Anasayfa / İMAN ESASLARI / Kadere iman / Dinen kader ve kadercilik nedir
imanilmihali.com
Dinen kader ve kadercilik nedir

Dinen kader ve kadercilik nedir

Dinen kader ve kadercilik nedir

Kader, ellerimizle işlediğimiz nakıştır.

Yaşamın ve dinin önündeki en büyük engel kadercilik yani kaderi değişmez kabul etmektir ki bu hem sınavın inkarı hem de istyenmeyen haksızlıklara teslimiyet anlamı taşır.

Kader kavramı bilinmediği içindir ki insanlar, kaderi hakkımızda yazılmış yazı yani alın yazısı kabul eder ve tamamen kaderin kontrolünde, fıtratta mahkum edildikleri hayatı yaşar zannerderler.

Oysa kader, yaşadıklarımızın, yaşayacaklarımızın Yüce Allah tarafından biliniyor olmasıdır ve bazı temel müdahaleler hariç yaşamın kendisi asla bağlayıcı değildir, ana etken cüzi irademizdir. Yani dünya sınavı yaptığımız tercihlere göre kendimizin aldığı kararlardan ibarettir.

Yüce Allah bazı durumlarda elbet müdahale edendir, ölçü, ecel, nizam belirleyen, sebepler yaratan, ilimler üretendir lakin ilahi kader dediğimiz bu parça bizim yetkimiz dışında olduğu için zaten mesuliyetimizde söz konusu olamaz.

Yani o sabah karşımıza çıkan bayanla ileride evleneceksek, veya o sabah gözümüze bir iş ilanı takılacaksa, inanıyoruz ki o bayanı veya iş ilanını karşımıza çıkartan Yüce Allah’tır. Ama bu o tanışma veya müracatı yapmaya mahkum olmak demek değildir.

Bizim kaderle asıl bağımız şudur ki bizim hayatımızın akibeti Yüce Allah’a malumdur ve O bizim nasıl bir kul olduğumuzu ve olacağımızı bilendir. Dahası iki saat sonra başımıza gelecekelri de, bir hafta sonra öleceğimizi de bilen yine ve sadece O’dur.

Ama O’nun bilmesi sınavın adaletini asla sarsmaz çünkü bizim için sonuca tesir etmez. Biz bilmediğimiz akibete doğru yaşarız. Başımıza gelecekleri bilmeden, yarın sokakta kiminle karşılaşacağımızı düşünmeden işe gider geliriz.

Kadercilik denilen şey ise; kadere mahkum olmak, cüzi irademizle bir şeyleri değiştiremeyeceğimizi sanmaktır ki sürüleşmek, miskinlik ve kaderi anlamamak demektir.

Kaderciliğin zararı; iyileşmeye çalışmamakta, tembellikte diretmekte, ıslahı reddetmekte, üretkenliğe kilit vurmakta, etrafa ışık saçmayı gerekli görmemektedir. Adam öldüren kendisini kader mahkumu görme hakkına sahip değildir.

Küçük kıza tecavüz edip öldüren birisi kaderi nasıl suçlayabilir? O yaşa kadar nefsini terbiye edememiş, zararlı alışkanlıklardan uzak duramamış, ahlakını geliştirememiş, dini akidesini ve imanını güçlendirememiş birisi nasıl başına gelenleri kaderin oyunu kabul eder?

İlahi irade, cüzi irade ile ortaya koyduğumuz istekleri onaylayan veya onaylamayan Yüce Allah’ın iradesidir ki biz bir iş için müracat ederek irademizi ortaya koyarız ve sonucu Allah’a havale ederiz. Bunun adı tevekküldür, güvenme, sığınma, hayırlı sonuç beklemedir. Yüce Allah o niyetimizi hayata geçirir veya geçirmez. Ama sonuç hangisi olursa olsun ilk adımı atan biziz ve neticede ortaya çıkacak sonuç, güzellik, günah veya vebal de bizimdir.

Sınav ve mesuliyet işte bu tercih ve niyetlerledir ve Yüce Allah o işi onaylarsa amelden, onaylamazsa sadece niyetten sorumlu oluruz. Hatta iş yarım yolda bozulursa teşebbüsten de sorumluyuzdur.

İradeyi ortaya koyan ve sorumlu olan biz iken kader nasıl belirleyici olur? Elbette olmaz. Yani bizi o işe müracata zorlayan yoktur, o kadınla evlenmemizi şart kılan yoktur. O halde mesuliyet ve vebal tamamen bizimdir.

İstisnai durumlarda ana ve babamızı, doğan bebeğin (kusurlu) fiziki halini, kimin mesela Peygamber olacağını, kimin bir keşif yapacağını belirleyen ilahi kudret olabilir. Lakin atomun parçalarını keşfeden bilim adamı, vahye muhatap olan peygamber de neticede bir seçim veya keramet üzeredir ki İsa Peygamber doğuştan kader ile belirlenmiş hayatı yaşamış, eceli de öyle olmuştur. Ama bizler için hakkımızda yapılan tercihler çok daha azdır ve bizler kendi tercihlerimizle hayatı şekillendiririz.

“İslamın beş bilinemeyeni” yazımıza göz atmanızı tavsiye ederiz ki orada insanın iradesi dışında olanlar anlatılmıştır.

Toplumlarda kendi seçtikleri hayatı yaşar. Sürüleşmek veya insan gibi yaşamak, dine tabi veya karşı durmak, aklı kullanmak veya kenara koymak toplumların kendi tercihidir ve vebal de burada başlar. Toplumlar da kadercilikten söz edemez ki başlarına gelen müsibetler zulüm değildir çünkü Allah zulmetmez. Allah sadece her şeyin adaletle karşılığını verendir.

Bela durumları hariç olmak üzere başa gelenler insanların cehalet ve gafletlerinden dolayıdır. Belalar ise azan insanlara verilen ilahi cezalardır. Bunları engellemek ise mümkün değildir. Ama o belalar dahi aslında kader değildir çünkü yaptıklarımızın bedelidir. Azgınlıkta, hadsizlikte sınır tanımayan bir türlü ıslah olmayan toplumlara verilen bela cezası, o toplumun gafletine verilmiş ceza, cehaletine kesilmiş faturadır.

Yani sebep yine toplumun kendisi ve kötü tercihleridir.

O halde kadercilik kader konusunun yanılgısı ve hatasıdır. Hapse düşen kendisini kader mahkumu diye adlandırıyorsa bu iradesi ile yaptığı suçu başkasına atmaktır. Yok kendisi iradesi ile yani kasten yapmadıysa zaten az ceza alır. Yok eğer kastı ve kusuru yokken yatıyorsa da bu adaletten sapmak demek olur ve zulümdür, haksızlıktır. Tüm bu üç senaryoda da ya kul suçludur, ya kaza (istenmeden meydana gelen olay)’dır veya hut adaletsizlik vardır. Ama tamamında insan eli vardır ki Allah zulmetmez ama insan zulmeder.

Kaza kavramını kaderin hayata geçişi olarak tarif etmek mümkündür. Ama kazayı şöyle de düşünmek lazımdır ki kader halkaları sadece bizler için değildir. Başkalarının halkaları bazen bizimkilerle çatışır veya içiçe girer ki bizim irade göstermediğimiz şeyler gerçekleşir. Bunlara irade göstermediğimiz için sorumlu olmayız ve işte bunlar kazadır.

Söz gelimi karşımızdaki arabanın şöförü direksiyonda uyur ve bize çarparsa bu bizim için kaza, onun için kaderdir. İrade ortaya koyan, amel üreten, ihmal yapan karşımızdaki olduğu için vebal de ona aittir. Biz ie kazayı engelleyememiş veya kaçamamışsak mağdur oluruz ve bunun sebei yine kader değil karşıdaki kişinin vebalidir, zulmüdür.

Yönetimlere, zulüm üretseler bile karşı çıkılmaz sözünü üreten emevi zihniyeti, kaderciliği kader yapmaya çalışmakla dine de büyük zarar vermiştir. Miskinleşen, akla kilit vuran, rızkı çalışmadan elde etmeyi uman ve aklı kullanmadığı için günah kazanmadığını düşünen, değer üretmediği için sürüleşen İslam alemi bu yüzyılda bile başına gelenleri (şerleri) Allah’tan bilmektedir. Oysa cehalet ve acılarının, açlık ve korkularının sebebi kendi iradesiyle seçtiklerinin kötü yönetimi yüzündendir. kendisi seçmese dahi seçmemekle bile sağladığı katkı sayesindedir. O kötü yönetimi tenkit etmediği içindir. Dolayısıyla ortada bir bela değil müsibet vardır ve buna sebep toplumdur.

Kader kavramının diğer iki değişmezi elbette tevekkül ve ezeliyet kavramlarıdır ki bu pencerelerden bakmadan önce tanımlamak lazım gelir.

Tevekkül elden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah’a bırakmak ve hayır dilemektir. Çünkü niyet ve gayretimiz ne olursa olsun o işin hayır veya şer olduğunu bilen Allah’tır.

Ezeliyet ise yüce Allah’ın, zamanın tamamını aynı anda görme ve nüfus etme kabiliyetidir. Yani o daha doğmamışların bile cehenneme gidip gitmeyeceğini bilendir.

Kur’an ayetlerinin yarıya yakını gelecek zaman kipiyledir ki bu ezeliyet ilmi sayesindedir. Çünkü Allah geleceği gören ve o korkunç tabloya dair insanları iman lehine uyarandır. O’nun mesela “Andolsun cehennemi insanlardan ve cinlerden dolduracağım” ahdi bir yemin değil, gerçekleşecek bir kara tablonun ifadesidir ki sonraki ayetlerde bunun gerçekleştiği ayrıca duyurulmakta yani gelecekten haber verilmektedir.

Cehennemin dolacağı ihbarına rağmen cehennemlik olmaktan sakınmayan insanların kaderi suçlaması mümkün değildir. İşte kadercilik bu yanlış idrakin adıdır ve cehennemin dolacağını bile bile hala yanlış yapmakta direnen insanlık cehenneme sürüklenip öte yandan Allah’ı veya kaderi suçlamaktadır ki bu tam bir müşrikliktir.

Keza tevekkül konusunda da durum aynıdır. Tembel oturan veya yeterince çalışmayan birisi en güzel hasılatı alamaz. En güzel hasılat çok çalışanın hakkıdır. Hasat zamanı çalışkan komşusu kendisinden çok mahsül aldı diye kaderi suçlayan tembel adam kaderi ve tevekkülü anlamamış demektir. Çünkü tevekkül niyet etmek, elden geleni yapmak ve sonra Allah’ın yardımını ummaktır.

Dolayısıyla kadercilik hangi açıdan bakılırsa bakılsın yanlıştır, zulümdür, dine ihanettir.

Bir satranç oyununda kimin kazanacağını bilen Allah’tır ama bu sonuç o bildiği için değil, oyunculardan biri diğerinden daha iyi oynadığı içindir. Bu durumda yenilenin kaderi suçlaması adil midir?

O halde kullar imanı tanımak, dini anlamak ve kaderle barışmak zorundadır ki kader kendi ellerimizle işlediğimiz nakıştır. Bı nakış güzel ve ya çirkinse, eksik veya tamamsa sebebi bizim niyet ve amelimizdir.

Yüce Allah o nakış kasnağını, bezi, ipi, iğneyi yaratan, sebepleri önümüze çıkarandır ve bizler bunları akıl yoluyla görür, toplar, niyetlenir ve amel ederiz. Ortaya güzel bir şey çıkarsa sevinir, çirkin bir şey çıkarsa beğenmeyiz. Ama tüm bu sonuçlar bizim irademizle olduğu için de gayretimiz nispetinde başarıyla tanışırız. O işin alıcılarca beğenilmesi ise bizim dışımızdadır ve tevekkül burada devreye girer.

Yüz metre sürat koşucusu çalışmadan nasıl yarış kazanamazsa, adam öldürmek için silah staın almayan da silahla öldürmekten hapse mahkum olmaz.

Din bu anlamda kaderle çok yakın temas halindedir ve her ikisi de fıtratı, sınavı ve gaybı temsil eder. Dini tanımadan kaderi anlamak olası ve doğru değildir. Din ise Kur’an’dadır ve kaderin bir nizam ve ölçü olduğunu anlayabilmek ancak aklı selim olanların işidir.

Denge ve ecel, Allah’ın yaratışıdır. Yani yemek yenirse güçlenilir, sigara içilirse zarar görülür, güneş her sabah aynı yönden doğar, depremler olur, kasırgalar baş gösterir, deniz suyu tuzludur gibi. Kainat ve bedendeki bu ahenk ve nizama uygun yaşamak dindir, lazım olandır, bozgunculuk yapmamak lazımdır. Bundan her bir sapma hem bizi hem toplumu perişane der ki bunun adı zulümdür ve Kur’an’ın savaşı ancak zulümledir.

Kader, bir zulüm veya mahkumiyet değil gerçekleştiği Yüce Allah tarafından bilinen akibettir.

Lakin O’nun bu akibete razı olmak gibi bir mesuliyeti de yoktur ki işte tam bu anda rahmeti devreye girer ve insanlara Kitaplar, Peygamberler gönderir, gerçeği hatırlatır. Kuluna öyle nasipler yaratır ve kapılar açar ki kulu dönsün ister. Kulunun dua ve tevbelerine cevap verir ki günahlarını temizler hatta sevaba çevirir. Her bir rahmet ise kaderi değiştirir. Yani kader değişmez asla değildir.

Yolda yürürken bulduğumuz bir para dolu cüzdan sınav ara durumudur. Bu parayı cebe indirmek veya sahibini aramak gibi iki seçeneğimiz vardır ve doğru tercihi işaretler isek bu sadece sevap kazandırmaz, eski bazı günahlarımıza da kefaret olur. O saniye de hakkımızdaki dijital kader de değişir ve biz bunun asla farkında dahi olmayız. Dijital çünkü insanlık teknolojisinden çok daha ileri ve hassas olan ahiret ilmi dijitalden de ötedir ve saniyede yenilenme kabiliyetindedir.

O halde kader hakkında çokça konuşmamak, elden geldiği kadar dürüst yaşamak ve Allah’a her durumda güvenmek lazım ve şart olandır.

Kadercilik; miskinlik, gaflet, bilinçsizlik ve Allah’a iftiradır. Kadere mahkum olunduğunun söylenmesi dahi insana ve fıtrata isyandır.

Çünkü güvenilmeye layık sadece Allah’tır. Ve O’nun rahmeti boldur.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kazada rıza, belada sabır, bollukta şükür

Kazada rıza, belada sabır, bollukta şükür

Kazada rıza, belada sabır, bollukta şükür Kaza başa gelenler, bela istenmeyen hadiseler, bolluk refah ve ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir