Anasayfa / Global siyonizm / Din savaşları
imanilmihali.com

Din savaşları

Din savaşı Allah’ın iradesine tamamen zıt olmasına rağmen maalesef devam etmektedir. Hem de en kanlı ve zalim şekilde. Şayet din savaşları bitseydi iman kazanır, tek din olur, insanlık esenliğe çıkardı. İster soğuk savaş deyin, ister sıcak, savaşın en yıkıcısı, kahırlısı daima din savaşı halinde sürer. Bu bir insan ve hayat gerçeğidir. ABD halkı hatta diplomatları, Başkan Bush’un Irak operasyonu ile ilk adımı attığı ‘temizleme ve dize getirme’ faaliyetlerinin O’na verilmiş bir misyonun icrası olduğuna inanıyor. Oswald Chambers’in ‘Dini nasihatlar’ kitabını elinde düşürmeyen ve radikal Protestanlar arasında öncü bir role sahip Bush, Oswald’ın haçlı seferlerini öven ve Çanakkale’ye Müslüman Türkler ile savaşmaya gidecek Anzac askerlerini cesaretlendirmek için vaazlarıyla ünlü olduğunu da elbet biliyordu.

Günümüzde ‘soğuk savaş’ artık ‘kutsal savaşa’ dönmüştür. İslam kültür ve medeniyetinin beşiği Irak’ın 2003 yılında hedef seçilmesi boşuna değildir. Bu arada siyonizmin (ve evanjeliklerin) Kudüs başkentli devlet hayalini ve Irak-Suriye-Güneydoğu Anadolu ve Kudüs bölgesindeki Müslümanların (geri gelecek yahudilere iskan imkanı tanınması için) ölüme veya göçe zorlanmasını, Türkiye güneyinde işgal edilecek Kudüs’e müdahaleyi engelleyecek kademeli tampon bölgeler teşkilini de hatırlamakta fayda vardır. Petrol ise bahanedir.

Din savaşlarının yenilenleri hep Müslümanlardır. Çünkü Müslümanlar bu çağda silahsız savaşıyor. Bundan kastımız top, tüfek değil. Kur’an’a uzak ve paramparça oldukları için ve hüccetleri (imandan ve bilimden doğan kuvvetleri) olmadığından kudret/silah olamıyorlar. Bilim, teknoloji, akılcılık, güçlü ekonomi, güçlü siyaset, yaratıcı devlet adamları Müslüman dünyada yok veya çok az. İslam bilim üretemiyor yıllardır. Bilakis üretene de kullananlara da mani oluyor. İslam dünyasının belki de en yıkıcı sorunu “nitelikli insan zaafı”. Acı olansa mevcut nitelikliler de rahatsız edici ve zararlı görülüyor. Yağcı, meddah, okşayıcı, soyucu efendilere kölelik etmeden yaşayamayan İslam, insanlık kervanında öne geçmeye de bu haliyle elbette layık değil. Gerilerde atık ve nal toplamaya daha çok müstahak.

Müslüman dünya bu salgın ve öldürücü ilimsizlik hastalığından kurtulamazsa iflah olamaz. Çünkü bu coronadan beter gafleti, Allah’a ve Sünnetullah’a isyan ve hakaret içermektedir. Dahası dıştan saldırı altındaki İslam, içeriden de sürekli ihanete uğramakta ve hep kaybetmektedir. Yakın vadede de kazanması çok zordur. Haçlı seferlerinin moda ismi ise “Batı Sömürgeciliği” veya “küreselciliği”dir.

İslam’a saldırıların başlıca üç hedefi vardır; sürekli yükselen ahir zamanın dini olmaya aday İslam’ı kötü gösterip sahne dışına itmek, çirkin gösterilen Müslümanların topraklarındaki kaynaklara el atmak, siyonist Yahudiliği ve Hristiyanlığı, Müslüman aleme karşı kazanacağı bir zaferle uyku/tükenme modundan uyandırıp, yeni dünyada etken hale getirmek.

Hristiyan inanç kargaşa ve kaos olmadan etkinlik ve güce ulaşmayı imkansız görür. Kaos olmazsa taraftar toplayamaz, yayılamaz. Bu düşünce Katolikler kadar, Protestan-reformcu Hristiyanlar ve Evanjelikler için de geçerlidir. Protestanlığın babası Luther (ölm.1546), “İncil kargaşa, skandal ve isyan olmadan tanıtılamaz… Tanrının dünyası; kılıcın, savaşın, tahribin, perişanlığın, zehrin dünyasıdır” tespitindedir. Batı bu sebeple İslam’ın rahmet ve sevgi dini olarak hayata geçmek isteyişini asla tartışmaz, halkların aksi düşünüyor olması da maalesef sonucu değiştirmez. Yazık ki ulusların kaderini halklar değil liderler belirlemektedir. Nitekim ABD halkının ve aydınların Ortadoğu savaşına karşı olması neticeyi değiştirememiştir. Bu medeniyet ve din eksenli kazanç ve egemenlik kavgasına bir de açık ekonomik çıkarlar eklenince iş iyice çetrefilleşmektedir. Ortadoğu’nun istilası fikri bunun en tipik örneğidir. Ortadoğu maalesef, çok yönlü çıkar tablosu açısından bir numaralı hedeftir. Halklarının cahil, Kur’an’a uzak, bilime kayıtsız ve birbirlerine düşman olması da düşmanların ekmeğine yağ sürmekte, adeta düşmana davetiye çıkarmaktadır. İçteki hain işbirlikçilerin hazırladığı uygun ortamlar da sömürgeciler için her şeyi daha kolay hale getirmektedir.

Yahudi ve Hristiyan dini emelleri, ekonomi ve enerji kaynakları ve elbette Kudüs gayesi Ortadoğu’yu ilgi odağı yapmaktadır. Türkiye toprakları ise başta su, petrol, bor, toryum, altın ve daha nice madenleri ile potansiyel hedef olarak beklemektedir. Lakin ülkenin şansı bu topraklara varis bulunmaması, Allah’ın yardımı ve ulusun direncinden çekinilmesidir. Elbette asıl hedef Türkiye ve İran’dır. Bu siyonist planlarda da aynen bu şekildedir. Dolayısıyla İslam alemi için ‘Sarı Öküz’ çoktan verilmiştir ve ülkeler tek tek sıradadır. İslam düşmanlığı Saddam ile ortaya çıkmış değildir. Bu sinsi plan çok daha öncesine aittir. Saddam, hain stratejik planların hazırlayıp iktidara taşıdığı satılık bir insan müsveddesinden ibarettir. Plan ve tahayyül ise çok daha eskidir, dönüm noktası daha doğrusu bahanesi ise 11 Eylül yalanıdır.

1940’lı yıllarda Batı’nın büyük düşünürlerinden biri ve Batı strateji servislerine sürekli bilgi aktaran bilgin-düşünür Arnold Toynbee (ölm. 1975) tarafından belirlenen bir strateji 1950’li yıllardan itibaren uygulamadadır. Toynbee; “ideolojiler çöküyor, insanlık büyük dinlerin bünyesinden yeni mutluluk reçeteleri çıkarmak için harekete geçecektir. Bu süreçte en karlı sonucu İslam alacaktır. Çünkü Hristiyanlığın aksine onun insanlığa vereceği çok şey vardır. Alkolizmanın, ırkçılığın, eşitsizliğin, Tanrı-kul arası ilişkilere müdahalenin bunalttığı insanlık İslam’ı sahneye çıkarmak zorunda kalabilir” diye düşünmektedir. Keza aynı Toynbee’ye göre uygarlıkların ayakta kalması ve gelişimi öteki uygarlıklara meydan okumasına ve meydan okuyanlara cevap vermesine (challenge and response) bağlıdır.

Batı, komünizmi ‘hedef’ (öteki) yapmıştı ama o ideoloji çökünce İslam tek meydan okuma hedefi kaldı. Çünkü İslam dünya yarınının dinidir, insanlık mutluluğudur, vereceği çok fazla güzellik vardır. Yine batılı düşünürler 21. yy ve sonrasının dinler yüzyılı olarak görmektedir. Bu tezleri alt alta yazınca da İslam’ın sahneyi doldurmaya adaylığı ve bir o kadar da hedef olacağı aşikardır.

Huntington’a göre; 1990 yılında Müslümanların dünya nüfusuna oranı % 12,4’tür. Bu rakam 2000 yılında % 29,9’a yükselmiştir. Katolik Hristiyanlık nispeten aynı kalırken, Ortodoks Hristiyanlık % 7,5’ten % 2,4’e düşmüştür. Budizm, Çin dinleri, kabile dinleri ise adeta erimiştir. Ateistlerde de durum aynıdır. İslam tüm oyun ve hilelere, baskı ve zulme rağmen aralıksız yükseliştedir. 2050 yılı civarında ise durum çok daha belirginleşecektir. Velhasıl Ortadoğu kaderi II. Dünya savaşı sonrası oluşturulan bu stratejiler üzerine dizgilenmiştir ve Saddam’lar, Humeyni’ler, Bin Ladin’ler sebep değil sonuç olarak erk’e kavuşturulmuştur.

Müslüman nüfusun yaygın ve kalabalık oluşu, gayenin ele geçirilmesinin imkansızlığı nedenleriyle temel strateji aslen savaştan ziyade İslam’ın içini boşaltıp ‘İslam olmayan bir ilkel gelenek yığınına’ dönüştürmek üzerine kuruludur. Bu başarılırsa Batı’nın İslam’a kayışı engellenecek, İslam ilkellikten doğan perişanlıkla hem çirkin görünecek hem de zayıflayıp geri kalacaktır. Şu ana dek aynen de öyle olmuştur. Hristiyanlık mensupları elbet masum değildir ama bu din içindeki saklı siyonist kışkırtıcıları da göz ardı etmek ve benzer gayelerin siyonizm tarafından d aynen güdüldüğünü unutmamak gerekir.

Yine an enteresan olanı şudur ki insanlığın umudu İslam, bizler sahip çıkamazsak ve tüm dünya saldırmaya devam ederse, tıpkı tefsir edilmiş Musaf (Hz. Ali’nin Kur’an’ı) gibi yok olup gidecek ve insanlık büyük bir nimetten mahrum kalacaktır. İslam’ı ilkelleştirmenin yolu ise Kur’ansızlaştırmaktır ve öyle de yapılmıştır. Çünkü Kur’an çağın çok ilerisindedir ve tedbir alınmaz ise Müslümanların Batı’yı geçmesi her daim mümkündür. O halde Kur’an ile ümmetin arası açılmalıdır. İslam’ı insanla çakışır hale getirdiler, bunu da İslam içi işbirlikçi ekipler kurarak yaptılar. İçi boş İslam ise Bedevi felsefesinden öte gidemezdi. Çağın ona ısınması ve onun çağı geçmesi mümkün olmazdı, olmadı.

Eski oryantalistler İslam’a hakaret ederken şimdi sahte İslam’a methiyeler düzmektedir. Özellikle Batılı siyasetçiler, sahte İslam temsilcilerini muhatap aldılar, sanal bu dini övdüler, hem dini boşaltıp, hem sahtesini yücelttiler. Kur’an İslam’ından rahatsız olanlar Taliban veya Bedevi İslam’ı istemektedir. Yani sözde İslam’ı. Buna da ılımlı İslam demekteler. Ya da demokratik İslam! Müslümanı İslam’a hizmet adına, kaosa hizmet ettiriyorlar, Kur’an dışı İslam’ı dindarlıkla eşitleyip, hurafe dinciliği dinin mümessili yaparak.

Dünyanın dört tarafındaki dinciliğin kurucusu, besleyeni, himaye edeni, geliştirip yönlendireni Batıdır. Hristiyan dünyası ve siyonist para babalarıdır ve bunlar daha iyi günlerimizdir. Yeşil kuşak adı altında geliştirilen bu strateji, Müslüman dünyanın uyanış ve aydınlanma sürecine de mani olan büyük bir beladır. Diğer yandan transhümanizm belasını başımıza saran küresel zihniyet tüm dinlere savaş açmış ve bilhassa tevhidi yok etmeye yemin etmiş durumdadır. Siyonizmin küresel manada tüm etki, gaye ve izlerini aynen taşıyan bu yeni din modeli, şeytanı ilahlaştırmak gayeli şeytancılıktan öte olmasa da dimağların masonik felsefe ile küresel prangaların neden ve nasıl aynı rotada olduğunu anlaması kendi kurtuluşları için elzemdir.

Küreselcilerin yeni din modelinde; güneş ikonunun şeytan amblemi olarak kullanılması, öjeni taraftarlığını desteklemesi, ketumiyet ve saklı seçilmişliğe önem vermesi, din ve tevhid düşmanlığı, tarihsel yalanlar uydurma mahareti, geleceğe dair bilimsel yalanları kutsaması, vahyi değil bilimi inkar edilemez mertebeye yükseltmesi, kötü niyet ve gerektiğinde zorlamayı esas alması, karanlık ayinlerde bulunması, şeytana adaklar adaması, kendilerini dünya insanlığından ayrı ve üstün görmeleri, kutsala rest çekişleri, fıtratı inkar gafletleri, algı operasyonu yalanlarıyla cana kast etmeleri, insanı makinelere (cinlere) mahkum ve köle etme dilekleri siyonist ruhu aynen taşıdıklarına delildir. Bu yüzden tüm şer güçler aynı cephededir, küreselcilerin tam adı siyonist küreselcilerdir, hepsinin ilahı şeytandır, keçi başlı Baphomet putlarının adıdır.

Olayın Hz. Süleyman mabedi ile alakası ise kilit noktadır ki tüm küresel şeytanların, emrine girdikleri karanlık güçlerden aldıkları bazı özellik ve ip uçlarıyla insanlığa üstün gelmeye çalışmaları, sihir ve kabala kaynaklı öldürücü büyülerle egemenlik tesisine çalışmaları tamamen gören gözün, masonik felsefenin ruhundan kaynaklanmaktadır. Hiram usta ile bütünleşen intikam yeminlerinde şimdi projelerinin son safhasına gelinmiş vaziyettedir ki bu da onlarca yıldır gizli ve kendilerince başarılı bir şeyler yaptıklarını göstermektedir.

İnsanlığın doğal akışından ayrı olarak farklı boyutta gerçekleştirdikleri bu sıçramanın cinlerle ve Parapsikoloji ile olan ilgisi kaçınılmazdır. Olayın tamamını görmek için yaşananlara sadece sağlık veya teknoloji penceresinden bakmak bu yüzden son derece yanlıştır. Çünkü tamamı bir bütündür ve küreselleşme oyunu tüm insanlığı şeytana, cinlere, şeytan uşaklarına köle etme gayretidir.

Tüm dinlerin ortak paydası Bir olan Allah’a imandır. Tevhid denen bu inançta, kulluk ve ibadet var, tekdüzelik yoktur. O halde ortak paydayı (tevhidi) yeryüzünün dini yapmak doğru olandır. Lakin bunun yolu tüm dinleri bir ve muteber kabul edip, Hristiyan mezheplerini birbiriyle, tüm semavi dinleri birbiriyle uyumlu hale getirmek ve ortaya çıkan bu melez dini de İbrahim’in tevhid dini diye yutturmak değildir. Kur’an alenen buyurur ki Hz. İbrahim’in dini İslam’dır, haniftir, ilk Müslümanlardandır. İslam’ın bu senaryoda kaybedecek bir şeyi yoktur çünkü birebir tevhidle uyuşmaktadır. Diğer dinler Allah’a iman hariç diğer yük ve yanlışlardan kurtulabilirse zaten tevhide girmiş olacaktır. Ama bunun için yedek tanrıları, şeytanları, kişileri ve dünyevi putları gönüllerinden çıkarmaları gerekir. Mucizeler gösterse de tüm peygamberler insandır, tüm kitap ve peygamberler Allah’ındır. El yazması kitaplara mecbur dinleri hak din diye yaşamak yersizdir, yanlıştır.

Türklerin ilk Peygamberi Hz. Muhammed (sav) değildir! Göktürk tabletlerinde bahsolunan (Oğuz Han) başka bir peygamberdir ki haniflik Türk için o andan itibaren zaten kader olmuştur. Bu asil ve ezeli millet çağlar boyu vardır ve Peygambersiz değildir. Hz. Peygamberden önce de devlet veya toplum olarak Peygamberle şereflendirildiği de muhakkaktır. Lakin konu açık değildir ve haddi aşmak sakıncalıdır. Şu var ki peygamberler azgınlık ve cehaletin zirve yaptığı yahut zor anlarda bahşedilirler. Türkler azmamış ancak kardeş kavgalarına tutuşmuşlardır. Yüce Allah bu sevgili ırkı bir arada tutmak ve kalpleri kenetlemek için, yeryüzüne ordusu kılacağı Ulusu hanifliğe yönlendirmek için Peygamberini göndermiş, O’na dev fetihler nasip etmiştir.

Hz. Muhammed’in Arap kavmi içinden güneş gibi doğmasından sonraysa insanlığa olan davetine riayet eden ilk millet olan Türkler, şaşalı, güçlü ve kahraman yapılarıyla, süregelen Gök Tanrı inançlarını İslam’da buldukları için Müslüman olmuşlardır.

Yahudilerin içinden çıkan İsa Peygamberin canına kastedenler de Yahudilerdir. Hz. Peygamberimize kast eden ve kafirlere maddi destek sağlayanlar da. Havariler Allah yolunda peygamberin yardımcılarıdır. Görevleri peygamberden duyduklarını eklemesiz, noksansız, uzak diyarlara taşımak ve tebliğ etmektir. Dini vasıfları yoktur. Azizlikleri, peygamberin yakınlığına mazhar olmaktan öte değildir. İslam dininde peygamberimizin yardımcıları yakınındakiler, sahabilerdir. Lakin kutsal değillerdir. Keza Hz. Musa Peygamberin yardımcısı da kardeşi Harun Peygamberdir. (Hz. Musa’nın Kur’an’da en çok bahsedilen peygamber olması çok uzun bir tekamülün son aşamasını damgalaması ve ikinci ve en büyük devreye geçişi hazırlamasındandır. İsrailoğullarının lanetlik isyanlarının tekamüle giden yolda yarattığı zorluklar da ayrı bir etkendir. Bu devre İsevilik’le başlar, Kur’an ile kemale erer.)

Hristiyanlığa sokulan Teslis inancı, pagan kültürü kaynaklı olup, Pavlus diretmesidir. (Barnabas İncil’i incelenecek olursa zaten dinin ve tebliğin Teslis’e tamamen karşı olduğu da anlaşılacaktır.)

Evanjeliklerin yedi kilisesi de, Hristiyanlığın önde gelen kutsal yerleri (Efes, Anı harabeleri, Noel Baba kilisesi, Sümela Manastırı vb.) ilginç biçimde Anadolu’dadır. Museviliğin de. Çünkü Anadolu toprakları kutsaldır. Tarih ve arkeoloji Peygamberler şehri Urfa’nın , Göbeklitepe’nin ve daha bir çok yerin sırrını çözecek, tüm dinlerin kavşağı Anadolu’nun değeri daha iyi anlaşılacaktır. Bu ise şu demektir; sayısız dini eser, ezliya, aziz, inanç, tarikat, tasavvuf izlerine sahip bu toprakalrı Yüce Allah, tek Tanrılı din inancını (Hanifliği) yaymaları için MÖ. 10.000 yıllarından da önce Türklere nasip etmiştir.

Karadeniz, Bingöl ve diğer doğu illerinden getirilen malzeme, taş ve ustalarla inşa edildiği anlaşılan Göbeklitepe halkının bu yerleşik kültürü yaklaşık 2.000 yıl önceden şekillendiğine göre bölgedeki Türk varlığı çok daha eskidir. Bu da neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir. Bu da; Türkler Anadolu’ya sonradan gelmemiş, baştan itibaren buradadır demektir. Dönemsel ve kısmi işgaller olsa da Anadolu’nun tamamında Türk rüzgarları hiç dinmemiş, Nuh tufanı (Ağrı Dağı) ve Hz. Adem’le eşinin konulduğu cennetin (Göbekli Tepe) dahi burası olduğu kabul edilirse, Göbekli Tepe’nin bilinen en eski ibadethane-mabet olduğu kabul edilirse Avrupa ve beyaz ırkın neredeyse tamamı atalarının Türkler olduğunu er ya da geç anlayacaktır. Keza Barzani ve Talabani aşiretleri de, Beyaz İsrail halkının % 92-95’i de Türk’tür.

Türki Cumhuriyetler, Orta Asya ırkları, Balkan nüfusu düşünülürse çoğu Türk ve Müslümandır. Türklük bugün 350 milyona varan bir nüfusa sahiptir ve dünyanın en yaygın beş lisanı arasında yer alan Türkçe ile doğudan batıya sadece Türkçe konuşarak seyahat etmek mümkündür.

Atatürk Mu kıtasından itibaren Türk izi sürerken, Türkçenin de doğuşunu araştırmış, söz gelimi ‘a’ harfinin ilk defa Türklerce kullanıldığını delillendirmiştir. Türkçenin birazı hariç tüm dillerin atası olduğunu ispata çalışan Atatürk, Güneş Dil Teorisi ile belge toplamaya çalışmıştır. Yazık ki bu çalışmalar O’nun vefatıyla sonlanmış, takip eden olmamıştır. Bugün bunları konuşmak, çalışma yapmak bile neredeyse yasaktır. Atatürk Türkiye’sinin atılım hamlesinin Atatürk’ün vefatından itibaren önce duraklayıp sonra gerilemesi tesadüf değildir. Yöneticilerin inançsız ve batıcı oluşu, halkla irtibatlarının kesik olması, kapasitelerinin yetersizliği ile o araştırmacı düzenin ruhu bugün yoktur.

“Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz.” Atatürk, 1923 (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, S. 66-67)

Hz. Peygamber ve Atatürk’ün hayatları çoğu noktada kesişir. Yetkili mercie gelmeden yaşadıkları, arayış ve üzüntüleri, sonrasında seçilmişlikleri, nihayet cihat ve zaferleri imana ve Allah’a sırt dayamaları, karanlıkları dağıtışları, evlatsız kalışları, ümmet ve milletin kalbinde müstesna yer edinmeleri, genç yaşta vefatları, kendilerinden ziyade ilkeleri yüceltmeye çalışmaları, görevlerini noksansız yapışları gibi pek çok ortak noktaları vardır. İkisi de Allah’ın sevgili kuludur, yardımına mazhar olmuştur. Türk halkı bu iki mümtaz nefasete birden sahip olmakla bahtiyardır. İslam ve Türklüğün talebi, tam bu noktada ikisine de biattir. Türkler Allah’a ve tevhide asla ihanet etmemiş, dine zulmetmemiştir. Bu yüzden Türk devletini, ne Çin, Moğol, Bizans, ne de Roma, ABD, İngiltere ya da bunların toplu koalisyonu yıkamamıştır.

Dinen peygamberden ve tebliğinden, dünyevi olarak Atatürk ve ilkelerinden uzaklaşan Türk ve İslam alemi bugün acınası haldedir. Çünkü ilkeleri bırakmış, kişilerin peşine düşmüştür. Türki Cumhuriyetler, Türklüğü unutmanın, Ortadoğu, Türklüğe ihanetin, İslam’ı Kur’an’sızlaştırmanın ve petrolle şımarmanın, Balkanlar, ihanet ve kanmanın, ayrışmanın, zulme ve şiddete teslimiyetin, Avrupa, inancını kişilere ve kiliseye teslim etmenin, bilimi inkarın, Ruslar komünizm ve Allah’ı inkarın, ABD, döktüğü Müslüman kanlarının, köleleştirdiklerinin, zulümlerinin, Uzak doğu ülkeleri, semavi olmayan dinlere saplanıp kalışlarının, şeytanın ve bilimin peşine takılıp maneviyata rest çekişlerinin ceremesini ödemektedir. Ülkelerin bugünkü halleri, Allah’a yakınlıkları nispetindedir.

Bu sayılan ülkelerin hiçbirinde beden ve ruh sağlığı aynı anda güzelle buluşamamakta, inançlar, hürriyetler, refah ve huzurlar aynı anda nasip olmamaktadır. Oysa Türkiye ve özelde Anadolu toprakları inanç yoğunluğu ve insanlık erdemini bir arada yaşayabilen yeryüzündeki tek yurttur. Parasız saadet, ölüme rıza, şehadet arzusu, esarete ve zulme isyan ancak bu mukaddes toprakların milletine hastır. İşte tüm dünyanın geleceği bu tevhid ve dürüstlük yani Türk-İslam medeniyetidir.

Türk halkı çok değerlerini unutmuş olsa da hala dünyanın en kıymetlisi, İslam’ın laik önderidir. Diğer ulusların ve bilhassa küresel mustariplerin örneği bu yüzden Türkiye’dir ki bugün Çin, Rusya ve ABD Atatürk’ü bizden iyi takip etmekte, örnek almakta, ders olarak okumaktadır. Mazlumların dini İslam, milliyeti Türklüktür. Çok yakında Türklük gönül bağlarını yeniden tesis edecektir. Osmanlı bu misyonla yola çıkmış ama Türklüğünü unutunca yarı yoldan dönmüştür. Çünkü devşirmelere, saltanata, cehalete, sefaya teslim olmuş, lale devirleri yaşarken etkileştiği kültürler sebebiyle kendi kültürünü deforme etmiştir. Küresel şeytani nizamı yere egemen kılmak isteyenler, tevhidin hakimiyetinin Türklük çatısı altında gerçekleşeceğini bildiğinden yaklaşık beş asırdır Türk’ü taciz etmekte temel değerlerini yok etmeye çalışmaktadır.

Bu yüzyılda tarihten alınacak derslerle diri ve kararlı olunabilirse Allah’a yardım etmek de mümkün olacaktır. İnsanlığın selameti de bu sayede gerçekleşecektir.

Hz. Peygamberin tek yaptığı kalpteki imanı hayata rehber kılmak, Atatürk’ün tek yaptığı Türklük ve İslam’ın unutulan değerlerini yeniden hatırlatmaktır. Batı, Hz. Peygamber ve Atatürk’ü inkara mecburdur. Çünkü aksi davranırsa tüm inanç kaleleri ve kapitalist düzenleri yıkılacaktır. Ama bu kaçınılmaz sondur ve zararın neresinden dönülürse kardır. Kilise Kur’an’a vahiy kırıntısı muamelesi yapmaya devam ettikçe kendi sonunu hazırlayacaktır. Çünkü savunduğu o dinin ve Peygamberin varlığının en büyük hatta tek delili Kur’an’dır.

Marksizm, globalizm, siyonizm gibi saçmalıklar düzmecedir, beşeridir, şer akıl ürünüdür, zorlama tedbirlerdir. Bu yüzden huzur, barış ve refah getirememiştir. Hayatın doğal akışına aykırı bu uydurma ideolojiler gelecekte de insanlığa güzel yarınlar hediye etmekten uzaktır. İslam ve Türklüğün tesis ettiği medeniyet ise haktır, kutsaldır ve gerçektir, doğru ve güzel olandır. Dünyanın bunlara tabi oluşundan evvel ise bu toprakların kendi insanlarının şehit kanlarının vebalini Türklükle ve İslam’la ödemesi, Öz’e dönmesi, Kur’an İslam’ına geri dönmesi, Allah’ı ve erdemi yeniden hatırlaması, sınavı idrak etmesi gerekir. Bu örneklik olmadan dünya insanlığının bu çatıda toplanması mümkün değildir. Bu da üzerimizde inatla oynanan oyunun sebebini gayet iyi açıklar. O halde bu örneklik hali bir vebal ve vazifedir, rica değil emirdir., farz mahiyetindedir.

Anadolu tüm medeniyetlerin beşiği olduğu gibi tüm dinlerin de yüceldiği, kurumsallaştığı bir dergâhtır. Dünyanın merkezi Anadolu ve onun güzel şehri İstanbul bu yüzden tüm gönüllerde yatan aslandır. Allah bu yurdu, yeryüzündeki ordusu olan Türklere nasip etmiştir. Doğu-batı, kuzey-güney, sıcak-soğuk, akıl-kalp akla gelen tüm cephe, blok, kutupların arasında tampon olan bu bölge tevhidle şekillenecek yeni dünyanın da baş ülkesi, baş kenti olacaktır. Sayısız nimet ve berekete, yer üstü güzellik ve yer altı zenginliğine sahip bu topraklar, şehit kanlarıyla sulanmış kutsal topraklardır.

Türk ve Müslüman aileden doğup bu vatanda nefes alıyor olmak en büyük nimetlerdendir. Ve bu nimetten sorulacağımız muhakkaktır. Ahde vefasız, nimete şükretmeden yaşayıp, imanın ve Türklüğün hakkını veremez isek bu hidayetler ahirette karşımıza azap olarak çıkacaktır. Yani Türk ve Müslüman olmak hem bir nimet hem bir vebaldir. Küreselciler gidişatı gördüğü içindir ki son kozlarını oynamaktadırlar. Şiddetle, cebren, zulmederek bu doğal ve kutsal gidişi çevirmeye çalışmaktadırlar. Kaderin ve Takdir-i İlahi’nin verdiği bu mesuliyetin talebi ise Kur’an İslam’ını Türklüğün yüce değerleri ile harmanlayıp cihana model olarak sunmak ve örnek vaziyette yaşamaktır.

Allah’ın vaadi haktır. Tevhidin yeryüzüne egemenliği yolunda gereken iman, salih amel ve cihad, bu mümtaz Türk-İslam medeniyetinin görevi, alın yazısıdır. Bu vaad mutlaka gerçekleşeceğine göre de şayet biz yeterince gayret sarf etmez isek sonuç değişmeyecek ama kaybeden bizler olacağız. O halde hemen şimdi Kuran ve Türklük ile yeniden doğmak zamanıdır. Şeriatçilerin etnik ve azınlıkçı asilerin verdiği zarar mevcut halkın huzurunu bozmaktan ziyade, tevhidin zaferini geciktirmektir. Bu vebal ise büyüktür. Modern zamanların cihadları, iblisin ordusunca sergilenen hamlelerin aynı silahlarıyla olmak zorundadır. Kaleme kalem, kurşuna kurşun, kılıca kılıç.

Salih amelin bu asırdaki karşılığı ise; kalp güzelliğinin ve yumuşak vicdanların insan hakları, eşitlik, özgürlük ve barışa yönlendirilmesi, iyilikten vazgeçilmemesi, bencillikten sıyrılıp tüm insanlığın tek beden görülebilmesidir. Mahlukatın ve tabiatın tamamı da bu şefkat ve sevgiden yararlanması gerekendir. İman ise; ümmetler ve dinler üstü bir kavram olarak sadece Allah’a çağırmak, sadece Allah’a sığınmak ve güvenmektir. Salih amel cennete, şer amel cehenneme, iman müjdelere, imansızlık azaba götürür.

İnsan olmak, onur ve erdemle, millî ve kültürel değerlere sahip çıkmakla, kutsala bağlı kalmakla, zulme direnmekle mümkündür. Şerre biat ve şeytanla işbirliği ise yapılacak en büyük hata ve gaflettir. Bugünden ve yarından vazgeçmek, nihai tabloda ‘kaybedenler’ listesinde yer almaktır. Bu ise sonsuz hayatta azap dolu asırlar demektir.

Gök gürlemesini, yıldırım ve yağmuru hala sıradan bir tabiat olayı olarak gören İslam toplumunun ilimle kucaklaşması ve imana terfi edebilmesi mümkün değildir. Ayetler Allah’a çağırıyorken bu tecellileri görmezden gelmek, Batı’nın kendi düştüğü çukura İslam’ı da çekme çabasıdır ki Batı’yı o çıkmaza düşüren de siyonist Yahudilik, kabala ve İblisin ta kendisidir. Buradan hareketle Batı kendi kurtuluşu için şu ara moralsiz ve hedefsiz olsa da çok yakında İslam ve Anadolu Türklüğü mihverine dönecek, bu inanç medeniyetine mecburen hicret edecektir. Acıdır ki bu göç Müslümanlara rağmen yaşanacaktır. Yani Kur’an’dan ayrı bir İslam yaşayan Ortadoğu, sergilediği tüm yanlışlara rağmen, Hristiyan dünyanın imana tekamülümü engelleyemeyecek ve örnek olamamakla karanlık akıbetini yaşamaya devam edecektir.

Batı’nın İslam olmasıyla hızlanacak tevhide dönüş hareketi ise inşallah küreselcilerin sonu olacak, Türk kudret ve kabiliyetinden feyz alacak Batı, aşkı ve aklı, din ve bilimi kaynaştırarak, asırlar süren gudubet yanlışlarını terk edecektir. Bu ilave güçle dünyanın değişen simasında şer güçlerin isyanı sürecek olsa da kurtuluşa eren insanlık, fıtrattan mahşere süren ‘insan projesinin’ yüz akı olarak, Allah’ın insana güven ve sevgisinin boş olmadığını da ispat edecektir.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Globalizm

Global veya küresel demek tüm yeryüzünü, içindekilerle, altındakilerle, üstündekilerle bütün olarak kaplayan demektir. Siyasi ve ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir