat-ı Diniyye (Dinle ilgili bilinmesi gerekenler)

1- Allah’ın varlığına, birliğine; indirilen kitap ve sahifelerin hak olduğuna, peygamberlere, meleklere iman, âhirete, herkesin kabrinden kalkıp mahşer yerinde toplanacağına, cennet veya cehennemde mükâfat ve azabın ebediliğine, bütün gök ve yerlerin düzeninin bozulup kıyametin kopacağına iman etmek. (İmanın şartları)

2- Kelime-i şehadetin, beş vakit namazın, zekâtın, ramazan orucunun ve imkân olunca hacca gitmenin farz olduğuna inanmak. (İslamın şartları)

3- Şarap içmenin, haksız yere birini öldürmenin, ana-babaya itaatsızlık etmenin, zinanın, yetim malı ve faiz yemenin, kamu malına tamah etmenin ve buna benzer kesin nass’larla sabit olan (farzların) yasakların haram olduğuna inanmak bu kapsamda sayılabilir.

Dinin şer’i delilleri (EDİLLE-İ ŞER`İYYE )

Dinin delilleri denilenler fıkıh kitaplarında sayısız çoklukta iken bizlerce bu son derece yanlıştır ki din demek Allah ve Kur’an demektir ki sünnetin dahi muteberliği Kur’an’a uygunluğu nispetindedir. Bu nedenle de dinin delilleri diye kullanılabilecekler sadece ayetler ve ayetlere uygun sünnetlerdir. İcma, içtihat, kıyas gibi delil sayılanların ise tamamı beşeri ve zamansal hatta mezhebi olduğu için dine delil sayılamazlar.

Din ve diyanet (şeriat)

Din Kur’an ile gelen, vahyedilendir ve diyanet bu din hükümlerine akli yorumlar, sünnetler, icmalar, kıyasla ekleyerek oluşturulan büyük çemberin adıdır. En kritik husus ise şudur ki dinde asla değişme olmaz, reform olmaz. Çünkü din tamdır, tamamlanmıştır, bakidir, evrenseldir. Diyanet ise içtihad ve tecdide her zaman açık olan akıl yürütümeler, mezhebi yaklaşımlar, zaman ve örflerden kaynaklanan gerekler, kamu ihtiyaçlarına göre şekillenen oranlardır ki bunlar din değil diyanettir.

Örnek verecek olursak zekat emri Allah’ındır, dindir. Bu zekatı kimlerin vereceğini, hangi oranda olacağını belirleyenler başta Peygamberimiz olmak üzere kamudur, ileri gelenlerdir ama her halükarda insanlardır. Bu oranlar değişir ve artar eksilir. İşte bu değişebilen oranları ifade eden gereklerin adı diyanettir. Diyanet asla dini yani emri inkar edemez ama miktar ve şeklini akla göre yorumlar.

İslam dininin evrenselliği

İslam dininin kitabı Kur’an, Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’dir. Yüce Allah insanlara hidayet olarak vahyettiği Kur’an’ı, rahmet Peygamberi Hz. Muhammed kuluna vahyederken bir kavmi, aşireti veya topluluğu değil tüm insanlığı bu dine çağırmıştır.

Hak din, son din, doğru ve dürüst din İslam, sadece Rabbimiz Allah’a kulluk ve ibadet etmeye dayalı bir inanç sistemidir. Bu din; belli bir zaman, kavim veya coğrafyanın değil, kıyamete kadar sürecek şekilde tüm dünya ömrünün, tüm yeryüzünün ve tüm insanlığın dinidir. Çünkü Allah hitabında insanlığı hedef almış, bizler için İslam’ı seçtiğini ve İslam’ı tamamladığını bildirmiş, diğer eski dinlerin artık muteber olmadığını açıkça bildirmiştir. Bu yüzden dünya sınavı ve ahirette bulacağımız karşılıklar Kur’an’a ve İslam’a uygun davranıp davranmadığımızla ilgili olacaktır.

Dolayısıyla İslam tüm zamanların, tüm insanların, tüm yeryüzünün kıyamete kadar sürecek dinidir ve başkaca peygamber ve kitap gelmeyecektir.

Kâinattaki tüm varlık, madde, canlılar da insanlar gibi İslam hükümlerine tabidir ve Allah’ın emir ve yasaklarına uymak, verilen emirleri tatbik etmek mecburiyetindedirler.

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Al-i İmran 3/85)

İlk insanın yaratılışından itibaren dünyada yaşananlar bize İslam’ın fıtrat ve tevhid dini olarak ilk günden son güne kadar dünya hayatının ilk ve tek dini olduğunu da gösterir. Bu manada diğer semavi dinlerin kitap ve peygamberlerinin de, diğer tüm peygamberlerin de kavimlerine verdikleri mesajları; sadece Allah’a iman, ibadet ve kulluk davetidir. Bu İslam’ın öngörüsünün aynısıdır ve insanın yaratılışından itibaren Allah’ın dininde değişiklik olmadığının (ama kavimlerin azgınlık durumlarına göre helal ve haramların azalıp çoğaldığının) beyyinesidir.

“…Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. ..” (Maide 5/3)

Hurafeler, örfler ve rivayetler

Bu sayılanlar maalesef dinin değil diyanetin içinde bir hayli fazla yer tutar ve akıllara sanki dindenmiş izlenimi bırakır. Oysa çoğusu meal ve tefsir oyunlarıyla, Arapçılık ve İsrailiyat ile ithaldir ve yanlıştır. Arapçanın kutsallaştırılması ve vahyin üzerine çıkarılması buna en açık örnektir ki Peygamberimizin mevsim ve coğrafyadan etkilenen kıyafetlerini dinleştirmek de bu cümledendir.

Dua, şükür ve tövbe

Din kolaydır, basit ve anlaşılandır, kolaylık ister, zorluğa ve baskıya karşıdır. Tevbe, dua ve şükür bu nedenle birer rahmet vesilesidir ve her kul dilediği anda bunlardan nasiplenebilir.

Huşu ve samimiyet

Dinin ilk ve temel şartlarından olan huşu ve samimiyet, imanı anlatır, kalpten gelen feryatları temsil eder, gözyaşı ile kendisini belli eder ve riya ve gösterişe çıkan kapıları tümden kapatır.

Merhamet, itidal ve cihat

İslam dini merhameti emreder ki bu zulüm duvarına çarpana kadardır. Sonrası cihaddır ve cihad Allah yolunda her türden verilen mücadelenin ortak adıdır. Silahla mücadele bu cihadın sadece bir tanesi ama en yücesidir.

Dincilik ve dindarlık

Dindarlık dinin gereklerine azami riayet etme hali, dincilik sahtekarlık ve münafıklık yaparak, değişik menfaatler adına numara yapmak, kandırmak, şekli olarak dindar görünürken gerçekte dine düşman olmaktır.

BİD’AT NEDİR?

Bid’at; dinin içinde olmayan bir şeyi eklemek veya dinde olanı çıkarmak manasınadır ve burada din olarak kast edilen dinin sahibi Yüce Allah’ın kelamı Kur’an ve Kur’an’a uygun sahih sünnetlerdir.

Diğer sünnet, icma, içtihat ve rivayet gibi şeyler beşeridir ve din adına hüküm taşımazlar. Bu nedenle onlara ait yenilik ve değişiklikler bid’at anlamı taşımazlar. Çünkü din adına hüküm koyma yetkisi sadece Allah’ındır. Bu nedenle bid’at’ı Kur’an ve sahih sünnet ile bildirilene yapılan ekleme ve çıkarmalar olarak anlamak lazım gelir.

Anlaşılacağı üzere, din ile alakalı sonradan ortaya çıkan bir olay veya davranışın bid’at olabilmesi için Kur’an ayetiyle veya sahih sünnetle bildirilen bir şeyi azaltması veya artırması gerekir ki yaygın olan kanaata göre; bid’atların asıl doğuş sebebi, toplumlardaki kültür değişmeleridir.

Bid’at eksiltme olarak nadiren ama çoğaltma olarak çoklukla kullanılır. Buna misal namazların rekat sayıları, camilerin süslenmesi gösterilebilir.

Bid’atların doğuşuna ve yaygınlaşmasına sebep olan hususlar şunlardır:

1- Bid’atın, bilinçli olarak üretilmesi,

2- Cehalet, dincilik ve yobazlık,

3- Kültür etkileşimi,

4- İslâm öncesinden kalan gelenek ve görenekler, örfler,

5- Eski dinlerden kalan alışkanlıklar,

6- Çok sevap kazanmak veya dinî vecibeleri fazlasıyla ifa etmek düşüncesi.

Dinen mükellef olmak ne demektir

İslam dini içerisinde olup, aklını işletebilen ve fiziken bedeni olgunluğa sahip, günah ve sevap işleme kabiliyetine eren Müslümanlara “mükellef” denir.

Yani dinen mükellef olmak için üç şey lazımdır ki bunlar; müslüman olmak, akıl ve reşit yani ergen olma halidir. Bunlardan biri olmazsa mükellefiyet tamam olmaz.

Mükellef olmak dinen sorumlu olmaktır ve dünya sınavının başlaması demektir. O yaşa (onbeş yaş civarı) kadar ailesinin himayesindeki çocuğun amel defteri boş iken günah ve sevapları bu yaştan sonra çocuğun hanesine işlenmeye başlar.

Ergen çocuklardaki ruhsal ve fiziksel dengesizlikleri abartan bir beşeri toplum için acı ve şaşırtıcı olsa da ergen olma hali, bazı yanlışlıkları gençliğe verme ve suçları mazur görme hali değil, bilakis ergen olduğu için çok daha dikkatli davranmak zorunda olunan bir haldir.

Aklı işletmek nasıl olur

Akıl, her insana Yüce Allah tarafından bahşedilmiş idrak kabiliyeti, ayırt edebilme özelliği ve doğruyu seçebilme yetisidir. Dinen mükellef olmanın ilk şartı bu nedenle aklı baliğ olmak yani akıl yönünden rahatsız veya engelli olmamaktır.

Akıl insana temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi ve Allah’ı bulabilmesi için verilmiştir.

Dinin istediği akıl ise lüzumsuz işlerle uğraşan, şerre hizmet eden değil vahye ve sesnliğe dayalı gayretle meşgul olan akıldır. Bu yüzden ayetlerde akıl kelimesi nadiren geçerken aklı işletmek, aklı kullanmak ve selim akıl sıkça kullanılmaktadır. Keza akılsız değil aklını kullanamayan tarifi aklı hayra kullanmayanlar için kullanılmaktadır.

Aklı işletmek evvela dini, imanı ve tek Malik olan Allah’ı bulabilmek, sonrasında O’nun emir ve yasaklarına uyup, karşı gelmekten sakınmanın gereğini anlamaktır.

İslamın şartı beş değildir

İslam’ın, fıkıh alimlerince belirlenmiş beş şartı vardır ki bunlar;

Kelime-i şehadet getirmek

Namaz kılmak

Oruç tutmak

Hacca gitmek

Zekat vermektir.

Bunlar şart diye konulduğu için yapılması zorunludur ve diğer hiçbir amel, niyet, ibadet, ahlak veya kaynak şart değil demektir. Oysa bu anılanlar sadece ibadetin şartlarıdır, İslam’ın değil.

Evvela Kur’an okumak ve anlamak burada yoktur. Dinin tek kaynağına hakim olunmadan din tamam olmayacağına göre Kur’an okumak ilk sıralarda olmalıdır.

Aklı işletmek keza listede yer almamaktadır. Oysa akıl batıni peygamberdir ve vahyin ve dinin anlaşılması için, hayatın fıtrata uygun yaşanabilmesi ve vahyin hayata aktarılabilmesi için şarttır.

Kur’an ahlakına sahip olmak da listede yoktur. Yüce Allah’In kendisinin ve peygamberinin üzerinde olduğu bu ahlak yolunun adı Sırat-ı Mustakim’dir ve bu şartlar arasında anılmamaktadır.

Salih amel işlemek yani hayra ve iyiliğe hizmette burada yoktur.

Nefsin terbiyesi de burada asla anılmamaktadır.

En mühimlerden olan zulme karşı durmak ve Allah yolunda mücadele (cihat) yoktur.

Tevhidin bir numaralı düşmanı şeytan ve onun şirk dinine karşı durmak asla yoktur.

Münafıklık, mürailik, yalan, iftira, hak, adalet, eşitlik ve özgürlük hiç anılmamaktadır.

Tüm amel ve niyetlerde asıl olanın Allah rızasına ermek olduğu da burada yoktur.

Din Kur’an’ın nasslarındadır ve nasslar öyle beş tane değildir. İbadet dahi beşten fazladır. Eğer İslam’ın şartlarından bahsedilecekse bu şartlar nasslar (muhkem ayetler) sayısınca olmalıdır. Nasslar tasniflenebilir ve alt başlıklara bölünebilir ama bu halde bile İslam denen mükemmel ve son dinin şartları yaklaşık otuz olmalıdır. Kur’an ve akıl ise mecburen en üstte yer almalıdır.

Huşuyu yakalamak

Huşu, içten gelen sese kulak vermek, tevazu ile yönelmek, acizliğini bilerek göz yaşı dökmek, neden ve kime iman ve ibadet edileceğinin idrak etmek, aklı ve kalbi aynı doğruda buluşturmak, dünyevi hırs ve arzulardan uzaklaşarak adeta miracı yaşamak, vicdanı dinleyerek Yüce Allah’ın huzurunda olduğu bilincini tüm bedende hissetmektir.

İbadette, imanda, amel ve ahlakta huşu esas ve şart olandır.

Adına ister samimiyet, ister içtenlik, ister muhabbet densin huşuyu tarif eden tüm yollar kalbe çıkar ki kalpten beslenmeyen ne iman ve ne de ibadet doğru ve tam değildir.

Aradan çıksın diye ibadet, yalandan iman, numaradan cami, şekilden sakal, riyadan tevbe, görsünler diye infak huşuya düşman hallerdir.

İslamda namus kavramı

Namus sözlükte; toplum içinde onur ve ahlak kurallarına sıkı sıkıya bağlılık, doğruluk, dürüstlük, erdemlilik, ahlaklılık olarak tanımlanır. Aynı şekilde; ırz, doğruluk, kanun, din, iffet, edeb, hayâ, nizam, emniyet gibi birçok manası vardır.

Namussuz terimi ise daha ziyade, iffetsiz, edepsiz, hayâsız, sözünde durmayan gibi manalarda kullanılır.

Dini terim olarak namus; İmana, Kur’an’a, İslam dinin esaslarına, ibadet ve ahlakın genel kaidelerine sadık kalmak, doğru ve samimi olarak bunları uygulamak manasınadır.

Namuslu ise Yüce Allah’a, Kur’an’a, İslam’a, ahlaka sadık ve dürüst imanlı kullara denir.

Buradan hareketle dinen namussuzluk; dine gerekli hürmet ve saygıyı göstermemek, alay etmek, riyaya bulaşmak, çıkar için döneklik etmek, ahlak ve iffet sınırlarına uymamak, kaldırmak, yalana müracat etmek gibi halleri sergilemektir.

Namussuz ise huzur ve barışı bozanlara, Allah’a teslimiyetsizliği savunanlara, toplumsal kabul ve idrakleri kendi çıkarına yorumlayan ve kullananlara, Allah’ın kanunlarını yani emir ve yasaklarını çiğneyenlere denir.

Tekfir ve irtidat

Tekfir ve irtidat İslam’a ait dinden çıkma-çıkarılma ile ilgili terimlerdir ve irtidat kulun kendi rızasıyla, tekfir başkalarının şahitliğiyle dinden çıkmak demektir. İrtidatın beşeri cezası yok ancak tekfirin vardır. Mürtedin ve şayet haksızsa tekfir edenin cezasını verecek olan Allah’tır.

Hüccet ve Kudret

Hüccet ve Kudret kişi, kuruluş ve toplumların bekasını, refah ve barışını temin etmekte müracat edilen iki husustur ki ikisi bir arada bulunursa beka kalıcı olurken, kudret yokluğa, hüccet ise ilerlemeye sebeptir. Asr-ı Saadet’in tüm cihad ve tohumları hüccet üzeredir ve Kur’an hücceti emreder.

Hüccet akla ve dine dayanan sağlam delil ve ilim, kudret ise kas ve silah gücüne dayalı sayısal çoğunluk ve kuvvettir. Her ikisini bünyesinde barındırabilen kişi veya toplumlar beka sorunu yaşamaz ama bunlardan biri noksan olursa toplum veya kişi ne kadar heybetli olsa da yok olmaya ve unutulmaya mahkumdur.

Dinde reform olmaz

Din, ilahi vahiylerle çerçevesi belirlenen, hitap ettiği toplum, zaman ve mekanı bağlayıcı, peygamberi ve kutsal kitabı bulunan, gerçek, ilahi, aksi ispatlanamayan, güzel ve iyi yaşamayı öğütleyen, kötü ve çirkinliğe ceza öngören, yaşamdan sonraki hesap ve mizanı ikaz eden inanç ve ilahi sistemler bütünüdür.

Diyanet ise dinin tüm boyutlarına hitap eden, kutsal kitap dışındaki kitapları, Peygamber dışındaki kişileri, mezhep ve hizipleri, fıkıh ve kelamı, öğretim ve anlatımı, tanıtım ve yorumları içeren dini kaynaklı yardımcı yayınların tamamını içeren ki dinin temel kaynakları da bunun içindedir işler demektir.

Din Allah’ındır. Hüküm koyma yetkisi sadece Allah’tadır. Hiçnir yaratılmışın din adına hüküm koyma yetkisi olmadığından da dinin ortaya çıkması, tebliği ve daveti, hesap ve mükafatı, gerçek dindar ile olmayanın ayırt edilmesi tamamen ilahidir yani insan üstüdür. Çünkü dinin sahibi yaratışı yapandır, ilahtır. Tüm bilinen ve bilinmeyenin yaratanı ve ilahı sadece Allah olduğu içinde din sadece Allah’ındır. Çünkü bu düzeni kurup yöneten aynı zamanda bu düzenin hesap sorucusudur.

Diyanet ise dinin anlaşılmasını kolaylaştırmak, tanıtmak, akıllara takılan işlerde yorum yapmak, ibadet, ahlak ve amel safhalarına ait hususlarda bilirkişi görevi yapmak ile ilgili kuruluş ve eylemlerdir ki bir devlet kurumu olarak görev yapan bu kuruluş tamamen beşerlerden teşkildir ve dinin bekası ve kamunun yararı için faaliyet gösterir.

Din Allah’ın olduğu için dinde reform yani yenilik veya evrim söz konusu değildir. Kural ve kaideler insanlara bildirildiği halde muhafaza edilir ve Yüce Allah dileyene kadar da öyle kalır. Nitekim Yüce Allah bunu bu şekilde buyurmuş ve dilemiştir. O, dileyene kadar dinde değişim, evrim ve reform olmaz ve olmayacaktır.

Diyanette ise değişim, reform hatta toptan inkılaplar bile dinin temellerine dokunmadan makul ölçüde yapılabilir. Kişiler göreve getirilir, kitaplar değiştirilir, tavsiyeler artırılır veya eksiltilir, danışma konuları ve yorumlar farklılaşabilir, takvimler, kurslar artabilir veya azalabilir ama dinin temel ilkelerine asla dokunulamaz. Kısaca dinin temelleri hariç beşere ait olan hususlarda, zamana ve kamu yararına bağlı olarak farklı yorumlar ortaya çıkabilir ve diyanet bunları sistemleştirebilir.

Dinde zorlama (ikrah) yoktur

İkrah bir Kur’an deyimi olarak; baskı, zorlama, sindirme, aldatma manasına gelir.

Din işleri adına emredilen ve yaşanan herşey, insanın aklı ve vicdanı ile alakalı olup, herkes bir tercih kullanma hakkına sahiptir. Kulların özgürlüğü esasına dayalı bu sistem tamamen hür iradeye dayalı olmalıdır ki hesap sorulabilsin ve sorumlu olunabilsin.

Başa dön

12. AHLAK

Ahlak, İslam ve iman ile filizlenen doğru yaşam tarzı ve içsel kontrolün adıdır ki kulu güzel işler yapmaya yöneltirken, kötülükten alıkoyar ve kötülükle mücadele etmeyi zorunlu kılar. Mutlak ahlak Kur’an’dakidir. Beşeri ahlak ise zamanla değişen beşeri ahlaktır ve asıl önemli olan Allah ve Hz. Peygamberinde üzerinde olduğu Kur’an ahlakı ile ahlaklanmak yani Sırat-ı Mustakim üzere olmaktır.

13. SALİH AMEL

Niyet etmek şartına bağlı olan, güzel işler ve faydalı görevler, değerler, keşifler, davranışlar, sözlerdir. Ardında iman olan tüm salih ameller Allah katında da muteberdir ve niyet sadece Allah rızasına mazhariyet olmalıdır. Çünkü birilerine yaranmak, onların da rızasını aramak maksatlı ameller salih amel olmadığı gibi riya ve gösterişle her daim zararlı olabilir ve Allah korusun başkalarını ilahlaştırmak gibi bir çizgiye kayarak şirke çanak oluverir.

14. İBADET

İslam dininin ameli ifadesi ve ispatıdır ki imanla değil İslam’la alakalıdır. Yani iman sahibi amel etmemekle imandan bir şey kaybetmez ama iman sahibi amel ile imanını ispata çalışır. İslam ise amelle bütünleşir ve farz ibadetlerin edasını mecbur kılar. Özetle, ibadette samimi ve devamlı olanlar iyi Müslümandır lakin imanlarına kefil sadece Allah’tır. Bunun tam tersi yani imansız olduğu halde dostlar görsün diye ibadet edenler içinse sevap dahi yoktur ki cezaları büyüktür.

15. ORTAK İNSANLIK DEĞERLERİ

Maruf denen ortak insanlık değerleri dinin emridir ve din eşitlik, kardeşlik, özgürlük, hür irade gibi kavramları zorunlu kılar. Bunlar kısaca şudur ki baskı ve zorlama olmadan herkes din adına dilediğini yapmakta ve dilemediğini yapmamakta serbesttir. Zaten başkalarının zorlamasıyla yapılanlar sevap kazandırmaktan ötedir.

Başa dön

16. ŞİRK VE KÜFÜR

Küfür inkar etmek, şirk inkar etmeden yedek ilahlar atamaktır. Küfrün cezası çok, şirk afsızlığa mahkumdur. Küfredene kafir, şirk dinine tabi olana müşrik denir.

ALLAH İLE ALDATMAK

Dincilerin ve şeytanların Allah ile aldatması; nasılsa Allah affeder veya nasılsa kurtaracak birileri bulunur diye başlayan kandırmacadır ve devamı kulun Kur’an’dan nasipsizliğine bağlı olarak uzar gider. Menfaat ve makam sevdalısı müşrikler Allah ile sıkça aldatanlardır ve aldatma şeytanın bir numaralı hilesidir çünkü şeytan asla zorlamaz ama süslü gösterir.

KÜFÜR VE İSYAN

Küfür Allah’ın ilahlığını kısmen veya tamamen inkâr etmektir, isyandır, cehalet ve zulümdür. Çünkü bunca delil, bunca peygamber ve bunca kutsal kitaba rağmen batıla saplanmak haksızlık ve akılsızlıktır ki büyük günah olmakla kalmaz aynı zamanda Allah’a yalan ve iftira ile isyan etmek anlamı taşır.

Büyük günahlar (Kebair)

Kebair denilen büyük günahlar, öncelikle Allah ve Kur’an haklarına aykırı olanlar, daha sonra ise dine ve Peygambere itilaf ve isyan mahiyeti taşıyanlar olarak tanımlanmıştır ki tamamı küfür ve şirk kapsamındadır. Bu günahlar muhakkak surette tevbe gerektirenlerdir ve çoğunun kefareti vardır.

Küfür nedir, kâfir kimdir?

Küfür bu nedenle kalplerde, kainatta ve Kur’an’da olana karşı çıkmak, reddetmek, görmezden gelmek, cehalet ve kibirle vahye karşı koymak, Kur’an’ı, peygamberi veya Allah’ı reddetmektir ki kulu cehennemlere mahkum eder.

Küfrün mahiyeti ve hükmü

Küfür edenlerin (kafir) mekanı cehennem olacaktır lakin orada kalış sürelerini Allah bilir. Münafıkalr ise kafirlerden de aşağıdadır ve nihayet müşrikler en altta en azaplı veballere mahkum devamlı orada kalacak misafirlerdir.

MÜNAFIKLIK VE MÜRAİLİK

Yukarıdaki tanımlarda da verdiğimiz gibi münafıklar iman etmediği halde iman etmiş görünenler, mürailer menfaati gereği dine bir girip bir çıkanlardır.

Münafık ve mürai kimdir?

Münafıklar, şeklen ve ameli olarak derin dindarlara benzemeye gayret ederler lakin asli niyetleri ve kalplerindeki istekler imana değil kişisel çıkarlarına yakındır. Mürailerin ise tek düşünceleri menfaatleridir. nerede çıkar bulurlarsa oraya çöreklenirler ve gün gelir azılı Hristiyan gün gelir mükemmel Müslüman görünürler.

Münafıkların cehennemdeki yeri

Kati, ebedi, azaplı ateşlere mahkum münafıkların cehennemdeki yeri kafirlerden de aşağıdadır çünkü yaptıkları kandırmaca mü’minleri yaralar, kötü örnek teşkil eder, İslam’a ve imana da zarar verir.

ŞEYTAN, ŞİRK KOŞMAK VE ŞİRK DİNİ

Şeytan, asıl adı iblis olan cinlerden bir varlıktır ve yaratılmıştır. Yani asla ilah değildir. Zaten kendisi de asla inkâr etmez. Lakin insanın yaratılışı esnasında ettiği yemine sadıktır ve insanın en büyük düşmanı olarak kulları iman ve Allah aleyhine kışkırtmak (ama zorlamaz) gayesiyle emek verir, aldatır, süslü gösterir. Zorlamaz çünkü kılıcı tahtadandır. Kanan ve aldanan ise nefsine ve şeytanlara kanan zalim insandır.

Şirk koşmakla kast edilen ilahlar, para, makam, endüstri, put, nefis, servet, kadın, şeytan vs. her şey olabilir ki iman etmek sadece Allah diyebilmekken, müşriklerin kalbinde sayısız ilahın ismi yatar. Varlık ve kişilerin ilah kabul edilmesi için dille onların ilahlığının ifade edilmesine de gerek yoktur ki onların hoşnutluğunu kazanmak adına da bir şeyler yapmak veya onların helal ve haramlarını Kur’an ile sorgulamadan aynen kabul etmek veya Allah’a kızlar, oğullar, ortaklar, yardımcılar, aracılar, şefaatçiler atamak da şirktir. Keza şeyhleri ve şıhları peygamberleştirmek, Peygamberleri aşırı överek ilahlaştırmak hep bu cümledendir. Ölülerden medet ummak, cinlerden yardım ve medet dilemek, rızkı Allah’tan değil de birilerinden beklemek de şirktir.

İblis nedir?

İblis, insanın yaratılışından önce var edilmiş, Arş’ta güzel bir mevkide bulunan dişi cinin adıdır ve fakat insanın yaratılmasından evvel Allah’ın tüm meleklere secde edin emrine karşı gelmiştir. Ateşten yaratılmış olmakla, topraktan yaratılmış insan secde etmeyi reddeden iblis büyüklenmiş ve huzurdan kovulmuştur. Keza devamla cennete yerleştirilen ilk insan (Hz. Adem (as)) ve eşine de vesveseler ve telkinler yoluyla yasak meyveyi yediren de odur ve bu nedenle lanetlenmiş ve ebedi cehennem ateşine mahkum olmuştur. Lakin bu esnada Yüce Allah’a tevbe etmek yerine kibre ve cehalete devamla kıyamete dek süre istemiş ve insanları Allah aleyhine kışkırtacağına, güvene layık olmadıklarını ispata çalışacağına yemin etmiştir.

İblisin ahdi nedir?

İblisin yukarıda bahsedilen yemininin adı “İblisin ahdi”dir. Yüce Allah ise imanlı kulların korunacağına yemin etmiştir ve maalesef Kur’an’ın ileriki ayetlerinde şeytanın insanların çoğunu kandırmaya muvaffak olacağı açıkça anlatılmıştır. Yine cehennemlerin ağzına dek dolacağını bildiren Kur’an’a göre cennetler tehna olacak, insanlar ne yazık ki imanlarına şirk karıştıracaktır.

Şirk koşmak nedir?

Şirk koşmak, Kur’an’da yazılı peygamberimizce bildirilen hakikate düşman olarak, yaratış, yönetiş ve mülk yetkisini Allah ile birlikte birilerine daha vermektir ki Allah’ı inkar yok ama ortak atamak vardır. Bu, kişiler olabileceği gibi şeytanlar, makamlar, para veya nefislerde olabilir.

Müşriklerin özellikleri

Müşrikler, şeytandır, şeytancıdır, kandırıcı ve aldatıcıdır, gerçeğe düşmandır, zalimdir. Servete sahiplerdir, iyi giyinir ve konuşurlar, istikrarlı, organize ve azimlidirler. Yalanı ve iftirayı sıkça kullanır, gerçeği değiştirirler. İman yoksunlarını öncelikle hedef alırlar.

Nefisle mücadele

Nefsin ilahlaştırılması da bir şirk konusudur ve cihad-ı ekber denilen cihadla savaş (en büyük cihad) nefsin terbiyesine dair verilen savaştır. Nefisleri temizlemek ise sadece Allah’ın yetkisindedir.

Riya ve gösteriş

Allah’a açıkça ortaklar atamak demek olan şirkin birde gizli yanı yani gizli şirk bölümü vardır ki bu daha ziyade (Peygamberimizin ifadesiyle) riya (ikiyüzlülük) ve gösteriş, bir de gizli şehvettir. Özetle, mümnafıklık, dostlar görsün diye samimiyetsiz ibadet ve ameller, hırs ve kibirler, kontrolsüz arzu ve şehvetler gizli şirk kapsamındadır ki kin ve nefret, yalan ve iftira, ihtiras ve düşmanlıklar bu gizli şirkin mahsulüdür.

Modern zaman putları

Ahir zamanda şirk adına reçelden yapılan putlar tabi olma hali kalmamıştır ve şimdilerde para, endüstri, tabiat, pozitif ilimler, kişi ve makamlar, ego ve nefisler ön plana çıkmıştır ki özde iradeye tesir eden ve son söze tesir eden ne ise kişi için ilah odur. Allah rızası ebedi gaye olmalıyken başkalarının rızasını aramak veya kişisel tatminler peşinde koşmak bu cümledendir.

Yeni dünya düzeni

Şeytan olan iblisin ahir zaman gayesi biri açık ve diğeri kapalı olmak üzere iki tanedir ki açık gayede tüm sınırların ortadan kalkması, efendiler ve seçkinler mantığına dayalı, az nüfuslu bir dünya egemenliği yer alırken gizli gayede beşeri bir dinin egemen olduğu şeytanın ilahlaştığı, Kur’an hükümlerinin yok sayıldığı bir zulüm ortamı hayali vardır. Siyonizm ise bu akım ve sapık ideolojinin kurumsallaşmış bataklığıdır.

Başa dön

17. TECDİT VE İÇTİHAT

İçtihat, zamansal veya kamu yararları gerektiren anlarda diyanete dahil edilen yorumlar, durumdan çıkarılan sonuçlar ve çağın gerekleri olarak tanımlanabilir. Ama sonuçta tamamı beşeridir, aklidir, bilimseldir, hayata yöneliktir. Yani dine değil diyanete dairdir. İçtihadı din konusuna hakim (alimler) ve aklı kullanabilen ilim adamları (istişare ile) yapabilirken tecdit ise daha farklıdır.

Dinde asla reform olmaz çünkü din sabittir değişmez. Ama zamanla dine dinden olmadığı halde bazı eklemeler ve eksiltmeler yapılır ki bunlar daha ziyade Arapçılık ve İsrailiyat kısaca şeytancılık sebebiyledir. Tecdit işte dine zamanla karışan bu hurafe ve yalanları toptan temizleme hareketidir. Tecdit sıradan insanların karı asla değildir.

Tecdit peygamberimizin emridir, şarttır, gereklidir. İslam’ı ve imanı ve ihsanı yaban otlarından temizlemek, diyanetin din dışında kalanlarını Kur’an süzgecinden geçirmek ve parantez içine alarak daha sonra Kur’an’a aykırı olanları defetmek demek olan tecdit yapılmaz ise din ile diyanet birbirine girer ve eklemeler veya eksiltmelerle din tahrif edilir. İşte bu tahrifi önlemek adına yapılan gayretin adı tecdittir.

Ahir zamanlar

Ahir zamanlar, kıyamete yakın zamanlar olarak tarif edilir ki aslında herkesin kıyameti kendi ecelidir. Buna rağmen son Peygamberden bu yana 14 asır geçmiş olması bir sır değildir. Bu zamanda fenalıkların artacağı, iman sahiplerinin azalacağı ve zulüm göreceği de. Lakin yine bu zaman da imana sarılabilenlerin çok daha fazla sevap kazanacağı da.

Akıl, bilim, aşk ve vahiy

Yüce Allah aklı bahşederek kendisinin, ilahi sisteminin, iman ve tevhidin, ayetlerinin ve isimlerdeki tecellilerinin anlaşılır olmasını dilemiştir. Keza bilim denen şey aklın yardımıyla gerçekte var oalnarın anlaışılır hale gelmesidir ve bu yüzden ilmin İslamisi İslami olmayanı diye bir şey yoktur. Olsa olsa o bilimin İslam ülkelerine tatbikine yönelik tedbir ve düzenlemeler olabilir. Keza batı ilme, doğu aşka sadık kalmakla ayrı ümmetler oluşturmakta ve bu ikisi bir araya gelemediği için insanlık huzur ve mutluluğa aç dolaşmaktadır.

Şeytanlar batının ilmi ve doğunun aşkını bir araya getirmemeye kararlıdır ve bu sayede vahyi ruhsuz bir bildiri vaziyetinde kadavralara tatbik ederlerken, aşkın ilahiliğinden nasipsiz kalmakla dinin hakikatlerine de asla eremezler ama bu arada din de gerçek erdiricilik görevini asla yapamaz.

İçtihat nedir?

İşte tam bu manada içtihat aklı din istikametinde kullanmak ve dinin hayata tatbikini sağlamak, aşkla ilmi buluşturmak, ikisini biden vahiy rotasına oturtmaktır.

Tecdit nedir?

Tecdit ise içtihat ile çözülemeyecek büyük yıpranışları ve tahrifleri toptan gideme gayretidir ki tecdit erleri asırlarca görünmeyebilir.

Tecdidin esası ve hedefi

Son cümle olarak tecdidin gayesi rayından çıkan İslam’ı rayına oturtmak, hurafe ve yalanlardan temizlemek, akla uygun hale getirmek, ilim ve aşkı buluşturmak, vahyi pislik ve yanlışlıklardan arındırmak, akıllara aydınlık vererek şeytanın ellerine kelepçeler takmaktır. Yani tecdit Kur’an ile yeniden yapılanmaktır.

Başa dön