Anasayfa / İMAN ESASLARI / Cahiliye toplumu ile imani bir kıyas
imanilmihali.com
cahiliye devri inançlar

Cahiliye toplumu ile imani bir kıyas

Cahiliye toplumu ile imani bir kıyas

CAHİLİYE DÖNEMİNDE KA’BENİN İMARI VE İMAR İÇİN TOPLANAN PARANIN MAHİYETİ

Namaz dinin direği ve camiler İslam’ın kutsallarındandır. Mü’min kullar kendilerine, ailelerine ve dini müesseselere haram bulaştırmamak, işlerini helal yoldan yapmakla mükelleftir. İslam’a girmiş, iman etmiş, Allah’a teslim olmuş ve Müslümanım diyen kulun yapması gereken budur.

Mü’min sadece yediği veya kazandığı değil infak ettiği, sadaka verdiği, zekat olarak harcadığı şeylerde de bu ilkeyi destur edinmelidir.

Mümin, içine bir damla haram damlamış koskoca bir havuzun suyundan ne kadar susasa da bir damla içmemelidir.

Konuya ilişkin aşağıdaki kıssa da görülür ki cahiliye döneminde bugün bazılarının yutturmaya çalıştığı gibi Arap toplumu Allah’sız değildi. Aksine ister İbrahim Peygamber dinini, ister başkaca dinleri esas alsınlar başta Yüce Allah olmak üzere Kabe gibi kutsalları vardı ve daha İslamiyet ilan edilmeden bile önce helal ve haram ayrımı yapıyor, kutsallarına itina gösteriyorlardı. Yalnışları Allah’ı tanımamak ve inanmamak değil, Allah’ın yanına, berisine eş, ortak, yardımcı koymalarıydı. Bu yanlışa rağmen kutsalları değerli, korkuları gerçekti.

Kıssayı okuyup devam edelim.

Cahiliye döneminde Kabe, her ne kadar, Hz. İbrahim ve İsmail’in inşa ediş gayesinden tamamen uzaklaştırılıp, şirkin bir sembolüne dönüştürülmüş olsa da hâlâ ayaktaydı, ilk inşasından bu yana birçok kez onarılmıştı. Resulullah’ın gençlik yıllarına denk düşen zamandaki en son durumu ile yaklaşık iki metre yüksekliğinde, harçsız şekilde taşlardan inşa edilmiş ve üstü açık bir yapı durumundaydı. İçi putlarla doluydu. Ayrıca, içerisinde, Kabe’ye bağışlanan değerli eşyaların ve değerli küçük heykellerin muhafaza edildiği bir de kuyu vardı.

Mekkeliler için Kabe kutsal bir yapıydı. Onu büyük bir saygıyla koruyorlardı. O, en önemli kutsallarıydı. Fakat buna rağmen içindeki kuyuda muhafaza edilen değerli eşyalar hırsızların ilgisini çekmekten geri kalmıyordu. Duvarlarının fazla yüksek olmaması ve üstünün açıklığı, kötü niyetli bazı kimselerin düşüncelerini uygulamaya dönüştürme imkânı sağlıyordu. Daha önce de benzerleri görüldüğü üzere, son olarak Resulullah’ın gençlik yıllarında, birisi Kabe’ye girerek kuyudaki bütün değerli eşyaları çalmıştı. Bu durum Mekke’de büyük bir çalkantıya neden olmuştu. Gerçekleşen olay sadece hırsızlık gibi adî bir suç değil, aynı zamanda Mekke toplumunun geleneğine ve inançlarına hakaret niteliği taşıyan bir olaydı. Elbirliğiyle suçlu aranmış ve bulunarak ağır şekilde cezalandırılmıştı. Bu arada, Kabe’nin duvarlarının yükseltilmesinin ve üstünün örtülmesinin hırsızlığı önlemek için yegâne çare olduğu düşünülmüş, fakat gerekli girişimde bulunulmamıştı.

Bir süre sonra, Kabe’nin tütsülenmesi amacıyla kullanılan buhurdanlıklardan sıçrayan kıvılcımdan çıkan yangın, Kabe’nin içindeki kumaş ve ahşap eşyaların tamamının yanmasına yol açtı. Kabe, bu yangın sırasında büyük zarar gördü ve duvarları yarıldı. Bir süre sonra yağan şiddetli yağmurların oluşturduğu sel Kabe’ye daha da büyük zarar verdi. Bütün bunların sonunda her an yıkılacak bir duruma geldi. Büyük bir onarım zorunlu oldu.

Mekke toplumunu ilgilendiren bütün önemli kararlarda olduğu üzere, Mekke eşrafı toplanarak Kabe’nin onarılması konusunu aralarında görüştüler. Onarımın niteliğini ve yapılacak harcamaların kaynağını belirlediler. Toplantıda alınan kararlar Velid b. Muğire tarafından halka ilan edildi:

‘Ey Kureyş topluluğu! Beyt’in onarımı için herkes imkânı dahilinde bağışta bulunsun. Fakat bağışlar faiz, kumar, fuhuş ve zorbalıkla elde edilen gelirlerden olmasın. Bu tür kötü kazançlar Beyt’in onarım masrafına bulaştırılmasın. Bağışlarınızı hanımlarınızın mehirlerinden ve babalarınızdan kalan miraslardan yapın. Çünkü sizin kazançlarınız şaibelidir. [ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 1/206; Taberî, Tarihu’r-Rusül ve’l-Mülûk 11/20; Ibnü’l Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, 11/44.]

Bu karardan da anlaşıldığı üzere, Kabe gibi kutsal bir binanın faiz, kumar, fuhuş ve zorbalıkla elde edilen mallarla onarılmasının, onun saygınlığına zarar vereceği düşünülüyordu. Bu ise Kabe’ye gösterilen saygının derecesini göstermesi açısından önemlidir.

O günlerde Kızıldeniz’de gerçekleşen bir gemi kazası, Kabe’yi onarma kararının bir an önce uygulamaya konmasına imkân sağladı. Mısır’dan yüklenen inşaat malzemelerini inşa edilecek bir kilise için Yemen’e taşıyan gemi, Mekke’ye en yakın noktadaki Şuayba’ya geldiği zaman fırtınaya yakalanmış ve sürüklenerek karaya çarpıp, parçalanmıştı. Mekke toplumu adına birkaç kişi Şuayba’ya gittiler. Gemideki inşaat malzemelerini satın aldılar. Gemide bulunan bir inşaat ustasını da yanlarına alarak Mekke’ye döndüler.

Artık Kabe’nin onarımı için gerekli malzeme de, usta da mevcuttu. Ancak bu sefer bir başka problem açığa çıktı. Onarım işi, Kabe’yi temelden itibaren yeniden inşa etmek biçiminde karara bağlandığından, bu kararı uygulayabilmek için, büyük oranda harap olmuş Kabe’yi yıkmak gerekiyordu. Fakat hiç kimse buna cesaret edemiyordu. Böylesi bir girişimin, ilâhî cezaya neden olmasından korkuluyordu. O günlerde büyük bir yılanın gelip Kabe’ye girmesi, Mekkelilerin korkularını iyice artırdı. Ne yapacaklarını bilemez bir hale geldiler. Allah’a dua ettiler. Dualarında, niyetlerinin iyilik olduğunu, hiçbir şekilde kötü niyet taşımadıklarını, yılanın kendilerinden uzaklaştırmasını istediler. Bir süre sonra, büyük bir kuş gelerek yılanı kapıp götürdü. Bu durumu dualarının kabul edildiğinin işareti saydılar. Ancak herkes, Kabe’yi yıkmaya yönelik ilk girişimde bulunan kişi olmaktan hâlâ ısrarla kaçınmaktaydı.

İlk andan itibaren işleri organize eden Velid b. Muğire, bu duruma da bir çözüm bulmakta gecikmedi. Kendisinin çok yaşlı olduğunu, eğer Kabe’yi yıkmak bir ilâhî cezaya neden olacaksa, zaten ecelinin yaklaştığım söyledi. Sonra Kabe’nin duvarına tırmanıp yıkım işini başlattı. İki gün süreyle Kabe’yi tek başına yıkan Velid b. Muğire’nin herhangi bir belaya uğramamış olması, diğer Mekkelileri de cesaretlendirdi. Elbirliğiyle Kabe’yi yıktılar. Oldukça büyük taşlardan sağlam bir şekilde inşa edilmiş temele ulaşınca da yıkım işini durdurup, bu temel üzerinde binayı tekrar inşaya karar verdiler.

Kabe’nin yeniden inşası, Mekkeliler için şerefli bir iş olduğu kadar, aynı zamanda masraflı ve emek gerektiren bir işti. Bu nedenle soylar arasında görev taksimatı yapıldı ve her bir soya binanın bir kısmını inşa etme görevi verildi. Şuayb’a dan getirilen malzemelere ek olarak, gerekli olan taşlar çevre dağlardan toplandı. Taş toplayanlar arasında o sıralarda 35 yaşında olan Muhammed de vardı. Gerekli olan taşların toplanmasıyla inşaata başlandı. Fakat eldeki mevcut malzemenin Kabe’yi planlanan yükseklikte inşa etmeye yetmeyeceği anlaşıldı. Binanın boyunu küçültmek yerine, alanını küçültmeye karar verildi. Bir tarafın duvarı, eski temelinden biraz içeriden inşa edilen yeni temel üzerinde yapıldı. Binanın yüksekliği eski boyunun iki katına çıkarıldı, üstü eskisi gibi açık bırakılmayıp kapatıldı. Ayrıca Velid b. Muğire’nin tavsiyesi üzerine, Kabe’nin anahtarını elinde tutan ailenin Kabe’ye girişlerde ücret almasını kolaylaştırmak ve sel sularının içeriye dolmasını önlemek için, geleneksel biçimine aykırı olarak, kapı birkaç basamaklı bir merdivenle ulaşılacak yükseklikte inşa edildi. (Kıssa alıntısı; HZ. MUHAMMED’İN (S.A.V) HAYATI VE İSLÂM DAVETİ, Celaleddin Vatandaş)

Görüldüğü üzere; Cahiliye toplumları Allah’sız ve inançsız değildi, Allah’tan korkarlardı, Kabe herkes için kutsaldı, ibadet edilen şey ister Allah ve isterse putlar olsun korunması gereken değerlerdi, eşrafın kazançları aralarında hanifler bulunsa da gelenek ve alışkanlıkları nedeniyle şaibeliydi, ticaret hayatında fuhuş, kumar, zorbalık ve faiz egemendi, kadınlara verilen mehirler (yüz görümlüğü veya başlık türü) ve büyüklerden kalan miraslar nispeten temiz kazançlardı, haram ile kutsal yan yana gelmemeliydi, insanlar ve kavimler arası eşitlik ve hakkaniyet önemliydi, kutsala el uzatan hemen yakalanır ve cezalandırılırdı, dinlerine yönelik imar gibi zorunlu güncel tedbirler bi’dat sayılmıyordu, insanlar kutsala hizmet etme ve görev alma konusunda istekliydi, istişare sonucu ortak karara herkes saygılıydı, ileri gelenlerin adil kararlarına herkes saygılıydı, herkes kutsala en çok kendisi hizmet etsin isterken kimse zorbalık-öncelik-kayırma istemiyordu.

Daha İslamiyet tebliğ edilmeden yaşanan bu kısacık kıssadan daha pek çok mana çıkarmak mümkündür.

Günümüze geldiğimizde, yaşadığımız benzerlikler dudak uçuklatmaya yeter haldedir. Sözde İslam’a girmiş, iman etmiş bir toplumda ‘kimi zorbalık edip öne çıkarak, kimi zorbalığa alkış tutarak en azından sessiz kalarak’ yaşadıklarımız cahiliye dönemi Arapların toplumsal reaksiyonundan bile daha beterdir.

Kutsallarımızı, kazançlarımızı, toplumsal düzenlerimizi kıyasladığımız takdirde görünen manzara hiç iç açıcı değildir.

Peki, bu durumda İslam’ın temizliği, imanın gücü, ibadetin kazanımları, dinin bize verdiği ahlaki ve toplumsal değerler nerededir?

Mü’min kulların düşünmesi gereken mesele budur.

Birey toplumun küçük noktalarıdır. Birey noktası düzgün olmazsa, toplum dediğimiz çizgi düz çizilemez. Herkes kendisine çeki düzen verip cahiliye zihniyetinden kurtulmak zorundadır.

Acınacak haldeki ahlaki yapı, imanı yaralar, ibadeti geçersiz kılar, toplumu çökertir.

Kumar, faiz, fuhuş, zorbalıkla elde edilen gelirler bugün hala kazanılabiliyorsa ve bu haram paralar aile içi rızıklarda ve hatta hayır işlerinde, cami imarlarında, sadaka ve zekatlarda rahatlıkla kullanılabiliyorsa cahiliye Arapları bizden daha Müslüman demektir.

Onlar kutsalları için kavimler arası savaşı göze alabiliyorken bizlerin Allah’ın ayetleri ile birileri alay ederken, kutsallarımızı, iman ve İslam’ı korumak adına, zulüm ve haksızlıklara karşı çıkmak adına hiç bir şey yapmamamız inanç durumumuzun göstergesidir.

Harama bu kadar sıcak bakıyorsak, paraya esir, zalime teslim, haksız makam ve menfaate bu kadar düşkünsek vah halimize, vay bizlere!

Cahiliye toplumu ile imani bir kıyas

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam’da namus kavramı

İslam’da namus kavramı

İslam’da namus kavramı İslam, namus ve iffeti emreder.  Namus; sözlük anlamı olarak şeref ve haysiyetli ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir