Anasayfa / BAŞ YAZILAR / Din maskeli Allah düşmanlığı; Şirk (Kitap özeti)
imanilmihali.com
şirk

Din maskeli Allah düşmanlığı; Şirk (Kitap özeti)

Din maskeli Allah düşmanlığı; Şirk

“Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele. O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve, “İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!” denilecek.” (Tevbe 9/34,35)

DİN MASKELİ ALLAH DÜŞMANLIĞI; ŞİRK

“İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da O’na ortak koşanlar vardır. Onları, Allah’ı severcesine severler…” (Bakara 2/165)

“Ey iman edenler! Allah’a ortak koşanlar ancak bir pislikten ibarettir…” (Tevbe 9/28)

“Şirk, gece karanlığında siyah kaftanın siyah tüyleri arasında yürüyen karıncanın sessizliği içinde yol alır.” (Hz. Muhmmed (s.a.v)

Dinin şemsiyesine sığınarak bir ‘Rabler hegemonyası’ kurup kutsala hürmet adı altında örtülü şirke gidilmesi, Kur’an’ın dikkat çektiği en büyük tehlikedir. (YNÖ)

Şirk, tevhit dininin yozlaştırıldığı anda ortaya çıkan dinin adıdır.

Şirke isyan etmeyen bir benlik, tevhidin dostu ve mümini olamaz.

Şirk en kolay yayılan musibettir.

“Rabbinin, onları ve Allah’ı bırakıp da taptıkları şeyleri bir araya getireceği ve (taptıklarına), “Siz mi saptırdınız benim şu kullarımı, yoksa onlar kendileri mi yoldan saptılar” diyeceği günü hatırla. Onlar, “Seni eksikliklerden uzak tutarız. Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Fakat sen onlara ve atalarına o kadar bol nimet verdin ki, sonunda seni anmayı unuttular ve helâke giden bir toplum oldular” derler.” (Furkan 25/17,18)

Kur’an’ın bir numaralı düşmanı, hatta tek düşmanı şirktir. Şirk bütün zulümlerin anasıdır.

“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.” (Nisa 4/48)

“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisa 4/116)

La ilahe İllellah: Allah’tan başka ilah yok; sadece Allah var!

İslam teslimiyet demektir. İslam, Allah’tan başka hiçbir kudrete teslim olmamaktır.

Kur’an sahte ilah ve sahte dinden şikâyetçidir, ateizm ve dinsizlikten değil.

Tevhid tanınmayınca tevhid dininin vaatleri insan hayatına giremez. Tevhitten beklenen bereket, barış, nimet, esenlik, mutluluk uzaklarda göklerde kalır.

İnsanlık dünyası, şirkin onlarca türüyle yara bere içinde kıvranmaktadır.

Allah hiçbir kitleyi günahları, eksikleri yüzünden perişan etmez, perişanlık ve hüsran sadece şirkin sonucudur.

Şirk; yedek ilahlı din, Allah’ın yetkilerini Allah dışındaki güçlere veya kişilere vermek veya paylaştırmak, dini hüküm eklemek, riyakârlığı din hayatına sokmak.

Şirke batan kişiye müşrik (çoğulu müşrikun, müşrikat)denir.

Din dilinde şirk; Allah’a yani tek yaratıcı Kudret’e zatında (sayı olarak) veya tasarrufunda (yapıp etmelerinde) ortak tanımaktır. Başka bir deyimle şirk; uluhiyetin özelliklerinden birini bir başkasına tanımaktır. (Suat yıldırım)

Büyük şirk;Allah’ın ortağı olduğunu iddia etmektir ki inkarın ve küfürün büyüğüdür.

Küçük şirk ise; bazı iş ve fiilleri icra ederken Allah dışında kişilerin rızasını da hesaba katmaktır. Riyakarlık ve münafıklık bu cümledendir. (Ragıp el-Isfahani)

“…Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir.” (Hac 22/31)

“Gerçek dua ancak O’nadır. O’ndan başka yalvardıkları ise onların isteklerine ancak, ağzına ulaşmayacağı hâlde, ulaşsın diye avuçlarını suya uzatan kimsenin isteğine suyun cevap verdiği kadar cevap verirler. Kâfirlerin duası daima boşa çıkar.” (Rad 13/14)

Şirkin bütün tahribi açık şirkte olmamaktadır. Tam aksine, en dehşetli tahrip Hz. Peygamberin beyanlarına göre gizli şirkten yani riyakârlıktan gelmektedir. İnsanoğlu açık şirki bir süre sonra yenebilmiştir ama gizli şirk hep yaşamıştır ve yaşayacaktır. O halde esas tevhid ve esas tevhid mücadelesi gizli şirke karşı olmalıdır.

Gizli şirk, Allah’ın tasarruflarına kafa tutmak ve Allah’tan beklenmesi gerekeni başkasından beklemek olduğundan insanın iç dünyasında kolayca saklanabilir, hatta insanın kendisi bile bunun farkında olmayabilir. İnsan hayatında bir insanın “Allah birdir, ortağı yoktur” demesini sağlamak, aynı insanın Allah’ın isim–sıfatlarından birinin tecellisine ters düşmesini önlemekten çok daha kolaydır.

“Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah’a şirk koşmaktır. Ancak benim söylediğim, onların güneşe, aya, puta tapmaları değildir. Benim korktuğum bu şirk, Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve bir de gizli şehvettir.” (İbn Mace, zühd 21)

Din meselesinde Allah dışında hüküm kaynağı tanımamak, dini sadece Allah’a özgülemek tevhidin ruhudur. Din Allah’a özgülenmeyince ibadetler de Allah’a özgülenemez. Peygamberlerin bile din adına Zaman üstü hüküm koyma yetkileri yoktur. Değişmezleri koyma yetkisi sadece ve yalnız Allah’ındır.

“İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.” (Zümer 39/3)

Şirk anlatılmazsa tevhidin anlatılması sonuç vermez.

Şirkte, Allah’ı inkar yoktur. Allah kabul edilmektedir ancak O’nun yanına yöresine yedek ilahlar ilave edilmektedir. Şirk dinsizlik değil müşriklik dinidir. Ateizm şirkten başka birşeydir.

Şirk savunucuları yedek ilahlarını ‘Allah ile aramızda yakınlaştırıcı ve şefaatçi’ diye pazarlamaktadır. Şirkin yaklaştırma iddiası temelden tutarsız olduğu gibi bizzat kendisi bir şirk itirafıdır. Allah’ın kulundan ayrı ve uzak olduğunu iddia etmek te şirktir. İster imanlı ister inkarcı olsun Allah ile insan arasında yaklaştırıcı kabul edilemez.

“Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver.”(Müzzemmil 73/11)

“Beni, yarattığım kişiyle baş başa bırak.” (Müddessir 74/11)

Allah insana şah damarından daha yakındır ve şefaat tümden ve sadece Allah’ın elindedir.

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf 50/16)

Kur’an vesayet ve vekâlet altında bir imanın söz konusu edildiği sistemleri şirk ve zulüm sistemi olarak damgalamaktadır.

“Rabbinizden size indirilene uyun. Onu bırakıp başka dostlara uymayın…” (A’raf 7/3)

İslamiyet’te din sınıfı, din kıyafeti, ibadette lider zorunluluğu, ibadet için mekan-mabet zorunluluğu , vaftiz ve aforoz yoktur. Tün yeryüzü temiz bir mabettir. En büyük ve en temiz mabet, yeryüzüdür. Kur’an şirkin görünümlerinden biri olan ‘kurtarıcı’ anlayışını da bertaraf eder. Kur’an günahta veraset ve intikal kabul etmez. Günahların kişiselliği esastır. Günah işleyen kimse, ceza faturasını o öder. Af mekanizması ise Allah’ın elindedir ve bir başka varlık bu mekanizmayı işleterek günahları affettiremez.

“…Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez…” (Zümer 39/7)

Şefaat; şef kökünden gelir. Anlamı bir kişinin yardım etmek veya yardım dilemek gayesiyle başka bir kişiye izafe ve nispet edilmesi, onunla birlikteliğinden söz edilmesidir. Şefaat edene şafi veya şefi (şefaatçi), şefaat edilene meşfu (şefaat bekleyen) denir. Şefaatçi edinmek, şirk dininde esaslı bir yer tutar.

“İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.”(Zümer 39/3)

“Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.” (Yunus 10/18)

“Yoksa Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: “Hiçbir şeye güçleri yetmese ve düşünemiyor olsalar da mı?” De ki: “Şefaat tümüyle Allah’a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (Zümer 39/43,44)

Zulüm;

1. Tek düşman zulümdür.

“Hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Onlar savaşmaya son verecek olurlarsa, artık düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır.” (Bakara 2/193)

2. Şirk büyük bir zulümdür.

“Hani Lokmân, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: “Yavrum! Allah’a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür.” (Lokman 31/13)

3. İmanı şirkle kirletenlerin o imanları onlara ne güven getirir ne de aydınlık.

“İman edip de imanlarına zulmü (şirki) bulaştırmayanlar var ya; işte güven onların hakkıdır. Doğru yolu bulmuş olanlar da onlardır.” (En’am 6/82)

4. Şirke bulaşanların ürettikleri tüm değerler işe yaramaz hale gelir, şirk o değerlerin hepsini yok eder.

“İşte kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz delillerimiz.. Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.Biz ona İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik. Hepsini hidayete erdirdik. Daha önce Nûh’u da hidayete erdirmiştik. Zürriyetinden Dâvud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u da. İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.Zekeriya’yı, Yahya’yı, İsa’yı, İlyas’ı doğru yola erdirmiştik. Bunların hepsi salih kimselerden idi.İsmail’i, Elyasa’ı, Yûnus’u ve Lût’u da doğru yola erdirmiştik. Her birini âlemlere üstün kılmıştık.Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bir kısmını da. Bütün bunları seçtik ve bunları dosdoğru bir yola ilettik.İşte bu, Allah’ın hidayetidir ki, kullarından dilediğini buna iletip yöneltir. Eğer onlar da Allah’a ortak koşsalardı, bütün yaptıkları boşa gitmişti. Onlar kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şunlar (inanmayanlar) bunları tanımayıp inkâr ederlerse, biz onları inkâr etmeyecek olan bir kavmi, onlara vekil kılmışızdır.” (En’am 6/83-89)

Zulmün olduğu her yerde şirk vardır. Ve şirkin olduğu her yerde zulümün olmaması mümkün değildir.

İslam fıkhının temel kabullerinden biri şudur; Ülkeler ve yönetimler küfür (inkar) üzerine oturup yaşayabilirler ama zulüm üzerine oturup yaşayamazlar.

Şirkin temel dayanakları ecdat kabulleridir. Şirk bir ecdatperestlik dinidir. Müşrik yaklaşım şirkin temel özelliklerinden biri olarak geçmiş ecdat kabullerinin değişmez-dokunulmaz-kutsal bir yapı oluşturduğunu, bu kabullere dokunmanın zındıklık veya dinsizlik olacağını iddia etmektedir. Şirkin tezi; güvenilir, dokunulmaz ve kutsal olan atalardan bize devredilen gelenek ve kabullerdir.

Tevhidin tezi; güvenilir, dokunulmaz ve kutsal olan aklın ve ilmin verileridir.

Ecdatperestlik esası dikkate alındığında onu gelenekçilik veya muhafazakârlık olarak anmak mümkündür.

“Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!” derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?” (Bakara 2/170)

Şirk ve ecdatperestliğin tevhit dininden iki rahatsızlığı vardır.

1. Atalarının dokunulmazlığına karşı çıkılması,

2. mal ve servetlerle ilgili statükoya karşı çıkılması.

Ecdatperestliğin karşıtı hanifliktir. Haniflik; İslam literatürü hanifliği; yaradılış düzenine aykırı gidişlerden yüz çevirip dosdoğru olana yönelmek olarak tanımlıyor.

“Hakka yönelen (hanif) bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum 30/30)

Şirkin temel düşmanı ve korkusu; akıl ve ilimdir. Ecdatperestliğe eleştiri getiren Kur’ansal beyyineler ilme ve akla yollama yapmakta, ecdat kabullerinin bu iki değer rehberliğinde sorgulanmasını istemektedir.

Şirk konusunun temel kavramları;

Şürekâ; Kur’an şirk dininde Allah’a bir biçimde ortak edilenleri daha çok şüreka diye tanıtmaktadır. Tekili şerik olan şürekâ şirket ortakları demektir. Bu ortakların genel ünvanı şürekâdır. Şürekânın başı Allah’tır. Diğer şerikler şefaatçi, aracı elemanlardır. Demek ki şirk dininde Allah olmazsa olmazdır. Allah olmadan ve şerikler olmadan şirk olmaz. Şirk şunu dayatmaktadır; Hem Allah olacak hem şürekâsı. Hiçbirinden vazgeçilmez. Şürekâ şuurlu varlıklardan, insanlardan olur. Kavram, kurum, nesne ve kudretler şürekânın ancak sembolleri olabilir. Şuursuz varlıklardan şürekâ olmaz.

Endad; Bir şeyin benzeri, tıpkısı manasındaki ‘nidd’ sözcüğünün çoğuludur. Hem dost hem düşman anlamındadır. Asnam; Sanem sözcüğünün çoğuludur. Şürekâ ve endadı temsil eden ve genellikle gümüş, bakır ve ağaçtan yapılan yedek ilah sembollerine denir. Müşrikler bunlara da Allah’a yaklaştırıyor diye ibadet ederlerdi.

Yaklaştırma; Şirk yedek ilahlarını savunurken onları birer aracı güç olarak insanın Allah’a yaklaşmasına yardımcı olduklarını iddia etmektedir.

Erbab; Erbab, Rab sözcüğünün çoğuludur ve daima insandan oluşur. Sembolü kullanılmayan tek alt-ilah türüdür. Rableştirme biçiminde sergilenen şirk, aynı zamanda fırkacılık şirki halinde dikkat çeker.

Meveddet; Dünya hayatında kaynaşma, sevgi, birliktelik demektir. Kur’an’ın şirk bağlamındaki kullanımına bakıldığında bunun daha çok çıkar ilişkisi olduğu anlaşılır.

“İbrahim, onlara dedi ki: “Sırf aranızda dünya hayatına mahsus bir sevgi (ve çıkar) uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet gününde kiminiz kiminizi inkâr edip tanımayacak; kiminiz kiminize lânet edecektir. Barınağınız cehennem olacaktır. Yardımcılarınız da olmayacaktır.” (Ankebut 29/25)

Örtülü şirk çevrelerinin temel dayanaklarından biri de çıkar ilişkisidir. Onun içindir ki dincilik akla gelebilecek her türlü rezillik ve haksızlığı göze alarak paraya egemen olmak istemiş ve olmuştur. Kitleleri uzun vadede rahatça gütmek için sadece Allah ile aldatmak yeterli olmamaktadır. Bu aldatmayı çıkar ilişkileriyle yani parayla payandalamak gerekir. Bir yerde maskeli müşriklerin dinleri de Tanrıları da para oluverir. Şeytan evliyası; Vekil tutkusu; Allah dışındaki güçleri veya kişileri vekil etmek (tevkil) şirkin belirgin özelliklerinden biridir. Daha doğrusu şirk bir tekvil kurumudur, tekvilin dinleştirilmesidir. Tekvil şirke, şirk te hüsrana götürür. İslam dünyası bugün bu nedenle bu haldedir. Günlük hayatımıza tevekkül sözcüğüyle giren ve sadece Allah’ı vekil etmenin Kur’ansal anlamı ve çevresi işte budur.

Tevhit ve teslimiyet

İslam’da teslimiyetin olmazsa olmazları;

1. Teslimiyet tek kudrete olacaktır.

2. O tek kudret Allah’tır, yalnız ve sadece Allah olacaktır. Teslimiyet sadece Allah’a olursa şirkin aracılar ve şefaatçiler talebi dışlanmış olur.

Kur’an’ın sadeceler sistemi

La ilahe illellah; hiçbir ilah yok, sadece Allah var. Kur’an Allah ile irtibatlı konularda bir ‘sadece sistemi’ kurmakta ve taleplerinin kurmakta ve taleplerinin bu sisteme uygun olarak yerine getirilmesini şart koşmaktadır.

“(Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fatiha 1/5)

Sadece’yi yakalamadan ibadet etmektense etmemek yeğdir. Kur’an namaz kılmayanları lanetlemez ama yine aynı Kur’an namazına riya bulaştırarak kılanları lanetlemiş ve onları dini inkar etmekle suçlamıştır. Çünkü hiç namaz kılmayan günah işlemekle birlikte ‘sadeceler’ sistemine zarar vermemektedir. Daha doğrusu sadece’yi zedeleyerek tevhide şirk karışmasına aracı olmamaktadır. Oysaki sadece’siz namaz kılanlar kendilerini hiçliğe mahkûm etmenin yanı sıra tevhidin yanlış anlaşılmasına aracılık ederek halkı saptırmakta, dinin omurgasını zedelemektedir. Günah işleyerek kendisine zarar verenle dine zarar veren aynı kefeye konabilir mi?

“…Bu Kur’an; âyetleri, hüküm ve hikmet sahibi (bulunan ve her şeyden) hakkıyla haberdar olan Allah tarafından muhkem (eksiksiz, sağlam ve açık) kılınmış, sonra da Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayrı ayrı açıklanmış bir kitaptır…” (Hud 11/2)

Dinin Allah’a özgülenmesi;

Allah’a özgülenmemiş din tevhid dini olmaz, şirk dini olur. Tevhidin varlığı açısından ibadetler, sloganlar, iddialar sadece birer karinedir, kanıt değil. İspatlayıcı kanıt, dinin ve ibadetin sadece Allah’a özgülenmesidir. Bütün peygamberlerin ortak sıfatlarından biri bu yüzden ‘muhles’ veya ‘muhlis’tir. Yani dini ve ibadeti Allah’a özgeleyen.

“İblis, “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım” dedi. Allah, “İşte bu bana ulaştıran dosdoğru yoldur. Azgınlardan sana uyanlar dışında, kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur” dedi.” (Hicr 15/39-42)

Dindar olabilmek için, dine mensup olabilmek için muhlis yani dini ve ibadeti sadece Allah’a özgeleyen kul olmak lazımdır. Bu yoksa mahvoluş kaçınılmaz hale gelir.

“Bak, uyarılanların sonu nasıl oldu! Ancak Allah’ın ihlâslı/samimi/dini ve ibadeti Allah’a özgeleyen kulları başka.” (Saffat 37/73,74)

Dini ve ibadeti Allah’a özgeleyen kulların işledikleri ibadetin sevabı yanı sıra ayrıca mükafatı da olacaktır.

“Şüphesiz siz mutlaka elem dolu azabı tadacaksınız. Siz ancak işlediklerinizin karşılığı ile cezalandırılırsınız. Ancak Allah’ın halis kulları başka. İşte onlar için belli bir rızık, meyveler vardır. Onlar ikram gören kimselerdir. Onlar Naîm cennetlerindedirler.” (Safft 37/38-43)

İbadetin Allah’a özgelenmesi

Kur’an’a göre; ibadet ve Müslüman olabilmek için Allah’a özgülenme yoksa tevhit yoktur. Tevhit yoksa şirk vardır. Şirk varsa kurtuluş söz konusu bile olamaz.

“Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.” (Zümer 39/65)

Allah’ın tüm peygamberleri ile insanlığa ilettiği dinin genel ve değişmez adı İslam’dır. Ve İslam, Allah’a teslimiyet demektir. Ancak bu teslimiyette Allah’a teslim olmak yetmez, teslimiyet sadece Allah’a olacaktır.

“Hayır, yalnız Allah’a ibadet et ve şükredenlerden ol.” (Zümer 39/66)

Tevhidin fiili anlamı Allah tektir demek esas anlamıyla mülkün parçalanmazlığıdır. Bu; yeryüzü sahipliğinin ve egemenliğin parçalanmazlığıdır. Yeryüzü sahipliği, toprakta özel mülkiyetin sınırlandırılması, su ve madenlerin tüm insanlığın ortak malı olduğunun kabulüdür. Egemenliğin sahipliği ise, egemenliğin tümden Allah’ta olması, insanın kullanacağı egemenliğin O’nun kontrolünde kullanılmasıdır.

Şirk tevhidi fiilen işlemez duruma sokmaktadır. Yani Cenab-ı Hakk’ın faaliyet ve tasarrufunu muattal kılmakta, bu faaliyet ve tasarrufu yedek ilahlar olan aracılar ve şefaatçiler arasında bölüştürmektedir.

Şirk tanınmadan tevhit bilinemez Kur’an’da herşey zıtlık ilkesine uygun olarak düzenlenmiş ve açıklanmıştır. Şirkin başı ve binnetice şirk, Allah’ın varlık ve birliği de dahil, her şeyden önce tanınmalıdır. Çünkü şik ve şüreka tanınmadan, Allah’ın varlığına ilişkin kısımları da dahil, Kur’an mesajı tanınamaz.

Kur’an’ın savaşı şirk iledir. Ateizm veya diğer dinlerle değil. Öteki dinlerle savaşın özünde de şirk vardır. Şirkin olmadığı yerde Kur’an din savaşına girmez. İslam hiçbir din ve inançla kavgaya girmez, tek istisna şirktir.

Birlik ilkesi; tevhid

Allah’ın varlık ve birliğinin Kur’an dilindeki adı tevhiddir. Tevhit; varlık ve oluşta herşeyde ve her boyutta birliğin, Bir’in egemen olması demektir. Birlik ilkesinin temel formülü,Kelime-i tevhid diye adlandırılan şu cümledir. “La ilahe illellah; Hiçbir ilah yok, sadece Allah var.”

Şirkin bir dinsizlik olduğunu sanmak veya iddia etmek büyük bir yanılgıdır, yanlış bilgidir. Kur’an, şirki bir din olarak anmaktave tanıtmaktadır. Şirk bir dindir, hem de zorlu ve köklü bir dindir. Hatta en zorlu ve en köklü dindir. Tarih ve Kur’an bize gösteriyor ki, şirk dini tevhid dininin yozlaştırılmış şeklidir. Tevhit dini sahteleştirilirse ortaya şirk dini çıkar. Tevhit dini tahrife uğrarsa dinsizlik olmaz, şirk dini olur.İnsanlık tarihinde dinsizlik yok, iki tane din vardır; Allah’ın iradesini yansıtan tevhit dini ve Allah’ın iradesini parçalayıp bölüştüren şirk dini.

Müşrikler dinsiz insanlar değildir. Hak dinin veya nübüvvetin tanıttığı dinin dışında bir din benimseyen insanlardır. Onlar kendi dinleri içinde dindar insanlardır. Kur’an müşriklerin Beytullah içindeki namazlarından söz eder. Dahası; müşrikler Beytullah’ta ibadet etmenin kendi hakları olduğunu söyleyerek İslam Peygamberini oraya sokmak istememişlerdir. Şirk dininde, cennete gidiş belgesiyle, kulluk belgesi altında Allah’ın imzası dışında bazı imzalar daha aranır. Kur’an dini ise bu imzaların sadece Allah’a ait olmasını ister.

Şirk dini mensubunun olmazsa olmazları;

1. Allah’ın yanına, yöresine yedek ilahlar koymak

2. İstiğna; kendini hiç kimseye muhtaç olmayacak ama herkesin ona muhtaç olacağı bir güç ve konumda görmek

3. Nimetler üzerinde hegemonya (paylaşımsızlık)

4. Tuğyan; azgınlık, sınır tanımazlık, despotluk

5. Tekzib; yeni olan her şeyi inkâr etmek, yok saymak

6. İstikbar; her insanla oturup kalkmayı, konuşup dertleşmeyi, fikir alışverişinde bulunmayı küçüklük olarak görmek. (Kur’an’ın iba dediği bu huy, iblisin niteliklerinden biridir. Herkesi ve her şeyi küçük görüp herkese ve her şeye burun bükmek, herkesi ve her şeyi gururla reddetmek.) Kur’an bu huya ‘Cahiliyye hamiyyeti’ demekte ve onun yerine ‘sekinet’ denen iç huzuru ve insanlarla kaynaşmayı getirmektedir.

Mekke şirki, İbrahim dininin yozlaştırılmış bir türüydü. islam onu aslı olan tevhide iade etti. İslam bir yeni din değil, İbrahim dininin maruz kaldığı yozlaşmayı tashih eden bir dindir. Bir isim olarak İslam, Tanrı’nın Peygamberler aracılığı ile gönderdiği dinin genel adıdır. Şirki dinsizlik olarak tanıtan kurnaz dinciler, Arapların yaptıkları putlara taptıklarını söylerken şirki gizlerler. Araplar puta tapmıyordu. Putçulukta Allah yoktur put vardır. Mekke şirkinde ise Allah bütün yüceliği ile kabul edilmekte, ancak O’nun yanına yöresine bazı yedek ilahlar eklenmektedir. Mekke şirkinde putlara tazimin esası normal putçuluktaki putlara tapmak değildir, Kâbe’ye tazimin bir uzantısı olarak Kâbe’nin yerine koydukları taşlara tapmaktır. Bu taşlar önce tavaf edildi, sonra da mabuda dönüştürüldü. Yani dolaylı bir fetişizm çıktı. Yedek ilahlara ilaveten yedek Kâbeler Müşrikler yolculuğa çıkarken en son evlerindeki putlar ile vedalaşır ve dönünce ilk onunla bir araya gelirdi. Bu yedek ilahların önünde kurbanlar keserek onlara yakınlaşmak isterlerdi. yani bir yandan Kabe’yi hac ve umreyle ziyaret eder, bir yandan da bu yedek ilahlara kulluk ederlerdi. Daha sonraki zamanlarda yedek Kâbeler-kutsal evler yapılmaya başlandı. (Örnek olarak Beytü’r-Rabbe, Reccan’daki ünlü yedek ilah-put Lat’a özgülenmiş Kabe idi.)

“Adları Kur’an’da geçen yedek ilah-putlar Ved, Süva, Yegus, Yauk ve Nesr seçkin, yüce insanlardı. Hepsi bir ayda öldüler. Yakınları onlar için ağlarken Benu Kabil kabilesinden bir adam şöyle dedi; onları temsilen sizlere beş heykel yapayım ama hiçbirine ruh veremem. Onlar kabul edince yaptı ve dikiverdi. Bundan sonra insanlar sevdiklerini kaybedince heykellerini yapmaya ve etrafında takdis dönüşleri yapmaya başladılar. Birinci nesil böyle geçti. İkinci nesil yedek ilah tazimine daha çok önem verir oldu. Sonra gelen üçüncü nesil şöyle demeye başladı; Bizden öncekiler o yedek ilahları yüceltirken onların Allah katında şefaatlerini umuyordu. Böylece yeni kuşaklar bu yedek ilahlara şefaatlerini ummak maksadıyla ibadet ederoldu. Zamanla bu iş ilerledi, küfürleri iyice şiddetlendi.” (İbnül Kelbi)

İnsan suretindeki bu tür yedek ilah-putların ahşap, gümüş ve altından yapılanlarına sanem (çoğulu asnam) ve taştan yapılanlarına da vesen (çoğulu evsan) denir. Bu nedenle Arap cahiliye şirki kelimenin genel anlamıyla puta tapıcılık değildir. Onların putları Allah’ın yanına yöresine (min dunillah) konmuş makbul insanlar olan ve bu yüzden Tanrı katında şefaatleri umulan yedek ilahlardır. Tarikatların düşürdüğü şirk Günümüzdeki tarikatların yozlaştırılmasıyla düşülen şirk, Mekke şirkinden çok daha ileri bir sapıklığa giderek doğrudan yedek ilahlara tapmaktadır. Tarikatlardaki mürşit figürü yedek ilah tanımlamasına uymaktadır. Sembol kullanan şirki deşifre etmek ve saf dışı etmek kolaydır. Ama tarikatlar yedek ilahları için sembol kullanmıyor, doğrudan insanı yedek ilah mevkine çıkarıyor. Şirkte Allah’ın yanına konan kuvvet ve kişilerin saygın, seçkin, kutsal olması veya sayısı hiçbir şeyi değiştirmez, şirkin doğuşunu engellemez. Allah’ın yetkilerinden Allah dışında birilerine pay çıkarılmışsa, kullanılan yetki ortağın Firavun olması ile Musa olması arasında fark yoktur.

Sirkte kullanılan ortaklar arenasına panteon denir. Panteon eski Yunan’da ilahlar arenası veya parlamentosu anlamındaydı. İslam öncesi Arap yarımadasında da tipik bir panteon vardı. Kur’an’ın mele veya mütrefler dediği kodamanlar ekibi de bu panteonda söz ve oy sahibi idi.

Cahiliyenin bu şirk panteonunun başında Allah vardır. (Eski Yunandaki gibi Zeus türü bir ilah değil.)Yani Arap cahiliye panteonunda Allah’ın inkârı yoktur.

“Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı hizmetinize kim verdi?” diye soracak olsan mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl (haktan) döndürülüyorlar?” (Ankebut 29/61)

Arapların panteonu Allah’ın yanına yedek ilahlar koyarken Allah’a yetersizlik, güçsüzlük isnat etmez, bunun yerine ikincil ilahlara yer verilmesini Allah’a yakınlaşmada aracı görmelerindendir.

Şirk bir şirket dinidir. (Şirkle şirket kelimeleri aynı kökten gelmektedir.) Bu şirketin ortakları (şürekâ) panteon başındaki Allah ile uzlaşı ve paylaşım içindedir. Bedir savaşına girecekleri esnada Hz. Peygamber zafer için Allah’a yalvarırken, Ebu Cehil kendi namına şöyle dua ediyordu; “Allah’ım! Hangimizin dini hakiki ise onu muzaffer kıl, ötekini hezimete uğrat.”

Şirk dini Allah’a iftiralardan oluşan bir dindir.

“Kim, Allah’a karşı yalan uyduran veya O’nun âyetlerini yalanlayanlardan daha zalimdir? İşte onlara kitaptan (kendileri için yazılmış ömür ve rızıklardan) payları erişir. Sonunda kendilerine melek elçilerimiz, canlarını almak için geldiğinde, “Hani Allah’ı bırakıp tapınmakta olduğunuz şeyler nerede?” derler. Onlar da, “Bizi yüzüstü bırakıp kayboldular” derler ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.” (A’raf 7/37)

Allah’a iftira, hangi açıdan bakarsanız bakın katıksız şirktir.

“Artık, Allah’a karşı yalan uydurandan veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdir? Şüphe yok ki (böyle) suçlular asla kurtuluşa ermezler.” (Yunus 10/17)

Allah’a iftira aynı anda dine, peygamberlere, kutsal metinlere ve nihayet bilcümle haklara ve değerlere iftirayı içeren dehşetli bir zulümdür.

İftiranın genel çerçevesi

İftiranın kökü fery’dir. Fery bir nesneyi herhangi bir maksatla ‘yarmak’ anlamındadır. Yalan söz peyda etmeye de fery denir. Fery’den türeyen, İftira ve firye kelimeleri yalan söz peyda edip söylemeye, olmayan şeyi isnat etmeye denir. İftira; yalan ve düzme sözün, haksız ve yalan isnadın her türünü nitelemek için kullanılabilir.

“İfk” sözcüğü, iftira ile eş anlamlıdır. İftira edene ‘müfteri’, iftira ve isnat edilen yalanlara ‘müftereyat’ denir.

Kur’an’da iki çeşit iftira vardır. Teki insana, diğeri Allah’a iftiradır. Allah’a iftira Kur’an iftira sözcüğünü (Meryem 27 hariç) isim ve fiil olarak geçtiği tüm yerlerde Allah’a, vahyin beyanlarına, peygamberlere iftira anlamında kullanmakta, Allah’a iftira anlamında kullandığı yerlerde de yalan (kizb) ile pekiştirmektedir.

Bundan şu iki şey anlaşılır; “Allah’a iftira söylenebilecek yalanların en zehirlisi ve yapılabilecek haksız isnatların en kötüsüdür, diğeri insanoğlu en yoğun ve en ağır iftiraları Allah’a yapmıştır.”

Şirk Allah’a iftira cümlesinden olduğu için en büyük zulümler arasına konmuştur.

“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.” (Nisa 4/48)

Dikkat edilirse burada Allah’ı inkâr değil şirk denilmektedir. Şirk Allah’ı inkar değildir, Allah’ın yanına yöresine yedek ilahlar koyarak Allah’ı, kudretini başkalarıyla paylaşmış göstermektir ki şirki iftira yapan da budur. Allah’a iftiraların en büyükleri ise yine Kur’an’da sıralanmıştır.

1.Kendisine bir şey vahyedilmediği halde bana vahyedildi demek;

“Allah’a karşı yalan uyduran veya kendine bir şey vahyedilmemişken, “Bana vahyolundu” diyen, ya da “Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim” diye laf eden kimseden daha zalim kimdir?…” (En’am 6/93)

2. İlim dışı düzmelerle insanları şaşırtıp saptırmak için Allah’a yalan isnatlarda bulunmak, yani din adına uydurma emirler-yasaklar veya kutsallar-kutsallıklar icat etmek;

“…İnsanları bilgisizce saptırmak için Allah’a karşı yalan uyduran kimseden daha zalim kimdir? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (En’am 6/144)

3. İnsan dilinin söylediklerini esas alarak “Şu helaldir, şu haramdır” şeklinde hükümler vermek, tahrim (haramlaştırma) yetkisi kullanmak;

“Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helâldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.” (Nahl 16/116)

Kur’an, hadisler gibi değildir Kur’an uydurulmuş yani iftira ile vücuda getirilmiş bir hadis değildir.

“Bu Kur’an, Allah’tan (indirilmiş olup) başkası tarafından uydurulmamıştır. Fakat o, kendinden öncekileri doğrulayıcı ve Kitab’ı (Allah’ın Levh-i Mahfuz’daki yazısını) açıklayıcı olarak, indirilmiştir. Bunda hiçbir şüphe yoktur. (O) âlemlerin Rabbi tarafındandır.” (Yunus 10/37)

“Andolsun ki, onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır. Kur’an, uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi ayrı ayrı açıklayan ve inanan bir toplum için de bir yol gösterici ve bir rahmettir.” (Yusuf 12/111)

“Yoksa onu (Muhammed kendisi) uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi siz de onun benzeri bir sûre getirin ve Allah’tan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın. Hayır öyle değil. Onlar, ilmini kavrayamadıkları ve kendilerine yorumu gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Kendilerinden öncekiler de (peygamberleri ve onlara indirilen kitapları) böyle yalanlamışlardı. Bak, o zalimlerin sonu nasıl oldu.” (Yunus 10/38,39)

Bu ısrarlı vurguların anlamı; din meselesinde Kur’an’ın uydurulmuş söz olmadığı, diğer kaynakların ise iftiralar ve yalanlar ile birlikte anılabileceğidir. Peygamber eşine iftira eden ümmet Kur’an’ın sosyal bünyede en acılı yarayı açan iftira kötülüğünün zararını anlatmada ve bu suça reva görülen cezayı düzenlemede İslam Peygamberinin hanımının başından geçen bir olayı vesile yapması, altı çizilecek bir noktadır. Bundan anlaşılır ki iftira (ifk) illeti Müslüman toplumun temel belalarından biri olacaktır. Bu bela öyledir ki bizzat Allah elçisinin yaşadığı dönemde, bizzat O’nun eşine karşı hem de onun sahabileri tarafından işlenmekle başlamıştır. Kur’an bu suçu işleyenleri çok ağır dille kınamış, inananların nasıl bir tavır sergilemeleri gerektiğini çok dokunaklı ifadelerle vermiştir.

“O ağır iftirayı uyduranlar, sizin içinizden bir güruhtur. Bu iftirayı kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her biri için, işledikleri günahın cezası vardır. İçlerinden (elebaşılık ederek) o günahın büyüğünü üstlenen için ise ağır bir azap vardır. Bu iftirayı işittiğiniz zaman, iman eden erkek ve kadınlar, kendi (din kardeş)leri hakkında iyi zan besleyip de, “Bu, apaçık bir iftiradır” deselerdi ya! Onlar (iftiracılar) bu iddialarına dair dört şahit getirselerdi ya! Mademki şahit getirmediler; işte onlar Allah yanında yalancıların ta kendileridir. Eğer size dünya ve ahirette Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu! Hani o iftirayı dilden dile dolaştırıyor; hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyleri ağzınıza alıp söylüyor ve bunu önemsiz bir iş sanıyordunuz. Hâlbuki bu, Allah katında büyük bir günahtır. Bu iftirayı işittiğiniz vakit, “Böyle sözleri ağzımıza almamız bize yaraşmaz. Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım! Bu, çok büyük bir iftiradır” deseydiniz ya!” (Nur 24/11-16)

Gerekirdi ama ne yazık ki gerekeni yapmamışlardır.

“Eğer inanıyorsanız, bu gibi şeylere bir daha ebediyyen dönmemeniz için Allah size öğüt veriyor.” (Nur 24/17)

Allah Müslümanları uyarmış ama Muhammed ümmeti bu uyarıya kulak asmamıştır. Hala acımasız bir biçimde iftira üretilmekte, ümmet kendi kendisini yiyip bitirmektedir. Bunlardan çıkan sonuçlar; Muhammed ümmeti sınırsız ve acımasız bir biçimde iftira edebilen bir ümmettir ve diğeri, bu büyük iftira günahsız ve yanılmaz denen ilk nesil tarafından hem de bizzat Peygamber eşine karşı işlenmiş olduğu için, “sahabiler günahsız, yalansız ve udüldür” şeklindeki geleneksel iddia ve kabul Kur’an’a açıkça ters ve bizatihi vahim bir iftiradır. Diğer bir tespit ise; Peygamber eşine iftira suçunu işleyenler içinde bir ‘günah kotarıcının’ bulunduğu bahsedildiğine göre iftira planlı ve kasıtlı bir suç olarak gösterilmektedir. Bir diğer tespit ise; Peygamber eşine iftirayı kotaranların bunu birbirlerine yetiştirip yaydıkları ve bunu yaparken suçu hiç önemsemedikleri, hafife aldıkları anlatılarak, Muhammed ümmetinin iftira suçunu nasıl bir rahatlık ve hevesle işleyebileceğine vurgu yapılmıştır.

İftira zulmünün, bir hanım münasebetiyle gündeme getirilmesi de iftiradan en çok kadınların zarar göreceğine bir işaret sayılabilir.

“İffetli ve (haklarında uydurulan kötülüklerden) habersiz mü’min kadınlara zina isnat edenler, gerçekten dünya ve ahirette lânetlenmişlerdir. İşlemiş oldukları günahtan dolayı dillerinin, ellerinin ve ayaklarının kendi aleyhlerine şahitlik edecekleri günde onlara çok büyük bir azap vardır.” (Nur 24/23,24)

Bu ayette gösterilen günahsız kadınlara iftira atma suçunu işleyenlerin tanıklıkları bir daha kabul edilmez. Yani iftira suçunu işledikleri kanıtlananlar, tanıklık etme haklarını ebediyyen kaybederler. Velhasıl Kur’an, Muhammed ümmetini Peygamber eşine, Yahudi ümmetini ise Peygamber annesine (Hz. Meryem’e) zina suçuyla iftira atmak gibi bir günahın faili olarak damgalamaktadır.

İfk (iftira) olayını münafıkların başlatması bu işin sadece münafıklara fatura edilmesine gerekçe yapılamaz. Münafıklar başlatmıştır ama sahabilerden de inanan hatta tavır alan vardır. Dolayısıyla sahabiler günahsızdır diyerek suçu tamamen münafıkların üzerine atmak doğru değildir.

Münafıklar bugünkü dincilerin o günkü zihniyet öncüleri olan iki yüzlü , çıkarcı, Allah ile aldatmayı din diye pazarlayan, Müslüman kimlikli adamlardır.

Asr-ı Saadet’in en ruhsuz çıkarcısı Tu’me bin Übeyrik ‘shabe’ ünvanı adı altında nelerin yaşatıldığını gözlere sergilemektedir. İfk olayında suç sadece münafıkların olsaydı Kur’an’ın tavrı böyle yumuşak mı olurdu?

Şirk, Allah’ı yeterli bulmayanların dinidir

“Allah, kuluna yetmez mi? Seni O’ndan (Allah’tan) başkalarıyla korkutmaya çalışıyorlar…” (Zümer 39/36)

Kur’ani bir iman için “Allah’a inandım” demek yeterli değildir. Bu ikrar ve iddianın Allah’a güvenmekle teyit edilmesi gerekir. Allah’a inandım diyerek, öte yandan dünyadaki işlerde Allah’ın yanından yöresinden ilahlar edinmek ‘Allah ile aldatmak’ (Kur’an tabiridir) ve ‘Allah’a oyun oynamaktır’ (Hz. Peygamberin tabiridir.). Allah, Kafi’dir. Allah yarattıklarının her türlü istek ve ihtiyaçlarına, araya bir vasıta sokmaksızın cevap veren kudret sahibi anlamındadır. Allah her şeyden önce vekil olarak yeterlidir. Herhangi bir vesile ile vekil aramak tartışmasız şirktir. Allah her şeye şahittir ve hesap sorucu olarak yeter. Allah yardımcı ve her şeyi bilen olarak ta kuluna yeter. Allah her şeyden haberi olan, her şeyi gören ve bilen olarak ta kuluna yeter. Allah’ın kula tüm genelliği ile yeter olması, başkaca şeylerden ummamak ve korkmamak şeklinde art niyetli tüm gerekçelerin yolunu tıkamıştır.

Şirk, Allah’ın tek başına anılmasından rahatsız olur.

Şirkin temel mantığı şudur; ne Allah’tan vazgeçer ne de yedek ilahlardan. Şirk panteonu; sadece Allah derseniz veya Allah’ı devreden çıkarırsanız karşı çıkar, Allah’ı başka ilahlarla birlikte anarsanız mutlu olur.

“Allah, bir tek (ilâh) olarak anıldığında ahirete inanmayanların kalpleri daralır. Allah’tan başkaları (ilâhları) anıldığında bakarsın sevinirler.” (Zümer 39/45)

Şirk, Allah’tan başkasından korkanların dinidir.

Kur’an iman etmiş benliklerin Allah’tan başkasından korkmamasını isterken, bunu sağlayamayanların imanlarının zaaflarından dem vurmaktadır. Şirk kodamanları ise ilahlarını birer tehdit ve korku unsuru olarak öne çıkartıp insanları bu yolla teslim almaya çalışır. Bu tehdit ve korku iki türlüdür; aktif-doğrudan veya pasif-dolaylı.

Aktif şekilde yedek ilahların verebilecekleri zarar ve tahribat dile getirilerek karşı çıkılmaması istenir. Pasif şekilde ise vaatler ön plana çıkartılır. Ancak bu durumda da vaatlere kayıtsız kalındığında karşılaşılacak güçlük ve zorluklardan dem vurularak yine dolaylı bir tehdit sergilenir.

Kur’an’ın en çok sakındırmak istediği olumsuzluklardan biri de korkudur. İçinde Allah korkusundan başka korkular olan insanın ölümsüz değerler üretmesi söz konusu olamaz. Korkunun aşılmasında en hayati değer imandır.

“…Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir” dedik.” (Bakara 2/38)

Müslüman ümmetin durumu

“Daha önce gelip geçen o peygamberler, Allah’ın vahiylerini tebliğ eden, Allah’tan korkan, başka hiç kimseden korkmayan kimselerdir…” (Ahzab 33/39)

Korku karşısında ahlak ve imanın omurgası olan melanet, öncelikle dini tebliğ görevi bulunanların sahip olması gereken niteliktir. Melanet ahlakından nasibini alamayanlar din adına tebliğe kalkıştıklarında varılacak yer, Allah ve dine iftira, yani örtülü şirktir. Çünkü halktan korku ve halk ne der kayısının onları bu noktaya taşıyacağı tarih ve Kur’an ışığında sabittir. Melaneti meydan okuyuşa çeviren benlik Hz. Nuh’tur.

“Nûh’un haberini onlara oku. Hani o, bir vakit kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah’ın âyetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa, (biliniz ki) ben sadece Allah’a dayanıp güvenmişim. Artık siz de (bana) ne yapacağınızı ortaklarınızla beraber kararlaştırın ki, işiniz size dert olmasın! Bundan sonra bana hükmünüzü uygulayın; bana mühlet de vermeyin! Eğer yüz çeviriyorsanız, sizden zaten hiçbir ücret istemedim. Benim ücretim, ancak Allah’a aittir. Bana Müslümanlardan olmam emredildi.” Onu yine de yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları ötekilerin yerine geçirdik. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Bak, uyarılan (fakat söz anlamayan)ların sonu nasıl oldu!” (Yunus 10/71-73)

Şirk, hidayeti sadece Allah’tan beklemeyenlerin dinidir

Hidayet için sadece Allah’a sığınan insanın karanlıkta kalması mümkün değildir.

“Sana kitabı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.” (Nahl 16/64)

Peygamberin görevi de Kur’an’ı Kur’an’la indirilenle açıklamaktır. Kur’an kendisini tefsir eden bir kitaptır. Bir kısım ayetlerine tefsir edilen (müfesser), bir kısım ayetlerine de tefsir eden (müfessir) denmesi bu yüzdendir. Dolayısıyla Peygamber Kur’an hilafına din icat edemez. Böyle bir durum varsa ya yanlışlık ya Peygambere yalan isnat etme suçu vardır. Hadislerin bu yüzden günümüzde çok iyi değerlendirilmesi gerekir. Çünkü Kur’an ile sayıları milyonları bulan bu hadislerin arasında ciddi, esasa yönelik farklar vardır ve o sözler esas alındığında Kur’an’ın getirdiği din yok olur. Kur’an’ı esas alıyorsak ta doğruluğu ispatlanmamış hadisleri yok saymak gerekir. Bu sözleri hala Peygambere ithaf ediyorsak ve dinin içinde kullanmaya devam ediyorsak, o zaman Peygamber Kur’an hilafına din icat etmiş olur ki bunun götüreceği yer şirktir.

Peygamberin Kur’an hilafına tek bir söz ve eylem yapmadığı malumdur. Ancak vefatından sonraki dilimde özellikle sonraki siyasi çıkarlı devirlerde (Emevilerce) üretme hadisler ümmete servis edilmiştir. Bu sahtecilik nedeniyle yapılması gereken; hadis Kur’an ile paralellik taşıyorsa itimat edilmesi, taşımıyorsa riskli kategorisine alınıp kenara konmasıdır. Şirk, zulmün ikiz kardeşidir.

Şirkle zulüm tek yumurta ikizleridir.

Kur’an’ın tek düşmanı olan zulmün kötülüğü ve Allah’ın bunlara öfkesi ayetlerde defalarca ortaya konmuştur.

“Eğer yeryüzünde bulunan her şey tümüyle ve onlarla beraber bir o kadarı da zulmedenlerin olsa, kıyamet günü kötü azaptan kurtulmak için elbette onları verirlerdi. Artık, hiç hesap etmedikleri şeyler Allah tarafından karşılarına çıkmıştır. (Dünyada) kazandıkları şeylerin kötülükleri karşılarına çıkmış, alay etmekte oldukları şey onları kuşatmıştır.” (Zümer 39/47,48)

Kur’an şirki en büyük zulüm olarak nitelemiş, dolaylı yoldan bütün zulümlerin şirk olduğunu ifade etmiştir. Dolayısıyla bütün zulümler şirk ürünü veya doğrudan şirktir. Kur’an hiçbir inancı düşman edinmemiştir, düşman ilan edilen zulümdür.

Kur’an’a göre zulüm

Zulüm kelimesi ve türevleri Kur’an’da 350 yerde geçer. Zulüm ışıksızlık anlamındaki zulmet kelimesi ile aynı kökten gelir. Kur’an terminolojisinde zulüm; “bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymaktır.” Bu anlamda en büyük zalim insandır. Çünkü yaratılış düzenini ve tabiattaki denge ve ahengi bozan tek varlık insandır. Nitekim Kur’an’da insanın; bozguncu ve kan dökücülüğünden, diğer bir ayette ise bilgisiz ve cahil oluşundan bahsedilir. Tüm zulümler insan elinden çıkar. Allah en küçük anlamda bile zulmetmez.

Zulüm eksiklikten doğabileceği gibi fazlalıktan da doğabilir. Mesela faiz ve israf birer zulüm olarak bazı insanlarda eksilme bazılarında çoğalma vücuda getirir. Bazı insanların gereğinden fazla elde etmesi bazılarının gereğinden az almasına sebep olur ki bu zulümdür.

Zulmün karşılığı adalettir. Ve adalet; “her şeyi yerli yerine koymak, yerli yerinde yapmaktır.”

Zulüm; Allah’a karşı, topluma karşı veya bizzat kişinin kendisine karşı olabilir. Allah’a karşı zulümlerin en büyüğü şirk ve riyakarlıktır. Nitekim riyakarlık Hz. Peygamber tarafından gizli şirk olarak tanımlanmıştır. Topluma karşı zulüm daha çok kamu haklarına tecavüz şeklinde tecelli eder. İnsanın kendisine zulmü ise; bedeninden ruhuna veya ruhundan bedenine şeklindedir. Ruhbaniyet (dünyaya tamamen sırt çevirmek) ruh namına bedene, fani ve bedeni zevklerin esiri olmak ise beden namına ruha zulme örnektir. Zulüm hangi türden olursa olsun göklerden öfke ve mutsuzluk inmesine yol açar. Zulmedenlere eğilim bile yaratıcı düzenin ateşine çarpılma sebebi oluşturur.

“Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.” (Hud 11/113)

Zulüm daima servet ve nimet şımarıklığı ile yan yana olmuştur. Zalimler bu uymanın kurbanıdır. Zalimleri iki şey daha yıkmaktadır; heves ve arzularla, bilgisizlik.

Zulmün üç başı

1. Yönetimde despotizm, 2. Emperyalizm (sömürü ve istila) 3. Cehalet (akıl ve ilim düşmanlığı)

Cehalet Kur’an dilinde karanlığın öteki adıdır.

Kur’an bütün düşmanlarını tek kelime ile özetlemiştir ve o kelime “zulüm”dür. Zulüm hem akıl düşmanlığının hem de hak ve adalet düşmanlığının adıdır.

“Hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Onlar savaşmaya son verecek olurlarsa, artık düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır. (Bakara 2/193)

Kur’an’ın zulüm dışında bir düşmanı yoktur. Şirk temel düşmandır ama unutulmamalıdır ki şirk büyük bir zulüm olarak nitelendirilmektedir.

“Hani Lokmân, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: “Yavrum! Allah’a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür.” (Lokman 31/13)

ZALİMLERE EĞİLİM GÖSTERMEYİN

Kur’an açık zulme işaret ettiği gibi örtülü (pasif) şirke de dikkat çekmektedir ve bu ikinci zulüm zalime seyirci kalmak şeklinde tezahür eder ve bu haliyle zulmün en kahpe halidir. Çünkü bu tür pasif şirk zalime yaptığı işin normal hatta iyi olduğu kanaatini verir, Pasif şirk, zalim üreten bir zulümdür. Zulme meşrutiyet kazandıran bir namertliktir. Bunun için Kur’an pasif zulme giden yolları tıkamıştır.

“Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.” (Hud 11/113)

Zulme pasif destek daha ziyade aydınlar ve servet kodamanları tarafından verilir. Bu iki zümre itibar görmek ve daha çok kazanmak için madde imkânlarını çekip çeviren zalim odaklara susarak, uyarmayarak destek verir. Aydınlar susunca zulüm kökleşir. Bu nedenle o coğrafyadaki zulümde orada yaşayan aydınların tartışmasız payı vardır. Aydının uyarı görevi yaptığı toplumlarda da zulüm olabilir ama egemen olamaz.

Kur’an servet sahiplerini ve aydınları birikim sahibi diye tanımlar. Çünkü teki bilgi diğeri mal ve servet biriktirendir.

“Sizden önceki nesillerden aklı başında kimseler/birikim sahipleri (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoysalardı ya! Ancak içlerinden kendilerini kurtardığımız pek az kimse bunu yapmıştı. Zulmedenler ise içinde şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve günahkâr kimseler oldular. Rabbin, halkları salih ve ıslah edici kimseler iken memleketleri zulmederek helâk etmez.” (Hud 11/116,117)

DARÜLHARP, İSLAMSIZLIK DEĞİL HUKUKSUZLUK ÜLKESİDİR

Geleneksel fıkıh yorumlarını dokunulmaz kılan siyaset dinciliği ‘savaş alanı (darülharp)’ kavramını Müslümanların egemen olmadıkları tüm topraklar için kullanmaktadır. Bu bir saptırma ve örtüdür. Darülharp ve karşıtı olan darülislam (barış alanı) tabirleri Kur’an’da geçmez ve darülharbin anlamı şudur; “Topraklarında küfür yönetiminin egemen olduğu ülke” veya “kafir liderin emir ve yönetiminin yürürlükte olduğu ülke”.

Oysaki bugün için darülislam hukuk devleti niteliği taşıyan, Darülharp ise hukuk devleti özelliği taşımayan yönetimlerdir. Ne yazık ki İslam’ı siyaset aracı yapan saltanat dincileri, darülharp sömürüsünde başarılı olmak için önce devleti, yönetimi sonra da hesaplarına uymayan Müslümanları kafir, zındık ilan etmekte, böylece yapay bir darülharp yaratarak sergileyecekleri kin ve şiddet siyasetine dayanak hazırlamaktadırlar.

İmam-ı Azam’a göre Müslüman yurdunun darülharbe dönüşmesi için şu üç şartın bulunması gerekir;

1. Müslümanların yurtlarına bitişik bir Müslüman yurdu bulunmamak,

2. Kendi imanına uygun olarak iman eden tek bir Müslüman olmamak,

3. Ülkede şirk ahkamı geçerli olmak. (Serahsi)

Fıkıhta bir usül şudur ki, bir ülke hakkında darülharp veya darülislam hükmü arasında karar verilemiyorsa darülislam şeklinde karar vermek gerekir.

Bir ülke neden darülharp ilan edilir; Çünkü darülharp olan ülkede İslam hükümlerinden rahatlıkla kaçmak mümkündür. Bir ülkeyi darülharp ilan ederseniz ceza hukukundan ibadetlere kadar tüm alanlarda dinsel yükümlülükler kalkmaktadır. Bu nedenle darülharp ilan ediciler bir taraftan istedikler kimseleri din dışı ilan ederek saf dışı bırakırken, bir yandan da dinin tüm kutsal icabetlerinden, dinsel yükümlülükten kurtulmuş olurlar.

Darülislam inanç yurdu değil barış yurdudur. Bu da hukukun egemen olduğu coğrafya anlamındadır.

TEK SAVAŞ GEREKÇESİ ZULÜMDÜR

Kur’an saldırı savaşına izin vermez. Dini yaymak için de savaşa izin vermez. Tek gerekçe zulümdür, zulme uğramaktır. Zulüm varsa savaş, bir insanlık borcu haline gelir.

“Kendilerine savaş açılan müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeğe gücü yeter. Onlar, haksız yere, sırf, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” (Hac 22/39,40)

Kur’an’a göre bu şartlar yoksa meşru olan sadece savunma savaşıdır.

“Size ne oluyor da, Allah yolunda ve, “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” (Nisa 4/75)

Din ayrılığı düşmanlık sebebi değildir. Başka dinlerdeki zalim olmayanlar sizin dininizdeki zalimlerden yeğdir. Bir ülkenin hayatı küfür üzere yürüyebilir ama zulüm üzere yürüyemez.

ZALİMLER ARASI YARDIMLAŞMALAR

“İşte biz, kazanmakta oldukları günahlar sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına böyle dost/yardımcı/ yönetici/(kılar)/ musallat ederiz.” (En’am 6/129)

Zalimleri yaratmış sürüleşmiş halk yığınları da büyük zalim zağarların yedikleri haramlardan birer kırıntı kapabiliriz diye onlara destek veren fino köpeklere benzer. Ve bu finoluğu bir başarı, kurnazlık ve beceri sayarlar. Bu yığınlar durumlarını anlayamadıklarından kendilerine doğru yolu gösterenlere de düşman kesilirler. Lut kavminin Hz.Lut’a gösterdiği şu namusluluk belgesi sözü söylerler;

“Kavminin cevabı ise sadece, “Çıkarın bunları memleketinizden! Güya onlar kendilerini fazla temiz tutan insanlar!..” (Bunlar temizlik ve dürüstlükte aşırı derecede titizlik gösteren insanlar) demek oldu.” (A’raf 7/82)

Zalimler ve yardakçılarının rahatsızlık sebebi, işte bu dürüstlüğe ve temizliğe düşkün olanlardır.

“Biz, Lût’a da bir hikmet ve bir ilim verdik ve onu çirkin işler yapan memleketten kurtardık. Gerçekten onlar kötü bir toplum idiler, fasık (Allah’ın emrinden çıkan kimseler) idiler.” (Enbiya 21/74)

Basit çıkarlar karşılığı sürüleşmiş bir toplum (kendi içinde bocalar ve kendi kuralları ile yaşarken), önce ilim ve hikmet düşmanı kesilmektedir. Unutmayalım ki Kur’an bu hale gelmiş bir ülkeden hicret etmeyi emretmektedir.

Kur’an şöyle diyor;

“Sen inci imal ediyor, inci satıyorsun. Bu toplumsa domuzlaşmış. Domuzların boynuna inci takmak için uğraşma. Çık git bu domuzlar yurdundan; huzur ve güveni başka topraklarda ara. Allah sana yardımcı olacaktır.”

ŞİRK BİR ŞEYTANCILIK DİNİDİR

Kur’an’a göre şeytancılık tevhide şirki bulaştırmak veya tevhidi şirkle kirletmektir. Kur’an şirke bir biçimde müdahil olan, payı bulunan, rol alan bütün unsurları ‘şeytan orduları’ olarak tanımlamakta ve bunların varacağı yer olarak cehennemi göstermektedir.

“Cehennem de azgınlara gösterilecek ve onlara, “Allah’ı bırakıp da tapmakta olduklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?” denilecek. Artık onlar ve o azgınlar ile İblis’in askerleri hepsi birden tepetaklak oraya atılırlar. Orada onlar taptıklarıyla çekişerek şöyle derler: “Allah’a andolsun! Biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.” “Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk.” “Bizi ancak (önderlerimiz olan) suçlular saptırdı.” “İşte bu yüzden bizim şefaatçilerimiz yok.” “Candan bir dostumuz da yok.” (Şu’ara 26/91-101)

En çarpıcı ayet; “Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk.” dir. Demek olur ki Allah her ne kadar en tepede bilinse de yanına berisine yedek ilahlar konunca yetki ve kudreti azalır, diğer sahte ilahlarla eş mertebeye gelir. İşte şirk budur! Şeytan ateist değildir. Onun Allah dışında bir mabut yaratmak hevesi de yoktur. Onun niyeti Âdemoğlunun Allah’ın güvenine layık olmadığını ispat etmek, insanı kendisine ibadet eder hale getirerek Allah’a ihanet etmesini sağlamaktır. Bunun en kolay yolu da Allah’ın yanına berisine yedek ilahlar koymasını temin etmektir. Çünkü bu bir kez yapılırsa diğer tüm sütunlar çöker.

“İş bitirilince şeytan da diyecek ki: “Şüphesiz Allah, size gerçek olanı söz verdi. Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim. Şüphesiz, zalimlere elem dolu bir azap vardır.” (İbrahim 14/22)

Tevhidi tahrip eden kuvvet olarak şeytancılık illa ki şeytana tapmak değildir. Tevhide ve Yüce Allah’a sırt dönen her türlü aykırılık şeytancılıktır. Dinin omurgası Kur’an dışına çıktığı anda bunun adı şeytancılıktır.

DİNDE ŞEYTANCILIĞIN ÖNCÜLERİ;

KİTABI TAHRİF EDENLER

Şeytancılığın esas dayanağı, Allah’ın gönderdiği ışığı insanın aleyhine işleten din temsilcileridir.

“İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak olarak indirdi. Kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra o konuda ancak; kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle, onların hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir.” (Bakara 2/213)

Ayetlerden anlıyoruz ki insanların tartışma, parçalanma ve kapışmalarının temelinde vahyin getirdiği temelleri anlatmak iddiasıyla ortaya çıkan din temsilcilerinin bozuklukları vardır. Bunlar dini şeytanın arzusu istikametinde kullanan dincilerdir.

“Vay o kimselere ki, elleriyle Kitab’ı yazarlar, sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, “Bu, Allah’ın katındandır” derler. Vay ellerinin yazdıklarından ötürü onların hâline! Vay kazandıklarından dolayı onların hâline!” (Bakara 2/79)

Dincilerin kötülüklerin sebeplerinden biri de Allah’ın gönderdiğini anlatmayı bırakıp hesaplarına gelen şeyleri yazarak Allah’a fatura etmek, böylece kendi koydukları kuralları dinleştirmektir. Kur’an bu noktada iki deyim kullanır;

1. Tebdil yani dinsel beyyineleri değiştirmek, aynı başlığın altına başka şeyleri koyup halka yutturmak, Zulüm odakları bu tebdili yaratanlarla savaşan, dini aslına döndürmek isteyen peygamberleri, muvahhit-mücedditleri bilakis tebdil ile suçlayarak bu insanları reformlarla dinde bozgun yaratmakla suçlarlar. Böylece kendi işledikleri tüm günahları iblis oyunuyla tevhidçi bilim ve düşünce insanlarına yüklerler.

2. Tahrif yani sözde anlam kaydırmaları yapmak, parantez açma oyunlarıyla sözü oturması gereken anlamın dışında bir yerlere oturtmak. İslam tarihinde maalesef bu usül şeytancılık yapanlarca sınırsız biçimde kullanılır.

İRİNİN ÜÇ OLUĞU

Kur’an’a göre şeytanı besleyen üç ana oluk vardır;

1. Ahbar; hahamlar yani Tevrat’ı saptıran Yahudi din adamları,

2. Ruhban; yani İncil’i saptıran Hristiyan din adamları,

3. Şeytan evliyası; Kur’an mesajını saptıran Müslüman yaftalı fırka rableri.

Kur’an’ın şeytanın orduları, şeytanın timi, şeytanın destekçi ve yardımcıları diye andığı gruplar hep bu üç zümreden çıkmaktadır.

“Yahudiler, “Üzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar ise, “İsa Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar! (Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe 9/30,31)

“Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele. O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve, “İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!” denilecek.” (Tevbe 9/34,35)

ŞİRK ÜRETEN SINIF; DİN SINIFI

Örtülü şirkin dini istila etmesinde en çok işleyen yol, din temsilcisi sayılan kişilerin rabler haline getirilmesidir.

“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp (Allah’ın yanına yöresine koyup), hahamlarını; (hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır” (Tevbe 9/31)

Min dünillah tabiri; Allah’ı bırakıp ta …demek değildir. Tam tersine Kur’an şirk çocuklarının Allah’ı inkar gibi bir tutumlarının olmadığı gereğine vurgu yapmaktadır. Müşriklerin yaptığı Allah’ı inkar değil, Allah’ın yanına yöresine yedek ilahlar koymaktır.

Müşrikler Allah’ı asla bırakmadılar. Yaptıkları Allah’ı tepeye oturtup O’nun altına yedek ilahlardan bir komite (panteon) yerleştirmekti. İşin bam teli buradaydı. Din adına istismar ve aldatmaların omurgasında da bu vardır.

Açık ve katıksız bir ateizm veya dinsizlik, şirke bulaşmış sahte bir dinden ve dinciden daha az tehlikelidir. Çünkü bu kimseler başkalarını aldatmak gibi bir namertliğe girmez, zaten şansı da yoktur ve bu ateizm gerçek dine dönüş umudunu asla kaybetmez.

Din adamlarını rab edinmek ise onları Rab diye çağırmak değildir. Peygamberimizin beyanı ile; din adamlarının birtakım şeyleri helal, bir takım şeyleri haram kıldığında gösterilen itaat şirkin ta kendisidir. Din adamlarının bu helalleştirme ve haramlaştırma gayretleri de şirktir. Burada kritik nokta meal ve tercümelerdeki kaydırmacadır.

Min dünillah; Allah’ın yanından, berisinden, ötesinden demektir. Min gayrillah ise kelime olarak ‘Allah’ın dışında’ demektir ki ayetlerde bahsedilen bu değildir. Min dünillah’ı, min gayrillah diye meal etmek tahriftir, Allah’ın ayetini değiştirmek, anlamını kaydırmaktır ki şeytancılık belgesidir.

Gayrillah kelimesi şirki değil putperestliği ifade eder çünkü orada Allah yoktur sadece putlar vardır. Dünillah kelimesinde ise Allah vardır ama yanında, altında, berisinde yedek ilahlar da vardır. İşte bu şirktir.

Dünillah yerine gayrillah kelimesini koyduğunuz anda Kur’an’daki şirk kavramını ortadan kaldırmış olursunuz.

Kur’an’da bu iki kelime de yaklaşık 140’ar kere kullanılmıştır. Her birinin verdiği mesaj farklıdır. Şirket (panteon meclisi) olmadan ve bu şirketin başına Allah oturtulmadan şirk doğmaz. Bir başka oyun da bağy kelimesinde oynanmaktadır. Bakara 213’ncü ayette bel kemiği bu kelimedir. Kıskançlık, doymazlık, azgınlık, dengesizlik, yalancılık, kibir, zulüm, zinakarlık gibi anlamlar taşıyan bağy, din sömürüsü yapan insan tipinin tüm özelliklerini tek kelime ile vermiştir.

“Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.” (Al-i İmran 3/19)

Bu ayette de kullanılan kelime bağy’dır. Demek ki din maskeli zulüm ve ahlaksızlıklar dini temsil durumundakilerce sergilenmekte ve bunların kötülükleri nedeniyle din kavga ve kan kurumuna dönüşmektedir. Bağy, esas anlamıyla ‘denge noktasından sapma’ demek olduğuna göre dini temsil edenlerin olumsuzlukları sapmadır. Sapma iyi niyetle bile olsa mutlaka kötülükle sonuçlanır. Daha çok sevap almak, daha iyi kul olmak için başlatılan sapmalar daha sonra sorun halini alır. Peygamberleri yüceltip Allah’ın oğlu veya şefaatçisi ilan edenler iyi niyetleri ile şirke bulaşırlar.

Tevhit, kişilerin iyi niyetleri ile değil vahyin ölçülerine sadakatle ayakta durur.

ALLAH İLE KUL ARASINA GİRENLER ŞİRK PUTUDUR

Kur’an iyi ve kötü kulları ile kendi arasında hiç kimse olmamasını kendisi bildirmiş ve onlarla baş başa olduğunu ifade etmiştir.

“Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları bana bırak (benimle baş başa bırak) ve onlara biraz mühlet ver.” (Müzzemmil 73/11)

“Beni, yarattığım kişiyle baş başa bırak.” (Müddessir 74/11)

Çünkü Allah kuluna şah damarından daha yakındır ve kendisi ile kulu arasında hiç kimse yoktur, olamaz da. Kimse bir başkasını Allah’a yakınlaştırmaktan söz edemez. Hiç kimsenin Allah ile kul arasında bekçilik, vekillik yapma hak ve yetkisi yoktur.

İslamiyet’te mabet için özel yere ihtiyaç olmadığı gibi bir lidere de ihtiyaç yoktur. İbadet sadece mescitlerde yapılan bir şey değildir ve resmi imam anlayışı geleneğin bir kabulüdür. İbadet için toplananlardan birisinin yapabileceği iş için kadro üretmeye hele bu kadroyu ücretli-karşılıklı yapmak uygun değildir.

Kur’an manevi hizmet veya irşat olayını ücretsiz-karşılıksız bir faaliyet olarak görür. ‘Biz bu ücreti İslam’a hizmet için alıyoruz, hediye olarak alıyoruz, hediyeleşmekse sünnettir’ demek olayı maskelemektir. En basitinden zaruriyet derecesine yükseltilmiş hediyeleşme o işten hasıl olacak sevabı yok etmek, sevabı para ile değişmektir.

Peygamberimiz şöyle buyuruyor; “Mahşer günü Allah’ın en şiddetli azabına uğrayacak olanlar, Peygamber giysisi, fiilleri ise saldırgan ve zalim (cebabire) davranışı olan kişilerdir.”

Kur’an toplumda üstünlük sebebi olarak sadece ilme yollama yapmaktadır. Takva sadece Allah ile insan arasında bir değerdir, insanlar arası değil. Kur’an insanlar arası üstünlük ölçüsü olarak liyakat ve ehliyeti esas almıştır ki ilim bu değerlerin başında gelir. Dindarlık ehliyet ve liyakat değildir.

Takvanın mükafatını sadece Allah verir, kullar değil.

DİN SINIFININ HARAM KAZANCA SEYİRCİ KALMA TUTKUSU

Süht kavramı (çoğulu Eshat) haram manasınadır. Yani sahibini utanç ve noksanlığa mahkum eden pis kazanca denir. Din sınıfı tarih boyunca bu pis kazancı elde edenlere seyirci kalmış, hatta kendisi bu pis kazanca tamah etmiştir. Kur’an pis haramın yenmesine din sınıfının üç kötülüğe daha seyirci kaldığını ifade etmektedir.

1. Günaha düşkünlük

2. Düşmanlığa düşkünlük

3. Yalancılık.

“Onlardan çoğunun günahta, düşmanlıkta, haram yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yapmakta oldukları şey ne kötüdür! Bunları, din adamları ve bilginler günah söz söylemekten ve haram yemekten sakındırsalardı ya! Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!” (Maide 5/62,63)

Din sınıfının eylemleri 62’nci ayette; yapmakta oldukları şey ne kötüydü…. diye amel cinsinden gösterilmiş ve 63’ncü ayette ise kötülüğe seyirci kalışları bir tür meslek, sanat gibi ifade edilmiştir.

“Dini, sultanlardan, kötülüğe alet olmuş haham ve ruhbanlardan başka kim yozlaştırabilir?” (Elmalılı Hamdi Yazır)

Din sınıfı denince; bir zümrenin din adına söz sahibi olarak kabul edilmesi, bu ekibin insanların dini-imanı hakkında hüküm verecek yetkilere sahip kılınmış olması, halkın kaçıncı sınıf dindar veya tamamen dinsiz olup olmadığına hükmedebilmesi anlaşılmalıdır. Müslüman dünyasında açık bir din sınıfından söz edilmez çünkü İslam Allah ile kul arasında hiç kimseyi görmez, kabul etmez. Söz edilirse sırıtır, tepki çeker. Bu nedenle din sınıfı hep gizli çalışır.

Kur’an dini; yeni bir din olmaktan ziyade yozlaştırılmış dini ıslah eden bir dindir. Şirk ise bir dinsizlik değil bir dinciliktir. Yani dinin gerçeğini saf dışı eden bir yozlaştırma ve istismar dinidir. Tüm zamanların en büyük belası dinsizlik ve inkar değil, ifsat ve istirmardır, yozlaşmadır yani dinciliktir. Müşriklerin tevhit inancıyla olan kavgaları Allah’ın yanına yöresine koydukları aracı-şefaatçı, alt ilahların yok sayılmasından kaynaklanmaktadır. Bu alt ilahları yok saydığı için Hz.Peygamberi atalar dinine karşı çıkmakla suçlamışlardır. Mekke’li Allahsızlar, dinsizler…. tabiri doğru değildir. Çünkü Mekke’li müşrikler Allah’ı biliyor, tapıyor, sadece yanına birilerini konduruyorlardı. Allahsız değillerdi. Bu söylemler şirk tanınmasın diyedir. Bu yapılırsa dinciler ve dincilik zihniyeti ortaya çıkar. Çünkü şirki gizleyip suçu sadece kafirlerin üzerine atmak en kolay ve basit olandır. Bu gizleme sayesindedir ki asırlarca birileri dincilikten ekmek yemiştir ve yemektedir.

Dehrilik te ateizmden ziyade şirkin bir türüdür. (Ahiret inancı olmayan bir türü.) Şirkte ahiret inancı ya yoktur ya siliktir. Dehrilerde ahiret inancı yoktur ama Tanrı inancı bir biçimde vardır. (Dehr zaman demektir.)

Şirke götüren sebepler

1. Düşünmemek (sanı ve tahmine uymak, peşin hükümlü olmak)

2. Bilgisizlik

3. Şüphecilik

4. Antropomorfizm

5. Boş arzuları, basit duyguları ilahlaştırmak

6. Kibir

7. Gelenekperestlik ve taklit

8. Baskı, zorlama

9. Refahla şımarma

10. Şeytan aldatması. (Prof. Suat Yıldırım, Kur’an’da Uluhiyet, s.285-299)

MÜŞRİKLER ALLAH DÜŞMANIDIR

Kur’an kendisini bizzat tefsir eden bir kitaptır. Bu yüzden tefsir edilen ayetlere müfesser, tefsir eden ayetlere de müfessir ayetler denmektedir. Tevbe suresi sondan ikinci suredir ve mesajları bu yüzden önemlidir.

“İbrahim’in, babası için af dilemesi, sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim, çok içli, yumuşak huylu bir kişiydi.” (Tevbe 9/114)

Bu 114. ayet şirk ve müşriklik tabirlerinin geçtiği tüm Kur’an ayetlerinin tefsiri manasınadır ve demektir ki şirke bulaşanlar peygamber babası bile olsalar Allah düşmanıdır.

“Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.” (Zümer 39/65)

Yani şirke bulaşmış bütün amellerin sonu hüsrandır.

“Ey iman edenler! Allah’a ortak koşanlar ancak bir pislikten ibarettir. Artık bu yıllarından sonra, Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe 9/28)

Yani; müşrikler bizatihi pisliktir. Müşriklerle nikâh caiz değildir. Ehlikitapla nikâh yapılabilir ama kâfir ve müşriklerle yapılamaz.

ŞİRKİN FIRKACILIK TUTKUSU

Kur’an dilinde fırkacılık, hizipçilik, hem dinde bölücülük anlamındadır hem de toplumu sınıflı hale getirme anlamında. Bunun ikiside tevhidden şirke geçişin göstergesidir., şirkin tezahürüdür. Kur’an bu illetleri; fırka, teferruk, hizip, şia, taife gibi isim ve fiiller ile kullanır.

“Allah’a yönelmiş kimseler olarak yüzünüzü hak dine çevirin, O’na karşı gelmekten sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden olmayın. (Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir.” (Rum 30/31,32)

“Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am 6/159)

Her şeyden önce Allah ile peygamberler arasında fırkacılık yasaklanmıştır. Bu ibadet Allah için bu peygamberler için mantığıyla hareket etmek bir fırkacılıktır.

“Şüphesiz mescitler, Allah’ındır. O hâlde, Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk etmeyin.” (Cin 72/18)

Sonra peygamberler ve kitaplar arasında da fırkacılık yoktur. Yol (sırat) arasında da fırkacılık yoktur.

“İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti.” (En’am 6/153)

Şatıbi’ye göre Fatiha suresi son ayetteki ‘magdubun aleyhim’ (kendilerine gazap edilenler) ile ‘dallin’ (karanlığa ve sapıklığa düşenler) ifadeleri tevhid yolundan sapan tüm İslam içi ve İslam dışı fırkaları kapsar. Bunlar Allah yolundan öteki yollara koyulanlardır ve tek olan yoldan sapılınca ‘teferruk’ yani parçalanma kaçınılmaz olur. Fırkacılık veya tefrika varsa tek yoldan sapma tartışılmaz bir biçimde vardır. Tek yoldan sapılmışsa fırkacılık kaçınılmaz bir bela haline gelir.

Fırkacılıktan kurtulma yolu da basittir; Hep birlikte ve sadece Allah’ın ipine sarılmak, fırkalara son vermek.

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin…” (Al-i İmran 3/103)

Fırkacılığın ikinci anlamı servet için yarışan sınıflar toplumudur.

Kur’an’ın şikayetçi olduğu fırkacılık sadece dinsel mezhepler ve fırkalar meselesi değildir. Fırkacılık tek Kur’an’ın ümmet dediği insanlığı ve toplumu parçalamanın ürünü olarak ortaya çıkıyor. İnsanlar arası servet farkları bulunması parçalanma değildir. Kur’an’ın istemediği emek karşılığı olmayan servetle toplumun mal ve evlat çokluğu yarışına sokulmasıdır. Mal ve evlat çokluğunda yarışan sınıflı veya şirk toplumundan tvhit toplumuna geçişin temel değerleri de; hayırlarda yarışmak (barış ve mutluluğa yönelik değerler üretmek) ve içten gelerek vermek yani paylaşmaktır. Demekki şirk toplumunda yarış tekasür ve tefahur’de yani mal ve evlatlardaki çokluk ile övünmede yarış, tevhit toplumundaki yarış ise hayırlar üretmede ve paylaşmada yarıştır.

İstenmeyen; birbirini sömüren sınıflara bölünmüş toplum ve tekamülün diyalektiğini pörsütecek derecede yarıştan uzak bir toplum.

İstenen sıfır gelir farklı bir toplum değildir. İstenen mizanı yani ahenk ve istikameti korumada kararlı toplumdur.

ŞİRKİN ZÜBÜRCÜLÜK VE MİŞNACILIK TUTKUSU

Kur’an kendisinin temsil ettiği din birliğinin parçalanmamasını, dinde kaynak olarak öne sürülecek alt-kutsal kitapların vücut bulmamasını emreder. Bu alt kitaplara zübür denilir. Peygamberimiz bunları mişna (mesnat) diye anmakta ve mişnaların ortalığı sarmasını bir çöküş belirtisi olarak göstermektedir.

Dini hizip kitaplarına bölmek ‘takattu’ olarak ifade edilmiştir ki kesip parçalara ayırmak, doğramak demektir.

“Şüphesiz bu (İslâm), tek bir din olarak sizin dininizdir. Ben de Rabbinizim. Öyle ise bana karşı gelmekten sakının. (İnsanlar ise, din) işlerini (kitaplarını)kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup (hizip)kendinde bulunan ile sevinmektedir. Ey Muhammed! Sen onları bir zamana kadar, gaflet ve şaşkınlıklarıyla baş başa bırak!” (Müminun 23/52-54)

Kitapta bölücülük her fırkanın kendi başı veya lideri tarafından yazılan kitapların dokunulmaz, eleştirilmez, değiştirilmez, sadeleştirilmez kılınması şeklinde alt putçuluklara vücut verir. Değişmez ve eleştirilmez olan sadece Kur’andır. Dahası zübürler edinme ayette ‘keyfe uygun şeyi bulmak’ gösterilmiştir. Yani istenilenin kitaba konması ve sonra onun değişmez olarak muhafaza edilmesi.

“Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz? Yoksa size ait bir kitabınız var da (bu batıl hükümleri) ondan mı okuyorsunuz? Onda, “Seçip beğendiğiniz her şey mutlaka sizindir” (diye mi yazılı?) (Onda keyfinize uyan her şeyi rahatça buluyorsunuz) ” (Kalem 68/36-38)

Mişna; dinin tanrısal kaynağının yerine geçirilmek üzere tartışma üstü ilan edilen kitaplara denir.

Tevhid dininde esas şudur; Allah’ın elçisi dışında tartışma üstü kişi, Allah’ın kitabı dışında tartışma üstü kitap kabul eden dinden çıkar. Kitap başkadır, tartışma üstü kitap başkadır. İkincisi sadece Kur’an’dır.

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur; “Kıyametin yaklaştığını gösteren belirtilerden bazıları şunlardır; şerir ve şirretlerin itibarlı, saygın tutulması, erdemli insanların zelil durumuna getirilmesi, sözün çoğalıp çalışmanın azalması, toplumda mişnalar okunup durmasına rağmen kimsenin bunlara karşı çıkmaması.” Sahabiler sordular; “mişna nedir ey Allah’ın elçisi?” Resul cevap verdi; “Allah’ın kitabı dışındaki tüm yazılanlar.”

Mişnacılık bu zihniyete uyanlar için mezhep kitabını ilk sırada, Kur’an’ı ikinci sırada tutar ki şirk yanı budur. Mişnalar sadece eskide kalmış Beniisrail rivayeti değildir. Bilakis hadiste belirtilen haliyle kıyamete doğru artacak yayınlar bütünüdür.

Şirk gelince üretilen tüm değerler mahvolur. Şirk musallat olduğu toplumu mahveden sinsi bir illettir. Şirk hem ahireti hem bu dünyadaki amelleri mahveder. Şirk tüm değerleri mahvettiği içindir ki bütün toplumların ve medeniyetlerin çöküş sebebi müşrikleşmektir Bazen toplumların mahfına gerekçe zulüm gösterilse de farklı bir şey yoktur çünkü şirk büyük zulmün ta kendisidir.

AÇIK VEYA BÜYÜK ŞİRK

Açık şirk uluhiyeti (tanrılık gücünü) birden çok kuvvetin birlikteliği olarak görmektir. Hristiyanların teslisi de bu cümledendir. Uluhiyeti bir birliktelik olarak değil de bir tek kuvvetin egemenliği olarak gördüğü halde o egemen kuvvetin yanına berisine yedek ilahlar koymaya da gizli şirk denir. Bu ilahlar bazen bazen itiraf edilir bazense hiç anılmazlar. Mesela riya gizli şirktir, Allah’ın yanına yöresine yedek ilah diye anılmaz. Yedek ilahlar daha çok şefaatçı, aracı, yaklaştırıcı gibi kamufle edici tabirlerle ifade edilir.

Gizli şirk deyimi Hz. Peygamber tarafından kullanılmış ve Muhammed ümmetinin en korkutucu tehdit unsuru olarak gösterilmiştir. Bu şirk Peygamberimizin ifadesiyle; “Güneşe, aya, heykele tapmak değildir. Bu şirk, Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek iş yapmaktır.” şeklinde tarif edilmiştir.

Peygamberimiz vefatına yakın son beş günde yanına girip çıkana şunları telkin etmiştir. “Seçkin insanları ve peygamberleri ilah haline getirmeyin” ve “Peygamberlerin mezarlarını, o arada benim mezarımı da mabetleştirmeyin.” Öldüğü sırada başı kucağında olan eşi Hz. Aişe bildiriyor; “Tanrı elçisi, ölümünü getiren hastalığında şunu vasiyet etmiştir. ‘Allah Yahudilere ve Hristiyanlara lanet etsin! Çünkü onlar peygamberlerinin mezarlarını mabede dönüştürdüler.”

Rab edilinenler arasında da bir hiyerarşi vardır. Buna göre Rabler hegemonyası; Peygamberler kademesi, sahabiler kademesi ve din büyükleri kademesinden müteşekkildir.

ŞİRK VE ŞİRK KODAMANLARINA İTAAT

“İnsanlar sana kıyametin vaktini soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Allah katındadır.” Ne bilirsin, belki de kıyamet yakında gerçekleşir. Şüphesiz Allah, kâfirlere lânet etmiş ve onlara alevli bir ateş hazırlamıştır. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Hiçbir dost, hiçbir yardımcı bulamayacaklardır. Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, “(Lanet olsun bize) Keşke Allah’a ve Resûl’e itaat edeydik” diyecekler. Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz (efendilerimize, mal ve kitlelere egemen güçlere, korku salanlara, karanlığı temsil edenlere, kodamanlarımıza, putlaştırdıklarımız kişilere) )önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar.” “Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.” (Ahzap 33/63-68)

Bu ayette tanıtılanların bir kısmı şerde yani haksızlık, zulüm ve kötülükte reistir, bir kısmı da ruhsal-manevi hayatı perişan etmede.

Kur’an tezi şudur; bu şer ve şirk öncüleri kendilerine itaat edenler buldukça palazlanır, yücelir, ilahlaşırlar. Bu şüreçten iki put doğar; maddi – sosyal hayata egemen despot ruh (Firavun) ve manevi-ruhsal hayata egemen Allah ile aldatıcı put.

“Tâğût’tan, ona kulluk etmekten kaçınan ve içtenlikle Allah’a yönelenler için müjde vardır. O hâlde, kullarımı müjdele! Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl (ve gönül) sahiplerinin ta kendileridir.” (Zümer 39/17,18)

Burada yatan iki mana şudur; taguttan yani despotik kişi ve rejimlere boyun eğmemek ve her fikri dinledikten sonra bunlardan birini özgürce seçmek. Bu anlamda Kur’an demokrasiyi özetlemektedir.

İBADET ŞİRKİ

En kolay düşülen şirk türü budur. Çünkü bu şirk Allah’tan başka ilah olmadığına, O’ndan başka zarar verecek, yarar sağlayacak, lütufta bulunacak, engel çıkaracak bir gücün bulunmadığına, tek Rab ve ilahın O olduğuna inanan, ancak işlerinde ve kulluğunda sadece O’nu esas almayan bir insanda ortaya çıkmaktadır. Böyle birisi biraz nefsinin hazzı, biraz dünyalık için belki de biraz halk nezdinde itibar ve ün için amel eder. Böylesinin amelinde Allah’ın bir payı olduğu gibi, nefsinin, halkın ve şeytanın da bir payı vardır. İnsanların çoğunluğunun durumu bu merkezdedir. Peygamberimizin şu sözüyle ortaya koyduğu şirk işte budur;

“Bu benim ümmetimde şirkin yürüyüşü, karıncanın yürüyüşünden daha sessizce, daha sinsicedir.”

Bu şekilde şirki ibadete bulaştıranlar için (riya ve menfaat karıştırılınca) o ibadet başlarına bela olacaktır. Ashabın en seçkinlerinden Ebudderda şöyle demiştir; “Allah’a ibadeti başınıza bela haline getirmeyin.”

İBADETTE ŞİRRETLİK

Bu deyimler Peygamberimize aittir. Peygamberimize, bir kadının gündüzleri oruç tutarak, geceleri de namaz kılarak geçirdiği söylendiğinde ; “Ne var bunda. Ben de oruç tutar namaz kılarım. Ama uykumu da uyur, yemeğimi de yerim. Sürekli namaz, sürekli oruç olur mu? Bana uyan bendendir. Benim sünnetime (tavrıma) ters düşen ise benden değildir. Şunu da bilin ki ibadet edenlerden şirretliğe sapanlar da olacaktır.” diye cevaplamıştır.

İbadette şirretliğin ilk belirtisi aşırılıktır. Diğer belirti ise amelin kendisi gaye değilken gaye edinince onu Allah’ın yerine koymuş olur ki bu şirk halidir. Amel, Allah’ın istediği insan olmanın araçlarından biridir. Bu aracı amaç haline getirenler Allah’ı bırakıp ta kendi çabalamalarına güvenme gibi bir noktaya gelirler. Bu hatayı işleyenler ne yazık ki onların Allah dedikleri , nefsin bir hayal putudur ve bu put onları Allah’a varmaktan alıkoyar.

EVLİYACILIK

Evliya inancı da şirkin en kahırlı musibetlerinden biri olarak gösterilmektedir. Şirkte en büyük tehlike evliya kültüdür. Yani Allah’a vardırıcı vasıtalar halinde birilerini bir tür yedek ilah gibi Allah ile kul arasına sokmak. Burada kötülenen evliya sadece müşriklerin taptığı putların ilahları değildir.

TARİKATLERİN DİNLEŞTİRİLMESİ

Tasavvufla tarikat farklı şeylerdir. Tasavvuf adıyla kurumsallaşmış disiplin Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in mistik yönlerini konu edinen ve insana bu yönde aydınlık kazandıran felsefi bir tavırdır. Bu sonuçta Kur’an üzerine çevrilmiş bir mistik bakıştır. Tarikat ise bu bakıştan yola çıktığını söyleyerek pratiklerinden kurumlarına kadar ayrı bir din oluşturmakta, bu dinde peygamberin tüm yetkileri şeflere verilmektedir.

Tarikatçilik zamanla ekonomik çıkarlara, siyasi çıkarlara bulaştırıldığı içindir ki Allah sevgisinden uzaklaşır ve din aktörlüğüne dönüşür. Bilgi ve erdemin yerini ilahlaştırılan gösteriş ve kişiler alınca da tasavvuftaki mürşitlik kurumu bilgi, ruh zenginliği, hizmet ve evrensellikten uzaklaştırılarak keramet bezirgânlığına, ecdat sömürüsüne ve klik taassubuna mahkûm edilir ve zaman gelir ki tarikatlar şirk ve tefrika üreten birer fabrikaya dönüşürler. Tarikatlar din içinde birer özel yol olmaktan çıkıp dinin bizzat kendisi olmaya başlarlar.

TARİKATLARA SOKULMUŞ ŞİRK UNSURLARI

1. Tarikatları Allah’a götüren en ideal yol saymak.

2. İman kardeşliği yerine tarikat kardeşliği icat etmek.

3. tarikat şeyhlerini kurtarıcı, erdirici, Allah’a yaklaştırıcı, şefaat edici kabul etmek.

4. Rabıta (müridi tüm zamanlarda ve mekanlarda şeyhin denetimine sokan ‘kişilik silme yöntemi’)

5. Tarikat şeyhlerini yanılmaz, masum kabul etmek

6. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır demek

7. Tarikat silsilelerinin peygamberimize çıktığını iddia etmek

8. Mürşide teslimiyet.

TÜRBEPERESTLİK

Rableştirilen kişilerin mabetleştirilen türbeleri şirkin görünümlerinden biridir. Peygamberlerin mezarlarını mabetleştirenlere lanet eden ve kendi mezarının mabetleştirilmesini kesinlikle yasaklayan Hz. Peygamberin ümmeti içinde binlerce kişinin mezarının mabetleştirildiğini görmek ürperticidir. Türbeler ziyaret edilir ama türbelere ve türbelerde ibadet edilmez. Türbe ahireti ve ölümü hatırlamak için ziyaret edilir.

FOSİLPERESTLİK

Kur’an dini her şeyden önce kişiye bağımlı halden kurtararak kavram dini haline sokar. Dinin kurucusu ve koruyucusu bir kişi veya kişiler değil Yaratıcı kudrettir. Bu nedenle barış ve esenlik anlamına gelen kavrama İslam ismi verilmiştir. Bu ismin başına peygamber ismi, kişi ismi, veya başka bir isim eklenemez.

MAUN SURESİ İHLALLERİ

Maun suçları, faillerini müşrik yapar. Bir kere bu suçların faillerinin ortak temel niteliği riyakarlıktır ve riyanın insanı müşrik yapacağında tartışma yoktur. Çünkü riya şirktir, en tehlikeli şirktir.

MAL TUTKUSUNUN GÖTÜRDÜĞÜ YER ŞİRKTİR.

1. Mal ve servet insanı şımartır, azdırır, zalimliği meziyet sayan bir ruh hali içine sokar

2. Bu ruh hali insanları küçük görme, ezme duygusunu da beraberinde getirir,

3. Bu duygu mal ve servet kodamanını Allah’a bile kafa tutacak bir azgınlığa taşır

4. Mal ve servetle şımaranlar ahiret hayatını da garantiledikleri yolunda bir kanıya sahiptirler

5. Servet ve refah şımarıklığının sonu şirktir

6. Azgınlık illetine tutularak müşrikleşen mal ve servet baronlarını hiç kimse kurtaramaz, böylelerinin hem dünyası hem ahireti mahvolmuştur

7. mal ve servet azgınları kendilerini çok güçlü sansalarda gerçekte yenilgiye mahkumdurlar

8. Mal ve servet azgınlarının şımarmaması için her türlü tedbir alınmalı, bu şımarıklığı besleyecek bir noktaya ulaşması engellenmelidir.

Hz. PEYGAMBERİN BEDDUASI

1. Başkalarına her fırsatta zorluk çıkaranlara bedduası;

“Allah’ım! Ümmetimin işlerini zora sokanların sende işlerini zora sok!”

2. Yeryüzünün korunması gereken doğal yerlerini tahrip edenlere yaptığı dua;

“Yerkürenin belirgin alameti olan değerleri/işaretleri/ yeryüzünün olmazsa olmazlarını yozlaştırıp bozanlara Allah lanet etsin!”

3. Parayı ilahlaştıranlara yaptığı dua;

“Gümüş ve altın paranın, kadifenin, süslü giysilerin kulu kölesi olan, yüzükoyun yere çakılıp gebersin. Yüzükoyun yere çakılsın da yerlerde sürünsün. Vücudunun her yanına dikenler batsın da o dikenleri çıkaramasın. O öyle biridir ki, bir şeyler verildiğinde hoşnut olur, birşeyler verilmediği zaman ise asla vefa göstermez.”

HÜKMİ DOMUZLAR

“De ki: “Allah katında cezası bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın lânetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile şeytanlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.” (Yanınıza) küfürle girip yine (yanınızdan) küfürle çıktıkları hâlde, size geldiklerinde “İnandık” dediler. Allah, onların saklamakta oldukları şeyi daha iyi bilir. Onlardan çoğunun günahta, düşmanlıkta, haram yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yapmakta oldukları şey ne kötüdür! Bunları, din adamları ve bilginler günah söz söylemekten ve haram yemekten sakındırsalardı ya! Yapmakta oldukları şey ne kötüdür! Bir de Yahudiler, “Allah’ın eli bağlıdır” dediler. Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın ve lânete uğrasınlar! Hayır, O’nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun, sana Rabbinden indirilen (Kur’an) onlardan birçoğunun azgınlık ve küfrünü artıracaktır. Biz onların arasına kıyamete kadar düşmanlık ve kin saldık. Her ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar. Allah, bozguncuları sevmez. (Maide 5/60-64)

Lanetlenip domuz ve maymuna çevrilmenin “gulül” ve “haram yeme” ile irtibatı kesindir. Gulül; kamu malları talanı anlamındadır. Gulül suçuna bulaşanlar, kitlelerin alın terini ve emeğini talan edenler katmerli domuz olmuşlardır ama onlara domuz muamelesi yapacak iman, şuur ve dirayette insanlara sahip bir toplumda yaşamadıkları için kendilerini insan olarak satmaktadırlar. Hem de en onurlu hatta çoğu kez cennetlik insan olarak.

Hükmi domuzlara cennetlik insan muamelesi yapanlara Allah’ın reva göreceği ise hiç kuşkusuz bela ve zillettir. Bir Müslüman karşısına dikilen domuza ne yapıyorsa hükmi domuza da onu yapmak gerekir.

ZATÜ ENVAT HASTALIĞI

Anadolu insanını hüsrana gömen ve din adına felakete sürükleyen gizli şirkin göstergelerinden birisi de zatü envat hastalığıdır. Teşhisi bizzat Peygamber tarafından konan ve günümüzde öncelikle türbeperestlikle birlikte seyreden bir yanılgıdır.

Zatü Envat, Hz. Peygamber devrinde putlaştırılan bir ağacın adıdır. Bir başka deyimle; dilek ağacıdır. Daha sonra bu ad örtülü şirkin sembolü olarak ta kullanılmıştır.

Huneyn savaşına katılan bir grup sahabe şunu anlatmıştır; “Hz. Peygamber ile birlikte Huneyn’e doğru yol alıyorduk. Kureyş putperestlerinin o yörede kutsal tanıdıkları büyük bir ağaç vardı. Putperestler her yıl belli bir süre bu ağacın altına gelir, silahlarını ağaca asar, orada kurbanlar keserlerdi. Bu süre içinde tüm dilekleri için bu ağaca bezler-giysiler astıklarından ağacın adı Zatü Envat konmuştu. Ağacın yanından geçerken Hz. Peygambere şu ricada bulunduk; “Ey tanrı elçisi! Sen de bizim için bir Zatü Envat belirlesen olmaz mı?” Peygamber şu cevabı verdi; “Allah, Allah! Siz ne cahil bir toplumsunuz? Siz önceki ümmetlerin geleneklerini mi ihya edeceksiniz? Sizin şu sözünüz Beniisrail’in Hz.Musa’dan put isteyen ve Kur’an da da geçen şu sözüne benziyor: “Ey Musa! Şu belde halkının taptıkları ilahlar türünden bize de bir ilah bul”

Bu olay Peygamberliğin bitimine yakın bir zamanda cereyan etmiş ve teklif yıllarca tevhid eğitimi görmüş bir nesil tarafından edilmiştir. Bu çok düşündürücüdür. Göstermektedir ki şirkin açık ve elle tutulur olanlarından kurtulmak şirkten kurtulmak değildir. İnsanı ta derinden vuran, din-Allah-Peygamber diyerek arkasında en zehirli putları insanın ruhuna ve kaderine musallat eden bela; kamufle edilmiş, kutsal cilasıyla sıvanmış maskeli şirktir.

BİZATİHİ ŞİRK OLAN EYLEMLER

1. Dinde zorlaştırma

2. Hilei Şer’iyecilik (Şeriata uygun hile)

3. Kurtulmuşluk iddiası

4. Allah’tan ümit kesmek

5. Allah hakkında suizan (Allah’ı bağışlayıcılıktan uzak despot gibi göstermek ve insanlığı kurtuluş olmadığına inandırmak)

6. Yalancı tanıklık

7. Büyücülük ve büyüden medet ummak

8. Üfürükçülük

9. Tılsımcılık ve muskacılık

10. Tayere (Uçan şeylere, kuşlara bakarak fal dile getirmektir.)

EN SİNSİ; EN ZARARLI VE EN BÜYÜK ŞİRK; RİYA

Riyanın her türlüsü şirktir ve en yıkıcı olduğu alan ibadetler bahsindedir. Peygamberimiz şöyle demiştir; “Allah rızası dışında bir gaye gözetenin bekleyeceği hiçbir karşılık olamaz.” (İbn Mübarek, Kitabü’z-Zühd,49) Ve şunu da buyurmuştur; “Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah’a şirk koşmaktır. Ancak benim söylediğim onların güneşe, aya, puta tapmaları değildir. Benim korktuğum bu şirk, Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve bir de gizli şehvettir.” (İbn Mace, Zühd 21)

Riya Allah’a oyun oynamaktır. Peygamberimizin ifadesiyle şöyledir; “Görünüşte Allah ve elçisinin emrettiğini yapar ama içinden başka şeyler peşinde olursan Allah’a oyun oynamış olursun. Riyadan sakının çünkü o Allah’a şirk koşmaktır.” (Heytemi, 1/68)

EN ŞERİR TİP MÜRAİ

İnsanların inanç kimlikleri geleneksel kabule göre dört tanedir;

1. Mümin; içinden inanan ve dili ile de bunu ilan eden kişi

2. Kafir; içinden inanmayan dili ile de bunu ifade eden kişi.

3. Münafık; İçinden inanmayan ama diliyle bunun aksini söyleyen kişi.

4. Müşrik; Allah’a inanan ama O’nun yanına yedek ilahlar koyan kişi.

Maun suresi bu kabule bir beşinci madde ekliyor; Mürai.

Mürai sadece inanç tiplerinin en şeriri değildir. O aynı zamanda mahlûklarında en şeriridir. Çünkü mürai Hz. Peygamber tarafından Allah düşmanı ilan edilmiştir. Allah’ın düşmanından daha şerir bir mahlûk var mıdır? Tanım olarak mürai; inanç durumu menfaatlerine göre sürekli değişen kahpe tiptir.

Mürainin taşıdığı temel inanç unsurları şunlardır;

1. Zahirde inanmışlık

2. İbadet ve taata devam

3. Riyakarlık

4. Din ve ibadette sağladığı itibarı halkın malını talan etmek için kullanmak yani çıkarcılık.

Mürai’yi diğer dört tipten asıl ayıran işte bu son madde yani çıkarcılıktır. Mürai daha çok menfaat sağlasın diye yalana ve riyaya başvurur. Nitelikli bir müşrik olan mürai, kısaca kahpe-dönek tip şeklinde tanımlanabilir. Allah düşmanlığının kurumu olan şirkin en kahpe temsilcileri mürailerdir.

“Münafık dışında iman gösterip içinde inkâr saklayan tiptir. Mürai ise kalbinde olmayan bir şeyi samimiyeti varmış gibi göstererek halkın kendisini ‘mütedeyyin’ sanmasını sağlayan tiptir. (Razi)”

NOT; Sayın Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün “Din Maskeli Allah düşmanlığı; ŞİRK” adlı eserinden derlenmiştir.

Detay için;

 

Din maskeli Allah düşmanlığı; Şirk (Kitap özeti)

Bu yazıyı okudunuz mu?

Atatürk’ün din anlayışı

Atatürk’ün din anlayışı

Atatürk’ün din anlayışı Din vardır ve lâzımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi; ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir