Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Dinen tecavüzün cezası ve mahiyeti
imanilmihali.com
Dinen tecavüzün cezası ve mahiyeti

Dinen tecavüzün cezası ve mahiyeti

Dinen tecavüzün cezası ve mahiyeti

Zina ve eşcinsellik Kur’an’ın en büyük günahlar arasında saydığı rezilliklerdir ve fuhuş bunun para karşılığı yapılanıdır. Lakin bunların tamamında esas olan tarafların rızasıdır.

“Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun.” (Nur 24/2)

Cinsel taciz veya tecavüz terimi ise; mağdurun rızası dışında, zor kullanarak, mahrem veya hak olmayan birisine, ten yoluyla, izinsiz olarak dokunmak, ilişkiye girmek, ilişkiye zorlamaktır. Bu dokunmakla sınırlı kalırsa taciz, ilişki şeklinde olursa tecavüz olur.

Tüm cinsel suçlarda esas şudur ki zorlanan, kendisini müdafa edemeyen kimseye ceza uygulanmaz ve zorlayan sadece o cinsel suçu işlemekle kalmaz aynı zamanda zorlamak-şiddet kullanmak suçunu da işleyerek de suç işlemiş olur.

Karşılıklı rıza ile yapılan pis işlerde hak söz konusu değildir çünkü irade kullanılmıştır. Oysa taciz ve tecavüzde taraflardan birisinin iradesi noksandır bilakis karşı irade kullanmıştır ve bu hak doğurur. Dahası o iş ile alınan manevi yara ömür boyu süreceğinden alacaklı olanın hakkı çokça yenmiş olur.

Haklar bu dünyada veya ahirette muhakkak sahiplerine dönecektir ve bunun için mağdurun hakkını helal etmemesi yeterlidir. Lakin yapılan bu zulme karşı sessiz kalınır ve feryat edilmezse veya mazlum haklarından feragat ederse ortada kul hakkı kalmayacaktır.

Demek ki mazlumun yapacağı ilk şey bu cinsel zulme karşı koymak, yardım istemek, feryat etmek, herkese anlatmak, adalete müracat etmek, hakkını aramak ve hakkını helal etmemektir.

Taciz veya tecavüzde dört şahit aranmaz ve mazlum (kadın veya çocuk) mağduriyetini ispat edemezse cezaya tabi değildir. Zina iftirası (kazf) cezası uygulanmaz. Ama bu güvence asla yalan iftira atma hakkı vermez.

“Namuslu kadınlara zina isnat edip sonra da dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun. Artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin. İşte bunlar fâsık kimselerdir. Ancak tövbe edip bundan sonra ıslah olanlar müstesna. Çünkü Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Nur 24/4,5)

İşlenen suçun kamusal bir etkisi olduğu için de mağdurun şikayetçi olmasına gerek yoktur. Suç sabitse ceza zorunludur.

Tecavüz teşebbüs safhasında kalsa dahi tazir cezası aynen uygulanır ve bu suçlunun durumuna ve suçun niteliğine göre ağır söz, hapis, dayak, ölüm gibi adaletin uygun göreceği cezalardır.

Zina, fuhuş, tecavüz gibi cinsel suçlar çoğu zaman şahitsiz ortamlarda hayat bulduğu için ayetin işareti Allah adına yemin etmektir. Bu yeminleşme kadın ile kocası arasındadır ve fakat taciz ve tecavüzde yemin geçerli kabul edilmemektedir. (Çünkü ucu sayısız yeni iftiraya yol açar)

“Eşlerine zina isnat edip de kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahitliği; kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair, Allah adına dört defa yemin ederek şahitlik etmesi, beşinci defada da; eğer yalancılardan ise, Allah’ın lânetinin kendi üzerine olmasını ifade etmesiyle yerine gelir. Kocasının yalancılardan olduğuna dair Allah’ı dört defa şahit getirmesi (Allah adına yemin etmesi), beşinci defada da eğer kocası doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi, kadından cezayı kaldırır.” (Nur 24/6-9)

Mesele şudur ki aynı veya karşı cinsin rıza ile o pis işleri yapması ayıptır, haramdır, günahtır. Bu zorla yapılırsa anılan pisliklere bir de şiddet ve zulüm cezası eklenir ki beraberinde kararan hayatların da vebali eklenince suç devasa boyutlara ulaşır. Tecavüze uğrayan evli veya bekar olsa da durum değişmez ve lakin tecavüze uğrayan dinen mükellefiyet yaşı altındaysa yani akli baliğ değilse tecavüz suçu afsızlığa sebeptir.

Hak zayi olmaz ama hakkın alacak hanesine yazılması için o hakkın aranması ve zulme sessiz kalınmaması lazım gelir.

Buraya kadar bahsolunanlar yasal ve meşru durum hakkındadır ki fıkıh kitaplarında detayı mevcuttur. Bizlerin bahsetmek istediği asıl husus ise bu suçun kimler tarafından ve nasıl işlendiği, toplumun duyarsızlığı ve mazlumların adalete güvenmemesi, suçun sayıca azami miktarda yaşanmasıdır.

Şiddet ve sapıklıkların inancı zayıf, içinde Allah korkusu olmayan şeytan dostlarının bolca bulunduğu toplumlarda daha sık görüldüğü malumdur. Yani iman edenlerden teşkil bir toplumda bu tür ahlaksızlıklara ve suçlara rastlamak mümkün değildir. yani bu demektir ki toplumumuzda yaşanan bu rezillikler bizlerin iman yönünden övünülecek bir yerde olmadığımızın da ispatıdır.

Keza mütecaviz saldırıların-kandırmaların-teşebbüslerin din ile alakası olmayanlarca çok nadir, ama dinle bir şekilde alakası olanlarca sıkça yapılıyor olması din içinde münafıkların bolluğuna işarettir.

Mağdurların şikayetçi olmaktan korkması ise adalete güvensizlik demektir ve şahitlikten korkanların sayıca üstünlüğü yine iman zafiyetine işarettir.

Mahkemelerin yeterli araştırmayı yapmadan davaları kapatmak istemesi de, mağdurların olayın duyulmasını istememeleri de, ailelerin saldırıya uğrayan çocuklarının hakkını aramak yerine sus payı olarak verilen üç kuruşa veya baskı ve tehdide yenilmesi de imanın yokluğuna işarettir.

Affetmek ayrı bir şeydir, affetmeye mecbur bırakılmak ayrı bir şey.

Devletin, şikayet olmasa dahi bu davaları açmak ve sürdürmek görevi olduğu halde bunun görülmüyor olması ise dinen büyük suçlardan olan tecavüzün beşeri adaleti temsil edenlerce itibar görmemesi demektir ki bu çok daha büyük bir isyandır. Çünkü ortada sadece mazlumun değil aynı zamanda ve daha önce Allah’ın hakkı vardır. Adalet sessiz kalmakla veya suçluyu savunmakla Allah’a karşı da günah işlemiş olur.

Toplumun bu faillere karşı ciddi cezalar öngörmeyen, sadece kınama, para cezası veya kısa süreli hapisle tazir edilen cezalara razı olması ve eylemi kısa sürede unutması ise İslam’ın bekası ve gelecek nesillerin korunması adına utanç vericidir. Hele ki doğrudan veya dolaylı yoldan bu sapıklıklara sebep hallerin bilimsel olarak incelenmemesi ve konunun kadere bağlanması affedilmeyecek suçlardandır, toplumsal imanın zaafiyetinin delilidir.

Zulüm adam öldürmekten beter olduğu halde, tecavüz en büyük zulümlerden olduğu halde yetkililerin ve mağdur tarafın feryatla hak aramak yerine susması, adaletten sorumlu olanların bu hakkı kamu adına aramaması zulme destek olmaktır ki bu da zulümdür. Kur’an’ın savaşı ise zulümledir.

Tecavüze uğradığını ifade eden için bunu ispat lazımdır ki modern tıp için bu çok zor değildir. Ayrıca teşhis ve tespite giden yolları kapamak gayretindekilerin en az o sapık saldırgan kadar vebal üstlendiği de açıktır.

Bu pis eylemlerin sokak ve evlerde nadiren ama asıl steril ortamlarda yani aslında hiç olmaması gereken ortamlarda ve zinhar bu pisliğe bulaşmaması gereken kimselerce yapılıyor olması ise dinin toplumda gördüğü acınası karşılığa delildir.

Kur’an kursları, öğrenci yurtları, cami memurları tarafından hem de din eğitimi almak için gelenlere ve de reşit olmayanlara hatta aynı cinse saldırılması durumu çok daha vahim hale getirir. parktaki serserinin zayıf dini akidesi onu suça itebilir ama işi din olanların buna tevessül etmesi sadece bir gafletten çok öte bir haram ve vebaldir. kaldı ki sokak tecavüzlerinde sıkça bahane edilen kışkırtma faktörü bu tür yerlerde asla söz konusu değildir (çünkü tarzlar, kıyafetler, maksatlar kışkırtmaktan çok uzaktır) ve tecavüzler buna rağmen işlenmektedir.

Toplumun bunlardan ders çıkarması gerekirken korkuyla susması ise anlaşılır değildir. Çünkü zulme karşı feryat etmek serbesttir, zulme karşı elle, dille hiç olmazsa kalple karşı koymak Allah ameridir. Buna rağmen bu pis suçların devam ediyor olmasında işte bu sessiz kalanlarında vebali var demektir.

Öte yandan tazir cezasını uygulamak yetkisine sahip olanların hafif cezaları tercih etmesi, dini korumak adına sapık din persenelini korumaya alması dine en büyük ihanettir. Kursları, yaklaşımları, gayeleri korumak adına yapılan bu yanlış o tecavğzcülerin suçuna tüm himayecileri de ortak eder ki bu az bir vebal değildir.

O pis işlerin yapıldığı ortamlarda, bu pisliklerin önlenmesi adına tedbir almakla yükümlü olanların görevlerini ihmal ederek, ortam sağlaması ise suça aynen ortak olmaktır.

Organize vaziyette bu pisliklere ortam sağlayanların veya bu pislikleri birden çok kimse ile gerçekleştirenlerin, tecavüz pisliğini günlerce sürdürenlerin, savunmasız çocuk ve engellilere karşı manevi ve meşru kimliklerini kullananların, susmayı telkin edenlerin, korkutup şantaj yapanların yatacak yeri yoktur.

Unutulmamalıdır ki herşeye çahit olan Allah’ın korunmasını emrettiği ilk şey hak ve adalettir.

Buna karşı ve isyanda olanlar bilmelidir ki haklara saldıranlar suçu ne şekilde olursa olsun karşısında Allah’ı bulacaktır. Allah’ın hakkı ise bakidir.

O halde çocuklarımızı tehlikelere karşı eğitmek, kontrol ve gözetim altında bulundurmak, şüpheli durumlarda devreye girmek, teşebbüs veya icra durumunda feryat edip hak aramak ailelere görevdir. O mekanların yetkililerine tedbir almak görevdir. O suçu ağır şekilde cezalandırmak adalet personeline görevdir.

Hadım etme işi, rızayla yapılsa dahi haramdır çünkü Allah’ın yarattığını değiştirmektir. Lakin tecavüz suçunun cezası olarak tatbik edilmesinde asla sakınca yoktur çünkü cezalandırmada maksat hem mağduru hem de toplumu korumaktır ki affedilerek topluma salınan mütecaviz başka canlar yakmaya devam edecektir. Yani tazir kapsamında hadım etme cezası hem serbest hem de dinin emirdir.

Öldürme cezası tazir kapsamında verilecek üst cezadır ve uygulanabilir. Kaldı ki yaygınlaşmaya yüz tutmuş, toplumu tehdit eder hale gelmiş, dinle alay eder durumdaki suçların artması durumunda muhakkak uygulanması gerekendir. Belki ilk suçlar yerine ikinci suçlara uygulanabilecek ölüm cezası masada durduğu sürece caydırıcılığı da olacaktır ki bu seçeneği en baştan kapatmak saldırganlara cesaret verecektir ki bu da zulme destek sağlamaktır.

Himaye veya korumak adına yanlışı savunmanın, Hz. Peygamberi, Tume Bin Ubeyrık olayında, hırsız Tume yerine, haklı ama suçlanan yahudi komşu aleyhine karar verdirtmeye çalışan (ama hata ayetle engellenen) sahabenin durumu gibidir. Nihayetinde Allah ayet vahyederek durumu netleştirmiş ve Tume’nin ne mal olduğu (münafık olduğu) anlaşılmıştır.

Yani zalim saldırganları korumak, onlar dine yakın kimseler olsa da, dine hizmet değil ihanettir.

Keza ifk (iftira, İfk suresi) olayında Hz. Aişe’ye iftira atan müşrikler ve onlara uyan sahabeler Hz. Peygamberin aklını karıştırmış ve şüphe duymasına sebep olmuştur ki sonradan gelen ayetler Hz. Aİşenin masum ve iftiracıların cehennemlik olduğunu duyurmuştur.

Yani hak vahiyle olmasa da kalbi olarak elbette yerini bulacaktır ve adaleti saptırmak heves ve gayesindekiler elbet kaybedecektir ama yitirilen hayatların vebali tüm korumacı ve himayecilerin boynuna ateşten halkalar olarak yapışacaktır.

Tecavüz ve zina da iftira sıkça yaşanabilen bir gaflettir ve her iddia doğru çıkacak diye bir kaide de yoktur. Ama araştırmak ve doğrusunu öğrenmek farzdır, olması gerekendir. Saklamak, susturmak suçu kabul etmektir ve kabul edilen suçu cezasız bırakmak ise dine tabi olmamaktır.

Üç dakikalık şeytani bir heves için karartılan hayatların vebali ödenmez. Sonrasında muta nikahı gibi yine haram olan başka bir sözde çıkar yol bulunması da çare değildir çünkü ortada mazlumun rızası yoktur ve hakkı yenmiştir.

Bu işin erkeklere yapılması ise Lut kavminin helakına sebep olan belayı başımıza davet etmektir ki bu bela sadece sapıklara değil tüm topluma nasip olacaktır ve burada sadece erkeklerin erkeklerle değil, kadınların da kadınlarla ilişkileri aynı durumdadır.

Zina ve fuhşa bulaşmamak adına erkeklerin erkeklerle o işi yapması ise dinle alay etmektir ve tamamen haramdır, helak sebebidir. Keza,  kadınla kadın için de durum aynıdır. Zinadan yırtmak için doğuma sebep olamayacak organsal yollardan (!) o işi yapmak da (oğlancılık vb.) haram ve alay etmektir. Muta nikahı ise tüm bu ve benzeri sapıklıklara dini kılıf uydurmak telaşıdır ve Hz. Peygamberin emrettiği muta ile alakası olmayan fuhuş meseleleridir.

Şehveti, hem eşler arası lezzet ve sevgi bağı hem de sınav aracı olarak veren Allah, kullarının cinsel belalara düşeceğini elbet bilendir. Meşru olan şehvet, sevgi ve ilişkilerde asla sıkıntı yoktur ve hatta bu teşvik edilir. lakin eşler arasında dahi yasak yollar (!) vardır ki detayı fıkıhta mevcuttur.

Bu şehvetin şeytanın bir silahı olarak topluma egemen olması ise bizlerin iman zafiyetidir ve şeytan ahdinde çok uzun zaman önce bunu bildirmiştir. Ahir zamanın sonuna geldiğimiz şu anlarda şeytana yenik düşüyor olmamız helake nasıl aday olduğumuzun ama toplu helak olmayacaksa nasıl ebedi cehennem yolcusu olduğumuzun resmidir.

Sapıkları eğitmek, engellemek, tedavi etmek, yapanları yakalamak, yargılamak, cezalandırmak durumunda olanların görevlerini yapmaması ise anlaşılır değildir.

Bu sapıklığı hiç yapmaması ve pisliğini anlatması gerekenlerin o pisliği bizzat icra etmesi ise toplumun ahlakının nasıl yozlaştığının delilidir.

Yine bir sonuç şudur ki din ve iman dilde kaldığı sürece bir şey ifade etmez. Bu pislikleri yapanların en az yarısı din görevlisi veya talebesi ise bu demektir ki onların din ve imanı sadece dilde ve kıyafettedir ve din risk altındadır.

Kur’an’ın toplumca % 95 oranında bilinmiyor olması gerçektir ve tüm bu başa gelenler Kur’an okunmadığı içindir. Riyayı, şeytanı, şirk, cehennemi, azabı, hak ve adaleti tanımayanların gaflete düşeceği, anne ve baba görevlerini yaparak dini öğretmek ve sevdirmek yerine, bu görevi birilerine teslim etmesi ve bu sayede komşularla gıybet ve dedikodu için kendisine daha fazla zaman ayırması, dincilik yaparak dini kursa çocuk göndermenin reklamını yapması ve hatta bundan nemalanması dine karşı sadece cehalet ve gaflette olmadığının ama delalet sınırlarına eriştiğinin göstergesidir.

Hz. Lut kavminden habersiz bir toplumun elbette tedbir alması mümkün değildir ve din bu kimseler için asla erdirici olamaz. Keza zinayı okumayan, iftirayı bilmeyen, münafıklığı tanımayan, İslam hukukundan habersizlerin esenliğe ermesi ve bu hayatı kazasız yaşaması mümkün değildir ve maalesef Kur’an’sızların imansız kalacağı da muhakkaktır. Çünkü cehalet kanmanın ilk şartıdır ve aldatılmak cahil gafillere mahsustur. Şeytanlar işte böyle aldatır ve hatta sonra susmayı emreder.

Şeytan işi pislikler sadece şarap, kumar, fal değildir. Yenen haklara karşı her susuş, her can yakış, her hayat karartış, her sapık şehvet arayışı şeytan işi birer pisliktir.

Bu nedenle, mazlumdan tecavüzcünün cezasını verecek olana kadar tüm kademelerde bireylerin içinde Allah korkusu olmalı ve hakkaniyet esas alınmalıdır. Bunlar yoksa zaten orada hak ve adaletten söz edilemez, o yetkililerin ehliyetinden de söz edilemeyeceği için haramlıkları kesinleşmiş olur. Dahası kamu haklarını korumak adına yemin edenlerin bunu yapmaması yemini bozmak demektir ve Allah yeminini bozanları hiç sevmez.

Onüç yaşında bebekleri, bebek sahibi yapan sapıkların bu tecavüzlerde payı büyüktür, dokuz yaşındaki kızlarla evlenmeyi düşünenlerin bu sapıklıkların başı ve taraftarı olduğu aşikardır, reşit olmadığı halde nikaha zorlanan on üç yaşındaki kızları korumayan kamunun vebali büyüktür, sokak ortasında dövülen ve öldürülen kadın ve çocukların haklarını aramamak veballerin büyüğüdür, kadını ikinci sınıf vatandaş gösteren anlayış dine ihanettir, üç yaşındaki kızları soyunurken gizlice dikizleyen ve onlarla evlenen yetmiş yaşındaki hahamların yahudi anlayışının egemen olduğu bu sapık fikirlerin topluma israiliyat yoluyla girdiği açıktır ve tüm bu sayılanlar tecavüz edilen çocuklara neden tecavüz edildiğinin cevabıdır.

Din Kur’an’dadır ve sapık tecavüzler adına dahi uydurma hadis üretmekten çekinmeyen dinciliğin olduğu yerde dindarlıktan asla söz edilemez. Kur’an’a dönüş, Kur’an’ı hayata anayasa yapmaktır ki Kur’an’ı hayatın dışına atmak sadece Kur’an’ın şefaatinden mahrum kalmak değil aynı zamanda Peygamberin “ümmetim Kur’an’ı hayatın dışına itti” şikayetine de maruz kalmaktır.

Çünkü Kur’an haktır, adildir, şeytan isa aldatandır, batıldır, yalandır.

Ve şeytanlar insanların anlayarak Kur’an okumasını istemeyenlerdir.

Kısas Allah emridir lakin affetmek daha yücedir. Öldürülme suçuna öldürmek yetkisini veren kur’an, tecavüze uğrayana da aynı hakkı verendir ama bu elbette aynı ahlaksızlık yoluyla değil cezalandırma selahiyeti bakımındandır. Yani mağdur haklarından vazgeçmediği sürece ceza affedilmemelidir. Kaldı ki bu kamusal suçtur ve kamu şikayet olmasa da cezayı vermekle mükelleftir.

Bireysel olarak kan davası şeklinde cezalandırma yönetimi ise faydadan çok zarar veren bir hatadır ve ırza geçmeye bir de cinayet suçu ekleyerek olayı çözülemez hale getirir. Kısas suçla kast edilen neyse aynı şekilde mukabeledir ve tecavüzde öldürme varsa kısas öldürmeyi içerir ama öldürme yoksa kast cana olmadığı için kısası da can almayı meşrulaştıramaz. Yani kan davası, ortada tecavüz ederek öldürme yoksa, hak değildir.

Adaleti arayıp bulmakla görevliler adaleti sağlamaktan aciz kalırsa, kişiler kendi haklarını aramaya çalışırlar ve kan davalarının sebebi de budur. Bu yüzden adaleti tesisten sorumlu olanlar görevlerini layıkıyla yapmalıdır ki suçlar başka suçları doğurmasın.

Zina, fuhuş, tecavüz gibi suçlardan kaçınmanın yolu, evlatlarımızı evvela potansiyel olarak o işin yaşanabileceği yerlerden uzak tutmak ve sonra yaşanan örnekler istikametinde korumaya almaktır. Eğitmek ve Kur’an ile öğüt vermek olması gerekendir. Takip ve kontrol, hak zayi durumunda hak aramak her ebeveyne hak ve görevdir. Zulme sessiz kalmak ise zulme ortak olmaktır ve Allah zalimleri asla affetmeyecek, hatta onlarla konuşmayacaktır.

Yedi yaşında çocuğa tecavüz edilen Pakistan’da öldürülüyorken, ülkemizde aynı suçun beterini işleyenler öldürülmüyorsa, hadım dahi edilemiyorsa ortada bir yanlış var demektir. 

Hele ki pis saldırışlar bu reşit olmayan çocuklara, baskı ve organize vaziyette yapılıyorsa toplum ve idrak olarak cahiliye müşriklerinden çok daha acınası haldeyiz demektir.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Din ve Fıtrat

Allah’ın tek dini ama iki din tarifi, insanın tek doğru ama iki yaşam şekli vardır. ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir