Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Darü’l-Harp ülkeleri ile bir mukayese
imanilmihali.com
Darü’l-Harp ülkeleri ile bir mukayese

Darü’l-Harp ülkeleri ile bir mukayese

Darü’l-Harp ülkeleri ile bir mukayese

Dini literatürde “Darü’l-İslam”, İslam hukukunun ve dininin geçerli olduğu ve “Darü’l-Harp” (veya Darü’l-küfür) küfür hukukunun ve dininin geçerli olduğu yurt, ülke demektir. Birbirinin zıddı olan bu iki kelime Türkçeye çevrilirse; İslam hukuku ülkesi veya küfür hukuku ülkesi olarak tercüme etmek gerekir. Buradaki oyun hukuka hiç bakılmaksızın (Çünkü İslam ülkelerinin tamamı hukukta sınıfta kalmıştır) sadece İslam dinine tabi yurttaş sayısının çokluğu ile bir ülkenin adının konmasıdır ve son derece yanlış hatta maksatlıdır. Dincilerin bu oyunundaki maksat şudur; önce bir ülke Darü’l-küfür ülkesi ilan edilir ve sonra o ülkede sayısız haram ve günah işlenirken, ülkenin adı gereği günahlar mübah yapılır ve hırsızlıklar dini getirmek için yapıldığı yalanı uydurulur. Oysa gerçekte dini manada bile şayet bir mesela Hristiyan ülkede Müslümanlar serbestçe ibadet edebiliyorsa o ülke Darü’l-küfür ülkesi olmaz.

Kaldı ki hukuk yani temel hak ve hürriyetler, kanunlara riayet, namus ve haysiyet, inanç ve erdemler o ülke yurttaşlarının ve ülkenin adını belirlemede asıl faktördür.

Anılan gruba dahil ülkelere örnek verecek olursak durum daha iyi anlaşılacaktır. İslam hukukunun veya dininin egemen olduğu, çokça taraftar bulduğu ülkeler örnek olarak, Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Yemen, Mısır’dır. Darül-Küfür yani İslam hukukunun egemen olmadığı ülkeler ise; Almanya, Hollanda, İngiltere, Danimarka gibi ülkelerdir.

Dinci yobazların dediği tanıma bir an uysak dahi toplumun ahlak ve namus seviyesinin kıyası bizlere bir yerlerde terminoloji yanlışı ve oyun olduğunu hatırlatır. Yani eğitimden ekonomiye, temizlikten intizama, kurallara riayetten hak ve hürriyetlere kadar, eşitlikten demokrasi ve üretime kadar her alanda dürüst ve doğru, çalışkan ve eşit, kardeş ve hoşgörülü olması gereken yurttaşlar ve devletler İslam’ın temel ilkelerini uygulayan ülkeler olmalıdır ki şayet bu doğruysa şu anki İslam ülkelerinin hiçbiri Darü’l-İslam yurdu değildir. Aksine küfür ülkesi diye anılanların tamamı Darü’l-İslam’dır.

Öyle ya Allah’tan değil de kanundan korksalar da, ferdiyetçi ve bencil, parayı sever ve ekonomik bağımsızlığına düşkün, serseri ve kaygısız olsalar da bu ülkelerin vatandaşları diğer kişilerin ve devletin ve bu arada toplumun hak ve hürriyetlerine saygılıdır, sorumluluklarına düşkündür, uymayanlara tepki gösterir vaziyettedir ve huzur ve barışı temine her vatandaş isteklidir. Üreten ve sosyal yardımlaşmaları devlet eliyle kurumsallaştıran bu ülkeler din, ibadet ve iman noksanlarına rağmen çok daha dürüsttür, dürüst olmak zorundadır, devletin yasaları ve toplumun baskısı bunu temin eder vaziyettedir. Bu nedenle suç oranları düşük, eğitim seviyeleri standart üstü, milli gelirleri yüksektir.

Yanlış bir inanca, dine, Kutsal kitaba tabi sözde küfür ülkeleri Mesih inancı gibi şirk olan imanlara sahip olmaları dışında aslında İslam’ın tüm emirlerini yerine getirmekte, örnek Müslüman gibi davranmaktadır. Ahlak, namus, çalışkanlık, üretim, vatan aşkı, milli ve yerli olmak vs. huy ve alışkanlıklar o ülkelerde yerleşiktir ve kanunlarla da muhafaza altındadır.

Şekilciliğe değil mana ve esasa önem veren bu ülkelerin aksine, İslam ülkeleri boğazına kadar şekilciliğe batmış ve özden uzaklaşmış haldedir. Böyle olunca da din erdirici olamamakta, samimiyet ve muhabbet kaybolmaktadır. Toplum daha dindar ve dinciyi tanımazken, münafıklarca hizaya sokulurken durum oldukça vahimdir.

Öte yanda ise sözde darü’l-İslam olan İslam alemi vardır ki hak ve hukuk yerlerde sürünmekte, egemenlikler kişilere verilmekte, gelirler dengesiz dağılmakta, suç ve cezalarda adalet tesis edilememekte, devlet ve toplum suç işleyenlere karşı aciz kalmakta, eğitim, milli gelir çok düşük seviyelerden kurtulamamaktadır. Dahası insan hakları, hürriyetler bu ülkelerde çokça mana ifade etmemektedir.

Oysa …

Kur’an, adaleti, yardımlaşmayı, kardeşçe huzur ve barış içinde yaşamayı, faydalı değerler üretmeyi, insan haklarına saygıyı, hür iradeyi, dini zorlama olmaksızın yaşamayı, kamunun çıkarlarının üstün tutulmasını, suçların cezasız kalmamasını, vergi ve zekatın verilmesini, dürüst ve namuslu olunmasını, hırsızlık gibi şeylerden, haramdan uzak durulmasını emreder.

Bu emirlere bakıldığında İslam ülkelerinin sınıfta kaldığı, küfür ülkesi denen ülkelerin ise yukarılarda olduğu görülür. O halde bir yerde yanlışlık vardır ve bu yanlışlık onlarda değil bizlerdedir.

Bizler evvela Kur’an’ı bilmediğimiz, okumadığımız, okusak da anlamadığımız için tüm bu emirlerden habersiz yaşamaktayız ve maalesef bu yaşadıklarımızın adına İslam demekteyiz. Oysa bu yaşananlar İslam değil başka bir dindir.

Sonra bizler imandan habersiz sadece ibadet ve amel ile ilgilenmekteyiz ki inancı, nüveyi, gerek ve manayı asıl gösteren iman olmadığı için de ibadet ve ameller riya ve gösterişle karışık bir halde bizlere sevap kazandırmaktan ve din erdirici olmaktan uzaktır.

Tevhidi bilen ve cennet hayaliyle yanıp tutuşan İslam ülkelerinin bir büyük noksanı da şirk ve şeytandan habersiz bir yaşam sürmesi, tanımadığı bu afsız belaya sıkça düşmesi ve bu gaflet yüzünden rahmetten mahrum kalmasıdır. Yani şeytan ve soyuna tabi olduğunun farkında dahi olmayan ülkelerin yurttaşları müşrik olduğunu bilmeksizin cennet hayali kurmakta ama şirkin afsızlığa mahkûm olduğunu Kur’an’dan okumaya tenezzül dahi etmemektedir.

Akıl ve bilimi emreden Kur’an’a rağmen, İslam ülkeleri uyanmasınlar, üretmesinler, birleşemesinler, akıllanmasınlar diye asırlardır fiziki gerçeklerden uzak tutulduğu ve halen bilimde asırlarca geride olduğu için kan ve gözyaşına mahkûm hayat yaşamakta, üretim, teknoloji, eğitim ve medeniyette ilerleyememektedir.

Hak, hukuk ve adalet İslam ülkelerinde sözden ibaret veya belli bir zümreye ait koruyucu kalkan olduğu için yerine konamayan haklar sebebiyle eşitlik ve düzen tesis edilememekte, kanun önünde yapılan farklı uygulamalar hırs ve husumetleri artırmaktadır. Bu sayede de yasalara güven kalmadığı için İslam ülkeleri hukuk devleti olmaktan uzaktır ve bu nedenle de zaten Allah’tan korkmayan insanlar yasalardan da korkmamakta ve asayiş temin edilememektedir. Bu ise sanayiden tarıma, sanattan siyasete her alanda menfi etki yapmaktadır.

Kur’an, çalışmayı, üretmeyi emrederken ithalata dayalı, üretimsiz İslam ülkeleri petrol gelirleri ile şimdilik idare ederlerken yarınları düşünmemekte, o sürekli gelir getiren petrol paraları onları tembelliğe itmekte ama o gelirler de sayılı birkaç kişi arasında bölüşüldüğü için sefaletler hızla artmaktadır.

Hurafeler, batıl inançlar, örfler, farklı kültürler (ülkemiz için söylersek arabizm ve israiliyat belaları) İslam ülkelerinin dibini oymakta, dini Kur’an’dan uzaklaştırıp bir kabile dini haline sokmaktadır. Oysa batı dini sadece Kutsal kitaplara yaslamakta, diğer tüm kitap, yorum ve sözleri dine hüküm diye asla sokmamaktadır.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür ama kısa kesmek adına burada nokta koyuyoruz.

Sözün kısası batı ülkeleri yanlış dine ve noksan imana sahip olsa da kamu haklarına, toplum kurallarına, genel ahlak kaidelerine, insan haklarına ve yasalara saygılıdır, olmak zorundadır çünkü yaptırımı ağırdır. Dahası ehliyet ve liyakat batının olmazsa olmazıdır ve maalesef İslam ülkelerinde sadakat bu ikisinin üzerine çıkmaktadır. Ehliyetsizlerce yönetilen, haksızlıkla o mevkiye getirilen yanlış kişilerin de toplumu ileriye taşıması mümkün değildir.

Doğu ülkeleri diyebileceğimiz İslam ülkeleri anlayışı ise yasalardan ziyade Allah korkusuna dayalı bir sistemdir ve lakin Allah inanç ve korkusu yeterince kuvvetli olmadığı için cezalandıramayan yasalar sebebiyle de insanlar suç işlemekten, haram ve günahtan çekinmemektedir.

Batı günah ve haramları, yasakları kendisince tercüme etmiş ve yasalaştırmışken, İslam ülkeleri günah ve haramları yasalaştırmaktan dahi korkmaktadır çünkü bilmemekte, korkmakta, belirli zümrelerin baskısına teslim olmaktadır.

Darü’l-küfür ülkeleri (sözde) ülkelerindeki farklı din mensuplarına nispeten ibadet izin ve ortamı sağlarken, Darü’l-İslam ülkelerinde Laik Türkiye dışlında bu hoşgörü yok denecek kadar azdır.

Ekonomik alanda ve eğitimde aşama kaydeden Türkiye’nin diğer İslam ülkelerinden en büyük farkı sahip olduğu Anadolu İslam’ından kaynaklanan doğru imanı ve Atatürk Türkiye’since kurumsallaştıran laik hukuk devlet tabanıdır. Bu sayededir ki ülkemiz Müslüman ve medeni olabilmiş, batı ile rekabet edebilmiştir.

Kan ve gözyaşı ile işkencelere maruz kalmak, Kur’an’ı reddeden İslam toplumlarının kaçınılmaz kaderidir. Kur’an’a değil mişnalara, Hz. Peygambere değil sahte şeyh ve peygamberlere, dindarlara değil dincilere mürid olmayı seçen, dini mezhep ve tarikatlara bölen İslam alemi, aklı kenara koymakla zaten karanlık sonunu kendisi hazırlamıştır.

Dünya imtihanının ilk şartı akıldır ki aklen yetersiz olanlar sınav edilmemektedir. Akıl şayet bir başkasına devredilirse bunun vebali ağırdır ve maalesef İslam ülkelerinde bu hastalık sıkça yaygındır.

Temizlik imandan geldiği halde İslam ülkeleri çöp ve pislik kategorisinde utanılacak haldedir. Herkes evini temizlemeye özen gösterirken sokaklar, yollar, kaldırımlar, ormanlar, denizler çöp yığını halindedir. İsraf ve lüks dinen yasakken İslam ülkeleri hem de dar gelirlerine rağmen israf ve lükste yani haramda kıyasına yarışmaktadır. Bu da zaten olmayan paranın boş yere harcanması ve çoğunun da küfür ülkelerine transfer olmasına sebeptir.

Nereden bakılırsa bakılsın Darü’l-İslam ve Darü’l-küfür kavramları öyle sanıldığı gibi halkının veya yöneticilerinin İslam’a tabi olmasıyla alakalı değildir aksine yurttaş veya devletin İslam’In emir ve ilkelerine sadakati değerincedir.

Bu da bizleri sınıfta bırakır, batıyı üstlere taşır.

Kur’an’a rağmen bu haldeysek de bunun vebali ağır olacaktır.

Haksızlık ve adaletsizliklerle, baskı ve susturmalarla, dengesiz gelir dağılımlarıyla, cezasız kalan suçlarla, katledilen ormanlarla, dincilik ve münafıklıklarla, cehalet ve gafletlerle, hoşgörüsüzlük ve riyakârlıkla, günah ve harama düşkünlüklerle İslam ülkeleri İMAN BAHSİNDE aciz veya kritik değil KRİZ durumuna gelmiş vaziyettedir. Acilen bir tedbir alınmazsa da İslam unutulup gidecektir.

İslam unutulursa da başta ahlak ve erdem, namus ve şeref, dürüstlük ve doğruluk, çalışkanlık ve vefa, yardımlaşma ve paylaşma hepten unutulacak, kibir, servet avı, ehliyetsiz ve liyakatsizlerce idare edilen bir dünya kaderimiz olmaya devam edecektir.

İslam erdirici olamıyorsa bunun sebebi din değil, insanların dinden anladığıdır.

Ülke ve devlet acınacak haldeyse bu toplumun Kur’an’a uzak kalmasındandır.

Darü’l-İslam yurdu veya Darü’l-küfür ülkesi diye çift yönlü sömürülen ülkelerin sesi çıkmamaya devam ederse zaten ortada korunacak bir servet, üretim, toprak, namus, din veya ahlak da kalmayacaktır.

Şimdi arkanıza yaslanıp bir kez daha düşünün; kim İslam, kim küfür veya harp ülkesi? Kimler bu tanımlarla çokça oynayarak akılları karıştırmakta ve bu kelimelerin manasıyla oynamak kimlerin işine geliyor?

Batılı Müslüman olmayan ülkeler Kur’an’dan habersiz yaşarken, Kur’an’ın tüm hükümlerini yerine getirmekte adeta yarışmakta, İslam ülkeleri ise müslüman ana babadan doğmakla cennete gideceğini sanmakta, Kur’an hükümlerini sarf-ı nazar ederek İslam’a tabi olacağı yalanıyla aldanmaktadır.

Oysa cennetler öyle kolay değildir. Kolay olsaydı, Hz. Peygamber sayısız cihada çıkmaz, mallarını muhtaçlara hibe etmez, canını ve malını İslam uğruna çöllerde ezaya sokmazdı.

Müslüman ve mü’min olmak öyle kolay değildir. Olsaydı İmam-ı Azam’lar hain halifelere karşı canını ortaya koymaz ve zehirlenerek öldürülmezdi.

Rabbim bizleri İslam ve imandan ayırmasın, küfre bulaştırmasın, şirkten uzak eylesin. Amin!

MESELE DÜNYANIN MÜSLÜMAN OLMASI DEĞİL, MÜSLÜMANLARIN MÜSLÜMAN OLABİLMESİDİR!!!

Bu yazıyı okudunuz mu?

Atatürk’ün Dini Yönü ve Din Eğitimine Bakışı

Atatürkçülüğün dini yönden analizi

Atatürkçülüğün dini yönden analizi İslam dini, ahiret yaşamı dahil kıyamete dek ve kıyamet sonrası tüm ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir