Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Cumartesi Balıkçıları ve İslam toplumları mukayesesi
imanilmihali.com
Cumartesi halkı

Cumartesi Balıkçıları ve İslam toplumları mukayesesi

Cumartesi Balıkçıları ve İslam toplumları mukayesesi

Kur’an’da “Cumartesi Halkı” veya “Cumartesi Balıkçıları” tabiriyle anılan, lanetlenmiş bir İsrailoğulları toplumu vardır ve bu lanetlenme ibretlik bir şekilde maymuna çevrilme olarak anlatılmaktadır. Kıssa, benzer ayetlerle birlikte ele alındığında, günaha teşvik için kurulan tuzakları, paraya karşılık iman sınavını ve nasihat görevinin kıymetini vurgulamakta ve gelecek nesillere ibretlik bir öğüt görevi sergilemektedir.

“Şüphesiz siz, içinizden Cumartesi yasağını çiğneyenleri bilirsiniz. Biz onlara, “Aşağılık maymunlar olun” demiştik. Biz bunu, hem onu görenlere, hem de sonra geleceklere bir ibret ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara da bir öğüt kıldık.” (Bakara 2/65,66)

Hz.Mûsâ’nın dinine göre, cumartesi günü çalışmayıp ibadetle meşgul olmak bir esastı. Deniz kıyısında bulunan bir kasabada (deniz kıyısındaki bu kent, Ürdün’ün Akabe limanına yakın “Eyle” kasabası olabilir) Cumartesi günü yasağına saygı göstermeyip, dinin koyduğu kuralı hiçe saymışlardı ve imansızlıkları, tevbelerini bozmaları ve dinin gereklerine uymamaları neticesi cezalandırılıp lanetlendiler. Bazı tefsirciler bunun mecazi yani huy ve karakter olarak teşbih edildiğini söylese de çoğu tefsirciler bunun maddeten-şeklen bir dönüşme (âyetin lafzına ve dış yüzüne nazaran tam ve gerçek mesih (suret değişikliği)) olduğu kanaatindedirler.

Dolayısıyla ayette bildirilen gelecek nesillere de gözdağı ve öğüt olması ile kast edilenin de bu şeklen dönüşüm olması lazım gelir. Doğrusunu Allah bilir ancak dönüşüm ile kast edilen mecazi dahi olsa huy ve ahlak bakımından maymunlaşmakta az bir şey değildir. Yani karakter olarak maymunlaşma söz konusu olsa dahi bu kimseler artık düşünme, iman etme, gerçeği idrak etme yerine hayvani güdülerle, taklitten öte gidemezler, (Onlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar.” (A’râf, 7/179) ayetinde olduğu gibi hayvanlardan da aşağıdırlar.

“Ey kendilerine kitap verilenler! Birtakım yüzleri silip de tersine çevirmeden yahut cumartesi halkını lânetlediğimiz gibi onları lânetlemeden, yanınızda bulunanı (Tevrat’ı) doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bu kitaba (Kur’an’a) iman edin. Allah’ın emri mutlaka yerine gelecektir.” (Nisa 4/47)

“Cumartesi halkı” ifadesi ile Hz. Mûsâ’nın dinine göre, cumartesi günü ile ilgili bazı yasakları çiğneyenler kastedilmektedir. Surenin devamında bu kimselerin “Cibt”lere (put, sihirbaz, kâhin, Allah’ın haram kıldığı her şey ve Allah’tan başka tapılan her şey),  “Tâğût”lara (yani “şeytan”, “nefis”, “putlar”, “sihirbaz” gibi şeyler), kısaca insanları azdıran, saptıran şeylere taptıkları buyrulmaktadır.

“(Ey Muhammed!) Onlara, deniz kıyısında bulunan kent halkının durumunu sor. Hani onlar Cumartesi (yasağı) konusunda haddi aşıyorlardı. Zira tatil yaptıkları Cumartesi günü balıklar onlara akın akın geliyor, tatil yapmadıkları (diğer) günlerde ise gelmiyorlardı. İşte onları yoldan çıkmaları sebebiyle böyle imtihan ediyorduk.  Hani onlardan bir topluluk demişti ki: “Siz, Allah’ın helâk edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz?” Onlar da, “Rabbinize bir mazeret beyan etmek için, bir de belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar diye (öğüt veriyoruz)” demişlerdi. Onlar kendilerine hatırlatılanı unutunca, biz de kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık. Zulmedenleri yoldan çıkmaları sebebiyle, şiddetli bir azapla yakaladık. Yasaklandıkları şeylerden vazgeçmeye yanaşmayınca da onlara “aşağılık maymunlar olun” dedik. (A’raf 7/163-166)

Merhum Elmalılı tefsirinde konuya şöyle açıklık getirir;

Bu kasabanın çoğunluğun görüşüyle, Medyen ile Tur arasında bulunan “Eyke” kasabası olduğudur. Onlar o vakit Cumartesi yasağını çiğniyorlardı. Dinleri gereğince Cumartesi günü bütün işleri tatil edip, ibadet edecek yerde balık avlıyorlardı, çünkü sebt yaptıkları vakit, yani Cumartesi yasağına uydukları gün, balıklar onlara açıktan açığa sürüler halinde geliyorlardı, bir iman sınavı gereği balıkların çok olması ise yasağa uymayan hadsizleri daha da çok haram ve günaha sevk ediyordu. Diğer günler ise balıklar gelmiyordu. Lâkin o fasık ve saldırgan halk, Cumartesi günleri balıkların öyle akın akın gelmesine imrendiler, hırslarını tutamadılar da dinlerinin emrini dinlemediler, yasak demeyip balıkları avlamaya başladılar. Ve böylece sebtin kutsallığını çiğnediler.

Böylece, işledikleri fısk u fücurdan dolayı belaya çarptırıldılar. O saygısız ve saldırgan İsrailoğulları’nı, öteden beri fısk edegelmeleri, Allah’ın emirlerine itaat etmekten kaçıp, açıkça yasakları çiğnemeyi alışkanlık haline getirmeleri, huy edinmeleri sebebiyle böyle imtihanlara çekilip belaya uğratıldılar. Yoksa fıskta ısrar etme âdetleri ve huyları olmasa idi, böyle ağır belalara uğratılmazlardı.

“Onlardan bir toplum dedi ki:” ifadesi, o kasaba halkının yasağı çiğnemede sürekli ısrarı ve bu konuda söz dinlemeye yanaşmaması üzerine içlerindeki bazı iyilerin hâl ve akıbetlerini beyandır. Yani o vakitler içlerinden bir ümmet, iyiliksever bir cemaat onlara şöyle demişti. Allah’ın, helâkini murad ettiği, büsbütün helaklerini değilse bile, çetin bir azap ile cezalandırmayı murad ettiği böyle bir kavme ne diye vaaz ve nasihat edip duruyorsunuz? Yani, o kasaba halkı iki kısım idi. Bir kısmı fasık ve saldırgan takımı idi, bir kısmı da dindar ve iyiliksever insanlar idi ki, bunlar azınlıkta kalmış idiler, o saldırganlara söz geçiremiyorlar, onları önleyemiyorlardı.

Bu iyiler de iki gruba ayrılmıştı: O iyilerden bir grup uğraşmış, didinmiş, acı tatlı dil dökmüş, zor veya kolay her yoldan giderek ve her usulü deneyerek zahmetler çekmiş, nasihat etmiş, ama onlara söz dinletememiş, nihayet bıkmış ve ümitsizliğe kapılmış, Allah’tan bu halka bir bela geleceğine karar vermiş, o halka kin ve öfke duymaya başlamış, sesini kesmiş, bir köşeye çekilip sinmiş idiler.

Anlaşılıyor k i, bu bezginler o fasıklara göre sayıca az olmakla beraber, yine de ümmet denilecek kadar bir cemaat oluşturuyorlardı ve kendi aralarında bir takım toplantıları vardı. Bunlar içinde sayıca çok az denecek bir başka grup daha vardı ki, onlar ümitsizliğe kapılmıyorlar, bütün zorluklara göğüs gererek ve her türlü zahmete katlanarak, o söz dinlemez halka vaaz ve nasihate devam ediyorlardı. İşte bunlar, o azgın halkı yola getirmek için vaaz ve nasihate devam ettikçe, söz konusu o ümitsizler grubu da bunlara “Ne diye kendinizi boşuna yoruyorsunuz? Niçin boş yere vaaz ediyorsunuz?” yollu uyarılarda bulunuyorlar, “Siz niçin Allah’ın helâk edeceği veya bela vereceği böyle azgın bir kavme vaaz ve nasihat edip duruyorsunuz?” şeklinde sözler söyleyip, onları yaptıkları işlerden vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Onlar halkı büsbütün kendi haline bırakmak, ne görecekleri varsa görsünler, demek istiyorlardı. Ve böyle derken bir “farz-ı kifâye”nin büsbütün terkedilmiş olması ile hepsinin günahkâr olabileceklerini de düşünmemişlerdi.

Lâkin onlar bu farz-ı kifâyeden; vaaz ve nasihat görevinden vazgeçmediler ve cevap vererek şöyle dediler: Rabbinize karşı bir mazeret olsun diye, bir de belki bir dereceye kadar sakınırlar diye, yani bizim vaaz ve nasihatımız iki sebebe dayanmaktadır: Birisi ve birincisi sırf Allah’a karşı bir mazeretimiz olsun diye, Allah tarafından hesaba çekileceğimiz vakit, “niçin kötülükten vazgeçirme görevinizi yapmadınız?” azarlamasına karşılık elimizde bir mazeret bulunsun diye, Allah katında böyle bir ithamla karşı karşıya kalmamak için.

Çünkü kötülükten vazgeçirme henüz hayatta olanlara son nefese kadar bir farz-ı kifayedir. İkincisi de yeis yani ümitsizlik, dünyada hiçbir hususta caiz değildir. Ve ne kadar günahkâr olursa olsun halkın tevbe ve ittikasını arzu ve ümid etmek de bir vazifedir. Gerçi bu hâl böyle devam ederse sonucunun bir helâke veya azaba varacağı muhakkaktır. Fakat insanların hali değişiktir, kaderin sırrı da vukua gelmeden önce bilinebilen bir şey değildir. Nereden bilebilirsin, bu güne kadar söz dinlemeyen bu halk belki yarın dinleyiverir ve belki yaptıklarından vazgeçer, kötülüklerden sakınmaya başlar. Büsbütün sakınmazsa bile kısmen sakınır, belki bu yüzden uğrayacakları azap da hafifler. Ne olursa olsun nasihate devam etmek, onu terk etmekten daha iyidir. Nasihati bütünüyle bırakmakta hiç bir ümit yoktur. Fakat nasihate devam etmenin hiç olmazsa azıcık da olsa sakındırmaya sebep olması umulur. Hiçbir tepki görmeyen fenalık her halde daha kolay yayılır ve kısa zamanda meydan alır. Herhangi bir fenalığın kökünü kurutmak mümkün olmazsa, hızını kesmek de önemli bir iştir, bunu göz ardı etmemelidir.

Felaket mukadder ise nasihat görevini yerine getirenler Allah katında mazur görülürler. Anlamalı ki, iyiler kötülerden ne çekmiş, ne kadar uğraşmışlar. Buna karşılık kötüler de ne kadar ısrar etmiş, her türlü nasihate rağmen kötülükte direnmişler.

Sonuçta o kavim, o azgın ahali ne zaman ki, yapılan o nasihatleri unuttular, hiç önem vermez, sanki hiç yapılmamış gibi hatırlarına bile getirmez oldular, işte o zaman kötülükten vazgeçirmeye çalışanları kurtardık, o zalimleri de, kötülüğü itiyad ettiklerinden dolayı çetin bir azapla yakaladık. Diğer bir manaca; yoksullukla kıvrandıran bir azapla tuttuk muahaze ettik. Bundan sonra uslandılar mı? Hayır, aksine azdıkça azdılar, hiç bir günahtan çekinmez, hiçbir yasaktan sakınmaz, her fenalığı yapar oldular. Kendilerini engellemeye çalışanlara da düşman olup, kin duymaya başladılar.

Ne zaman ki, o yasaklandıkları kötülüklerde daha da ileri gitmeye başladılar, büsbütün aşırı gidip isyana koyuldular. İşte o zaman biz de kendilerine, alçak, zelîl, her taraftan hoşt hoşt diye kovulan aşağılık maymunlar olun, dedik. Bir tekvinî emirle insanlıktan çıkarıp maymunlara çevirdik. “İşte bu kıssayı, o zaman hazır olanlara ve sonradan gelenlere bir ibret, muttakilere de bir öğüt yaptık.” (Bakara, 2/66) Bu olayın Davud aleyhisselam zamanında meydana geldiği rivayet olunuyor. Nitekim “İsrailoğulları’ndan inkâr edenler hem Davud’un, hem de Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlendiler…” (Mâide 5/78) âyetinde de zaten buna işaret vardır.

 “Verdikleri sağlam söz(ü yerine getirmemeleri) sebebiyle “Tûr”u üzerlerine kaldırdık ve onlara, “Tevazu ile kapıdan girin” dedik. Yine onlara, “Cumartesi (yasakları) konusunda haddi aşmayın” dedik ve onlardan sağlam bir söz aldık. Verdikleri sağlam sözü bozmalarından, Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerinden, peygamberleri haksız yere öldürmelerinden ve “kalplerimiz muhafazalıdır” demelerinden dolayı (başlarına türlü belâlar verdik. Onların kalpleri muhafazalı değildir), tam aksine inkârları sebebiyle Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar inanmazlar.” (Nisa 4/154-155)

Elmalılı’ya göre bu ayetlerin tefsiri de şöyledir;

Öyle ki isyanlarına tevbe olmak için kendilerini öldürmelerini emrettik ve misak (ahid)lerini almak için dağı, gölgelik gibi tepelerine kaldırdık ve kendilerine kapıdan usluca boynunuzu eğip secde ederek giriniz dedik. Ve sebt, yani Cumartesi günü kımıldamayın, diğer deyişle bu günün hürmetine tecavüz etmeyin, balık avlamayın dedik. Ve böyle baskı ve zorlama ile bunlardan ağır bir ahitname aldık.

İsrail oğullarının sözleşmelerini almak için Tûr’un bir gölgelik gibi başlarına kaldırılıp dikilmesi mucizesi hakkında birkaç söz vardır: Bazıları bu Tûr’dan maksadın Tûr-i Sina olduğunu söylemişler, bazıları da kelimenin asıl mânâsıyla bir dağ demek olduğunu açıklamışlardır. Bununla beraber anlaşılıyor ki, Kur ‘ ân’da bu Tûr’u kaldırma olayı bir baskı ve zorlama mânâsını ifade etmek için getirilmiştir. Şu halde asıl maksad Tûr’un kaldırılmasının nasıl olduğu değil, gayesidir. Yani Allah Teâlâ bunları kamil imanla değil, dağın altında kafalarını ezecek gibi bir vaziyette maddi kuvvetle bastırarak dine bağlamış ve çok ağır bir şekilde sözleşmelerini almıştır.

Bunlar bu ağır sözleşmeye bağlandıktan ve böyle zabt u rabt (sıkı bağlantı) altına alındıktan sonra sebat ettiler mi? Hayır. Tersine sözleşmeyi bozdular ve nice cinayetler yaptılar ve Allah’ın gazabına da asıl bundan sonra uğradılar. Bunu açıklamak için buyuruluyor ki: Bundan sonra sözleşmelerini bozmaları ve gelecekte sayılacak olan cinayetleri işlemiş olmaları sebebiyle lanet ve gazap ettik” demektir. Nitekim Maide Sûresinde de “Andlaşmalarını bozmaları sebebiyle onları lânetledik.” (Maide, 5/13) diye açıklanmıştır.

Yani sözleşmelerini bozmaları Allah’ın âyetlerini, hükümlerini ve emirlerini gösteren açık delilleri ve derin mucizelerini inkâr etmeleri ve birtakım peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve bizim kalplerimiz “ğulf” tür demeleri sebebiyledir ki, bunda iki mana vardır: Birisi, “Bizim kalplerimiz ilim mahfaza (kap)larıdır. Şu halde, ilmimiz sayesinde biz artık peygamberlere, filanlara muhtaç değiliz” demektir. Diğeri de, “Bizim kalplerimiz kabuklu, kaşerlidir, ne söylense etkilenmez. Şu halde yapılan davet ve telkinlerin hiçbiri kulağımıza girmez” demektir.

Burada bu söze karşı bir cümle-i mutarıza (ara cümle) halinde şöyle buyuruluyor: Hayır bunların kalbleri ilim kabı ve doğuştan kabuklu olduğundan değil, belki Allah o kalplerin üzerine inkârlarını basmış; küfrü, ısrar ve alışkanlıkları dolayısıyla artık onlara huy yapmış da, ondan dolayı iman etmezler, ancak pek azı hariç. Yoksa ne ilim insanı dinden, imandan, Allah’tan, peygamberden müstağni (ihtiyaçsız) kılar, ne de aslî yaratılışta beşer kalbi bu kadar katı ve bu kadar zalim olur. Bir bu sebeplerle, bir de böyle huy edindikleri küfürleri ve Meryem aleyhinde pek büyük bir iftirada bulunmaları. Bunlar, Hz. Meryem’i zina ile suçlamak suretiyle büyük bir iftirada bulunmuşlar, bu da Allah Teâlâ’nın, beşerin dokunması olmaksızın bir çocuk yaratmaya kudretini inkâr etmelerinden dolayı olmuştur. Bunu inkâr ise, tabiatın ezeli olması davasıyla Allah’ı inkârdır.

Lanetlenen İsrailoğulları’nın dönüştürüldüğü hayvan sadece maymun değildir. Maide suresinde açıkça belirtildiği üzere bir kısmı da domuzlaştırılmıştır lakin bu domuzlaştırılanların Cumartesi halkından başka bir halk, olay ve zaman olması daha muhtemeldir. Ancak neticede azgın İsrailoğulları’nın lanetlenerek dönüştürüldüğü hayvanlar; maymunlar ve domuzlardır.

“De ki: “Allah katında cezası bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın lânetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile şeytanlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.” (Maide 5/60)

Maymunlaştırılan ve domuzlaştırılanların, şeytanlara tapanlarla denk anılması ise lanetlenmelerine sebebin ne denli büyük bir inkar olduğunu açıkça ortaya koyar.

Domuz etinin açıkça ve ismen anılarak yasaklanması (haram edilmesi) işte yukarıdaki ayette anılan lanetlenmiş insanların bazılarının domuza çevrilmesi sebebiyle olsa gerekir.

“Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Bakara 2/173)

KISSANIN İSLAM TOPLUMLARINA UYARLANMASI

Konuya; dinin gereklerine uymayan, günah ve haramda haddi aşan, nasihat dinlemeyen, şeytanları ayetlerden (Peygamberden) daha çok dinleyen, zevk ve sefa ile çıkar ve para sevdası neticesi nefislerine hâkim olamayan İsrailoğulları’nın, nasihatten vazgeçenlerle birlikte lanetlenmesi ve maymuna çevrilmesi şeklinde bakmak gerekir. Kurtulanlar ise azgınlık etmeyenler ve nasihatten vazgeçmeyenlerdir.

İslam toplumları için bu konunun tercümesi ise şöyle yapılmalıdır;

Evvela dinin kutsalları, emir ve yasakları bilinmeli, iman ve tevhid çizgisinden ayrılınmamalı, şeytan ve tagutlardan uzaklaşılmalı, günah ve haramın tatlı olduğu hatırlanarak dünya ve para sevgisiyle dine ihanet edilmemelidir. Günah ve haramlar tatlıdır çünkü Sebt günü bolca gelen balıklar gibi bu tatlılık hali de haram severlerin günah ve veballerinin daha da çok artması için bir tuzaktır. Nasihat etmek görevi her Müslümana farzdır. Toplumda hiç olmazsa bazıları nasihat görevinden vazgeçmemelidir. Şeytanlaşmışların dinleyip dinlememesi önemli değildir. Asıl olan o güzel insanların yaptığı doğruya davet çağrılarının sürekliliğidir.

Zamanımızda İslam âleminin haram ve günaha bunca meyli, haksız kazanç ve liyakatsiz olunduğu halde makam sahiplenmeleri, para uğruna Allah ve imandan vazgeçmeleri, dünya sevgisi ile ahireti unutmaları o cumartesi balıkçılarından daha az kötü isyanlar değildir. Elbet bu iman yoksunları da lanetlenecek şeklen olmasa da ruhen maymunlaştırılacak veya domuzlaştırılacaktır ki etrafınıza baktığınızda bu maymun veya domuzlardan bolca görmeniz mümkündür.

Israrla ve sonunu düşünmeden, haram ve günah olduğunu bile bile, para uğruna tüm dini emir ve yasakları elinin tersiyle iten, bu isyanına utanmadan parasızlığını gerekçe gösteren, şeytanlara yardım ve yoldaşlık ederken bir süre sonra şeytanlaşanlar toplumda azımsanamayacak kadar çoktur.

Peki, nasihat görevini yapan var mıdır? En başta Diyanet, hırsızlık, hortum, karaborsacılık, dolandırıcılık, kamu malı talanı, liyakatsizlik, ehliyetsizlik, günah ve haram konusunda yeterince nasihat etmekte midir? Asla ve de asla! Yeni Zelanda’da camide katledilen Müslümanlar, Diyanet’e göre ülkede can çekişen İslamiyet’ten çok daha mühimdir.

Doğrusu; cumartesi balıkçıları gibi günah ve harama dalmış Türk halkını, haksız kazançtan, yanlıştan, din dışılıktan, paraya tapmaktan, şeytanlarla işbirliği yapmaktan, hurafeden, dine ve imana döndürmek ve bunun için de bıkmadan usanmadan nasihat etmek, Kur’an’da yazılı olan ile aydınlatmaktır. Bu görev sadece Diyanetin de değil herkesindir.

Oysa toplum bırakın nasihat almayı, nasihat edenleri alaya alır haldedir ve Tıpkı Lut Peygamber (as) gibi doğrular günahkârlarca ‘aşırı temiz olmak ’la nitelenmektedir.

Bu gidişin sonunda sadece azgınlar değil, nasihat görevinden vazgeçenlerde helak olacak veya lanetlenecektir ki, kurtulanlar sadece nasihat görevinden usanmayanlar olacaktır. Çünkü bu korkmama ve usanmama hali cihat’tır ve cihat erleri için cehennemler haramdır.

Yani lanetlenmekten kurtulmak için hem dürüst ve imanlı kalabilmek ve hem de imansızlara teslim olmadan, korkmadan, sundukları haram zevklere aldanmadan, onları imana davet etmekte ısrarcı olmak gerekmektedir.

Ağızlarından büyük ahid alınan, başlarına Tur Dağı kaldırılan ve buna rağmen azmakta sakınca görmeyen maymunların, İslam âlemi için çok büyük ibret vesilesi olması gerekirken sokaktaki insanlarca bilinmemesi, İsrailiyat’ın dini nasıl ele geçirdiğinin de resmidir. Keza Diyanetin görevinde nasıl kusur ve kabahatinin olduğunun da.

Peki bu kusur, kabahat veya kasıtlar Müslüman kulları kurtaracak mıdır? Asla. Kul, dinin doğrusunu Kur’an’dan öğrenmeli, kıssalar ile anlatılanları hayatına yansıtabilmelidir. Önemli olan maymunlaştırılan o insanların fiziken veya ruhen maymunlaşması değil, maymunlaştırılmalarına sebep olan şeylerdir.

Kul bu sebepleri bulabilmeli ve terk etmelidir. Terk edemiyorsa günah ve haram tatlı gelmeye başlamış, kul şeytan ve tagutlara yoldaş olmaya çoktan başlamış demektir. Sonu ise malumdur.

Şimdi cumartesi balıkçılarının hallerini buyuran ayetlere bir kez daha göz atın ve şuna karar verin; İslam âleminin şu anki hali, o cumartesi balıkçılarından daha vahim midir, değil midir?

Göreceksiniz ki çok ama çok daha vahimdir!

Ayrıca bakınız; Cumartesi halkı.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Dinci tayfanın din dışı söylem ve eylemleri

Dinci tayfanın din dışı söylem ve eylemleri

Dinci tayfanın din dışı söylem ve eylemleri (YAZIMIZI Sadece ve daima Allah diyebilen, Kur’an dışı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir