Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Corona ile değişen inanç dünyaları ve yarınlar
imanilmihali.com

Corona ile değişen inanç dünyaları ve yarınlar

“De ki: “Onu bırakıp da ilâh diye ileri sürdüklerinizi çağırın. Onlar, başınızdaki sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler.” Onların yalvardıkları bu varlıklar, “hangimiz daha yakın olacağız” diye Rablerine vesile ararlar. O’nun rahmetini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı gerçekten korkunçtur. Ne kadar memleket varsa hepsini kıyamet gününden önce ya helâk edeceğiz, ya da şiddetli bir azapla cezalandıracağız. İşte bu, Kitap’ta (Levh-i Mahfuz’da) yazılmış bulunuyor.” (İsra 17/56-58)

Corona günlerinin bu kapsamda bir azap olup olmadığını ancak Yüce Allah bilir fakat insanlığın zulümlerinin haddi aştığı ve gerçekten belayı hak ettiği de ortadadır. Azap ve helakle daha ziyade insan ürünü olmayan afetler kast ediliyor olsa da, insanın kendisine ettiği zulme sessiz kalarak da Yüce Allah’ın azabı dilediği sonucunu çıkarmak çok yanlış olmayacaktır. Salgına bu pencereden de bakmak lazımdır.

Çünkü bu epidemi doğal değil, azap değil, insan zulmünün maharetidir. Ve insan azmış, masumlar korkuyla sinmiş haldedir. Bilim adamlarınca 1 Ocak – 20 Mayıs 2020 arası 16 kez mutasyona uğramış virüsün aşısının yapılamayacağı düşünülüyor. Tıpkı HİV/AİDS gibi. Soğuk savaş döneminin ‘korku terazisi’ nükleer silahlar iken, Covid-19 sonrası yeni korku virüsler, sanal para ve mikroçipler olacak, insanlık her saniye diken üstünde olacak.

Koronavirüs sadece her ülkede insanlar arası ilişkileri kopartmakla kalmadı, korku imparatorluğu yaratarak ülkeler arasındaki diyalog kanallarını da kapattı. Çin-Hindistan, Çin-ABD, Kuzey ve Güney Kore savaş ihtimalleri dünyanın kapısına dayandı, aklıselim kayboldu. Şantaja bir kez boyun eğmişseniz, mutlaka daha büyüğü ile gelirler. Küreselciler ikinci dalgada mutasyona uğramış yeni corona virüsün daha ölümcül olduğu iddiasıyla gelecekler. Dişlerine kan değdi bir kere. Beklentilerinin üstünde bir etki yarattığını gördüler, durmayacaklar. Korkulan odur ki bu işin sonu vebadan daha ölümcül bir salgına kadar gidecektir.

Tarihte ilk büyük veba salgını M.Ö. 430’da Atina’da görüldü. “Atina Vebası” olarak adlandırılan bu salgında Atina halkının yüzde 30’u öldü. İkinci büyük veba salgını Roma İmparatorluğu’nda Marcus Aurelius Antonius döneminde (M.S. 161-180) patlak verdi. Yaklaşık 20 yılda Roma nüfusunun 7 ila 15 milyonunu öldüren bu veba salgını Roma’nın çöküşünü tetikledi. İlk veba pandemisi ise 541’de Akdeniz havzasında Doğu Roma’da ortaya çıkan ve 751’e kadar devam eden Jüstinyen Vebası’dır. İkinci veba pandemisi, 1346-1353 arasında ortaya çıkan ve 18. yüzyıla kadar tüm dünyada milyonlarca insanın ölümüne neden olan “Kara Veba”dır. Sadece İtalya’da 2 milyona yakın insanın ölümüne neden olan, Avrupa nüfusunun üçte birini yok eden Kara Veba, tüm dünyada 100 milyon civarında insanının ölümüne yol açtı. Üçüncü veba pandemisi ise 1894’te Hong Kong’ta patlak verdi, deniz taşımacılığıyla limandan limana tüm dünyaya yayıldı. Ayrıca 1665-1666 yılları arasında İngiltere’de görülen “Büyük Londra Vebası” 100 bin kişiyi öldürdü.

16. yüzyılda Kuzey Hindistan’da ortaya çıkan kolera ise 1783’te Kalküta’da 20 bin Hindu hacısının ölümüne neden oldu. 1817’de “pandemik” bir salgına dönüşen kolera 1818’de Java’da 100 bin kişiyi öldürdü. 1820’de Filipinlere ve Çin limanlarına,1829-1832’de İran’a, Rusya’ya, Osmanlı topraklarına ve Amerika’ya sıçradı. 1833’te Meksika’da 15 binden fazla insanın ölümüne yol açtı. 1840’ların sonunda Avrupa’ya sıçrayan kolera 1817-1923 arasında altı büyük pandemi halinde tüm dünyada yüz binlerce insanı öldürdü.

Tarih boyunca -sanılanın aksine- insanlar savaşlardan çok salgın hastalıklardan öldü. Salgın hastalıkların öldürücü etkileri savaşlar sırasında daha da arttı. Örneğin 1853-1856 Kırım Savaşı’nda çatışmada ölenlerin sayısı 20 bin, hastalıktan ölenlerin sayısı 75 bindir. Benzer şekilde 1921-1922 Kurtuluş Savaşı’nda çarpışmada ölenlerin sayısı 9 bin 167, hastalıktan ölenlerin sayısı 22 bin 690’dır. Tarihte 1580, 1729, 1780, 1889 grip salgınları tüm dünyaya yayılarak pandemiye dönüştü. Öyle ki, 1580 grip salgınında İtalya Roma’da günde 8 bin kişi öldü. 1889-1890 Rus Gribi de çok sayıda insanı öldürdü.

20. yüzyılın en büyük pandemisi İspanyol Gribidir. I. Dünya Savaşı’nın sonlarında, 1918’de ABD Kansas City’de bulunan Haskell County’de bir askeri kışlada ortaya çıktı. Bu gribe yakalanan askerler nefes darlığı çekerek 48 saat içinde öldüler. 1918’de ortaya çıkan ve tüm dünyaya yayılan pandemik gribe İspanyol Gribi adı verildi. I. Dünya Savaşı sonlarında ABD’den Avrupa’ya savaşmaya gönderilen Amerikalı askerler İspanyol Gribini Avrupa’ya bulaştırdılar. Bu gribe “İspanyol Gribi” denilmesinin nedeni, Amerika ve Avrupa’da I. Dünya Savaşı’nda basına sansür uygulanmasıdır. Savaşa girmeyen İspanya’da sansür yoktu. Grip haberleri İspanyol medyasından dünyaya yayıldığı için bu öldürücü pandemik gribe “İspanyol Gribi” adı verildi. Ticaret ve savaş İspanyol Gribinin büyük bir hızla yayılmasına neden oldu.

Salgın, Orta Avrupa’dan Balkanlara, Orta Doğu’dan İran ve Hindistan’a, hatta İskandinavya’dan Avustralya’ya ve Yeni Zelanda’ya kadar yayıldı. İspanyol Gribinin 1918 yazında başlayan ikinci dalgası çok öldürücüydü. I. Dünya Savaşı’nın bitmesiyle evlerine dönen askerler, gribi sivil halka bulaştırınca vaka sayısı dramatik biçimde arttı. Grip, ulaşım olanaklarının iyi durumda olduğu Avrupa’da ve Hindistan’da çok hızlı yayılıp çok can aldı. Zor savaş koşulları ve bilimsel yetersizlik gibi nedenlerle İspanyol Gribine karşı gerekli önlemler alınamadı. Bu nedenle etkileri çok yıkıcı oldu.

İspanyol Gribinden dünya genelinde ortalama 50 milyon insan öldü. I. Dünya Savaşı’nda toplam 8.5 milyon civarında asker ölürken grip salgınından ortalama 50 milyon civarında insan öldüğü düşünülürse İspanyol Gribinin nasıl büyük bir felaket olduğu çok daha iyi anlaşılabilir. İspanyol Gribi daha çok gençleri ve yoksulları vurdu. En çok 20 ila 40 yaş arasındaki insanları öldürdü.

Daniel Panzac’ın ifadesiyle “Osmanlı İmparatorluğu’nun coğrafyası salgın hastalıklar için her zaman açık bir alandır.” Nitekim daha önceki pandemik salgınlar gibi İspanyol Gribi de Osmanlı’ya uğramadan geçmedi. İspanyol Gribi büyük bir olasılıkla Osmanlı’ya nispeten daha işlek durumdaki Avrupa yoluyla geldi. Osmanlı arşiv belgelerine göre İspanyol Gribi, Osmanlı’da ilk olarak Temmuz 1918’de bazı askerlerde görüldü. Osmanlı, İspanyol Gribine karşı okulları belli bir süre tatil etti. “İspanyol hastalığı hasebiyle mektepler 10 gün tatil edildi.” (İleri, 28 Kanun-ı Evvel 1337). Savaş sonrasında terhis edilip evlerine dönen askerler, hastalığın yayılmasında etkili oldular.

Salgın İstanbul’dan çok Anadolu’da yayıldı. I. Dünya Savaşı’ndan çok ağır bir yenilgiyle şehirler, hatta ülkeler kaybederek çıkan Osmanlı’nın o yokluk ve yoksulluk içinde bir de bu salgınla mücadele etmesi pek kolay değildi. Ayrıca Osmanlı’da ne yeterli doktor, ne yeterli hemşire, ne yeterli hastane, ne de yeterli ilaç vardı. Bilimsel yetersizlik ve o sırada yaygın durumdaki tifüs, sıtma, verem, trahom gibi hastalıkları da buna ekleyince Osmanlı’nın İspanyol Gribiyle mücadele etmesi daha da zorlaşıyordu. Osmanlı’da İspanyol Gribinden kaç kişinin öldüğü tam olarak belli değildir. Murat Yolun, “İspanyol Gribinin Dünya ve Osmanlı Üzerindeki Etkileri”, adlı tezinde değişik belgelerdeki istatistiklerden yola çıkarak gripten sadece İstanbul’da 10 bin kişinin öldüğünü belirtiyor.

İspanyol Gribine yakalanan milyonlar arasında ünlü askerler ve devlet adamları da vardı. Örneğin, İngiliz Başbakanı Lloyd George ve ABD Başkanı Woodrow Wilson onlardan sadece ikisiydi. İspanyol Gribine yakalananlardan biri de Atatürk’tü. Atatürk, 27 Mayıs 1918’de böbrek rahatsızlığı nedeniyle İstanbul’dan Viyana’ya gitti. Burada Cottagge Sanatoryumu’nda tedavi oldu. 30 Haziran 1918’de Viyana’dan trenle -bugün Çekya sınırları içindeki- kaplıcalarıyla ünlü Karlsbad’a geçti. Burada bir süre dinlendi. Sonra yurda dönmek için 27 Temmuz 1918’de Karlsbad’tan ayrılıp Viyana’ya geçti.

Ancak “Viyana’da bir süreden beri Avrupa’yı kırıp geçirmekte olan İspanyol Gribine yakalandı.” Atatürk, bu gerçeği 1926’da Falih Rıfkı Atay’a şöyle anlatacaktı: “Viyana’da hiç kalmaksızın seyahatime devam etmek niyetinde iken o zamanın çok yaygın ve öldürücü bir hastalığına, İspanyol Nezlesine yakalanarak bir müddet Viyana’da kalmaya mecbur oldum.” Atatürk, 4-5 gün Viyana’da kaldıktan sonra 2 Ağustos 1918’de İstanbul’a döndü.

Atatürk, 1919 baharında Samsun’a gitmeye hazırlanırken İstanbul’da tekrar gribe yakalandı. Yaveri Cevat Abbas (Gürer), Atatürk’ü muayene ettirdi. Muayene sonucunda tehlikeli bir durumun olmadığı anlaşıldı. Daha önce bu gribe yakalandığı için bağışıklık sistemi şimdi dirençliydi. Hastalığı yenmeyi başardı.

DİP NOT: İncil, Genesis (Yaratılış) 3:22 ; “And The Lord God said: The man has now become like one of us, knowing good and evil. He must not be allowed to reach out his hand and take also from the tree of life and eat, and live forever” (Ve Allah dedi; İnsan şimdi iyiyi ve şeytanı bilerek bizden biri gibi oldu. Eliyle uzanmasına da ve ölümsüzlük ağacından koparmasına ve yemesine de izin verilmemeli, ve sonsuza dek yaşamasına.)

Kafatası ve kemik tarikatının ambleminde 322 sayısı yer alır ve bununla Milattan önce 322 Atinalıların kaybettiği ve demokrasiyi feshettiği Lamian Savaşına atıf yapıldığı söylenir. Yeni, yönetme erkinin maddi açıdan üstün kişilerce paylaşılmasını öngören, sadece zengin Atinalıların vatandaş kalmasına imkan sağlayan oligarşik bir yönetim biçimine. Ama gerçek biraz daha farklıdır ve atıf İncil’in yukarıdaki ayetine aittir. Küreselci Dünya Sağlık örgütü diğer küreselci kuruluşlar gibi mistik ve masonik sayıları kullanmayı belli bir işaret olarak vermeyi istemiş olmalıdır ki söz gelimi 15 Haziran için pek çok şehirde günlük vaka sayısı 322 olarak açıklanmıştır. Ve bunda elbette bir gönderme vardır.

“Kafatası ve Kemik tarikatı, üniversite de kurulmuş bir cemiyettir. Bir avuç öğrenci kurmuştur ama okulu yöneten ve politikasını belirleyen zengin ve kalabalık mezunlar tarafından desteklenmektedir. Bu tarikat uluslararası farmasonluğun siyah localarından birisidir. Kendilerini kemikçi adamlar olarak isimlendiren bu kişiler üyeliğe kabul törenlerinin özel bir sınıfa has olduğunu iddia ederler. Kendileri dışındaki herkesi ‘Vandallar ve Musevi olmayanlar’ diye karalarlar. Yale üniversitesinden öte bir oluşum olan bu güç, klanlanmış mensuplarında yatmaktadır. George Bush, Jhon Kerry, F. Bucley gibi pek çok ünlü isim bu cemiyete üyeydi. Bu örgüt, illuminatinin erkeklere özel tüm birlik ve kardeşlik, gizli cemiyet, tarikat ve örgütlerinin arasında gelecekteki ‘yetenekleri’ seçmek için kullandığı tek organizasyondur.”

14 Nisan 2006’da Roma Katolik kilisesinin en yüksek otoritesi Alman kökenli Papa 16. Benedict, Genetikçileri; “Tanrı olmadan, Tanrı’nın yerini almaya çalışmak riskli, tehlikeli ve delice bir cürettir” şeklinde kınamıştır. Ayrıca; “Aileyi ortadan kaldırmayı hedeflemiş şeytani bir gurur” olan “anti-genesis”den (Yaratılış Karşıtlığı)” bahseden Benedict, genetik bilimcileri, “Tanrı olmaya oynamakla” suçlamıştır. Yani vaka sayılarını açıklarken bile küreselciler genetikten, tanrılıktan bahsedecek kadar küstah ve alaycıdır.

Corona hastalarında rastlanan bir ilginç durum da virüsün menopoza girmemiş kadınları (kronik rahatsızlıkları olanlar hariç) öldürmediği gerçeğidir. Bunun en derin manası, virüs üreten şeytanların, liderleri dişi cin iblisin talimatıyla genç ve doğurgan hemcinslerini hedef almayışıdır.

Corona ve sonrasını üç şekilde okumak lazımdır; coronanın müteakip dalgaları, coronadan sonra başımıza gelecekler ve corona derdi bittikten sonra yaşanması muhtemel olanlar.

Önce coronanın gidişatına bakalım. Coronanın halen ilk dalgasının ilk çeyreğindeyiz ve tüm küreselciler ağız birliğiyle çok yakında ikinci çeyreğe geçeceğimizi, ikinci dalganın sonbaharda geleceğinden bahsetmekte. Üçüncü dalganın İspanyol gribi gibi öldürücü olacağına ise şüphe yok. Kaldı ki Hollywood filmlerindeki beşinci dalga düşünülürse o an kimlerin sağ kalacağını tahmin etmek bile zor. Anlaşılan sistem ilk başta sempati uyandırmaya ve koruyucu lider olarak kendisini tanıtmaya çalışmaktadır. İnsanlık onlara tabi olmamakta direnirse coronanın ikinci dalgası ve sonrası kademeli olarak hayata geçecek. Bu da demektir ki corona doğal değildir, uydurma, üretme ya da klonlamadır ve bunu yapanlar bizzat küreselcilerdir.

Corona aslında vermek istedikleri ders değil, asıl yapmakta olduklarını perdeleme girişimidir. Ummadıkları bir başarı sağlasalar da küreselciler toplumları eve hapsetmekle, devlet ekonomilerini çökertmekle, aileleri ve sosyolojileri darmadağın etmekle şu ana kadar muazzam başarılar elde ettiler. Ama ulaşmak istedikleri nokta bu değil. Bunun nereye varacağını ise sonra göreceğiz.

Gelelim coronaya ilave olarak bundan sonra yaşayacaklarımızın tahminine. Değil mi ki küreselciler ulus devletleri, dinleri, ekonomileri, enerji kaynakları sahiplerini, orduları karşılarına aldılar, değil mi ki küresel seviyede diz çöktürme operasyonu peşindeler o halde başta ekonomi ve siyaset olmak üzere hayallerindeki dünya siyasi yapılanmasına giden yolda peş peşe adımlar atacakları da muhakkak. ABD örneğinde olduğu gibi sanayi, küçük işletme ve petrol sanayisi ile başlayan dar boğazlar, çok yakında tarım ve hayvancılığa el atacak görünüyor. Çekirge istilaları Asya ve Afrika’dan sonra Rusya’ya sevk edildi (!), sırada ABD var. Kuş gribi türü ikazlar küreselcilerden peş peşe geliyor. Deniliyor ki et tüketmekten vazgeçin. Bu şu demek; yakında hayvanlara öyle bir virüs vereceğiz ki yiyen hasta olacak!

Ayaklanmalar yaşanacak, polis ve halk çatışacak, yağmalama ve talanlar görülecek. (Fransız ihtilalinin siyonist ve tarikatçılarca nasıl tırmandırıldığı ve işin ekin yetersizliği ile nasıl başlatıldığını daha iyi anlamak için İblisin Ahdi kitabınıza bakabilirsiniz.) Su bitiyor yalanlarının ardındaki gerçek ise şu; öyle bir müdahale gelecek ki içme sularında ciddi bir azalma olacak. Bu bir virüs de olabilir, buharlaşma türü bir şey de. Ama şimdiden dürüstçe (!) ikaz ediyorlar.

En korkulanlardan biri ise küreselciler sahip oldukları para ve güçle, aleyhlerine yaşanacak bir gelişme durumunda global bir teröre imza atmaktan, liderlere suikast yapmaktan çekinmeyeceklerdir. Sindirme ve diz çöktürme adına en nadide sanat eserlerini imha etmekten, kültürel mirasları (siyonist felsefenin değerlileri hariç) yok etmekten, manevi burçlara (Vatikan, Kabe, Mescid-i Aksa vb.) saldırmaktan çekinmeyeceklerdir. Planları bölgesel olmadığı için belki yakın vadede Ortadoğu ile uğraşmayacaklardır ama ilk nefes aralığında bu müstakbel manevi başkentleri olacak Kudüs’e dair planlarına geri döneceklerdir. Tabi vadedilmiş toprak iddialarına da.

Göktaşlarının, lazer oyunlarının gölgesinde, suni deprem ve volkanik patlamalarla, sevk edilmiş tsunami ve kasırgalarla, yine şekil verilmiş bulut hareketleriyle insanlığa Mesih ve Mehdi’yi hemen öncesinde de deccalı getireceklerdir. Kıyamet yaklaşıyor, ölüm yakın korkusunu yaratmadan taraftar toplayamayacaklarını bildiklerinden sayısız korku ve endişeyi doğurmaya gayret edeceklerdir.

1995 yılında yayınlanan İlluminati kartlarında; uzaylı istilası (hem de Empire State Building tepesine), nükleer reaktör kaçağı, dev tsunamiler, ekonomik krizler, Afrika’da kıtlık, Japonya’da büyük depremler, borsa çöküşleri bildirilmiş haldedir. Devlet büyüklerine suikastlar de, salgınlardan ölen pek çok insan da o resimlerde tam yirmi yıl önce duyurulmuş vaziyettedir.

Denver havaalanındaki masonik tablolardaki izaha, mahşerin dört atlısı olarak Hristiyan inancında yer alan kıyamet senaryolarına, Georgia Guidestones’a, masonlarca inşa edilen tüm binalardaki imza sembollere bakarak denebilir ki gidişat ile masonların yakın ilişkisi vardır ve küresel ailelerin tamamının Yahudi olması da gösterir ki küresel siyonizm tam gaz hedefine ilerlemektedir. Masum kılıklı şeytan küreselci bilim adamlarının beyanlarını tersten okursak bu kolayca anlaşılıyor.

Yine sağlık ve genler alanında aşılama ve toz enjekteleri dahil hayallerindeki sisteme uygun insan modeli geliştirme (fiziki ve sosyal) için insanla ve insan zihniyle oynamaya mecburlar. Bu zorunlu aşı, çipli yaşam veya hafıza transferi şeklinde olacak. Kanseri yok etme ve çok uzun hatta ölümsüz yaşam vaadiyle kandırdıkları insanları sistemlerine dahil ederek ve yapılan uygulamaları ballandırıp anlatırken (medya tamamen ellerindedir) gen şifrelerine, kalbi hislere ve mümkünse ruha ulaşmaya çalışacaklar.

Tarım, hayvancılık ve tüm yan sanayilerini dize getirmek için böcek istilaları, kuraklıklar, iklim değişiklikleri, küresel ısınma zirveleri bu devirde görünür olacak. Çünkü rekabeti tamamen yok etmeden daha fazla ilerlemek istemeyeceklerdir. Dahası insanlar muhtaç vaziyette, yalvararak kendilerine gelirse rahmet etmiş, güç kullanmamış, kendilerini ve sistemlerini de riske atmamış olacaklardır.

Uzay alanı akıllarındaki asıl modeldir. Bunu hem dijital dünya alt yapısı hem de değişik kolonileşme ve dünyaya hükmetme gayreti olarak görmek lazımdır. Özel sektörün küreselci ayakları devletlerden bağımsız olarak bu işe soyunduğuna göre, NASA’nın da ortak olduğu dev kumpaslar söz konusu demektir ki tahminimizce uzay küresini komple istila etmek ve bundan sonra kimseyi uzaya çıkartmamak temennileri vardır. Tabi mevcut uyduların da tamamı bu arada iptal edilecektir. Bu sayede haberleşme, iletişim dahil her türlü telekomünikasyon kontrollerine geçecek, kendi sistemlerini de bu sayede sabotajlardan koruyacaklardır.

Lakin en şiddetli korkuları şu an güneştir. Beklenmeyen bir güneş rüzgarı ile tüm emeklerinin boşuna gideceğini bildikleri için buna çare aramaktalar. Keza bir yan gayeleri de koloni teşkili ki gerek uzayda, gerek ay veya başka bir gezegende yedek bir yaşam yaratmak hevesindeler.

Dünya nüfusunun bu halde kalmayacağını yüzlerce yıl önceden duyurdukları için burada bahsetmeye gerek bile yoktur ama bunu ilk etapta savaşarak öldürmek veya hastalıkla öldürmek yerine, kısırlaştırmak suretiyle zamana yayarak tepki çekmemek niyetindeler. Yine de strateji değiştirip kitlesel saldırılara geçmelerine mani bir durum yoktur. Eriyen buzullar ile beklentileri bir hayli yüksektir ve bununla; hem buz altındaki bakterilerle dünyaya yeni salgınlar göndermek, hem de coğrafyaları haritadan silmek, nihayet Kudüs (başkentleri) ve civarını bol yağış alan, yeşil bir cennete çevirmek niyetindeler. Toplu göçler, yeni göçmen sorunları, talihsiz ve habersiz kobay üretme gayeleri de gizli.

Gelelim son bahsimize. Tüm bu corona veya diğer saldırılar bittiğinde dünyanın alacağı şekle. Bu doğal olarak iki başlıklı ki bunun hemen öncesinde kimin kazanacağına, kazanmak uğruna çatışmaların ne kadar şiddetlenebileceğine bakmak lazım. Öncelikle ulusal ve küresel güçlerin mücadelesinin kimin lehine sonuçlanacağı önemli. Bunun da öncesinde ülke idarelerinden küreselci veya ulusalcı yönetimlerin iktidara gelmesi. Yani şu üç beş yıllık süreçte şayet ulus devlet yanlıları iktidarda durmaya devam eder ve küresellik karşıtı eylem ve itirazlar yükselmeye devam ederse bazı savaşların yaşanması kaçınılmaz. Pek çok uluslararası teşkilin yeniden yapılanmaya girmek zorunda kalacağı da.

Küreselcilerin kazanması durumunda devletler yelkenleri mecburen indirecek, bu kez küreselcilere yaranma yarışı baş gösterecektir. Lakin sorun şudur ki küreselciler kendilerine hizmet edecek, katkı sağlayacak olanlar hariç diğerlerinin mevcudiyetine bile razı değildir. Dolayısıyla şu anki dünya dengeleri ile büyük resme bakmak yanlış olacaktır. Bu krizden sağ çıkan ülkelerin o anki güçlerine bağlı olarak yeni düzende yaşama hakkı olacaktır. Bu anlamda ülkemiz avantajlı görünse de kıskanan ve aşırı öne çıkmamızdan rahatsız olanlar vardır. Hatta küresel mekanizma içinde dahi ülkenin uç zirvelere ulaşması bir sorun olarak görünmektedir. Kaldı ki küreselciler yeni düzenlerinde var olacak devletlerden milliyetçiliklerini ve dinlerini unutmalarını isteyecektir. İslam’a veya Türklüğe sadık kalacak bir Türkiye’nin başlangıçta belki ama sonraları yücelmesi zordur.

AB gibi çok uluslu ileri batı organizasyonlarının ulus devlet modeline sahip çıkarak ama çok sesli halden tek sesli hale gelmekten başka şansı yoktur. Bu da Avrupa Birleşik Devletleri demektir. Bu yapılanmada Türkiye kaçınılmaz olarak var ve etken olacaktır. Ancak siyonist güçler yahut Hristiyan kilise taassupları ağır basar ve bu gerçekleşmez ise bu kez Avrupa’yı o birleşme bile kurtaramayacaktır. Ülkemiz için de bu durumda rota mecburen doğuya ve güneye çevrilecektir. Çin küreselcilerin kazanması durumunda cici oğlan rolüne devam edecektir ama küresel zihniyet onun da palazlanmasına imkan tanımaktan çekineceği için aşırı teknoloji ve finans şahlanışına izin vermeyecek, güç ve imkanları diğer ülkelere yayarak paylaştıracaktır.

Dip not olarak verelim ki sosyalist sistem de (Rusya örneği) mesela doğalgaz A ülkesinden alınır, fabrika veya rafine B ülkesine kurulur ve çalışanlar C ülkesinden getirilir. Bu tüm üç ülkeyi birbirine muhtaç kılar ve bir tek ülkenin de güçlenmesine mani olunur. Küresel zihniyetin sosyalizmi benimsemesinin bir nedeni de zaten budur.

Nihayet dünyanın en büyük kayıplarından biri Cumhuriyet ve demokrasilere veda etmek olacaktır. Şu an cebren tesise çalışılan başkanlık modelleri aslında buna geçiş sürecidir. Liderlerin kadın olması ise İblisin dişi karakterinden dolayıdır. Kamunun yani devlet otoritelerinin yapay zeka destekli, faşist ağırlıklı olacağına, yönetimlerin polis devlet modeline çokça yakın olacağına, hatta bazı polisiye görevlerin merhamete duyulan nefret nedeniyle robotlarca yürütüleceğine şüphe yoktur. Keza kameralarla izlenecek insanlığın özel hayatı, hürriyeti ve mülkiyet hakları da bu yeni düzende olmayacaktır.

Dini inançları elinden alınmış, hürriyetsiz bırakılmış hatta zihinleri kopyalanarak robotlara aktarılmış kitleye artık toplum denemeyeceği için adı ‘sürü’ olacaktır. Doğal hayatla bağlantısı kesilmiş, duyguları yasaklanmış, yaşlı, sakat ve hastalıklı olanlarının feda edileceği bu hayata razı olanlar tüm koşulları yerine getirseler dahi asla seçkinler sınıfına dahil olamayacaklardır. Bu sınıfa dahil olmanın iki şartı vardır; aşırı paraya sahip olmak ve siyonist Yahudi olmak. (Yahudi anneden doğmak koşuluyla) Tüm yardakçıları, Yahudileşen Hristiyanları ve sabetayları bekleyen en iyi sonuç bu seçkinlerin kapısında köle olabilmektir. Sıradan insanlık ise madenlerde, yer altı şehirlerinde, zor şartlarda çalışıyor ve aza kanaat getirerek yaşıyor olacaktır. Sürgünler, ispiyonlar, sabun yapma hadiseleri ise soğuk savaş döneminden de çetin olacaktır.

Bilim kurgu filmlerinde (In Time (Zamana Karşı), Elysium (Yeni Cennet), Total Recall (Gerçeğe Çağrı)) milyonlarca insan yoklukla boğuşurken azınlığın keyif sürmesi temennisine dayalı bu düzende insanlığın ilk iki derdi ölmemek ve sağlıklı olmak olacaktır. Kimin yaşayacağına, kimin çalışacağına, kimin hangi görevi yapacağına karar vericiler ise onlar olacaktır. Bu kısıtlı imkanlar ve sefalet ise insanlığı birbirini yer hale getirecektir. O zaman petrol gibi bir kaynak ve su gibi doğal besleyici de kalmayacağından dünya insanlığı Mad Max filmindeki çöl hayatına mecbur bırakılacaktır. Tavsiyemiz Hollywood yapımı bilim kurgu filmi izlemenizdir. İzlenirse bu yazılanlar çok daha anlaşılır olacaktır.

Küreselcilerin cinlerle haşır neşir olmasının bir tehlikeli yanı da şudur; cinlerin ve şeytanların uzun ömürlerinden dolayı tecrübeleri fazladır. Şayet eski nesiller cin veya cann kavmi olarak (Atlantis ve Mu uygarlıkları şeklinde) yahut peygamber öğretileriyle ya da sihir ve büyü ya da kabala eksenli ilimlerle yüksek teknolojiye ulaştılarsa, bunu silah sistemlerine ve uzay araçlarına aktarabildilerse durum vahimdir çünkü kitle imha silahları bir hayli ilerlemiş halde demektir.

Yine bu adamların ilim ve ölümsüzlük adına görünmez adamlardan, kurt adamlara, mutasyona uğratılan deneklerden klonlanmış insanlara kadar pek çok şeyi denememiş olmaları da imkansız. Şayet bu alanda bir şeyler başarabildilerse yakında karşımıza gri adamlar, yahut uzaylı formatında kertenkele adamlar tartışmasız olarak çıkacaktır. Bu denekler de Afrikalı muhtaçların ve Ortadoğu savaş ülkelerinin sahipsiz çocukları olacaktır ki çoğu yedek organ yapılan bu çocukların kalanlarının da bu lanet deneylere kobay yapılmasının önünde engel yoktur. Batıda da uzaylı tarafından kaçırıldığı farz edilenlerin bu deneyler için alıkonulduğu elbette bir zaman sonra anlaşılır olacaktır.

Dipnot: Adrenochrome Elitlerin Ölümsüzlük Serumu

Bilindiği üzere insan vücudundaki en mucizevî bileşenlerden bir tanesi kandır. Geçmişte birçok medeniyet kanın mucizevî özelliklerini keşfetmiş ve kullanmaya çalışmışlardır. Özellikle orta çağda büyü ile çok uğraşılan birçok hükümdar ve kontes kan ile büyü yapmış, kaballanın büyülerini uygulamış ve insanları etkisi altına almaya çalışmışlardır. Bu konuda en dehşet verici hikâyeye sahip olanlardan bir tanesi Kanlı Kontes olarak bilinen Elizabeth Báthory’dir. Kocası öldükten sonra büyücülükle uğraşmaya başlamış, at ve türevleri hayvanların kurban edildiği ayinlere katılmıştır.

40 yaşına geldiğinde, yaşlanıp güzelliğini kaybedeceği telaşına düşen “Kanlı Kontes”, bir gün hizmetkârı olan genç bir kızın saçlarını tararken canını acıtması üzerine ona öyle bir tokat atmıştır ki, genç kızın yüzünden düşen bir damla kan Kontes’in ellerine dökülmüştür. Kontes bu kanla, kızın gençliğini ve güzelliğini aldığını zannetmiş ve uşağına emir vererek kızın bütün kanını bir küvete doldurtup “kan banyosu” yapmıştır. Sonrasında iyice yoldan çıkan Kontes, 612 bakire kızı kaçırtıp, bu kızlara tepesinden asılı bir kafeste, işkence çektirmiş; kafesten akan kanlarla ise duş almıştır.

1940’lı yıllarda insan kanından üretilen ve daha sonra elitlerin kullanımı için üretilmeye devam edilen bir serum vardır. Bu seruma Adrenochrome denilmektedir. Adrenochrome darkweb’de (deepweb) bazı sayfalarda dozu 30.000-50.000 dolar civarında bir fiyatla satılmaktadır. Bu ürünü normal piyasada bulmak pek de mümkün değildir. Adrenochrome’un insan kanından temin edilmesi nedeniyle Kızıl Haç gibi insan kanı alarak işleyen kuruluşlar ile çeşitli İlluminati ailelerinin işbirliği yaptığından bahsedilmiş fakat bunlar ispatlanamamıştır.

Adrenochrome’un ortaya çıkışı hakkında bazı komplo teorileri vardır. Bunlardan bir tanesi 1940’lı yıllarda CIA’in yaptığı bilimsel deneylerle ortaya çıktığıdır. Bir diğeri ise milattan önce Babil’lere kadar dayanan bir iddiadır. Bir diğer iddianın ise İlluminati’ye bağlı ailelerin 1940’lı yıllarda bu serumu üretmiş olmasıdır. Bazı kaynaklarda Rockefeller ve Rothschild ailelerinden bazı kimselerin bu serumu kullandığından bahsedilmektedir. Aileler ise her zamanki gibi bu iddialar karşısında suskun kalmıştır.

Adrenochrome’un çeşitli gizli masonik ayinlerde ikram edildiği ve filmlere dahi konu olan Tapınak Şövalyelerinin maskeli ayinlerinde kadehler içerisinde içilen kana benzer maddenin bir kan değil, Adrenochrome’u olduğu iddia edilmektedir. Adrenochrome’un serumun bilinen etkileri ise; çok etkileyici görsel renk, kontrol edilebilir halüsinasyon, düşünce bozukluğu, tuhaf fikirler ve icat yeteneği, erkeklerde olandan iki kat fazla cinsel güç, acıya ve mutsuzluğa duyarsızlaşma, yaşlanmanın %35 ila %45 arasında yavaşlamasıdır. Bu nedenle Gençlik İksiri olarak da bilinmektedir.

Sağlıklı çiftlerin çiftleşmesini desteklemek, çoğunun çiftleşmesini engellemek adına da kısırlaştırma operasyonlarının tüm hızıyla süreceği bu yarınlarda siyon protokollerinin sırasıyla devreye gireceği de aşikardır. Uzaktan eğitim, siyasilerin kendilerinden olanlarla değiştirilmesi gibi pek çok şey zamana yayılı olacak şekilde hayata geçecektir.

Elbette bu senaryoların tamamı onların aciz ve batıl, beyhude planlarıdır. Kainatın ve fıtratın sahibi Allah bu gidişata izin vermeyecek, sistemini koruyacak olandır. Zaten vaadi de buna yöneliktir. Yani dünyada insanın duyarsızlığına ve zulmüne bağlı olarak bazı kötü gelişmeler olsa da sistemi kökten deforme edecek küresel afetlere Yüce Allah elbette izin vermeyecektir. O halde umudu yitirmeden ve doğru yoldan ayrılmadan imanla ve Kur’an’la kalmak doğru olandır.

Yakın zaman Hristiyan dünyanın İslam’a toplu hicretine sahne olacak, hatta siyonist olmayan Yahudiler bile aynı konvoya katılacaktır. Dahası 200 yıldır Türklerin tarih sahnesinden (büyük aktör rolünden) çekilmesiyle bir türlü refah ve huzur yüzü göremeyen tüm milletler, Türklük yelpazesine, himayesine girmek için sıraya girecektir. Çünkü şu an yaşadıkları kadere, hakka ve adalete isyanlarının neticesidir, İslam’a ve Türklüğe vurdukları darbeler nedeniyledir. Atatürk Cumhuriyeti’nden ders almayı bile beceremeyen bu halklar, sapmış oldukları yolun yanlışlığından Türk ve İslam olan güzelliğe dönecek ve Türkiye corona sonrası dönemin etken faktörlerinden birisi olacaktır. Daha 1931 yılında Kayseri uçak fabrikasında 200 uçak üreten ve bir tanesini de İran’a hediye eden Türkiye gerekli potansiyele fazlasıyla sahiptir.

Lakin burada çok hassas bir nokta vardır ve tarihimizle de alakalıdır. Söylentiler arasında Türkiye’nin çok yakında Balkanları, Ortadoğu’yu, Yakın Doğu’nun Türki Cumhuriyetlerini de kucaklayan, onları federasyon şeklinde kendisine bağlayan bir güç olacağı da vardır. Bu bağlanacaklar arasında İsrail de vardır. Korkulan odur ki federasyon bağlısı olarak sisteme dahil olacak bu İsrail’in asli planı, Anadolu Selçuklu bünyesindeyken devletleşen Osmanlı gibi büyümesi, hatta devleti içten ele geçirmesidir. (İstanbul başkentli Yahudi devleti hayali için İblisin ahdi eserimize bakınız.) Sinsi entrikalarla meşhur siyonistlerin bu hamlesini daha baştan kesmek adına, Türk birlikteliğine dahil etmemek doğru olandır.

Aksi takdirde saklı Yahudiler ve seçilmişlerle, entrikalarla önce federasyonların ve sonra devletin elden gitmesi ihtimali her daim vardır. Buna şimdiden dikkat etmek gerekir. Ve yine gözlerden uzak Avustralya’nın küresel tahsislerde alacağı rol önemlidir. Şimdiden pek çok saklı ve kirli işe aracılık eden o topraklar iddia edildiği gibi hem saklanma (sığınak) yeri, hem klonlanmış asker üretim tesisi ise saklı bir gayenin varlığı da kaçınılmazdır. Dahası Hz. Süleyman’ın madenleri ve sandığı oradaysa ve ellerine geçtiyse dünya insanlığı büyüden çok çekecek demektir.

Bunun içinse yapılması gereken mert ve adil, inançlı ve Allah’a sadık kalarak, milli, ve yerli sanayiyi, tarım, ekonomi ve yazılımı geliştirmek, her alanda çok ama çok çalışmakla mümkündür. Tabi son on beş yılda plastik çöp ithalatımızın 173 kat arttığını duyunca tüylerimiz diken diken olmuyor değil ama ne dedik; umut hep vardır!

Tevhidden ve Allah’tan vaz geçmeden, doğruluktan ayrılmadan kalabilenler kurtuluşa erecek, Allah’ın yardımına da mazhar olabilecektir. Aldanan ve sapanlar, şeytana üç kuruş dünya hayatı için esir olanlar ise biraz daha fazla yaşasalar da insan değil mal olarak yaşayacak, ahirette vebalden kaçamayacaklardır.

Küreselcilerin istediği ruhları, beyinleri, kalp ve vicdanları teslim almak, hür iradeleri Allah yolundan uzaklaştırmaktır. Buna izin vermek tüm insanlığın da sonu demektir. Bu yüzden ölmek ama teslim olmamak, tıpkı uzaylı istilası gibi dünyayı saran bu ecnebilere imkan tanımamak doğru ve lazım olandır. Küresel şeytanlar ve şirk dini mensupları elbette yenilecekler ve fakat bu arada çok sayıda insan zarar görecek. Bazıları ise ölümsüzlük adına ruhundan vaz geçecek. Peki ruhunu şeytana satmak ahiretten vazgeçmek ve vebali en ağır olan değil midir?

21 Haziran 2020’de New York ve bir çok farklı şehirde LUCIFERIAN yürüyüşü gerçekleşecek ve Yeni Dünya Düzeni için çağrıda bulunacak. Perde ardında devam eden bir savaşın içindeyiz ve taraflar giderek kendi güçleri bakımından görünür şekilde eylemlerini ortaya koymaya devam ediyor. Tam da bu yüzden artık kafaları kumdan çıkarma vaktidir. Karanlık güçlerin küresel olarak gezegeni köleleştirme girişimine tanık oluyoruz. Buna ‘Komplo Teorisi’ diyenler ya bu düzenin parçaları ya da sistemin zihin kontrolü beyni yıkanmış kurbanlarıdır. Komplo Teorisi kavramı, CIA tarafından hakikat arayanları susturmak ve rezil etmek için icat edilmiş bir terimdir.

Sosyal medyada küresel lehine abuk sabuk paylaşımlar bile serbesttir ancak küresel aleyhine paylaşım dahi yasaktır. Çünkü FACT CHECKER (Doğruluk kontrolcüleri) Facebook, George Soros ve Bill Gates tarafından finanse edilmektedir. Fact Checker, bu güçlerin hoşuna gitmeyen haberleri ‘Yalan haber’ olarak etiketleyen ve sözde bir denetim mekanizması adı altında bize sundukları algı yönetim politikası. Sabredin, kabalist kontrolörlerden korkmayın. Gücünüzü onlara teslim etmeyin, kim olduğunuzu hatırlayın. Eşsiz, sonsuz Yaradan’ın bir parçasıyız. Karanlık güçlerin şansı yok. Ve bunu onlar da biliyor.

Sadece insanlık olarak bunun için daha ne kadar yüksek bir bedel ödeyip ödememe noktasında bir seçim yapma zamanındayız. Bu yüzden bu karanlığı tanımamız gerekiyor. Gerçekten ne olduğunu anlamak son derece önemli. Çünkü bilinmeyenle baş edilemez. Bilgi altın değerindedir. Bilmek ise her zaman alıp kabul etmek değildir. Anlamak ve nasıl çözüm üreteceğimizi bulmak için zaten teknik olarak bilmemiz gerekir.

İnsanlığa yapılmak istenen uyuşuk zihniyetli bir toplum ve kolektif zihin yaratma projesidir. Çünkü kitleler en kolay bu şekilde yönetilebilir. Oysa sağlığımıza, beden bütünlüğümüze, Yaradan’la olan bağlantımıza ancak ve sadece biz karar verebiliriz. Biz vermedikçe bu hak ve kabiliyetleri zorla da alamazlar. O yüzden kandırmakla meşguller tıpkı İblis gibi. Bunlar bizim doğuştan gelen haklarımızdır. Haliyle uyanış artık bireysel değil kolektif olarak gerçekleşeceği eşiğe dayanmıştır. Bunalmayın ve korkmayın. Şu anda büyük bir gezegen uyanışının, çok özel bir kozmik döngüsündeyiz. Karanlık güçlerin planlarını tamamen iptal edecek çok güçlü zamanlara yakınız.

Burada izaha çalışılanlar beyanlarıyla bilebildiklerimiz, yaptıklarıyla anlayabildiklerimiz, tarihte yaşananlardan istifadeyle ders mahiyetinde çıkarabildiklerimizdir. Daha pek çok şeytanlıklar ortada kol gezerken huzur ve refah kolay olmayacaktır. Bu da bizi yeniden şu noktaya götürür ki; hak birdir, batıl çoktur! Tüm bu kötü günler geride kalsa ve dünya eski mutlu günlerine geri dönse de şeytan her şeye yeniden başlayacak, her son yeni bir başlangıçtır diyerek (!) insanlığı kandırmaya devam edecektir.

Dünyanın kurtuluşu için bir dış uygarlığın veya Allah’ın bize ikinci bir şans vermesini beklemektense, insan ve kul olduğumuzu hatırlayıp şimdiden düzelmeye çalışmak doğru ve lazım olandır. Çünkü başka dünya yok, başka yaşam yoktur.

Akla gelen şu soru yanlıştır; neden Allah bu zulme müsaade etmektedir? Tevhidin çarkları maalesef öyle çalışmamaktadır. Öyle olsaydı iyi ve kötü ayrımı olmaz, sınav yaşanmaz, ayrım yapılamazdı. Allah zulme ve zalime süre verir ki zulümleri iyice artsın da helakleri hak olsun, ahiret azabında diyecek söz bulamasınlar, dünyada o zalimlere uyacaklar da belli olsun. Tabi bu arada zulme teslim olmayanlarda ayırt edilebilsin. Dolayısıyla Allah insan zulümlerine çoğu zaman müdahale etmez. Bunun örnekleri dünya savaşlarında da görülmüştür. Lakin Allah elbet yardım edecektir ki bunun zamanı (bilgisi kendisinde saklı olmak üzere) iman sahipleri Allah ve fıtrat adına ölmeyi göze alıp isyana kalkıştıktan sonradır. İnsanların gücü zulmü durdurmaya yettiği müddetçe kaide budur. Yok eğer zulüm insanlığın limitlerini aşarsa da kendisi ordularını devreye sokarak meseleyi zaten kökünden halledecektir. Bize düşen Allah’a güvenmekten vaz geçmemek ve cihadın her türlüsüne rıza ile kalkışmaktır.

Sınanmaktayız…. Ama unutuyoruz.

Bir virüs salgını sonrasında dünyanın yaşanamaz, nefes alınamaz halinin post-apokaliptik (kıyamet sonrası) ve distopik hikayesini konu alan sayısız Hollywood filmi vardır. Bu ve bilim kurguya hitap eden tüm filmlerde ortak görüş izleyiciyi önce korkutmak ve sonra algılarla kurulmak istenen dizaynı kabul eder hale getirmektir. Dolayısıyla gerçekleşen belirtilerin hepsi vaktiyle senaryolanmış olanlardır ve masum değildir.

Ne şekilde olursa olsun Koronavirüs’ün bir ön hazırlık olduğu unutulmamalıdır. Gelecek 5-20 yılda dünya ve insanlık son 2.500 yıldan daha büyük değişim-dönüşüm yaşayacaktır. Milli devletler ligi her durumda yeniden şekillenecektir. Bu süreçte kamplaşan değil birleşen Türk Milleti en temel belirleyici unsur olacaktır. Bunun için farkındalık ilk şarttır. Farkındalık için de bilmek gerekir. Bilmek için de okumak ve anlamak. Elbette 700 ayette geçen aklı kullanmak! Hayatı ve dini idame ettirmenin yolu, Korona gösterdi ki; bilim, bilim, bilimdir. Tıpkı Kur’an’ın on dört asır, Atatürk’ün bir asır önce işaret ettiği gibi.

Dünya ve ahiretin manevi dünyasına yaptığımız bu kısa gezintiden sonra şimdi de diğer manevi hazzımız olan Türklüğe bakmak ve mahiyetini anlamak icap eder. Çünkü Türk olmak sıradan bir şey değildir. Hele ki Türk ve Müslüman olmak ayrıcalık, vebal ve nimet demektir.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Globalizm

Global veya küresel demek tüm yeryüzünü, içindekilerle, altındakilerle, üstündekilerle bütün olarak kaplayan demektir. Siyasi ve ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir