Anasayfa / BAŞ YAZILAR / Dinde gizlenen gerçek şirk
imanilmihali.com
Dinde gizlenen gerçek şirk

Dinde gizlenen gerçek şirk

Dinde gizlenen gerçek şirk

ŞİRK

Çoğu insan şeytanın en büyük düşman ve şirkin en büyük sapıklık olduğunu duyar ama şirki kendisine yakıştıramaz ve şeytanlarla işi olmadığını düşünür. Kur’an’a mesafeli insanlar, müşriklerin, yani şirk koşanların, taştan ya da reçelden oyulmuş putlara secde eden insanlar olduklarını düşünür. Yine bu cahiller, müşrikleri sadece cahiliye Arapları ile sınırlı sanır.

Oysa şirk, sadece tahtadan oyulmuş putlara tapmakla sınırlı değildir ve sanılanın aksine pek çok zaman, coğrafya ve toplumda yaygındır. cahiliye arapları da bu anlamda kafir değil müşriktir. Kafir ile müşrik arasındaki devasa fark ise ilkinde Allah’ı ve dini inkar, ikincisinde Allah’ı inkar etmeden yanına yedek ilahlar, aracılar ve şefaatçiler koymak vardır ki araya konulanlara örnek türbelerdeki merhumlar, cinler, şeytanlar hatta dinin ileri gelenleri vardır.

Kulun Allah’tan başka rızasını aradığı, medet ve rızık beklediği her kim varsa veya doğru ve yanlışı kim söylediğinde itiraz etmeden benimsiyorsa, helal ve haramı belirleme yetkisini kime veriyorsa o, o kulun ilahıdır. Görüldüğü üzere burada inkar yoktur ama yedek ilahlar vardır ve bunun adı şirktir. Bu nedenle şeytanları masalımsı varlıklar-cadılar ve şirki eski zamanların cehaleti olarak görmek en büyük yanılgıdır.

Orman perileri masallarıyla büyütülen modern zaman insanlarının zaten bu aldanıştan öte gitmesi de mümkün değildir.

Şirk en büyük günahtır

Kur’an’a göre şirk, kaçınılması gereken günahların en başında gelir. Çünkü bu, ilahi kudreti reddetmeden taksimlere ayırmak suçudur ve varlık, yaratış ve yönetiş erkini Allah’tan kısmen de olsa alıp başkalarına teslim etmektir. Allah’la birlikte başka bir ilah edinerek O’na ortak koşmak demek olan şirk, afsızlığa mahkumdur.

“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisa 4/116)

Akıllardaki soru ise şudur neden şirk inkardan büyük günahtır?

İnkar cehaletten kaynaklanır ve tevbe kapısı her zaman açık olduğundan daima bir kurtuluş umudu vardır. Dahası inkar organize değildir ve çoğu zaman kişiseldir. İnkar mucizelerle, ayetlerle, meleklerle er yada geç boşa çıkar ama şirk hakikat bilindiği halde yani Allah’ın yüce kudreti yok sayılmadan ama bu gücü başkalarına pay etmek suretiyle yaratılanlara yaratıcı kudreti tahsis etmek demektir.

Buna örnek yerindeyse misal; fabrikada bir patron olduğu ve herşeye o sahip olduğu, sadece onun sözü geçtiği halde, maaşla çalışan, işe patronun aldığı yöneticilerden bir kısmının da patron gibi muamele görmesi, bazı işlerin o bazı yöneticilerce kotarıldığının iddia edilmesi durumudur. Küfrün misali ise çalışanların mesela o patronu tanımaması, görmemesi, kimin işleri idare ettiğini bilmemesi durumudur.

Şirkten sakınmanın önemi

Şirkten sakınmanın önemi buradadır. Allah’ın bu kadar önemle üzerinde durduğu, bağışlamayacağını bildirdiği, sapıklık olarak nitelendirdiği bir günah elbette ki Müslümanların en çok kaçınacakları durumdur, olmalıdır. Çünkü Kuran’ın pek çok yerinde Allah müminleri şirke karşı uyarmış, onları bu büyük kötülükten şiddetle sakındırmıştır.

“Hani Lokmân, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: “Yavrum! Allah’a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür.” (Lokman 31/13) şeklindeki öğüt buna örnektir.

Şirkin önemli olmasının bir diğer sebebi de insanın amellerinin boşa gitmesine ve hüsrana uğramasına neden olmasıdır. Bu gerçek Kuran’da şöyle bildirilmektedir:

“Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.” (Zümer 39/65)

Bu nedenle Allah’a şirk koşmak afsızlığa mahkumiyet, ebedi cehennem demektir. Allah’ı seven, Allah’tan korkan ve O’nun rızasını uman bir kişinin dikkatli olması ve bunun için de öncelikle onu tanıması, nelerin şirkin kapsamına girdiğini bilmesi gerekir. Bilen sakınacaktır lakin şirk, tüm halleriyle bilenebilecek bir bela da değildir. Bu nedenle Peygamberimiz dualarında sürekli olarak “bilindik ve bilinmedik şirklere düşmekten” Allah’a sığınmaktadır.

Şirk konusundaki en mühim hata kulun kendisini tehlikede görmemesidir. Çünkü bu durumda kul tedbir almayacak ve kanacaktır. Dahası şirkin nereden kaynaklandığını, şeytanın rolünü bilemeyeceği için ot gelip saman gidecek neticede o hiç okumadığı okusa da anlamadığı Kur’an’ın şefaatinden de mahrum olarak cehennemi boylayacaktır.

Akıl bizlere emreder ki şirk şakaya alınamayacak bir meseledir ve üzerinde düşünülmesi gereken bir tevhid düşmanıdır. Şeytan süslü aldatmacalarla kendisini, soyunu, dünya hayatını, nefisleri, ibadetleri, putları, kişileri ve varlıkları ilahlaştırmayı güzel gösterir. Hakikatten uzak zavallı insanlar ise akıl nimetinden yoksun olarak kanar ve aldanırlar.

Şirkin mahiyeti

Şirk, kelime manası olarak “ortaklık” demektir. Dini terim olaraksa Allah’a varlık, yönetim ve yaratışta ortaklar tanımak demektir. Kuran’da şirk, herhangi birşeyi veya herhangi bir kimseyi ya da herhangi bir kavramı, değerlendirme, tercih etme ya da ona önem ve kıymet verme veya onu üstün tutma bakımından Allah’la eşit, benzer veya daha ileri bir düzeyde görmek ve bu anlayışla hareket etmek anlamında kullanılır. Kuran’da bu tutum Allah’tan başka İlah edinmek olarak tanımlanır.

Kuran’ın en temel mesajı, imanın ve İslam’ın ilk şartı Allah’tan başka ilah olmadığıdır. Bu mesaj, “La ilahe illallah” hükmü ile pek çok kereler tekrarlanır ve yaratılanların hiçbiri ilah olamaz. Yaratılmayan sadece Allah’tır.

Şirkin manası iblisin ahdinde derinlik bulur ki küfürle şirkin bir diğer ayrışma noktası budur. İblis insanın yaratılması esnasında isyan ederek imanlı kullar hariç insanları Allah aleyhine ayartmaya yemin etmiş ve Yüce Allah’tan kıyamete kadar süre almıştır. Bu ayartma da asla inkar yoktur çünkü gerçeği çıplak gözle gören iblis inkar etmez ama insanları kandırarak gücü paylara böler ve itikadı da bu sayede zayıflatmak gayesi güder.

Rızkı, medeti, nimeti, şifayı, hayatı ve ölümü veren sadece Allah’tır. Mülkün, ilim ve kudretin tek sahibi sadece Allah’tır ve şirk işte bu “sadece” kelimesini ortadan kaldırmak niyetindedir.

“Siz, Allah’ı bırakarak ancak putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Allah’ı bırakarak taptıklarınızın size hiçbir rızık vermeye güçleri yetmez. Öyle ise rızkı Allah’ın katında arayın. O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (Ankebut 29/17)

“Onlara dünya hayatının örneğini ver: (Dünya hayatı), gökten indirdiğimiz yağmur gibidir ki, onun sebebiyle yeryüzünün bitkileri boy verip birbirine karışırlar. Fakat bütün bu canlılık sonunda rüzgârın savurduğu kuru bir çer çöpe döner. Allah, her şey üzerinde kudret sahibidir.” (Kehf 18/45)

İlahi nizamda yöneticiler, varlık ve etkenler, emri yerine getirenelr elbette vardır ama bu kudretli olmak hali değil kudret emrinde iş yapmak halidir. Allah’ın yarattığı varlıklar sanki sahibiymiş gibi görünen güç ve kuvvet ise gerçekte ve sadece Allah’a ait olan sonsuz gücün onlardaki bir yansımasıdır. Allah dilediği anda bu gücü kendilerinden geri alabilir. Bu nedenle bir varlığı, şeytanı, cini, yaratılmışı, nefsi, kimseyi, Allah’ın kendisine bu dünyada geçici olarak ve imtihan için verdiği güç ve kudret nedeniyle gözde büyütmek, bu gücü ona aitmiş gibi görmek onu ilahlaştırmaktır.

“Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” (Hac 22/74)

Samimi bir mümin ilk önce imanını “muvahhid”, yani Allah’ı Bir’leyen, O’na hiçbir şeyi şirk koşmayan bir temel üzerine kurmalıdır. Herkes ve herşey varlığını sadece Allah’a borçludur ve Allah dilediğini yok edip dilediğini yaratmaya muktedirdir. Herkese herşeyi veren de Allah’tır. Bu, Allah’a göre çok kolaydır. Allah her yerde ve herkeste değişik şekillerde tecelli eder. İnsanlar çevrelerinde hep bu tecellileri seyrederler. Allah’a iman eden bir insanın, hiçbir şeyin Allah’tan bağımsız müstakil bir varlığı olmadığını bu şekilde kalbine iyice yerleştirmesi gerekir. Ancak bu gerçeğe uygun bir inanç, düşünce ve davranış biçimi içerisinde bulunduğunda şirke düşmekten kendini kurtarabilir.

Şirkin mazereti olmaz

Din ve imana ait hakikatlerin olduğu gibi günah, şirk ve haram gibi suçların da tanımı sadece Kur’an’dadır. Hakikat ve şeref sadece Kur’an’dadır.

Kur’an dışında tanımlar yapmak ve Kur’an emirlerinden başkaca istikametleri de doğru kabul etmek yanlıştır. Örneğin bir kimsenin hoşnutluğunu Allah’ın hoşnutluğuna tercih etmek, Allah’ı razı etmek yerine onu razı etmeye çalışmak demek ayrı bir İlah edinmek demektir. Bir kimseden Allah’tan korkar gibi hatta daha fazla korkmak, onun korkusuyla Allah’ın emirlerini ya da hoşnut olacağı fiilleri terk etmek de aynı anlamdadır. Bir kimseyi Allah’ı sever gibi sevmek, o kimseyi Allah’a ortak koşmak, onu Allah’ın yanı sıra başka bir ilah olarak görmek anlamına gelir.

Bir kişi din içindeki gerekleri yapmaktan çevresi veya ailesi için vaz geçiyor veya yapmaktan korkuyor ve çekiniyorsa bu da risklidir. İnsan elbette ailesine sevgi ve saygıda kusur etmez ama onlar kendisini şirk koşmaya çağırırlarsa o zaman ne yapılması gerektiğini de yine Allah Kuran’da bizlere şöyle bildirir:

“Biz, insana, ana-babasına iyilik etmesini emrettik. Şâyet onlar seni, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, bu takdirde onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak bana olacaktır ve ben yapmakta olduklarınızı size haber vereceğim.” (Ankebut 29/8)

Nefse tabi olmak da şirke yelken açan bahtsızlıklardandır. Kuran’da peygamberin yanında yer almamak için nefisleri adına bahaneler öne süren insanların durumundan şöyle bahsedilir:

“ … Onlardan bir başka grup da, “Evlerimiz açık (korumasız)” diyerek Peygamberden izin istiyorlardı. Oysa evleri açık (korumasız) değildi. Onlar sadece kaçmak istiyorlardı. (Ahzap 33/13)

Sınav hayatın kendisidir, devamlıdır ve günün şartlarına göre durum ve meseleler değişir. Bugün kılıçla cihada davet yoksa da cihad da süreklidir. Nefsi tercih edip, heva ve hevese uyup başkalarından korkmak veya başkalarının rızasını aramak veyahut başkalarının emrini beklemek nefsi veya o başkalarını yüceltmek, ilahlaştırmaktır. Mazeret ve bahane üretmek kolay olsa da şirkin mazereti yoktur.

“O gün zulmedenlere mazeretleri fayda sağlamaz, Allah’ı razı edecek amelleri işleme istekleri de kabul edilmez.” (Rum 30/57)

Kişi ve varlıkları veya nefsini kural belirleyici, ortam sağlayıcı veya zorunlu şart gören bir yaklaşım, Allah’ın dışında bir kural koyucu atamış, yani o şeyi Allah’a şirk koşuyor demektir.

Allah’a ortak koşan birisinin, mutlaka ortak koştuğu şey için, “bu bir ilahtır”, demesine gerek yoktur. Bilerek veya bilmeden o şeyi esas kabul ediyorsa bunu dille söylemese de ameli ortak koşmaktır. Çünkü şirk evvela kalpte doğar ve sonra tüm kalbi, düşünce ve niyetleri ve amelleri kaplar.

Şirk koşan insanlar Allah’ı inkar etmezler. Zaten inkar varsa bu şirk değil küfürdür. Müşrikler kendilerinin şirk içinde olduklarını da kabul etmezler.

“Onları tümüyle (mahşere) toplayıp da Allah’a ortak koşanlara, “Nerede, ilâh olduklarını iddia ettiğiniz ortaklarınız?” diyeceğimiz günü hatırla. Sonunda onların manevraları, “Rabbimiz Allah’a andolsun ki biz (O’na) ortak koşanlar değildik” demelerinden başka bir şey olmayacaktır. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve iftira edip durdukları şeyler (uydurma ilâhları) onları nasıl yüzüstü bırakıp kayboluverdi? (Enam 6/22-24)

Müşrikler kaç çeşittir?

Müşriklik nefsi, şeytanı, kişileri, varlıklar gibi sayısız şeyleri ilahlaştırır ve ilah ettikleri şeylere bakılınca da sapıklık ve düşkünlükleri daha iyi anlaşılır.

Ehl-i Kitap

Kitap ehli, Kuran’da Hıristiyanları ve Yahudileri tanımlamak için kullanılır. Kendisine kitap verilen bu gruptan büyük bir kesim hahamların ve rahiplerin şeytanlığı sayesinde hak dinin özünden uzaklaşarak, şirke dayalı bir din anlayışına sapmışlardır.

Hıristiyanlar en başta peygamberleri Hz. İsa’yı, yahudiler Üzeyir’i ilahlaştırarak şirke düşmüşlerdir.

“Andolsun, “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kesinlikle kâfir oldu. Oysa Mesih şöyle demişti: “Ey İsrailoğulları! Yalnız, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Kim Allah’a ortak koşarsa, artık, Allah ona cenneti muhakkak haram kılmıştır. Onun barınağı da ateştir. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.” Andolsun, “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyenler kâfir oldu. Hâlbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir ilâh yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmezlerse, andolsun onlardan inkâr edenlere elbette, elem dolu bir azap dokunacaktır.” (Maide 5/72,73)

“Yahudiler, “Üzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar ise, “İsa Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar!” (Tevbe 9/30)

tahrif edilmiş Tevrat ve İncilin bugünkü halleri şirke hizmet eder mahiyettedir ve yukarıda anılan yanlışları yasalaştıran bu tahrif edilmiş kutsal kitaplar (!) modern Hristiyanlık ve Yahudiliğin simasını teşkil etmektedir. Onlarla oturup kalkmamak bu yüzden Kur’an emridir ki onlarla temasta ısrarcı olanların varacağı nokta er ya da geç onlardan olmaktır.

Bu iki kesim aynı zamanda din adamlarını ilahlaştırmakla da şirke batmıştır ki burada öne çıkan husus din adamlarına fetva yoluyla helal ve haram belirleme yetkisinin (tahrim) verilmesidir. Bu din adına hüküm koymak yetkisi yani ilahlık vasfı olduğu için şirk suçunu teşkil eder. Çünkü din ve hüküm sadece Allah’ındır. Peygamberlerin dahi dina dına hüküm koyma yetkisi asla yoktur.

“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe 9/31)

Müslüman dünyanın bu kesime İslam’ı tanıtması, onları nasihat ile hakka çağırması da bir Kur’an emridir.

“De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâh edinmesin.” Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun, biz müslümanlarız.” (Al-i İmran 3/64)

Anılan dinlere mensuplar içerisinde elbette iman edenler, şirke uzak duranlar vardır ve bunları müşriklerden ayırmak vicdan borcu ve Allah emridir.

“Onların (Kitap ehlinin) hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde, gece saatlerinde ayakta duran, secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okuyan bir topluluk da vardır. Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar. İyiliği emrederler. Kötülükten men ederler, hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar salihlerdendir. Onlar ne hayır işlerlerse karşılıksız bırakılmayacaklardır. Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları bilir. (Al-i İmran 3/113-115)

“Kitap ehlinden öyleleri var ki, Allah’a, size indirilene ve kendilerine indirilene, Allah’a derinden saygı duyarak inanırlar. Allah’ın âyetlerini az bir değere satmazlar. Onlar var ya, işte onların, Rableri katında mükâfatları vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.” (Al-i İmran Suresi 3/199)

Kişileri ilah edinenler

Bu konuda Kuran’da verilen en belirgin örnek Firavun’un kavmidir. Örneğin ilk noktası Firavunun kendisini ilah kabul etmesi, ikinci noktası kavmin onun iddiasını korkuyla kabul etmesi ve üçüncü noktası firavunun etrafındakilerin de bu müşrik düzenden elde ettikleri menfaat nedeniyle sisteme ayak uydurmalarıdır.

“Hemen (adamlarını) topladı ve onlara seslendi: “Ben, sizin en yüce Rabbinizim!” dedi.” (Naziat 79/23-24)

Şirk bir zulümdür ve firavun ve adamları zulüm yaparken şirke batsalar da Allah’ın öfkesini asıl çekenler, onlara biat ederek sahte ilahlığa, şirke güç ve cesaret verenlerdir.

“Firavun, kavmini küçük düşürdü (ezdi). Onlar da kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplumdu. Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince biz de onlardan öç aldık, hepsini suda boğduk.” (Zuhruf 43/54,55)

Kur’an’da sadece bu halk için gösterilen bu öfkenin sebebi ise; halkın onca zulme, işkenceye rağmen biat etmesi, batıla uyup hakkı terk etmesi, tevrattan da önceki kendi dinlerini (sığıra-puta tapma dini) dahi korku ile terk etmeleri, ölmektense esir ve müşrik olmaya rıza göstermeleridir. Nihayetinde korkulacak ve güvenilecek tek varlık olan Allah’ın yerine o kavim korku ve güveni firavuna mal etmiş ve bu nedenle gelecek nesillere de ibret olacak şekilde helak edilmişlerdir.

Putlara tapanlar

Put sadece taştan imal heykelcikler değildir ve her birinin ardında mutlaka şeytanlar vardır. İşin şirk kısmı da buradadır ve yol gösterici, hüküm koyucu, koruyucu, kurtarıcı, aracı, şefaatçi olarak Allah’a ortak koşulan bu şeytanlar put bedeninde olsalar da ölümsüz ilahlar kabul edildikleri için şirk oluşur. Putlara tapmak o putun temsil ettiği varlıklara hürmet ve saygı göstermektir, şirk ise işte bu mana ve zihniyettir.

Ecdatperestlik yani ata kabulleri putlara tapmanın temeli ve aslında bir diğer çeşididir. Yobazlık ve aşırı muhafazakarlığın nirengi noktası da budur.

Putların temsil ettiği kişiler mutlaka saygın kimselerdir ve lakin sonraları şeytanın güdümüyle heykelleştirilmiş, sonra ilahlaştırılmış beşerlerdir. Bu ilahlaştırma işi ise doğrudan şeytanların süslü göstermeleridir ve şeytan her kim ilah edinilirse edinilsin bundan keyif alandır.

Burada mühim nokta şudur ki; puta tapmak ve şirk suçu ilahlık vermek yani dini manadadır. Saygın kimselere minnet ifade etmek için yapılan ve dini özellik taşımayan heykel ve abideleri put diye nitelemek, şirki hafife almak, şirkin mahiyetini sulandırmak demek olan şeytani bir başka şirk unsurudur. Okul önlerindeki Atatürk büstlerini put diye taşlayanlar bu nedenle daha şirki tanımayan, şeytanın uşağı sapık müşriklerin ta kendileridir.

Cinlere tapanlar

İnsanların Allah’a ortak koştukları varlıklardan biri de cinlerdir. İnsanla beraber cennetten kovulan iblis de bir cindir, dişidir ve Cinlerin, gaybı bilmesi imkansızdır. Lakin insanlar onlardan medet umar, haber bekler, kehanetler umar halleriyle onları ilahlık kudretinden bir parçaya ortak ederler ve bu sayede ilahlaştırırlar.

“Doğrusu insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazılarına sığınırlardı da, cinler onların taşkınlıklarını artırırlardı.” (Cin 72/6)

“Bir de cinleri Allah’a birtakım ortaklar yaptılar. Oysa onları O yarattı. Bilgisizce Allah’a oğullar ve kızlar da uydurdular. O, onların niteledikleri şeylerden uzaktır, yücedir.…” (Enam 6/100)

Meleklerin cinsiyetleri hakkında kızdır yakıştırması yapmak da, meleklerin kanat sayıları hakkında bilinçsizce konuşmak da, melekleri Allah’ın kızları kabul etmek de şirktir.

Baş meleklere özellikle Cebra,il (as) ve Mikail (as)’a düşman olmak da, müşriklerin onlara verdikleri sanki din adına hüküm koyma ve tabiatı kendi başlarına düzenleme yetkilerinden dolayı şirk suçunu teşkil eder. yani bu insanlar düşmanlık ederken dahi şirke kanmaktan uzak duramazlar.

Hevasını, nefsini ilah edinenler

Heva, ‘nefsin arzu ve hevesleri, istek ve tutkuları’ anlamına gelir. Hevanın ilah edinilmesi de insanın kendi nefsinin isteklerini Allah’ın emir ve isteklerinden önde tutması ile olur. Nefsin istekleri sınırsızdır ve terbiye edilmedikçe bunların hepsinin tatmin edilmesini ister. Bu nedenle de kişiyi Allah’ın sınırlarını aşmaya, Allah’ın emir ve yasaklarını çiğnemeye zorlar. İmanı veren ve bilen Allah, nefisleri temizleyen yine sadece Allah’tır.

Hz. Yusuf (as) nefsin kontrolü anlamında ayetlerde geçen en muazzam örnek sahibidir.

“Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi. (Yusuf 12/53)

Nefis açlık ve şehveti uğruna kural tanımaz, doymaz haldedir ve isteklerinin esas kabul edilmesini emrederek diğer nizam ve kaidelerin göz ardı edilmesini ister. Zina, hırsızlık, terör, haksızlık gibi haller hep nefsin istekleridir.

“Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar. (Furkan 25/43,44)

Günümüzde sosyeteden iş dünyasına, sıradan halktan sanat dünyasına kadar toplumun geniş bir kesimi büyük ölçüde Allah’tan, dinden habersiz, hırslarını, arzularını, tutkularını tatmin etmede sınır tanımayan ve bütün ömrünü bu uğurda harcayan bireylerden oluşmuştur. Bu insanların yegane gayeleri, makam-mevki sahibi olmak, para ve mal peşinde koşup servet yığmak, nefislerinin her türlü isteğini sınırsızca tatmin edebilmektir.

Ama hemen eklemek gerekir ki para kazanmak, mal mülk sahibi olmak tek başına kötü bir alamet olarak algılanmamalıdır. Yanlış olan insanın bunları yaparken nefsinin esiri olması, bunu tamamen nefsani bir tutkuya ve ihtirasa dönüştürmesi ve en önemlisi bunu yaparken Allah’ın koyduğu sınırlardan taviz vermesidir. Yani müşriklikten kasıt, Allah’ın dinini yaşamaktansa, Allah’ın koyduğu emir ve yasakları uygulamaktansa nefsinin arzularını yerine getirmeyi tercih etmektir. Bu tür insanların gözlerinin önünde sanki bir perde vardır. Öyle ki kendilerini yaratanı, ne için yaratıldıklarını ve ahiretin varlığını düşünmezler.

“Nefsinin arzusunu ilâh edinen, Allah’ın; (hâlini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?” (Casiye 45/23)

Nefsin arzu ve istekleri, heves ve tutkuları sınırsızdır. Hevalarını tatmin edebilmek için Allah’ın sınırlarını göz ardı eden müşrikler dünya imtihanını kaybederler ve nefislerini Allah’ın rızasına tercih etmelerinden dolayı sonsuz azaba mahkum olurlar.

“İnkâr edenler ateşe sunuldukları gün, (onlara şöyle denir:) “Dünyadaki hayatınızda güzelliklerinizi bitirdiniz, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı, alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.” (Ahkaf 46/20)

Bu dünyada Allah’ın emirlerini herşeyden üstün tutan, nefislerinin emrettiği kötülüklere uymayan müminler ise ahirette, hem Allah’ın hoşnutluğuna, hem de bir mükafat olarak nefislerinin her türlü isteklerini meşru şekilde tatmin edebilecekleri cennetlere kavuşurlar. Bu müjdeyi haber veren ayet şöyledir:

“Onlar için altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada ebedî olarak kalacaksınız.” (Zuhruf 43/71)

Kendilerini ilahlaştıranlar

Toplumda yaygın olarak görülen şirk türlerinden biri de insanın kendisini ilahlaştırmasıdır. İnsanların birçoğu kazandığı başarıları, sahip olduğu üstün özellikleri, zekasını, güzelliğini, soyunu, zenginliğini, mallarını, rütbesini, mevkisini vb. özelliklerini kendi eseriymiş gibi düşünür ve bundan dolayı da kibirlenir. Üstelik bu sayılan özelliklerin birden fazlasına sahipse bu kibirin boyutları daha da artar. Bütün bunların kendisinden kaynaklandığına, kendi başarısı olduğuna son derece emindir. Bu yüzden diğer insanları küçümseyebilir, onları aşağılayabilir, kendisini sahip olduğu bu özellikler nedeniyle üstün görebilir.Hatta ahirette de aynı mevki ve durumda olacağını sanır.

Bu tarz insanlar bulundukları ortamda enaniyetli ya da diğer ifadeyle kibirli tavırlarıyla dikkat çekerler. Bu durum aslında Allah’a karşı işlenmiş bir suçtur. Çünkü insana sahip olduğu herşeyi veren Allah’tır. Güzellik Allah’ın tecellisidir, dolayısıyla Allah’ın güzelliğidir, övülmesi gereken varlık da doğal olarak Allah’tır. Örneğin bir tabloya bakıldığında resmin güzelliği karşısında asıl övülmesi gereken tabloyu yapan ressamdır, tablo kendi kendine var olmamıştır. Benzer şekilde o insana sahip olduğu güzelliği veren de Allah’tır ve bu nedenle övülmesi gereken yine Allah’tır.

Mal, mülk için de aynı şekilde düşünmek gerekir. Malın asıl sahibi Allah olduğuna göre, kişinin sahip olduğu hiçbir şeyde övünç payı olamaz. Allah dilediği anda güzelliği de malı da rahatça geri alabilir; bu, Allah için son derece kolaydır. Bu nedenle bir insanın aslında kendisine ait olmayan bir şeyle övünmesi, bundan dolayı kibirlenmesi büyük bir hatadır. Doğrusu ise malın ve güzelliğin sahibinin Allah olduğunu bilmek ve tümü için Allah’a şükretmektir.

Allah Adına, Din Adına Şirk Koşanlar

Dinin içinden çıkarak, Allah adına dinde olmayan birtakım hükümler, kurallar icat eden, helaller, haramlar koyan ve bu şekilde şirke sapan bir müşrik kesim vardır ve bunlar, dini kendi istek ve arzularına, çıkar ve taassuplarına göre değiştirir, özünden ve aslından saptırırlar. Kuran hükümlerinde eklemeler, çıkarmalar ve değişiklikler yaparlar. Böylelikle hak dinle aynı ismi taşıyan ancak içeriği bambaşka olan batıl bir din kurarlar.

Müşrikler bu şekilde, yalnızca kendilerini değil, inandırıcılıkları ve dini mevkileri nedeniyle kendileriyle birlikte geniş insan kitlelerini de şirke sürüklerler. İnsanlara kendi sapık dinlerini empoze ederler. Dinin aslından ve Kuran’dan haberi olmayan cahil kitleler de bu kimselerin uydurdukları sapkın dini benimserler. Bunlar peşlerinden gittikleri insanları Allah’ın dışında, dinde kanun koyucu olarak gördükleri için bile bile Allah’a şirk koşmuş, izinden gittikleri kişileri ilahlaştırmışlardır. Sonuçta, bu kişiler önceki ümmetlerin düştükleri duruma düşmüşlerdir.

“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe 9/31)

Allah’a iftira ederek O’nun adına hükümler uyduran ve bunlara tabi olanlardan oluşan bu müşrik topluluğunun genel mantık ve zihniyetlerini tarif eden ayetlerden bazıları şöyledir:

“Yine bunun gibi, Allah’a ortak koşanların çoğuna, koştukları ortaklar, çocuklarını öldürmelerini güzel gösterdi ki; onları helâke sürüklesinler ve dinlerini karıştırıp onları yanıltsınlar. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. Artık sen onları uydurdukları ile baş başa bırak. Bir de (asılsız iddialarda bulunarak) dediler ki: “Bunlar yasaklanmış hayvanlar ve ekinlerdir. Onları bizim dilediklerimizden başkası yiyemez. (Şunlar da) sırtları (binilmesi ve yük yüklemesi) haram edilmiş hayvanlardır.” Bir kısım hayvanları da keserken üzerlerine Allah’ın adını anmazlar. (Bütün bunları) Allah’a iftira ederek yaparlar. Bu iftiraları sebebiyle Allah onları cezalandıracaktır. Bir de dediler ki: “Şu hayvanların karınlarındaki yavrular (canlı olursa) sırf erkeklerimize aittir. Karılarımıza ise haramdır.” Eğer ölü olursa, o vakit onda hepsi ortaktırlar. Allah, onların bu tür nitelemelerinin cezasını verecektir. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir. Beyinsizlikleri yüzünden bilgisizce çocuklarını öldürenler, Allah’ın kendilerine verdiği rızkı -Allah’a iftira ederek- haram sayanlar, mutlaka ziyan etmişlerdir. Gerçekten onlar sapmışlardır. Doğru yolu bulmuş da değillerdir. (Enam 6/137-140)

Bunlar kendilerini ne kadar dindar görseler de, ne kadar çok ibadet ettiklerini, ne kadar ihlaslı ve takva sahibi olduklarını sansalar da gerçekte Allah katında müşriktirler.

“Allah’a ortak koşanlar diyecekler ki: “Eğer Allah dileseydi, biz de ortak koşmazdık, babalarımız da. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de (peygamberlerini) böyle yalanlamışlardı da sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki: “Sizin (iddialarınızı ispat edecek) bir bilginiz var mı ki onu bize gösteresiniz? Siz ancak kuruntuya uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.” (Enam 6/148)

Dine ve Peygambere yalan söyleten hainleri tanımak ve uzak durmak şirkten korunmanın da ilk şartıdır.

Dünya malına ve maddeye tapanlar

Görmeden inanmamayı özendiren, aklı imparator kılan, herşeye beyniyle yorum getirmeye çalışan kimselerin şirk hali olan bu mesele, sınav için verilmiş aracıları ve araçları amaç edinenler için derin bir bataklıktır.

Fani dünyayı baki kabul etmek, ahireti ve hesabı inkar şeklinde uzayan bu şirkin dalları, kişiyi servetler ve para için yaşar hale getirir, beşeri meşgaleleri esaslaştırır, ölümü korkulacak bir şey kılar ve ufolar gibi saçmalıklara inanılmasını şart koşar.

Melekleri, cinleri, şeytanı, gaybı, kaderi, ruhu yok saydıran bu hata ve gaflet Kur’an hilafına uzayda yaşamlar arar, zamanlarla oynar, şeytani fikirler adına savaşlar çıkarır.

Sosyal bir sınıf olarak müşrikler

Kur’an insanları iman eden ve etmeyen, dinleri tevhid ve diğerleri olarak ikiye ayırır. Müşriklik, münafıklık, kafirlik, mürailik gibi şeytani aldanışlar imanın karşı safındadır ve bu sapıkların tamamı aynı sınıf ve grubu teşkil eder.

“Şüphesiz, iman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecûsiler ve Allah’a ortak koşanlar var ya; Allah, kıyamet günü onların aralarında mutlaka hüküm verecektir. Çünkü Allah, her şeye şahittir.” (Hac 22/17)

Yukarıdaki ayette anolan gruplar incelenirse şirk koşanların ayrı bir sınıf olduğu da anlaşılacaktır. Bu sınıf inkar etmeyen, bir şekilde bir dine tabi olan ve Allah’ın varlığını aslında kabul eden ama yanına berisine yedek ilahlar koyan aldanmış gruptur. Yani hangi dine mensup olursa olsun, hangi coğrafya ve millet de yaşarsa yaşasın müşrikler sınıfı birbirine sosyal ve dini olarak bağlıdır ve tamamı ıslah olmadıkça cehennemliktir.

Siyonist felsefe ve uzantıları

Bu mesele ismi itibarıyla korkutucudur ve bu aslında tehlikenin ne denli büyük ve güçlü olduğunun da delilidir. İnsanlar bu ismi duyduklarında hemen komplo teorisi etiketi yapıştırmak için şartlandırıldıklarından şeytanın, siyonistlerin şirke hizmetlerini ve şirki bir gaflet değil de nasıl bir din yaptığını görmezden gelmeyi tercihe derler.

Baştan beri anlatılan gafletler masumane yanılgılar olsaydı Yüce Allah defalarca şirk ve şeytana karşı uyarmaz, şeytanı en büyük düşman göstermezdi. Oysa Kur’an’ın tek düşmanı zulümdür ve şirk en büyük zulüm olduğu için afsızlığa mahkumdur. Bu zulmü egemen kılmaya çalışan da şeytandır.

Siyonistler masonluk, tarikatçılık gibi süslü isimlerle sözde dünya barışına hizmete soyunurken, imanın dibini kazmakta, dini şeytana teslime çalışmaktadır. Siyon protokolleri ile muhataplarına emrettikleri şeyleri okumak dahi felsefelerini anlatmaya yeterlidir.

Son savaş, küresel dünya, yeni dünya düzeni gibi süslü adlarla ortaya sürdükleri bu hain ve sinsi plan ilahi nizamı yok sayan, beşeri dini yasalaştıran bir hayaldir ve ahmakları toprak ve ganimetle, salakları yönetim gücü ve erkle, zalimleri efendi olarak sonsuza dek yaşamakla kandıran bu lanetlikler, dinin barış ve huzur gayesini zulüm ve savşla yer değiştirmeye zorlarlar.

Seçilmiş ırk söylemleriyle kendisine tabi olanları kibir ve hırsa mahkum eden, diğerlerini acı ve ızdırapla dize getireceğini sanan bu yanılgı eliyle tahrif ettiği din kitaplarını ilahi diye yutturmak ve dine şekil vermek hevesindedir.

Bu zalim güç o denli güçlüdür ki tarih boyunca dökülen kan ve göz yaşları hep bu amansızların imansızlıkları nedeniyledir. Saklanan, sinsi karanlıklarda gizlenen, münafıklık eden bu lanetlik güçler maskelerinden arınmadan, riya ve gösterişle şeytanlık yapmakta hünerlidir ve bu hiyerarşik hünerleri barış ve huzura değil şeytana hizmet eder.

En ahmakça şirk nevinden en katmerli şirk zirvesine kadar tüm seviyelerde şeytan egemendir ve inkar ve küfrü seçenler, dönekler ve şeytana tapanlar bu egemen güce tabi, yoldaş ve asker olurlar.

Ahirette ise hesap ve yalan ortaya çıkar fatura sadece aldatana değil aldananlara da misliyle çıkar ve işte o zaman afsızlık hak olur.

Şirke yol açan sapıklıklar

Müşrik olma illetinin ilk kusuru Kur’an’ı bilmemek, anlamamak, okumamaktır. Tersine söylersek bu kesim hak dini tanımadığı için şirke yem olmaktadır.

İkinci sırada ise nefse tabi olmak ve menfaat umudu yer alır. Statüyü korumak, dünyevi kazanç ve nüfusları devam ettirmek için şeytanlarla işbirliği edenler sanırlar ki dünya fanidir ve hesap sorulmayacaktır.

Üçüncü sıradaysa günahlardan kurtulma, başkalarınca günahın vebalinden uzaklaştırılma isteği vardır. Aracılar, şefaatçiler bunun için vardır.

Kehanet ve sihir ile gaybi bilgiler almak ve insana ait meselelerde büyülerle hile yapmak hevesi şirke götüren hallerdendir.

Aklı sözde dine egemen kılmak ama bunu yaparken vahyi inkar etmek bir başka sebeptir. Oysa din ve iman görünen aleme ait akıldan ve görünmeyen aleme ait vahiyden ibarettir ki gaybı inkar etmek en iyimser izahla zaten dinin en fazla yarısıdır.

Şehvetlere, namahreme ve dünyaya düşkün olmak bir başka sebeptir ve bu ahireti unutturan, hesabı yok sayan, sorumlulukları sözde azaltan bir yanılgıdır.

Dini Kur’an hilafına tarikat, cemaat ve hiziplere bölmek de şeytanın kahkahalar atarak izlediği sapıklıklardır.

Hissiyatın etkisi

İnsanoğlu hislerden müteşekkil bir duygusal yapıya sahiptir ve şirk bahsinde bu konu önemli br yer tutar. Maalesef şeytanlar bu konuda da hünerlidir ve sevgi, aşırı yüceltme, minnetarlık, korku gibi hislerle kulları esir alır, şirke sürükler.

Sevgi ve korku, istek ve arzular bir yere kadar ve meşru oldukları nispette makuldur hatta yaratılış gereğidir. şehvetin dahi bir kısmı olması gerekndir. Hırs için de durum aynıdır. Lakin şeytanlar bu hisleri abartarak, yanlış istikamete sevk ederek, sınırları aştırarak şirki yaratırlar ve kendisini frenleyemeyen kullar da uçurumdan aşağıya yuvarlanır giderler.

Gizli Şirk

Gizli şirkin mahiyetini tam anlamak mümkün olmasa da hadislerden anladığımız kadarıyla şehvet ve riya bu şirk çeşidinin temelini oluşturur ki detaya inildiğinde hırs ve kibirle, nefsin hadsizliğiyle, içsel günah ve haramlarla karşılaşılır.

Münafıklık illetine dahi yol açan bu gizli şirk bahsi gerçek hissiyatı saklamayı ve menfaat uğruna rol yapmayı gerektiren haldir yani iki yüzlülüktür. Küfürden farklı olarak bu hal karşı tedbir alınması zor bir meseledir ve iman eder görünen bu kimseler gerçekten iman edenlere yaklaşarak zehirlerler.

Gizli şirk aynı zamanda kalplerde tereddüt yaratmak olarak da tercüme edilebilir ki itaat ve idrakte şüphe tam teslimiyeti engelleyen, imanın kuvvetlenmesine mani olandır.

En temel hedef Allah rızasına mazhar olabilmektir. Bunun şartı da her ahvalde Allah’a güvenmektir. Sabır, sebat ve şükür hep bu güvenin sonucudur. Teslimiyet sadece Allah’adır, olmalıdır. Aradan kalkan “sadece” kelimesi şirkin istediği şeydir.

Kadere iman bahsi bu konuda bir başka sınavdır ve kaderin aslında olup bitenlerin resmi olduğunu anlamak, değişmezliğinin sadece Allah’ın rızasına bağlı olduğunu anlamak, ilahi irade ile cüzi irade arasındaki irtibatı idrak edebilmek şirkten korunmak için şarttır. Lakin kaderi ve akibeti karalamak, bu suçu ilahi iradeye mal etmekşirkin katmerlisidir.

Sınav, kadere rağmen servetler yığmak ve iyi yaşamak değildir. Sınav, kaderde yazılı olanlar başa geldiğinde dorğu tepkiyi verebilmektir. İşte içsel olarak buna rıza göstermek veya isyan etmek şirkin varlığına veya yokluğuna delildir.

Rızık, medet, nimet, şifa gibi insanüstü haller sadece Rabbimizin emrindedir. Bu konularda birilerinden yardım ve umut beklemek gizli şirkin de mayasını teşkil eder. Doğru olan elden geldiğince gayret etmek ama sonucu Allah’a bırakmaktır ki zaten bunun adı tevekküldür ve tevekkül imanın yarısıdır.

Gayb, ruh, kader ve ahiret ile ilgili bilgi sadece Allah’tadır. Bu bilgileri merak etmek, araştırmak, birilerinden yorum ve yardım almaya gayret etmek hele ki haber almayı istemek sınırları zorlamak ve kalben isyandır.

Kibirlenmek, övünmek, başarıları kendi emeğinin gücü sanmak, yokuk ve darlıkları Allah’a, zaferleri kendisine mal etmek kalbi imanın yokluğu, şirkin varlığı manasına gelir.

Allah, kendisi dilemedikçe yere bir yaprak düşmeyendir. Hal bu iken hadise ve olayları başkalarının rızasına ve iradesine bağlamak, dille olmasa dahi kalben bunu desteklemek gizli şirki oluşturur.

“Allah’ın dilemesi olmadıkça siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (İnsan 76/30)

Sınav bela, müsibet ve yoklukta sabır ve refahta şükür ve daima doğrulukta sebat sınavıdır.

Bu anlamda yarı iman hatta % 99 iman, imansızlıktır. Yani teslimiyet ve tevekkül tam cereyan etmez ise yarımdır, güdüktür, tam değildir.

Şeytana karşı durmak

Şirk, temeli iblisin ahdine dayanan illettir ki küfürden de önce icat olmuştur. Din insanla beraber vardır ve Kur’an, insanın yaratılışından da önce kaleme alınmıştır.

“Rahmân, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti. (Rahman 55/1-4)

Ayetteki tarihsel sıraya dikkat edilirse Kur’an’ın öğretilmesi insanın yaratılışından da öncedir. Burada kast edilen belki Levi Mahfuz’dur lakin öyle bile olsa Kur’an, O kitabın bir parçasıdır ve olan biten herşey daha ilk insan yaratılmadan önce Allah’a göre malumdur.

Şirkin şerbetçisi şeytanın isyan edeceği ve şeytanlık yapacağı da Allah’a malumdur. O’na verilen iznin hikmeti de ona iyilik olsun diye değil fakat insanlara sınav olsun diyedir. Burada bir kritik noktada şudur ki sınav aynı zamanda cinlerin de sınavıdır ve cinler de Kur’an’a ve Allah’a yahut şeytana iman etmekle sınav olurlar.

Sınav aynı zamanda şeytanın da sınavıdır ki tevbe kapısı onun için de açıktır.

Şeytan, tevhidi zor ve anlamsız, ahireti müphem göstermekte hünerlidir. Yine Şeytan insana, şirkten kurtulmayı çok zor ve karmaşık; tevhidi, ihlası ve imanı ise yaşanması imkansız gibi gösterebilir. Oysa bu, yalnızca şeytanın verdiği bir vesveseden ibarettir. Çünkü şeytan zorlamaz ve tek yaptığı yanlışı süslü göstermek ve vesvese vermektir.

“ De ki: “Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlâh’ına sığınırım.” (Nas 114/1-6)

İnsan hidayet, samimiyet ve ihlas için Allah’a sürekli dua etmeli ve Allah’ın, bu samimi ve halis çağrıya icabet edeceğini ummalıdır. Şeytani bir ümitsizliğe asla kapılmamalı, gereken samimiyet ve kararlılığı gösterdikten sonra Allah’ın mutlaka kendisini en doğru yola ileteceğinin, şeytanın saptırmalarından koruyacağının bilincinde olmalı ve bunun ferahlığını ve sevincini yaşamalıdır.

Elbette ki şeytan imanı ve ihlası çirkin, sıkıntılı ve ızdırap verici olarak göstermeye çalışacaktır. Halbuki gerçek eziyet, sıkıntı ve ızdırap şirktedir. Bu, dünyada da ahirette de böyledir.

Taptığı sahte ilahları bırakarak sadece Allah’a yönelen bir insan, “boşlukta” ve “sahipsiz” kalmaz, aksine tek gerçek ilah olan Allah’a sığınarak olabilecek en büyük huzur, güven ve rahatlığı kazanır.

Bu nedenle şirk içinde yaşadığını fark eden ve bundan pişmanlık duyan insan, bir an bile tereddüt etmeden Allah’tan başka ve Allah’ın yanısıra edindiği ilahlarını ve putlarını terk etmelidir.

Şirk sadece kötülük yapmakla da ortaya çıkmayan ama iyiliğin yapılmasına da mani olan bir yanılgıdır. Bu haliyle sadece günah kazandırmakla kalmaz aynı zamanda sevapsızlığa da mahkum eder.

Şeytanın en büyük silahları yalan, hırs, kibir ve vesveselerdir. Doğruluk, tevazu, hakkaniyet ve emin olma hali ise iyilik ve güzellik emreden Kur’an’In istikametidir.

İslam ahlakı Kur’an ahlakıdır ve bu ahlak doğruluk ve huzuru hedefler. Sadece Allah’a ve tam teslimiyetle gelen bu huzur, şirkin yıkmay açalıştığı ilk hedeftir ki bu teslimiyetin dindeki adı iman’dır. Allah şeytanın iman eden kullar üzerinde sultası olamayacağını bu nedenle emretmiş ve insanlara da bu nedenle imanı şart koşmuş hatta yaratıştan önce her birinden söz almıştır. Fıtri misak denilen bu söz insanın Rabbine verdiği sadakat sözüdür ve Fatiha ile her rekatta tekrar ettiğimizdir.

İblisin ahdi ise imanlı kullar hariç diğerlerini Allah aleyhine saptırmaya dairdir ve şirkin temeli bu saptırmaya aittir.

Şirkten kurtulup imana dönmenin bu nedenle tek yolu önce tevbe, sonra Kur’an ve daima Allah’a teslim olmaktır. Akibet muttakilerin, cennetler sadece iman edenlerindir.

Hz. Yusuf’un aşağıdaki sözleri unutulmamalıdır;

“Siz Allah’ı bırakıp; sadece sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlere (düzmece ilâhlara) tapıyorsunuz. Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı emretmiştir. İşte en doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf 12/40)

Doğru ve güzel olan iman etmek, imana şirk bulaştırmamaktır.

“İman edip de imanlarına zulmü (şirki) bulaştırmayanlar var ya; işte güven onların hakkıdır. Doğru yolu bulmuş olanlar da onlardır.” (En’am 6/82)

Bu yazıyı okudunuz mu?

Allah ile aldatmak

İnsanlığın bir kısmını daima, tamamını bir süre aldatabilirsiniz ama tamamını daima aldatamazsınız. Bu kaide en ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir