Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İSLAM AHLAKI / Devlet Reisi olarak Hz. Peygamberimiz
imanilmihali.com
Devlet Reisi olarak Hz. Peygamber

Devlet Reisi olarak Hz. Peygamberimiz

Devlet Reisi olarak Hz. Peygamberimiz

Hz. Peygamber (sav), İslamiyet’ten önce örnek bir insan ve Kur’an’ın nüzulünden sonra örnek bir kul olarak 63 yıllık fani yaşantısında daima doğru ve güzelden yana olmuş, hak ve adaleti savunurken, içerisinde yetiştiği cahiliye dünyasının koyu karanlıklarına teslim olmamış, hep bir iman ve doğru cevap arayışında olmuştur.

O’nun bir beşer olduğunu bildiren Yüce Allah’tır ve yine Hz. Peygamber’i, iman kardeşlerinin arkadaşı olarak tanımlayan da Yüce Allah’tır. Bu şu demektir ki Hz. Peygamberin bir insani yanı yani et ve kemikten ibaret cüzi bir hayatı ve fakat bir de derin ruhani yanı vardır ki vahye muhatap olması aslen bu güzelliği nedeniyledir.

Yine Hz. Peygamberin iki yönü vardır ki ilki dine aracılık edişi ve vahyi en ücra kalplere dahi iletme arzu ve gayreti yani Peygamberlik vazifesi, öte yandan bu adil ve hakkaniyetli ilkelerle iman ordusunu iyilik ve güzelliğe sevk etme gayreti yani idarecilik ve yöneticilik yanı.

Dini manada hüküm sadece Allah’ındır ve Kur’an’da nokta kadar bir insan teması yoktur, olamaz. Ancak bu ayet hükümlerinin hayata yansıtılması bahsinde Peygamberin sünneti devreye girmekte ve örnek olarak İslam’ın nasıl yaşanması gerektiğini öğreten Hz. Peygamber, ailesine ve ümmetine sosyal yaşamların nasıl dine uygun olacağını göstermektedir.

Meşhur Medine vesikasını İslam devleti anlayışının merkezine koyan taassup cephesi maalesef o vesikadaki adalet ve hakkaniyet ilkesini yok saysa da Hz. Peygamber’in o vesika ile tüm azınlık ve din mensuplarına, tüm Müslümanlara, kadın, erkek ve yetim haklarına, borçlar kanunundan miras hukukuna, savaşlardan barışın tesisine, vergilerden zekâta kadar pek çok alanda İslam’ın nasıl yaşanacağını gösterdiği malumdur. Yine o vesika ile Hz. Peygamber kendisini idareci mevkine koyarken ve Allah’ın hükümlerini egemen kılarken, istişare ve ortak karar oluşturmakta, örf ve genel kabulleri, genel ahlak ve insanlık değerlerini, akıl ve bilimi nasıl etkin kılmaktadır.

Dini mahiyetini bir kenara koyduğumuz takdirde Yüce Peygamber bir devlet adamıdır ve devlet adamı olarak yaptıkları tüm İslam âlemine sonraki asırlar boyunca örnektir.

Neler yaptığı ve nelerden kaçındığı hususu ise devlet adamlarının nasıl olması gerektiğine dair bir işarettir.

Evvela muhakkak ki O’nun tüm yaşamı ve ölümü Kur’an içindir. Bu da demektir ki devlet idaresinde Kur’an hükümleri dışına çıkması söz konusu değildir.

Sırasıyla bakılacak olursa, devlet reisi olarak O’nun tesise çalıştığı ilk şey Medine ve Mekke halkı arasında bir İMAN KARDEŞLİĞİ kurmak yani bir ve beraber olmayı temin etmek, ayrıştırma ve bölücülükleri, kısır çekişmeleri ortadan kaldırmak, ümmeti ortak idealde buluşturmak, bunu yaparken kimseyi dışlamamaktır.

Hz. Peygamberin tesise çalıştığı ikinci husus hak ve adaletin her alanda tecellisidir ki kadın veya erkek, Müslüman veya değil tüm kullara arsında kayırma ve iltimasa asla yanaşmayan Peygamberin tek düsturu hakkaniyet ve adalet olmuş, eşitlikten asla vazgeçmemiştir.

İntikam hırsı ve kin gütme gibi nefisten kaynaklanan düşmanlıkların engellenmesi, bunun yerine Allah dostları ile dostluk ve Allah düşmanları ile düşmanlık bahsinin ön plana çıkarılması bir diğer gayreti olmuştur.

Keza vergi toplanmasındaki ısrarlı ve hakkaniyetli hali gelir dağılımında adaleti sağlamış, bir yandan ekonomik güçlenmeyi sağlarken bir yandan zengin ve fakir arasındaki uçurumun daralmasını temin etmiştir.

İmar işlerinde kendisi de bizzat görev alarak, abartıya kaçmadan ve asgari müşterekte tesislerin inşasına çalışmış, süs ve israftan zinhar kaçınmıştır.

Borçlar hukuku anlamında hem kişiler arası hem de devlet ve kişiler arasında hakların korunmasına azami önem vermiş, devlet ve ümmetin karşılıklı görev ve sorumluluklarında ise tavizkar olmamıştır.

Kendi akrabalarını kayırmak, yakınlarını yönetimlere getirmek gibi bir uygulamadan kesinlikle kaçınmış olan Peygamber işi bilene ve layık olana vermekle, kavimler arası bir nisbi denge oluşturmakla iç huzur ve toplumsal barışı da tesis etmiştir.

Hz. Peygamberin adaletli yönetiminin ve başarısının en büyük etkenlerinden birisi de elbette ehliyet ve liyakate verdiği önemdir ki işin ehline verilmesindeki hassasiyetine hasımlarının dahi itiraz edememesi bu yüzdendir.

Ortak insanlık değerlerine riayette Hz. Peygamberin önayak olması, yetim ve dullar başta olmak üzere muhtaç ve mağdurların yanında yer alması sosyal dengelerin sağlanmasında etkin bir rol oynamıştır.

Çevrenin korunması ve yeryüzünün imarı anlamında lüzumsuz ağaçların kesilmesine mani olan peygamberin pek çok yeşillendirme çalışmasına emretmesi tabiat severliğinin de işaretidir.

Yargılamada İslam’a mensup olmayanlara dahi kati surette tatbik ettiği/ettirdiği adalet ve eşitlik ilkesiyle civar kimselerin de İslam’a girişini hızlandıran Peygamber aynı zamanda tüm kadı / şeyhülislam / yargı personel ve kurumlarına da nasıl adil ve doğru olunacağını göstermiş, Kur’an ayetlerinin yargılamada nasıl baz alınacağını da göstermiştir. Haklı Yahudilerin, haksız Müslümanlar karşısındaki (Tume bin Ubeyrık olayında olduğu gibi) adil yargılanmaları hem İslam içindeki münafıkların kinlerini ortaya çıkarmış hem diğer din mensuplarının İslam’a ısınmasını temin etmiştir.

İslam ile öngörülen cezaların tatbikinde merhameti esas alan, aşırı ve insanlık dışı cezalandırmaları reddeden Peygamberin insafa ve namusa verdiği kıymet malumdur.

Rüşvet, kumar, kayırma türü ticari ve ahlaki hataların toplumda yaygınlaşmasına mani olmak için verdiği mücadele ile en şiddetli cezaları devlet ve ümmet adına işleyenlere verdiği hatırlanırsa devletin bekası için nasıl bir yol tuttuğu da anlaşılacaktır.

Genel kabul olarak kamu yararını (ayrıca bir ayet veya hüküm yok ise ) kişi yararından üstün tutan Hz. Peygambere göre devletin bekası ve Kur’an istikametindeki seyri kişilerin mutluluğundan daima önce gelmektedir.

Cihat ve öncesinde barışın muhafazası – cihada giden yolda barış imkânlarının son ana kadar aranması – için evvela diplomatik yolları deneyen ama her daim cihada hazır olan Hz. Peygamberin düsturu düşmanları evvela caydırmak ve sonra yenmektir.

Uygulanan genel seferberlikler ile cihat zamanlarında ümmetin sefere katkıları azımsanamayacak kadar çoktur ve can ve mal katkıları ile güçlenen iman ordularında maksadı çürük kimselere yer verilmemiş, bilakis bunların ordu içerisindeki olası bozguncu fikirleri en baştan engellenmiştir.

Mescit inşalarında bilhassa kendisi de fiilen çalışan Hz. Peygamber için ana kural lüks ve israftan uzak, sade ve yalnızca ibadete has bir mekân tesisidir. Her türlü süslemeye zinhar karşı çıkan Peygamber mescitlere ayet yazılmasına dahi karşı çıkmış, abartıya kesinlikle müsaade etmemiştir.

Mescitlerde özellikle cuma hutbelerini çoğu zaman kendisi veren Hz. Peygamber bu hutbelerde sadece Kur’an hüküm ve ayetlerini bildirmiş, beşeri veya siyasi meselelerin konuşulmasına asla müsaade etmemiştir.

Hz. Peygamber aldığı biatlarda sadece iman ve İslam’dan yana biat almış, kadınlardan ayrıca biat almayı tercih etmiş, tüm biatlarında Kur’an emirlerini esas kabul etmiştir.

Hasımlarına, düşmanlarına, kendisi gibi düşünmeyenlere saygıda kusur etmeyen Hz. Peygamber, onları dinlemiş, usül olarak daima tatlı dili ve iknayı esas almış, hasımların cihadı tercih etmesinden veya Allah’In hükmü gelmesinden sonra cihada yönelmiştir. Ancak o ana kadar barış arayışından vazgeçmemiş, tüm toplumsal meselelerde tatlı dil ve iknaya, istata ve orta yolun bulunmasına çalışmıştır.

Örf ve genel ahlak kurallarını bir yere kadar muhafaza ettirmiş, ayetlerle çakışmadığı veyahut İslam’a ters düşmediği müddetçe örflerin yaşamasına müsaade etmiştir.

Bilim ve akla azami önem veren Peygamber, Yahudi esirlerin esaretten kurtulmalarını bir Müslümana okuma yazma öğretmek şartına bağlaması örneğinde olduğu gibi, cehalete savaş açmış ilim ve bilim insanlarına daima yüksek kıymet vermiştir.

Kur’an’ın toplum yaşamının, fıtratın, dinin tek kaynağı olduğunu bilen Hz. Peygamber, Kur’an’ın değişmeden kaydedilmesi ve muhafazası için her türlü tedbiri almış, kendi sözlerinin yazılmasına SONRAKİ DÖNEMLERDE DİNİ KAYNAK OLARAK KULLANILIR VEYA SUİSTİMAL EDİLİR DÜŞÜNCESİYLE asla müsaade etmemiş, Kur’an’ı tek başına yeterli bulmuştur.

Peygamber zamanında mezhep ayrımına asla müsaade etmemiş bunun yerine farklı kıraatları teşvik etmiş ve fakat kendi yorumlarının dahi dine girmesine mani olurken sadece tefsir anlamında ayetleri açıklamakla yetinmiştir.

İnsanların Kur’an okumasını, ezberlemesini ve hayata yansıtmasını esas alan Peygamber, dine temel teşkil edecek başkaca kaynak asla kabul etmemiştir. O, asla şekilcilikten yana olmamış, öze kıymet vermiştir. Bu cihetle kişilerin sözlerine değil hareketlerine bakmış, niyetlerin salih ve selim olmasına dikkat etmiştir. 

Cahiliye arap anlayışının insanlık dışı yanlış ve batıl uygulamalarına şiddetle karşı çıkan Hz. Peygamber, özellikle kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesine, Kâbe etrafında çıplak ayinler yapılmasına,  fal okları gibi uygulamalara zinhar karşı çıkmıştır.

Putperest anlayışa savaş açan, sihir ve büyüyü lanetleyen Peygamber, ayetlerin ışığında şeytani ve şirk kokulu tüm yaklaşımlara düşman olmuştur.

Haksız kazanç ve tefecilik sistemine savaş açan Peygamber, geçimini bu yolla sağlayan Yahudi tayfasına da karşı çıkarak ayetin hükmünü yerine getirmiştir.

Şarabın her türünün haram olduğunu bildiren ayetlerden sonra ümmeti şarap içmeme konusunda uyarmış, İslam hukukuna göre özellikle zina, fuhuş ve muta nikâhı gibi ahlaksızlıklara müsaade etmemiş, cezalandırmalarda caydırıcılığı hedef almıştır.

Tehdit ve şantaj yerine iknayı tercih eden, dinde zorlama olmadığını her defasında hatırlatan Peygamber, devlet yasalarına ise kişilerin mutlak riayetini esas almıştır.

Devlet gelirlerinin sadece devlet için harcanmasına özel önem veren Peygamber, sosyal destek fonları ile muhtaç ve fakirleri sürekli gözetmiş, ihtiyacı olana devletin şefkatli ellerinin derhal uzatılmasına imkân sağlamıştır. Bu yardımlarda Müslüman olmayan tebaya da aynen yardım edilmiş, ümmetçilik asla yapılmamıştır.

Komşu devlet ve kavimlerle barışın tesis ve muhafazasına önem veren Hz. Peygamber cihadı sadece ayet gelmesi, zulüm ve savunma durumunda yeğlemiş, diğer zamanlarda barıştan yana olmuştur.

Tıpkı Kur’an’ın olduğu gibi Hz. Peygamberin de tek düşmanlığı zulme karşıdır ve bu maksatla zalimlere asla taviz verilmemiş, en ağır şekilde cezalandırılmaları ve makamlardan uzaklaştırılmaları temin edilmiştir.

Münafık ve müşriklerin devlet içinde yüksek kademelere gelmesi engellenmiş, ihtisas ve ehliyet isteyen işlerde ise ehil Müslüman yoksa gayri müslim tebadan dahi istifade edilmiştir.

Ehliyet ve liyakat devletin her kademesinde namus ve çalışkanlık gibi aranan ilk vasıf olmuştur.

Hz. Peygamber, her türlü imkânı varken kişisel refahı ve zenginliği için devlet malına asla tamah etmemiş, şatafat ve gösterişten zinhar kaçınmış, ganimetten payına düşeni dahi yoksul ve muhtaçlara paylaştırmış, onlar için harcamıştır. Nitekim vefatında Hz. Peygamberin tek dinarı yoktur.

Özel hayatların dokunulmazlığına özel önem veren Peygamber, açık ve ayıp aranmasına, gıybet ve dedikoduya, yalan ve iftiraya asla müsaade etmemiş, kendi eşlerine dahi gerekli ikazlarda bulunmaktan çekinmemiştir.

Teşkil ettiği konsey ve şuralarla toplumu ilgilendiren ve fakat hakkında açık ayet bulunmayan meselelerde ileri gelenlerin görüşlerini dinleyen Hz. Peygamber bu sayede ortak akla saygı göstermiş, doğrunun ortaklaşa bulunmasına gayret etmiştir.

Devletin başı olarak kendisi halktan biri olmaktan asla vazgeçmemiş, inşaatlarda çalışmış, sokaklarda dolaşmış, asla büyüklenmemiş ve kibirle aşağılamamıştır.

İşlerin ve cihadın hakkını verenleri övmekten geri durmamış, kendisine yakın olmasa da güzel işler yapanları daima övmüştür.

Kötü söz söylemekten çekinen, açık ve ayıp aramayan peygamber, zulüm derecesine varan durumlarda ise feryat edenlerin başını çekecek cesareti göstermiştir. 

Kendisi gibi düşünmeyen en yakınlarına dahi zorbalık yapmamış, telkine çalışmış ve buna rağmen uymamakta direnenleri (örneğin İslam’a girmeyi reddeden amcaları) kendi hallerine bırakmıştır. Ötekileştirme ve kutuplaşmadan nefret eden Peygamber, bu hale tevessül edenleri ise lanetlemiştir.

Peygamberin aslen üç laneti paraya tapanlara, çevreyi kirletenlere ve işleri zorlaştıranlaradır. Bu nedenle O, paraya asla hak ettiği değerden fazla kıymet vermemiş, çevreye önem göstermiş, işlerin kolaylaştırılmasından yana olmuştur.

Dine girişte ve çıkışta, din içinde asla zorlama olmayacağını bilen ve etrafına da ısrarla anlatan Peygamber, dinin gönül işi olduğunu her ortamda söylemiş, aforoz mekanizmasını asla işletmemiş, tekfirin (birisini din dışı ilan etmek) ne büyük mesuliyet olduğunu anlatırken, münafıklıkların ortaya çıkarılması içinse özel gayret sarf etmiştir. İrtidat edenlere (Dinden rızasıyla çıkanlara) ise üzülmüş, onlar dine geri döndüklerinde aşağılamak yerine tebrik etmiştir.

Mahremiyete saygı duyup yücelten ama asla aşırıya gitmeyi istemeyen Peygamber, dinde öne çıkmak isteyenleri kesin dille azarlamış, ibadette dahi abartıya gidenleri tenkit etmiştir. Dincilik yapanları azarlayan, dindarlarla bir olan Peygamber, dindeki her türlü payelenmeyi yasaklamış, mertebeleri, bölünmeleri, parçalanmaları reddetmiştir.

Devlet malını asla şahsi çıkarı için kullanmayan Hz. Peygamber lüks ve israfa savaş açarak, mütevazı hayattan asla vazgeçmemiş, lüks ve israfın şeytan işi olduğunu her daim anlatmıştır.

Şekli İslam’a asla taraftar olmayan Hz. Peygamber bunun yerine mahremiyete ve namusa önem vermiş, abartılı gösterişlerden kaçınmış, basit ama temiz giyinerek, etrafına da örnek olmayı tercih etmiştir.

Örflerin dinleşmesine kesinlikle karşı çıkan Hz. Peygamber, beşeri kural ve kaidelerin dine girmesine mani olmak adına her türlü tedbiri almıştır.

Arabizmin dine verdiği zararı çok iyi bilen Hz. Peygamber, mevcut örfi kabullerin diğer ümmetlere din diye pazarlanmasına da kesinlikle karşı çıkmış, diğer komşu devletlere Kur’an göndererek dinlerini sadece Kur’an’a göre şekillendirmelerini istemiştir.

İsrailiyat ve Yahudiliğin dine verdiği zararı çok iyi bilen Hz. Peygamber, zamanında bu insanlara temkinli yanaşmış, onların Tevrat (sözde) kaynaklı yanlış kabullerinin İslam’a sızmasına engel olmaya çalışmıştır.

Tertip ve temizlik konusunda hem ahlaken ve hem bedenen örnek olan Hz. Peygamber yaşanılan ortamların da temiz ve düzenli tutulmasını teşvik etmiştir.

Kendi eşlerinin ve ehli beytinin örnek olmasına özel önem veren Hz. Peygamber, ümmetin fertlerinden farklı olarak kendi eşlerine çok daha katı davranmış, onların çok daha tevazulu ve sade yaşamasını istemiştir. Onları asla devlet işlerine karıştırmayan peygamber, onların yorum yapmalarına dahi müsaade etmemiştir.

Vergi affı veya ceza affı gibi bir yola asla gitmeyen Peygamber, infaz konusunda takipçi olmuş, ancak cezasını çeken veya borcunu ödeyenlere de temiz bir gelecek sağlanmasına yardımcı olmuştur.

Kısas mekanizmasını her ahval ve şartta işleten Hz. Peygamber, ayetin emri gereği ve o nispette kısası sonuna kadar tatbik ederek, kullar arası adaletin tam tesisine de ortam ve imkân hazırlamıştır.

Şehit eş ve çocuklarına özel önem ve öncelik veren Hz. Peygamber onlara sağlam ve emniyetli bir gelecek tesis edebilmek adına eldeki imkânları onlar lehine kullanmayı tercih etmiştir.

Devlet ve din düşmanlıkları açıkça belli olan yalancı ve kaytarıcıların barış zamanı ganimet taleplerine, yönetimlerde paye aramasına kulak tıkayan Hz. Peygamber, devletin ihtiyacı olduğu zamanda yardımdan imtina edenlere sonraki zamanlarda da bu hallerine karşılık gelen muameleyi yapmıştır.

Kul ve kamu alacaklarının sonuna kadar takipçisi olan Peygamber devletin alacaklarından vazgeçmesini asla kabul etmezken, kulların alacaklarından vazgeçmesini şiddetle tavsiye etmiştir.

Hz. Peygamber, şeffaflıktan yana olmuş, gizli ortaklıklara, kapalı pazarlıklara, menfaat ilişkilerine yanaşmamıştır. Keza devlet malını küfür cephesine satmamış, kiralamamış, kullandırmamıştır. Küfür cephesi ile işbirliği dahi yapmamış, onlarla ortaklıklar kurmamış, tüm işlerde iman kardeşliğini esas almış ve İslam âlemini tercih etmiştir.

Diğer dinlere mensup din adamlarına saygıda kusur etmezken, onların ümmete zehirli oklar yaymasına mani olmuş, dinlerinin artık geçersiz olduğunu bildirerek İslam’a davetten çekinmemiştir.

Peygamber dinin birleştirici ve kardeş kılıcı özelliğini her fırsatta ön plana çıkartırken, dini asla siyaset ve yönetimine alet etmemiş, dini bölüştürme aracı olarak asla kullanmamıştır.

Özetle;

Hz. Peygamber, vahye muhatap olmasından kaynaklanan peygamberlik vasfı yanı sıra aynı zamanda bir devlet reisi durumundadır ve O’nun devleti yönetmesi dini temelli olsa da tamamen laik bir yönetimdir.

İslam hukukuna ve üstün ahlaka, iman kardeşliği ve iffete sonuna kadar sadık Hz. Peygamber, doğru ve dürüstlerin, çalışkan ve namusluların yanındadır, kendisini büyük görmeyen, akrabalarını kayırmayan, servet biriktirmeyen Peygamber aksine mütevazi hayatı seçen, daima hak ve adaletten yana olan Yüce bir şahsiyettir ve bu anlayışını devletin tüm kademelerine de yansıtmayı başarmıştır.

O, kendisi gibi doğru ve dürüst olamayanları devlet idaresinden uzaklaştırmış, ümmete etki edecek mevkilerden uzak tutmuştur.

Devlet malı olan ganimetten bir yelek çalan en istikrarlı sahabeyi bile cehennemlik olmakla itham eden Hz. Peygamber hırsız münafıkları tutmak yerine, masum Yahudileri haklı çıkaracak kadar adaletlidir. Hırsızlık yapan kızım Fatma olsa elini keserim diyebilen Peygamber, hırsızların bu dinden olmadığını da resmen ilan etmiştir. 

Aldatmayan, aldatanları sevmeyen, aldatılanları azarlayan peygamber aklı ve Kur’an’ı mesnet kılarak, aldananların bizden olmadığını, en büyük aldatanın şeytan olduğunu, Allah ile aldatanlara aldananların şeytandan farkı olmadığını da cesaretle vurgulayabilmiştir.

Dini ve devlet yönetimini şekilci ve göstermelik vaziyette tutmaktan ziyade kanunlarla kalıcı hale getirmeye çalışan, zorlamadan iknaya çalışan, örnek olarak dini ısındıran ve sevdiren Peygamber, ehliyet ve liyakata verdiği özde ve icraattaki önemle de öne çıkmaktadır.

Lüks ve israfa savaş açan, mescitlerin süslenmesine zinhar karşı olan, kamu malına el uzatanların elini kesen, hırsızları makamına dahi sokmayan, eşlerinin lüks ve zinnet uğruna serzenişlerine kulak tıkayan, akrabasını kayırmayan, örnek ve yüce ahlak sahibi Peygamberimiz bedenini inkarcılara karşı siper etmesini de bilmiştir.

Ümmetin içinde hem de ileri gelenlerce şeytani tavırla menfaat veya öncelik bekleyenlere saygı duymayan ve onları tenkit eden Peygamber, en kahraman askerleri, en başarılı yöneticileri dahi kayırmamış, eşitlik ilkesinden taviz vermemiştir. Ceza mekanizması kadar ödül mekanizmasını da işleten Peygamber, tatlı dil ve güzelliği öne çıkarmayı başarmış, öğüt ve nasihattan asla vazgeçmemiştir.

Haset yerine gıptayı, fitne ve fesat yerine çalışarak kazanmayı, haram servetler yerine helal rızıklar peşinde olmayı öğütleyen Peygamber, az ama helal kazancı tercih etmiş, servetlerini Allah yolunda infak ederek para biriktirme ve büyüklenme yarışında olmamış, tüm servetini kardeş bildiği muhtaçlarla paylaşmayı arzulamıştır.

Cahiliye inanışlarının, örflerin hatta kendi söz ve yorumlarının dinleşmesine asla müsaade etmeyen Peygamber, Kur’an dışı hiçbir dini kaynak tanımamakla dini de batıldan ve şeytanların müdahalelerinden korumuş, bu sayede kısas dâhil tüm dini hükümleri, sadece ayetlerden kaynaklanan isabetle hayata yansıtabilmiş, dini ve devleti hurafelerden, arabizm ve israiliyattan da bu sayede kurtarmıştır.

Kişi hak ve hürriyetlerinin, eşitlik ve kardeşliğinin sonuna dek savunucusu olan Peygamber, hakkaniyet ve adaletten dirhem uzaklaşmamış, barışı son ana kadar tercih etmiş ama cihat durumunda da acımasız olmayı bilmiştir.

Münafık ve müşrikleri toplumun dışına atan, küfür cephesi ile bir olanları yönetimlerden uzaklaştıran, şeytan işi pisliklere, rüşvet ve harama bulaşanları sevmeyen Peygamber, Sırat-ı Müstakim üzere olan doğru ve salih kullarla İslamiyet’in de temelini atabilmiştir.

Hz. Peygamber bu haliyle göstermelik değil kalıcı ve içten İslam’ı devlet idaresine yansıtabilmiş, AMA ASLA DİNİ BİR DEVLET ÖZLEMİ ÇEKMEMİŞTİR. Bunun yerine İslam’ın devletlere değil gönüllere yerleşmesi gerektiğini savunmuş daima laik yönetimlerden yana olmuş, sadece zulme ve aslında bir zulüm olduğu için şirke savaş açmıştır.

Dolasıyla Asr-ı Saadet döneminin huzur ve esenliğinin ipuçları O’nun bu devlet ve yönetim anlayışındadır ki akrabalarını dahi kayırmayan, ehliyet ve liyakate, akıl ve bilime, ilim adamlarının kıymetine sonuna kadar sadık kalan Peygamber, hak edene hak ettiğini vermekte emsal olabilmiştir.

Kendisine tabi olmayanlara düşmanlık etmek yerine tatlı dille iknaya çalışan, onların elbet İslam’a ısınacağını düşünen ama bunun için tüm Müslümanlara görev düştüğünü bildiren peygamber, örnek olma ve nasihat etme anlamında tüm iman sahiplerine görevler vermiştir.

Okuma ve yazmanın önemine, cehaletin kötülüğüne her fırsatta vurgu yapan Peygamber, cehaletin şeytana aldanma için uygun ortam sağladığını da anlatmış, batıl ve hurafeleri tanıtarak insanları aydınlığa ve Kur’an’a davet etmiştir.

Doğruluk ve dürüstlükten yana canını ortaya koymaktan çekinmeyen Peygamber devletin tüm kademelerinde de hakkaniyet, adalet, ehliyet ve liyakati esas almış, haram ve günaha bulaşanları ve hatta meyilli olanları yetkili mevkilerden uzaklaştırmış, tarikatlaşma, mezhepleşme türü bölücü yapılanmalara asla taviz vermeyerek, sihir ve büyü gibi İslamdışılıklarla mücadele ederek insanlığa olması gereken bir adil düzeni yaşayarak, yaparak göstermiştir.

Zamanımızın devlet idarelerinin örnek alması gereken bu yönetim şeklinin isabet ve istikrarını sadece dinle bağdaştırmak yeterli değildir. Ahlak, dinin bir meyvesi olsa da ayrı bir meziyettir ve Asr-ı Saadet yöneticilerinin tamamı yüksek ahlaklı kimselerdir.

Bu asırda sadece İslam dünyasının değil tüm medeniyetlerin örnek alması gereken devlet yönetim modeli de işte budur. Özellikle Türk Ulusu’nun tatbike mecbur olduğu çoğulcu, eşitlikçi, demokratik, istişareye dayalı, halkın mutluluğu kadar kamu çıkarını da gözeten, barış taraftarı ama cihada her an hazır, adil, hakkaniyetli ve laik düzen budur.

Huzur ve esenliği temin edici bu düzen ile sınıf farkları ve zengin fakir arasındaki uçurumlar yok olacak, adalete güvenen herkes bir ve birlik olabilecektir. Bu sayede de din ayrıştırıcı değil birleştirici ve erdirici olacaktır.

Zulme ve cehalete karşı en yüksek kale olan bu hal ise iç ve dış düşmanlara karşı gerekli emniyeti sağlayacak ve Türk ve İslam motifini dünyaya örnek kılacaktır. Bu sayede de arabizm ve İsrailiyat illetleri tarih olacak, dünya Türk önderliğinde gerçek İslam’la tanışacaktır.

Bu vesile ile de dünya insanlığı Asr-ı Saadet ile aynı paralelde, Atatürk’ün Türklük ve İslam adına yapmaya çalıştıklarını çok daha iyi anlayacak ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nin örnekliğini tüm cihan devletleri takdir edecektir.

Son söz dünyanın kurtuluşu; Türklüğün mertliğinde ve Allah için şehit olma arzusunda, İslam’ın örnek, eşitlikçi, akılcı , barışçı ve erdirici yapısındadır.

Bu maksada hizmet eden yönetimler kalıcı ve doğru, diğer tüm seçenekler cılız ve geçicidir.

Mesele sahte Müslümanları, münafıkları ve müşrikleri ayırt ederek, İslam’ı hurafe ve yanlışlardan ayırarak, gerçek Kur’ani lisanla konuşan, dini Hz. Peygamberin örnek yaşamının maneviyatı ile süsleyebilen hakiki kulları yönetimlere getirmek, sahteleri yönetimlerden uzaklaştırmaktır.

Ahir zaman zor ve çetin geçecek ama kazanan muhakkak Sırat-ı Mustakim üzere kalabilenler olacaktır. Peygamberimizin örnek devlet anlayışı benimsenerek uygulanabilirse bu çetin savaştan elbet muzaffer olarak çıkılacaktır.

Allah iman sahiplerinin dostudur ve Allah kendisine yardım edene yardım eder.

Allah zalim, cahil ve nankör yalancıları, münafık ve müşrikleri ise hiç ama hiç sevmez.

Bu yazıyı okudunuz mu?

vicdan

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir Vicdan kalp sesidir. Dinleyene de dinlemek istemeyene de aynı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir