Anasayfa / BAŞ YAZILAR / Dinde bilmemek mazeret değildir
imanilmihali.com
Dinde bilmemek mazeret değildir

Dinde bilmemek mazeret değildir

Dinde bilmemek mazeret değildir

Akıl (idrak), şuur (bilinç) ve irade (tercih melekesi) insanın en kıymetli hediyelerindendir. Ruh ve vicdanla bütünleşen bu melekeler insanı diğer varlıklardan üstün kılan, yere ve cennetlere varis kılan meziyetlerdir ki diğer varlıklarda bunların hepsi bir arada yoktur. Bunların bahşedilmesindeki mana ise dinin anlaşılması ve dünya sınavının adaleti gereğidir. Yoksa sanıldığının gibi insan denen zalim, cahil ve nankör varlık dünyaya zulüm yapsın diye değildir.

İlahi düzende herşey ikili yani birbirinin tersi varlıklar şeklinde yaratılmıştır. Tek olan ise sadece Allah’tır. İnsan aklı sayesinde çirkin ile güzeli ayırt etmek sonra hürce dilediğini seçmek yetki ve hakkına sahiptir. Bu kişisel hürrİyetin, dinde ikrah yani zorlama olmayışının da kuralı ve ispatıdır.

İyi ve kötünün ise öğrenileceği pek çok yer vardır ki ata kabulleri, örfler, anne-babanın verdiği eğitim, okul hayatı, yaşanan tecrübeler buna örnektir. Kişisel ve toplumsal bazda zamane kabullerine göre tüm bu sayılanlar değişebilir olduğundan mutlak değildir. yani küçük bir çocuk ile yaşlı bir adamın aynı hareketi yaptıklrında alacakalrı tepki farklıdır.

İyilik ve kötülük gibi tüm zıt varlıkların bilimsel bir açıklaması da olamaz çünkü bu akıl kadar kalbi bir meseledir aynı zamanda ve kişinin mizacı, vicdanı, kalbi tesir eder. Dolayısıyla akıl yargı anlamında bağımsız değildir.

Sadece aklın egemen kılınması bizi yanlış yola götürür ki ispatı zor, görülmeyen, henüz bilinmeyen, şahit olmadığımız, birisinden aktarılan şeylerin kabul veya reddi bu yüzden tam doğru değildir. Dolayısıyla sadece aklı esas almak ve ispat istemek te doğru değildir?

Sadece kalbi olarak bir şeye iyi veya kötü etiketi yapıştırmak ta doğru değildir çünkü akıl ve bilim tersini söyleyebilir.

O halde mutlak olan nedir?

Mutlak olan, tüm kişi ve toplumlar için bağlayıcı olan ilahi emirlerdir. Çünkü onlar bizzat kural koyan (Yüce Allah) tarafından konmuş, kurallaştırılmış, adaletli hale getirilmiş, kalıcı kılınmış, tam aksiyle birlikte yaratılmış, anlatılmış, sonuçları anlatılmış şeylerdir. İlmin veya kalbin bu manada kalıcılığı yoktur. Yani insan kendi başına gerçeğin tamamına erişemeyeceğinden bir takım konular her halukrda gaybi yani bilinmez kalacak ve muamma hüviyetini koruyacaktır. değişkenlerden bazısı da bilinmediği için bilimsellik çöpe gidecektir.

İlahi irade, kuralları ile zamana ve topluma göre değişkenlik gösterse de ana esaslarda tavizsiz haliyle hep aynıdır ve değişmez. gaybı ve görüneni bildiği için sebep-sonuç ilişkisinde hata yapmaz, adil olduğu için haksızlık ve değişkenlik göstermez ve ahde sadıktır.

İlahi iradenin işareti gereği varsayılan eylemler akıl ve kalp ile bulunabilir ve aksini ispat mümkün değildir. İnsan beyin kapasitesi bakımından ne kadar ileri giderse gitsin bir sınırdan öteye asla geçemeyecektir ki bu sınır perde dediğimiz berzah alemidir.

Yaratılmak hissi, Yaratan’ın varlığını, Yaratan’ın varlığı fıtri maksat ve sınavı, kainat gaybı, dünya hali ahireti anlaşılır ve gerekli kılar. O halde akıl ve kalp yoluyla ilahi kudretin iyi veya kötü etiketlerinin kabulü makul insan için kaçınılmazdır.

Aksi bile olsa (ki değildir) ahiret olmasa, sorgu yapılmasa, ölen bir daha kalkmayacak olsa bile kulun iyi insan olarak yaşayıp bitireceği hayat ile kaybedecek bir şeyi yoktur. Bu felsefi yaklaşım iyi ve kötünün kabulünü en azından iyileri seçmeyi gerekli kılar ki isyan ve inatta direnenlerin gayesi kuralsızlıktır. Bu kuralsızlık isteği lutfedilen bunca nimeti sorgulamamak, Yaratan’ı anlamamak ve şükretmemek bakımından da oldukça sakıncalıdır. Aklın ve bilimin ispatına ihtiyaç duyanlar, kalplerinin katılaşmış olması veya umutsuzca korkmaları veya sonuca razı olmaları veya dünyaya düşkünlükleri nedeniyle böyle yaparlar. Bu mazeretleri çoğaltmak mümkündür.

Öte yandan düşünülür ve samimi olarak ele alınırsa dinin ve özellikle Kur’an’ın boşa çıkarılacak, yalanlanacak, bilim ve akıl aleyhine tek bir harfi bile yoktur. Anlaşılmaz olan ayetler vardır elbet ama bu yanlışlık-çakışma değil bizim henüz anlayacak hale gelemediğimiz içindir.

Kıyamete kadar baki kalacak bir eserin demode olması beklenemeyeceğine göre doğru olan her devirde esas olmasının sağlanmasıdır. Bu da iki başlıdır ki hem gelecek zamanlarda da ana ilkeleri devam edecek demektir hem de emir ve yasakları risalet yıllarındaki cüzi bilim seviyesine saplanıp kalmayacak demektir. Hele ki Kur’an’ın evrenselliğini sadece o zamana veya belli bir topluma nispet etmek, dinde içtihadı kapatmak, vahyi ve emredilen şeriati akıl ile sorgulamayı yasaklamak yapılacak en büyük kötülüktür. Bu sadece gelişmeyi ve cennet ahlakı ile ahlaklanmayı engellemez aynı zamanda ilkeleri de tartışılır hale gelir ki bu kolaycılıktır.

Değişmeyen ve mutlak olan iyi ve kötü tanımları bu yüzden sadece Kur’an’dadır.

Ahlak, imanın meyvesidir. Lakin ahlak örflerle, zamanla, kişilerle değişebilir haldedir. Yani mutlak olma bahsinde ahlak sınıfta kalır.

İbadet faslı da iyi ve kötünün terazisi olamaz çünkü değişik zamanlarda eda edilen veya edilmeyenleri bilmek mümkün değildir ve ibadetler barındırdıkları helal ve haramlar ile o dine, o zamana, o coğrafyaya has olabilir.

Tevhid ve takva ise değişmeyen ana kurallardır. Fıtrata ve misaka en uygun inanç manzumesi olan tevhid ve takva zaman ötesi, dinler ötesidir. Bunun adının İslam ile kıyamete kadar Müslümanlık olarak konmuşsa da Kur’an’da geçen pek çok bahis (namaz ve zekat gibi) diğer kutsal kitaplarda da (tahrif edilmemiş hallerinde) mevcuttur. Dahası içerik olarak tevhid ilk saniyeden başlayarak dirilişe ve cennetlerdeki yaşamın nihayetine kadar bakidir. Yani geçmişi ve geleceği tamamen kapsar.

O halde dinin değişmez ana esasları ve özellikle Kur’an buyrukları tüm insanlık için bağlayıcıdır. İyi ve kötü tanımları bu yüzden Kur’an’da aranmalıdır. Bunlar başka yerde arandığında ise yolun sonu çıkmaz olacaktır.

Ata kabullerinin şirke yatkınlığı, örflerin değişkenliği, başka toplumların uygulamalarının onlara has oluşu insana mantıklı başkaca seçenekte bırakmaz zaten.

Sınav; Kur’an’da işte bu sıralanan emir ve yasaklara uyma veya uymama sınavıdır. O halde doğru ve kaçınılmaz olan okumak, anlamak, nelerden sorumlu olduğunu bilmektir. Bilinmese de, okunmasa da herkes o kurallardan mahkeme edilecek ve akibete maruz kalacaktır. Yani Kur’an’ı okumamak, uygulamamak hakkı herkesin vardır ama hiç kimse o kurallardan ve vebalinden kurtulamaz. tercih her zaman kişinindir.

Baygınlık ve uyku halleri gibi bilincin devre dışı olduğu anlar, unutkanlık veya telaş durumları dinde ibadete has birer mazerettir. Savaş, yolculuk, hastalık gibi haller de mazeret grubundandır.

Lakin bilmemek mazereti sadece dinen reşit olmayanlar ile akli yönden yetersizlikleri bulunanlar içindir. Yani aklı yerinde bir reşit için bilmemek mazeret değildir.

Bunun en basit izahı şudur ki; Yüce Allah adil ve kolay sınavının tüm sorularını ve cevaplarını bir kitapta toplamış ve sınavın sadece bu kitaptan yapılacağını bildirmiştir. Sınavı/sınıfı geçmek isteyen her akıllı insanı okul hayatında yapageldiği gibi yapması gereken bu kitabı okumak ve sınava hazırlanmaktır. Alınacak zayıf notlar nasıl öğretmene veya o ders kitabına fatura edilemezse din de öyledir. Mesuliyet ve vebal o kitabı okumayanındır.

İnsan hayatında sayısız kitap, roman, makale, gazete okur. Ders kitapları ise bir yığın teşkil eder. İnsan zevk için veya mecbur kaldığı için bunları okur, tekrar okur, anlatır, sınava girer, ölene kadar çoğunu unutmaz.

Ama o insan Kur’an’ı okumakta gaflete düşer. Okusa da anlamadığı dille okumayı tercih eder veya buna zorlanır. Bilmez ki ahirette bu gafletin cevabını asla veremeyecektir.

İlk önce bu Kitap’ı kaleme alan (yazdıran) Yüce Allah’a (haşa) haksızlıktır. Küçücük beyinlerimizle yargılamaya veya ispata çalıştığımız Yüce Kudret, rahmeti ve celali gereği, bunları binlerce peygamberi ile bıkıp usanmadan o çok sevdiği insana tebliğ etmiş -ama insan o nankörlüğünü her zaman göstermeye devam etmiş- nihayet kalıcı bir eser şeklinde kullarına kurtuluşun reçetesi olarak göndermiştir. Korumasını da bizzat üstlenmiştir. Bu okuma gereği işte bu Yaratan’a şükran manasında elzemdir. Dahası acizliğimizin farkında olarak devasa kudretin sahibinin emrine uymamak ne demektir? Daha ilk kelimesinde “Oku!” diyen bir Yaratan’ın emrine karşı gelmek kimin haddinedir?

Sonra akıllı insan evine aldığı bir televizyonun bile önce kullanma kılavuzunu okur ki yanlış yapmasın. Ama aynı insan tüm hayatın rehberini okumakta gaflete düşer!

Okul sınavını geçmek için geceler boyu uyumadan kitaplar okur da, dünya sınavını geçmek için lazım olan kitabı bir türlü okumaz!

Neden okumaz?

Sanır ki okumazsa sorumlu değildir. Sanır ki okumamayı kendisi istemektedir. Sanır ki okursa korkular benliğini saracak, hayatı tatsızlaşacaktır. Sanır ki birilerinin ona dediği de aynı şeydir. Sanır ki okusa da anlayamaz. Sanır ki okumak günahtır. Sanır ki anlamadan (bilmediği dille) okumak yeterlidir. Sanır ki ihtiyarlıkta okumak için zamanı olacaktır. Sanır ki okuyarak birilerini kızdıracaktır. Sanır ki okumasa da birileri şefaat eder ve onu kurtarır. Sanır ki kelime-i şehadet getirmek yeterlidir. Sanır ki cennete gitmek kolaydır. Sanır ki Yüce Allah sadece rahmetten ibarettir ve celali yoktur. Sanır ki hadisle ayet aynı şeydir. Sanır ki o Kur’an duvarda da dursa sevabı yeter!

Oysa nankör, zalim ve cahil olan tüm insanlar, fert fert hayata gelmeden fıtratta yemin etmiştir. Her Fatiha’da da bu yemini tekrarlar. Okumamak en başında bu yemine sadık olmamaktır.

Okumamak ahde vefa etmemektir.

Okumamak zulümdür.

Okumamak şeytanın yemlerine kanmak ve yoldan çıkmaktır.

Okumamak Allah’a, Kur’an’a, rahmet peygamberine ihanettir.

Okumamak, akıllı olduğunu iddia edenlerin ahmaklığıdır.

Okumamak dinci tacirlerin oyununa gelmektir.

Yaklaşık 300 sayfa, 114 sure olan Kitabın okunmasını emreden Allah sadece okunmasını değil, anlaşılarak okunmasını emreder. Bu okuma işinin anlaşılan dille olmasını zorunlu kılar. Sevap için okumak ayrı şeydir, hayata rehber etmek için anlayarak okumak ayrı şey.

Her mü’min Kur’an’ı adeta kendisine yeni vahyediliyor gibi okumalıdır. Anlayarak, hissederek, düşünerek, anlatacakmış gibi, acizliğinden titreyerek, o muazzam kudrete şükrederek, tevbe ederek, secde ederek, gözlerinden yaşlar süzülerek, huşu ile okumalıdır.

Çünkü anlayarak okumak bir rica değil emirdir. Dini kavramla söylersek dini mazereti olanlar (Zihinsel engelliler, reşit olmayanlar vb.) hariç herkese farzdır.

Kur’an okundukça karanlık ufuklar dağılacak, muammalar çözülecek, konular anlaşılır, kirli oyunlar bilinir, kişiler tanınır olacaktır. Kur’an bir kere anlayarak okununca dahi kulun şeytana ve şeytanlıklara boyun eğmesi mümkün olmayacaktır.

Kur’an okundukça ibadetten ahlaka, ahlaktan salih amele, salih amelden imana geçiş mümkün olacak, kul Müslümanlıktan mü’minliğe adeta terfi edecektir. İman etmenin hazzını damarlarında hisseden kul okudukça Yüce Allah’ı hem sevecek hem korkacaktır. Kul okudukça Yaratan’ını tanıyacak, dünyanın sınav alanı olduğunu daha iyi anlayacak ve ahiret yurdu için çalışacaktır. Neden, kime, nasıl iman ve ibadet etmenin gereği, ahlakın yozlaşmamış hali, salih amelin dorukları anlaşılır olacaktır.

Kur’an okundukça şeytanın ve şeytanımsıların tüm şeytanlığı anlaşılır olacak, tüm kötülüklerin iblisin ahdi nedeniyle insan ve cin şeytanlarınca tezgahlandığı anlaşılacak, zulüm üreten bu pisliklerin ne oyunlar sergiledikleri de bilinir olacaktır.

İşte bu yüzden okunmalı, okutturulmalı ve hayata yansıtılmalıdır.

İşte bu yüzden dinciler insanlara okutmazlar ve dini arapçaya mahkum ederler. 

Okumayanlar için ise yaşasın cehennem demekten başkaca bir temenni kalmayacaktır. Allah’a vefasız, Peygambere sadakatsiz, dine isyankar bu insanlar için bu temenni az biledir.

Rabbim imanlı kullarını Kur’ansız bırakmasın. Amin!

Dinde bilmemek mazeret değildir

Bu yazıyı okudunuz mu?

Din ve Fıtrat

Allah’ın tek dini ama iki din tarifi, insanın tek doğru ama iki yaşam şekli vardır. ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir