Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Dinen mükellefiyet ve gerekleri
imanilmihali.com
Kur'an

Dinen mükellefiyet ve gerekleri

Dinen mükellefiyet ve gerekleri

Allah’ın emir ve yasaklarını, dinî ibâdetleri yerine getirmekle vazifeli olan kimselerin herbirine “mükellef” denir.

Kişinin mükellefiyet altına girmesi ve dinî hükümlerden sorumlu tutulabilmesi için,
a. Müslüman, (Kelime-i şehadet getirmiş)
b. âkıl, (akli yeterliliği olan)
c. Bâliğ (reşit, ergen) olması şarttır.

Buna göre mükellefiyetin birinci şartı olarak kişinin Müslüman olması gerekmektedir. Müslüman olmayan kimseler, Allah’a ve Peygambere îman edip İslâm dînine girmedikçe, Allah’ın ibâdetle ilgili emir ve yasaklarına muhatap değildirler. Âkıl demek, ne yaptığını bilen, iyi ile kötüyü birbirinden ayırdedecek temyiz kabiliyetine sâhip kimse demektir. Mükellefiyetin son şartı da, kişinin bâliğ olması, yani, bülûğa ermiş bulunmasıdır. Bülûğa ermek, çocukluktan çıkıp erginlik çağına girmek, cinsî duygu ve hisler kendisinde başlamış bulunmak demektir.

Bülûğ çağı, İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre kızlarda 9-15; erkeklerde 12-15 yaşları arası olarak belirlenmiştir. Yalnız İmam-ı A’zam Hazretleri, bülûğ çağının sonu olarak kızlarda 17; erkeklerde ise, 18 yaşını kabul eder. Kişinin bülûğa ermesi erkeklerde ihtilâm denilen cinsî boşalmanın olması; kızlarda ise hayız ve aybaşı adı verilen muayyen hâlin ortaya çıkması ile gerçekleşir.

Mükellefiyet çağına giren her Müslümanın yapmak zorunda olduğu (veya uzak duracağı) bazı dini vazifeler vardır ki, bunlara “mükelleflerin yapacağı vazifeler” mânasına “Ef’âl-i Mükellefîn” denir. Bunlar 8’e ayrılır;

1. Farz,
2. Vâcib,
3. Sünnet,
4. Müstehab,
5. Mübâh,
6. Haram,
7. Mekrûh,
8. Müfsid.

Bu 8 fiilden ilk 5’i yapılması; 3’ü ise yapılmaması, yani, terki istenen vazifelerdir. Yapılması istenen fiillere “emir”; terki istenenlere de “nehiy” adı verilir.

Farz; yapılması kat’î ve açık delillerle emredilen dinî iş ve vazifelerdir. Abdest almak, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek gibi…

Farz ikiye ayrılır:

Farz-ı Ayn: Yerine getirilmesi her Müslümana ayrı ayrı borç olan farzlardır. Bunlar, bir Müslümanın yapmasıyla diğer Müslümanların üzerinden düşmez. Namaz, oruç gibi… Gerek namaz ve gerekse oruç, istisnasız her Müslümanın yapmak zorunda olduğu, dinî birer vecibedir.

Farz-ı Kifâye: Yerine getirilmesi her Müslümana ayrı ayrı borç olmayan, Müslümanlardan bâzısının yapmasıyla diğerlerinden borçluluk hâli kalkan farzlardır. Bir Müslümanın cenaze namazını kılmak gibi. Cenaze namazının bâzı Müslümanlar tarafından kılınması, diğer Müslümanlar üzerinden mükellefiyetin kalkması için yeterlidir. Farz-ı kifâyenin sevabı, sadece yapana aittir. Tamamen terkinden dolayı gelen günah ise, bütün Müslümanlarındır.

Farzın hükmü şudur; yapılırsa büyük sevab vardır. Özürsüz olarak terkedenler, dünyada huzur bulamayıp iç sıkıntısından kurtulamadıkları gibi, âhirette de çetin azaplara çarptırılırlar. Farzın inkârı Müslümanı dinden çıkarır.
Vâcip, Yapılması farz kadar açık bir şekilde istenilmemekle birlikte, kuvvetli delillerle sâbit olan iş ve vazifelere denir. Kurban kesmek vitir ve bayram namazı kılmak gibi. Vâcibin hükmü de, farz gibidir. Yani, işlenmesi halinde sevab, terkinde ise azab vardır. Ancak îtikad bakımından vâcib, farz gibi değildir. Vâcibi inkâr eden dinden çıkmaz.

Sünnet; Resûl-i Ekrem’in (asm) farz ve vâcibden ayrı olarak bizzat yaptığı, “yapın” dediği veya yapılmasını hoş karşıladığı fiillerdir. Sünnetler “nâfile” adı altında toplanır.

Sünnetler ikiye ayrılır:

1 – Sünnet-i Müekkede,
2 – Sünnet-i gayr-ı müekkede.

Sünnet-i Müekkede: Resûlüllah Efendimizin (asm) umumiyetle yapmaya devam edip pek az terketmiş oldukları sünnettir. Lügat mânası, kuvvetli sünnet demektir. Sabah, öğle ve akşam namazlarının sünnetleri gibi. Ezan, ikâmet, cemaate devam gibi İslâm şeâirlerinden sayılan sünnetler de, sünnet-i müekkededir. Bunlara sünnet-i Hüdâ da denir.

Sünnet-i Gayr-i Müekkede: Resûlüllah Efendimizin ibâdet maksadıyla bazen işleyip bazen da terk ettikleri sünnettir. İkindi ile yatsının ilk sünneti gibi. Resûlüllah’ın yeyip içme, giyinip kuşanma, oturup kalkma gibi günlük normal davranışları ve âdâb-ı muaşerete taallûk eden işleri de sünnet-i gayr-ı müekkedeye dahildir. Bunlara sünnet-i zevâid adı da verilmiştir.

Sünnetin de farz gibi ayn ve kifâye kısımları vardır. Meselâ, Ramazan’ın son on gününde i’tikâfa girmek, teravihi cemâatla kılmak, teravihi hatimle kılmak sünnet-i kifâyedir. Farz namazları cemaatla kılmak ise, sünnet-i ayn’dır.

Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minler, Allah Resûlünün sünnetine uymaya teşvik edilerek şöyle buyrulur:

“Allah’ın Resûlünde sizin için kendisine uyulacak en güzel örnek ve nümûneler vardır.” (el-Ahzâb, 21).

“Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun, benim sünnetlerime tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin…” (âl-i İmran, 31) denilmiştir.

Demek ki, Allah’ı sevmenin alâmeti ve kendini Allah’a sevdirmenin yolu, Resûlünün sünnetine ittiba’ etmekten geçmektedir. Çünkü Allah’ı gerçekten seven bir kişi, elbette Allah’ın sevdiği ve râzı olduğu zât’a benzemeye, onun ahlakını, hareketlerini, imanını kendisine örnek almaya çalışacaktır. Bu benzeme asla şeklen benzeme demek değildir.

Sünnetin hükmü;

Sünnet-i müekkedenin yapılmasında büyük sevablar vardır. Kasden veya tenbellikle terkedilmesinde Cehennem azâbı yoksa da, şefâatten mahrumiyet gibi büyük bir kayıp ve ziyan söz konusudur. Sünnetler yerine getirilmediği takdirde dinen günahı yoktur, kişinin kaybı vardır.

Sünnet-i gayr-ı müekkedenin yapılması da pek güzel ve sevaplıdır ancak bu ikinci kısım sünnetlerin terkinde, hiçbir günah olmadığı gibi, kınama ve azar (levm ve itab) da yoktur.

Sünnette esas olan bu hl ve davranışları farz veya vacip derecesine çıkarmadan eda etmeye çalışmak, yapılırsa sevap kazanılacağını bilmek ancak en önemlisi Peygamber ahlakı ile ahlaklanmayı hedef almaktır. Bir önemli noktada rivayetlerin tamamını sünnet kabul etmemektir. Mü’min öncelikle sahih ve doğruluğu kanıtlanmış sünnetlere icap etmeye çalışmalıdır. Bunların sayısı zaten parmakla gösterilecek kadar azdır. Rivayete dayalı sünnetler ise dini istismar etmek gayesiyle ve Arapçı zihniyet tarafından imal edilmiş olan hadislerdir. Sünnet başlangıçta sadece davranış iken bu yüzden bir zaman sonra sözler de sünnete dahil edilmiş ve Peygamberimizin örnek ahlak ve İslam’ı sadeliğini kaybetmiştir.

Mübah; yapılmasında veya terkinde dinî yönden hiçbir mahzûru bulunmayan, yani, mükellefin yapıp yapmamakta tamamen serbest olduğu işlerdir. Oturmak, yemek, içmek, uyumak gibi. Mübah olan bu gibi işlerin ne yapılmasında sevab vardır, ne de terkinde günah. Eşyada aslî vasıf, mübah ve helâl olmaktır. Mübahlığın ortadan kalkması için, o şey’in mübah olmadığına dair bir şer’î delil gerekir.

Müstehab; lügatte, “sevilmiş şey” mânâsına gelir. Istılahta ise Resûlüllah Efendimizin (asm) arasıra yapmış oldukları şeydir. Kuşluk namazı gibi. Peygamber Efendimiz (asm), müstehab denilen hususları sevip zaman zaman yapmışlar, Selef-i Sâlihîn de bunları seve seve işlemiş ve diğer ehl-i îmânı da yapmaya teşvik etmişlerdir. Müstehaba, sünnet-i gayr-i müekkede hükmünü verenler olduğu gibi, mendub, nâfile, tatavvu’, edeb ismini verenler de vardır. Bilhassa güzel ve medhe lâyık bir haslet ve davranış olması sebebiyle, fıkıh kitablarında müstehab yerine edeb tabiri çok kullanılmıştır. Edeb’in çoğulu âdâb’dır.

Müstehab’ın hükmü; yapılmasında sevab vardır. Yapılmaması hâlinde ise, yalnızca bu sevabdan mahrumiyet söz konusudur.

Haram; yapılması, kullanılması, yenilip içilmesi dînimizce kat’î olarak yasak edilmiş şeylere denir. Şarap içmek, kumar oynamak, zinâ etmek, adam öldürmek, gıybet ve iftirada bulunmak gibi. Haram kılınan eşya veya fiil, kendisinde bulunan, hiç ayrılmayan bir zarar, kötülük ve pislik sebebiyle haram kılınmış ise, buna liaynihî (bizzat) haram denir. Domuz eti ve şarap gibi. Kendi tabiat ve vasfından dolayı değil de elde etme şekli, kazanma yolu gibi dıştan bir sebeble haram kılınmış ise, buna da ligayrihî (bilvasıta) haram denir. Çalınmış ekmek, gasbedilmiş para gibi…

Haramın Hükmü; Haramın terkinden dolayı büyük sevab vardır. İnsanı takvâ mertebesine çıkarır. İşlenmesi hâlinde ise, kalblerin kararıp vicdanların paslanması, îmanın zayıflaması, huzur ve neş’enin gitmesi, ibadetten zevk alma duygusunun yok olması gibi zarar ve kayıpların yanısıra, âhirette de çetin bir azab söz konusudur.
Haramlığı kesin olan bir şey’i helâl kabûl etmek, Allah korusun insanı îmandan çıkarır.

Mekrûh; lügatte, sevimsiz bulunan, nâhoş ve kerih görülen şey demektir. Istılahta ise, dînen yapılması çirkin ve kötü görülen işler mânasına gelir. Abdest alırken ve gusül ederken suyu israf etmek, kısa kollu elbise ile veya başı açık namaz kılmak gibi hususlar mekruhlardandır.

Mekrûh iki kısma ayrılır:
1 – Tahrîmen Mekrûh: Harama yakın olan mekrûha denir. Abdest alırken suyu israf derecede harcamak gibi…
2 – Tenzîhen Mekrûh: Helâla yakın olan mekruhtur. Burnu sağ el ile temizlemek gibi…

Mekrûhun Hükmü; tahrîmen mekrûhun terkinde sevab vardır. İşlenmesinde ise, âhirette azâba uğrama ihtimali mevcuttur. Yani, harama yakın olan mekrûhu işleyen kimsenin âhirette hesaba çekilmesi ve azâba uğramasından korkulur. Bu, İmam-ı A’zam ile Ebû Yûsuf’a göredir. İmam-ı Muhammed ise, tahrîmen mekrûhu, aynen haram gibi telâkki eder. âhirette azab muhakkaktır, der.

Tenzîhen mekrûhun işlenmesi ise, azâbı gerektirmez. Fakat terki sevablıdır. Mekruhları helâl telâkki etmek, hatâ olmakla beraber, insanı dinden çıkarmaz. Mekrûh kelimesi, fıkıh kitablarında tenzîhen veya tahrîmen kayıtları konmaksızın geçiyorsa, bununla tahrîmen mekruh kastediliyor demektir.

Müfsid; başlanmış bir ibâdeti bozan ve ibtâl eden şeydir. Müfsidin özürsüz, kasden yapılması günâhı mûcibdir. Hatâ ile, sehven meydana gelmesinde ise günah ve azab yoktur. Namaz içinde kendisini alamayıp gülmek gibi.

Sahih; bütün şartlarına ve rükünlerine uyularak eksiksiz ifa edilen bir ibâdet veya muameledir. Meselâ: Farz ve vâciblerine riayet edilerek kılınan namaz sahihdir.

Câiz; yapılması dînen yasak olmayan şeydir. Bu kelime, bâzan sahih, bâzan da mübah yerine kullanılır.
Bâzı muameleler vardır ki, dünyevî hükümler bakımından sahih olduğu halde, uhrevî hükümler bakımından câiz olmaz. Cuma ezanı okunurken yapılan alış-veriş muamelesi gibi… Böyle bir muamele dünyevî bakımdan sahihtir; fakat mânevî mes’uliyeti de gerektirdiği için, dînen câiz değildir.

Bâtıl; rükünlerine veya şartlarına tamamen veya kısmen uyulmayan herhangi bir ibâdet ve muameledir. Abdestsiz namaz kılmak gibi. Bâtıl, sahîh’in zıddıdır.

Dinen mükellefiyet ve gerekleri

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi? Derin Asr-ı Saadet özlemiyle yanıp tutuşurken, tevhid yolunda ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir