Anasayfa / AHİR ZAMANLAR / Din adamlarının büyük vebali
imanilmihali.com
Din adamlarının büyük vebali

Din adamlarının büyük vebali

Din adamlarının büyük vebali

Din sınıfı, İslam’da olmadığı halde kadrolaşmış ve Diyanet İşleri Başkanlığı çatısı altında yurdun dört bir yanında faaliyet yürütür hale gelmiştir. Öyle ki cami ve mescitlerde tüm çalışanlar, basılı ve görsel medyada faaliyet gösterenler, ders kitaplarını basanlar onlar veya onların mahiyetindeki kuruluş ve vakıflar ama nihayetinde onlara bağlı olanlardır. Bu alanda yani din ve diyanet alanında faaliyet gösteren tüm resmi kimseleri bu yüzden din adamı diye adlandırmak yanlış olmayacaktır.

Bu yapılanma, dine hizmet, maneviyatı yüceltme ve halkı aydınlatma adına alkışlanacak bir sosyal durum yaratsa da bu hizmetin ilahi nizama katkı sağlayabilmesi ancak Kur’an’a uygunluk şartına bağlıdır. Yani laikliğin bir gereği olarak ve akıllıca teşkil edilen diyanet, Kur’an hükümlerini hayata egemen kılmak, halkı eğitmek ve devlet dairelerine de dinsel tavsiyelerde bulunmak görevindedir.

Dim adamları mevcut statü, yetki ve sorumlulukları gereği halka dini ve imanı, Kur’an’ı ve tevhidi, küfür ve şirki, melekleri ve şeytanı, duayı, namazı, ahlakı, salih ameli yani din adına olan ne varsa menfi veya müspet göstermekle mükelleftir ki bu görev sadece fıtratı ve dünya yaşamını değil ve fakat ahiret hesabını ve sonsuz yaşamı da içerir.

Kısaca din adamları neden yaratıldığımızdan tutun da, kime ve neden din adına kulluk yaptığımıza, dünya sınavından tutun da ahiret hesabının dehşetine kadar her alanda halka dini tanıtmak ve din adına olanların doğrusunu, doğru kaynaktan anlatmakla mükelleftir.

Dahası bu anlatım ve aktarımlarda sadece Allah teması olmalı, Kur’an ve Hz. Peygamberden başka tartışma üstü kişi ve kitap olmamalıdır. Diyanet yani şeriat yani yoruma ve insan aklına dayalı olan tüm konular ile din yani Kur’an’ın arasına kalın bir çizgi çizilmeli, kişi veya kurumların din alanına teması engellenmelidir. Mezhepsel veya tarikatvari yorumların herhangi birine ağırlık ve öncelik verilmeden (ama en yaygın inanca daha fazla önem ve kıymet vererek) dini ilk ağızdan ve doğru olarak öğretmekten sorumlu bu din adamları iman ve din adına olanları sevdirerek, samimiyetle edasını anlatarak ve bu yoldaki engel ve yanlışları da aktararak halkı eğitmeli, dini sevdirmeli ve bu sayede toplumun inanç ve ahlakını yükseltmelidir.

Kısaca din adamları imanlı, ibadetli, ahlaklı ve salih amelli, Allah dostları ve iman kardeşleri yetiştirmekle mükellef, bu yoldaki yanlış ve noksanları göstererek kulların sapmasını ve dinin yanlış rotaya girmesini engellemekle sorumludur.

Olan durum ise yani diyanetin yaklaşık yüz yıllık emeklerinin neticesi ise maalesef arzu edilen seviyeden çok uzaktır. Bu tenkit kurumsal yapılanma veya orada çalışanların veya halen görevde olan din adamlarının eleştirilmesi değildir. Bu tenkit sistemseldir ve halkın dine maalesef mesafeli, din alanında cahil ve iman bakımından nasipsiz olmasına bakarak varılan sonucun kıymetlendirilmesidir.

Sokaklarda yaşanan abuk subuk hareketlerden, vaaz veya fetva adına yapılan uzun konuşmalardan, bidatlardan, hurafelerden, israiliyattan, arapçılıktan, Kur’an’ı anlamadan okumalardan ve dinin anlaşılmamışlığından çıkarılmış bir neticedir. Yani sokaklarda bugün İslam yok, başka bir şey vardır ve bu da demektir ki din adamları yaklaşık yüz yılda bu işi kotaramamış veya kotarmasına birilerince engel olunmuştur. Ya da sistemsel bir hata vardır ve en büyük bütçelerden birisini alan diyanet işleri başkanlığının yapısal değişikliğe gitmesi zorunlu demektir.

Meseleyi daha öze indirirsek bir camide görevli üç beş din adamı o semtin veya mahallenin yetişkinlerine kurs verir, vaaz ve hutbe sunar, namaz kıldırır, dini sohbetler ile dini ve imanı anlatır ve Peygamberin sünnetleri ile bu izahı desteklendirir ve nihayet halka din ve diyanet adına eğitim verir. Doğru, tam ve gerçek olması gereken bu eğitimlerle de halk dini tanır, yanlışlarını düzeltir, kendisini hesaba çeker ve hayra hizmette koşarken, şerle mücadeleden de geri kalmaz.

Lakin bu olması gereken tabloya rağmen sokakların; uyuşturucu kullananlarla, hayat kadınlarıyla, kazıkçı esnafla, karaborsacılarla, kaldırımı işgal eden satıcılarla, çöplerle, sigara izmaritleriyle, yüksek seste müzik dinleyen şöförlerle, mafyalarla, köprü altı çocuklarıyla, sakat kuyruksuz kedilerle, kavga edenlerle, boş bira şişeleriyle dolu olması bizlere halkın din ve imanı tanımak görevlerini ve din adamlarının da tanıtmak ve eğitmek görevlerini yapmadığını anlatır.

Sistemsel veya yapısal zorluklardan veya halkın itibar etmemesinden kaynaklanan durumlar elbette bunda etkindir lakin yazımıza esas konu din adamlarının eğitim ve yaklaşımlarındaki hataları vurgulamaktır.

Kur’an kursları bu anlamda ilk sıradadır ve Kur’an değil sadece Arapça okuma kursu veren bu sözde Kur’an kurslarında bezden çıkarılan çocukların kursa alınması ve kurslarda telaffuz ve okumadan başka birşeye kıymet verilmemesi en büyük etkendir. Yani kursa giden çocuk Kur’an’ın kıymet ve mucizelerini, mana ve ilkelerini, izah, ikaz ve ihbarlarını değil sadece arapça harflerin nasıl okunduğunu ve seslendirildiğini öğrenmeye çalışırsa sonucun bu kadar talihsiz olması da kaçınılmazdır.

Ayrıca bu kurslarda sohbetler ile verilen mesajların da ciddiyeti mühimdir. Aklı, eşitliği, hakkaniyet ve adaleti tanıtmak, hayrı teşvik etmek ve kötülükle-zulümle mücadele etmek gereği yerine sadece namaz kılmayı öğreten bir kursun dine faydalı olması zaten söz konusu değildir.

Kaldı ki bu kurslarda cehennemle korkutulan, büyü ve cinlerle aklı alınan, cennet masalalrıyla avutulan çocukların tevhidi ve şirki öğrenmeden körü körüne ibadete sevk edilmesi, dinin mana boyutuna ciddi hasar vermektedir.

Namaz ibadeti için camiye gelenlere din adamlarının yaklaşımı ikinci meseledir ve vaaz veya hutbelerde, avlu sohbetlerinde, cenaze namazlarında din görevlilerinin halka aktardıkları dinin sadece tevhidi yönüne hizmet etmekte, yaşanan güncel sorunlar anılmamakta, kökten içtihat gerekleri yok sayılmakta, arapçılık ve israiliyat tehlikesi hiç anlatılmamakta, aksine hurafeler ile mesela kabirlerde sadece arapça sorulacağı gibi saçmalıklarla cemaat anlamadan Kur’an okumaya adeta sevk edilmekte, mecbur bırakılmaktadır.

Oysa aynı sohbet ve vaazlarda vatanı kurtaran kahraman atalardan asla bahsedilmemekte, şehitler kısaca anılmakta, akıl yoluyla üretilen kıymetlerden hiç bahsedilmemekte, şeytan ve şirk konusu adeta gizli tutulmaktadır. Zulümden, kamu malından çalmaktan, riya ve gösterişten, münafıklıktan tek kelime edilmeyen bu vaazlarda aksine belli grup, akım veya kişilerin reklamı yapılmakta, cami çatısı altında Allah adından başkaları anılmaktadır.

Camilerin gelin evi gibi süslenmesi de ayrı bir hastalıktır ve pahalı avizeler, sandalyeler, halılar, duvarlardaki işlemeli ayetler, altın yaldızlı imgeler camilerde olmaması gerekenlerdir ama vardır.

Diyanetin sandalyede namaz olmaz fetvasına rağmen bir türlü kaldırılamayan o sandalyeler nedense en arka sırları inatla işgal etmektedir. Namaz esnasında çalan cep telefonları ise ne halde olduğumuzun göstergesidir.

Din adamları diyanetin emri ile ve emredilen cılız hutbe ve vaazları vermektedir ama bu din görevlilerinin yaptıkları izahatlar arasına asıl konuşulması gerekenleri koymasına engel değildir. Nitekim hırsızlık bahsinin geçtiği bir yerde o din adamı pekala Peygamberimizin hayatından veya ayetlerde örnekler verebilirken bunu yapmayarak adeta bir suçu gizlemeye çalışmaktadır. Bunun sonucu olarak da o cematteki esnaf dükkanında çalmaya devam etmek de ve sakınca görmemektedir.

Din adamları bu basit hallerden en derin dini konulara kadar bu nedenle büyük bir vebal altındadır ve gölgede, serinde, yüksek maaşla, lojman vs. imkanlarıyla yaşarken, hediye ve bahşiş alırken … vazifesinin hakkını Kur’an’a göre vermek zorundadır. Çünkü o çalıştıkları yer kişi veya kurumlara değil ibadet için toplanan her kesimden cemaate aittir ve manası gereği oralarda sadece Allah anılmalı ve Kur’an’dan başka kitaplar, Hz. Peygamberden başka kimseler konuşulmamalıdır.

Din görevlileri de insandır ve hergün sokaklarda gördükleri yanlışları orada herkesin duyacağı ve anlayacağı vaziyette anlatmak ve doğrusunu öğretmek mecburiyetleri vardır.

Din adamları sadece tevhidi değil aynı zamanda şirk belasını da anlatmalı, şeytanın gaye ve silahlarından bahsetmeli, bunlar tanınmaz ise herkesin elbet şeytanın ağlarına düşeceği çok iyi belletilmelidir. Keza, bugün dünyada ve özellikle İslam aleminde yaşanan kan ve gözyaşının sebebinin bölünme, şeytanı tanımama, imandan yoksun olma, Kur’ansızlık olduğu haykırılmalı, tatlı dini hikayeler veya namazın uzun uzun hikmetinden bahseden konuşmalardan da önce bu aydınlatma görevi yerine getirilmelidir.

Siyonizmin, arap milliyetçiliğinin, şirkin, münfıklığın, şeytancıkların, batıl ve hurafenin kol gezdiği sokaklarda yaşananın İslam olmadığı, iman etmeden yani mü’min olmadan kimsenin cennetlere gidemeyeceği çok iyi anlatılmalıdır. Yazık ki halk hala müslüman ve mü’min arasındaki farkı, besmele ve euzu besmelenin anlamını bilmemek de, fıtri misaktan habersiz yaşamak da, Fatiha suresinin hikmetinden, Maun suresi mücrimlerinden bihaber, münafık ve kafirlerle kol kola, müşriklerle sıkı fıkı yaşamakta ve hala en büyük kötülüğü dünya süslerine meyil değil de iki kadeh rakı olarak görmektedir. ve din adamları da bu yanlışlara müdahale etmemektedir.

Din alanındaki otorite din adamlarıdır ve halk onların sözlerine çoğu zaman ayetlerden de fazla önem verir. Bu şu demektir ki halkın işlediği cehalet ve gafletten kaynaklanan pek çok günahın vebali o halk ile birlikte ve daha fazlasıyla o din adamlarındadır. Çünkü öğreten, sevdiren, icra ettiren, yanlışa sessiz kalan, yanlışı doğru olarak tanıtan, gerçeklerden ve hakikatten bahsetmeyen, hak ve adaleti telaffuz etmeyen onlardır. Halkın yanlışı onların yanlışıdır ve toplumun geneli düşünülürse halkın hurafeleri din diye kabul ederek, şeytanı tanımadan şirke batması da onların vebalidir.

Hem görev yapıp (bu işten para kazanan) hem ibadetinden geri kalmayan din adamları şanslıdır çünkü çoğu memur maaşlı işlerine devam mecburiyeti sebebiyle ibadetten geri kalmaktadır. O halde din adamları bu hale de şükrederek işlerinin hakkını vermeli ve diğer dinlerdeki din adamlarının durumuna düşmemelidir.

Unutulmamalıdır ki diğer dinlerin din adamları Kur’an’da açıkça kınanmakta ve hesap sorulacağı hatırlatılmaktadır. Bu vaziyete düşmemek için din adamları; öncelikle Kur’an ve sonra varsa sahih sünnet ile konuşmalı, hakikati gizlememeli, manayı değiştirmemeli, Allah’tan başka kimseden korkmamalı, riya, gösteriş ve yalandan uzaklaşmalı, hurafeleri ve örfleri dinden ayırt etmeli, bu işi paradan ziyade iman gereği yapmalı, arapçılık ve israiliyata en başta onlar karşı çıkmalı, zulme sessiz kalmamalı, yanlışları söylemekten çekinmemeli, vazifelerinin ve maaşlarının hakkını ödemelidir.

Yoksa onların durumu sokaktakiler gibi değildir ve halk onların sözlerini kesin doğru kabul etmek gibi bir gaflet içindedir. Bu cihetle din adamları ağızlarından her çıkana dikkat etmeli, gerçekleri saklamamalı, zulme karşı evvela onlar hücum etmeli, hurafeleri tanıtarak halkı aydınlatmalı, ardında iman olmayan ibadet, ahlak ve amellerin hobiden öte gidemeyeceğini aktarmalıdır. Keza din adamları, asıl olanın cennet değil Allah rızasına ermek olduğunu, Allah’ın niyetlere de şahit olduğunu, her şeyin bir bedeli olduğunu, yenen hakların elbet sahiplerine geri döneceğini anlatmalıdır.

Kısaca, din adamları din adına; öğreten, sevdiren, doğrusunu anlatan ve yanlışları düzelten pozisyonunda olduğu için Kur’an kursuna adam veya cami inşaatına sadaka toplamaktan çok daha mühim görevlere sahiptir. Yetkileri büyük ama sorumlulukları da büyüktür. halkın maneviyatını adeta terbiye etmekle görevli bu din adamları hakkı konuşmaya mecburdur. Konuşmaz, konuşamaz, konuşturulmaz ise sadece aldıkları maaş haram olmakla kalmaz, aynı zamanda susuşları vebal ve yanlış aktardıkları da cehennem bileti olur.

Daha bir kez bile Gazi Mustafa Kemal Atatürk diyemeyen imam, vaiz ve görevlilerin bunu dikkatle düşünmesi gerekir.

Halkı Kur’an’ı anlayarak okumaya sevk etmeyenler, arapça okumanın kıymetini göklere çıkarırken Türkçe okuyanları adeta tekfir edenler, içtihat ve tecdite sıcak bakanları dinden aforoz etmeye yeltenenler, dini ibadet ve tesettüre hapsedenler bilmelidir ki Allah her şeyi duyan ve görendir. Her şeyin karşılığının zerrece haksızlık yapılmadan verileceği o din gününde vebal ve hesap çok çetindir. Halk, aldatılıyorsa, münafıklar ve müşrikler sokaklarda cirit atıyorsa, halk bunları tanımaktan dahi aciz ise din adamları vazifelerini yapmıyor demektir ki bu çok büyük vebaldir.

Aydınlanma ve dini doğru yaşama adına istekli ve gayretli olanlara destek olmak yerine köstek olanlar, camiye nadir gelenleri cumacı olarak niteleyenler, camiyi bir ideoloji adına (tarikat, mezhep vb.) hizmet vasıtası olarak kullananlar, dini fanatizmi destekleyenler, yanlışları haykıramayanlar evvela imanı kendileri tanımalı, fıtri misak ve Fatiha ile verilen ahdi en önce kendileri öğrenmelidir.

Daha kendilerinin anlamadığı arapçaya halkı mecbur edenler, israiliyattan tefsirlere karışan hurafe ve yalanları ifade etmekten dahi korkanlar şunu bilmelidir ki asıl korkulacak olan sadece Allah’tır.

Nihayet, din adamları şunu hatırdan çıkarmamalıdır ki bu dünya fanidir ve bunu en çok kendileri bilmelidir. Asıl ve gerçek yaşam berzah ötesindedir ve orada herkes hak ettiği akibete mazhar olacaktır. Bu dünyadaki en büyük gaye bu nedenle Allah rızasına erebilmektir ki görevleri buna gayet müsait olan din adamları hak ve adaleti savunmakla, tevhidi ve şirki gerçek manada öğretmekle, dini sevdirip öğretmekle buna çok yakındır.

Ama şayet, şeytanlara uyar ve hakikate düşman olurlarsa, Kur’an ve Hz. Peygamberden başka tartışmasız kişi ve kitaplar anarlarsa, hayra hizmette ve zulümle savaşta geri kalırlarsa sadece günah işlemekle kalmayacak, büyük vebal altında ezileceklerdir. kandırdıkları, aldattıkları, uyuttukları halkın vebali de onların boynuna asılacaktır. Cehennem azabının dehşetini ve hesabın çetinliğini en iyi bilmek durumundaki din adamları bu yüzden “Ben Allah’tan korkarım” demek cesaretini gösterebilmelidir.

Yoksa azap fena, hesap çetin, ateşler yakıcıdır.

Şirkin elli türü vardır ve bunlardan habersiz vaziyette şeytanın ağlarına düşen her bir kurban (müslüman) kendisine şirki tanıtmayan din görevlilerinden hak alacaklısıdır. Bu hak ahirette acı ve ızdırap dolu helalleşme ile çözülecektir ve bu yüzden bu dünyada çok dikkatli olunmalıdır. 

Din adamları Kur’an’a herkesten yakın olandır ve Kur’an’ın emrettiği gibi değil de, amirlerin, kurumların veya birilerinin istediği formda dini görev icra etmenin ceremesi büyüktür. Görev tanım formunun emrettiği şeylerin dine aykırılığını ve Kur’an’a karşı oluşunu da bilmesi gereken yine aynı din adamlarıdır. Dinde unutmak mazeret ama bilmemek mazeret değildir. Kaldı ki din adamları dinin her harfini manasıyla ve ezbere bilmek ve anlatmakla yükümlüdür. Bu şart,  en basitinden o din adamlarını Kur’an şefaatinden mahrum eder. 

Kurtuluş savaşında, yakın zamanlarda ve halen dine hizmette ileri geçmiş sayısız muteber din adamı vardır. Allah hepsinden razı olsun. Lakin günümüzde siyonizm, misyonerlik, emperyalizm, tarikatçılık, mezhepçilik, sapık ideolojicilik, etnik ve dini oyunlar had safhadadır ve din adamları çok daha atik, cesur ve bilgili olmalı, dini ilk önce onlar muhafazaya çalışmalıdır ki bu uğurda ilk adım dinden ve hatta Kur’an’dan önce İMAN’ı tanıtmaktır.

Din adamları ve onlar adına diyanet işleri sadece halka hitap etmekle kalmadan, idare ve yönetimlere de dini destek sağlamak ve yönetimlerde, hak ve adalete, tevhid ve imana aykırı halleri gidermek için telkin ve nasihatte bulunmakla da görevlidir.

Çünkü iman; kime ve neden kulluk edileceğini anlatan, sevgi, güven ve inancı içeren, ibadet, ahlak ve salih amele yön ve mana veren, yaşamı güzelleştiren, hesabı kolaylaştırandır.

Ve bu iman sadece cemaate değil, din adamlarına da lazım olandır!

Ahir zamanda olunan şu zaman diliminde, artan şehitler, hortumcular, mafyalaşmalar, bölünmeler yaşanıyorsa ve din bunları durdurmakta aciz kalıyorsa maneviyat ve ahlak düşük ve bunda en büyük suç din adamlarında demektir. Çünkü günde beş vakit namaz kıldıran, yüksek sesle ezan ve sela okuyan, cuma günleri toplu hitap etme ve kurslarda eğitme şansına sahip din adamları, halka Kur’an okumayı teşvik etmiyor ve doğrusunu da öğretmiyorlarsa zaten vebal yakalarına yapışmış demektir.

Zaman çok geç olmadan; Kur’an’a ve imana dönmek, döndürmek ve halka iman ve İslam’ın, iman ve amelin farklı şeyler olduğunu, cennetlere sadece iman edenlerin gideceğini, Allah’ın sadece mü’minlerin dostu olduğunu, sıradan müslümanlıkla yetinenlerin imandan habersiz yaşamlarının elbet bir gün şeytanın şirk yollarıyla kesişeceğini anlatma zamanıdır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam’ın abdesti iman

Bir çekirdekten dev çınarı çıkartan Allah bizler için iman nüvesini kalplere koymuştur. O iman büyüyecek, ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir