Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Dinen utanmak ne demektir
imanilmihali.com
Dinen utanmak ne demektir

Dinen utanmak ne demektir

Dinen utanmak ne demektir

Haya, namus, ar, utanma duygusu dediğimiz doğrudan insanın haysiyeti ve ahlakı ile ilgili hususlar hem beşeri manada hem din manasında kulun doğru veya yanlış niyet beslemesinin ve o işin doğruluğuna dair kanaatin hasılasıdır ki bu melekelere sahip olan kul yanlış yapmaz, bunlara sahip kul yanlış yaparsa utanır, bunlara sahip olmayan kul yanlış yapmaktan çekinmez ve bunlara sahip olmayan kul yanlış yapınca utanmaz.

Peygamberimizin hadisinde işaret buyrulduğu gibi kul ‘utanmadıkça yapmak serbestisine’ sahiptir. Utanma ise önce Yaratan Allah’tan, sonra kendinden, ailesinden, yakın çevresinden ve nihayet ait olduğu toplumdan utanmadır.

Allah’tan utanmak, Allah’ın verdiği nimet ve berekete nankörlük etmek, kurallarını tanımamak, Allah rızasını kaybetmekten çekinmemek, Allah’ın hoşnutluğunu kaybetmek, cehalet ve gafletle Allah’ın öfkesine neden olmaktan kaynaklanan sıkılma ve utanma halidir. Bu utanma duygusu varsa kul aslen Allah sevgisi ve korkusunu yüreğinde az da olsa taşıyor ve ahlaki olarak hala kurtulma şansına sahip demektir.

Kendisi, çevresi, ailesi ve toplumundan utanmak ise beşeri kabul ve değerlerin aksine iş yapmaktan, ahlaki sınırları aşmaktan kaynaklanan hem hukuki hem ahlaki bir tecavüz sonrası yaşanan mahcubiyettir ki aynı Allah’tan utanma bahsinde olduğu gibi kul yaptığı yanlıştan sonra toplumdan utanıyor ise hala kurtuluş umudu var demektir.

Gerek Allah’tan ve gerekse toplumdan bu yanlış işten doğan utanma duygusu nedeniyle helallik almak inşallah mümkündür. Sonuçta kul yaptığının yanlış olduğunun farkındadır ki utanır ve yanlış yaptığını bildiği için de kendisinde o yanlışı düzeltmek için güç bulabilir. Tevbe ve istiğfar ederek Allah’tan, kanuna teslim olarak devletten veya helallik alarak-özür dileyerek-gönül alarak beşerlerden af dilemek mümkündür.

Kulun bu yanlışları hiç yapmaması daha güzeldir ama yanlışı yaptığı zaman utanan kul da hala iyiler saflarında yer almaya adaydır. Kötü ve bedbaht olanlar ise yanlış yaptığının farkında olmayan ve yanlış yaptığını bildiği halde özür dilemeye kibirleri engel olanlar ve hatta yanlışı bile bile işleyen kural tanımazlardır ki bunların iflahı kolay değildir.

Yanlış yaptığını bilmeyenlerin mazereti yoktur. Yani Allah kelamı Kur’an’dan habersiz olmak, toplumun yazılı ve sözlü alışkanlıklarından bihaber olmak, suç veya utanılacak amel işlemeye sebep değildir. Bunlar bilgisizlik nedeniyle işlense bile cezası muhakkak olacaktır.

Keza o işi yanlış olduğunu bile bile işleyen kişi utanmadığı gibi daha da büyük bir suç olan isyan suçuna imza atar ki bunun vebali o suçtan çok daha yüksektir. O işin yanlışlığını bilen ama kibri telafi etmeye müsaade etmeyen kul ise çoktan şeytanın kollarına düşmüş demektir.

Toplumda hem de Müslüman camia arasında utanılacak hallerden şiddetle kaçınan pek çok insan vardır. Bu kesim önce Allah’tan ve sonra çevreden utanarak yanlışlardan kaçınmaya gayret eder. Öte yandan yanlışları işlemekten utanmayan, bunu alışkanlık haline getiren ve yanlışın telafisini düşünmeyen geniş bir kesim de vardır ki bu pişkin münafıklar güruhu genelde zengin, zalim, güçlü, makam sahibi, otorite ve yetki sahibi kimselerdir ve kibirleri yüksek seviyelerde olduğu için ve yanlış yapmalarının en azından dünya hayatında cezai karşılık görmeyeceğini bildikleri için rahattırlar.

Bu rahat kesim kural tanımamazlıkları ile kanun ve örfleri reddederken, sahip oldukları para ve güç ile sayısız kusur ve günaha imza atarken utanmaz ve kendilerini haklı görürler. Daha acı olanı ise onlar bu hareketlerini ‘yaşamak’ olarak değerlendirirler.

İçlerinde Allah korkusu olmaması mümkün değildir. Lakin Allah’a karşı duydukları utanma duygularını, sözde yaptıkları birkaç infak, birilerinin şefaati, üye oldukları cemaatin ortak sevabı, ileriki yaşlarda edecekleri tevbe ile telafi edeceklerini farz edip yanlışlar üretmeye ve ahlaksızlıklara devam ederler.

Utanmak onlara göre zavallıların ve güçsüzlerin işidir ki muktedir olmak bu yüzden onların tek arzusudur. Muktedir olabilmek için sarf ettikleri hayatlarındaki kazanımları kendi bileklerinin hakkı sayan ve o servetlerin vebali olmayacağına inanan bu grup için sanırlar ki; ‘dünyada kendilerine verilen nimetlerin benzeri ahirette de verilecek ve onlar affa uğrayacaklardır.’ Bu yanlış varsayımın yanlışlığını onlar da bilmez değildir ama ego ve kibirleri o denli yüksektir ki kuralları çiğnemekten ve şehvete dalmaktan uzak duramazlar.

Utanmasalar bile bir nebze toplum baskısından çekinen ve münafıklıkları belli olmasın gayretindeki bu çirkef grup bazı yanlışları alenen yapmaktan imtina eder ve her yaptıklarına yasal ve dini bir kılıf hazırlar. Söz gelimi zina için muta nikahı, rüşvet için bağış gibi şeylerle hareketleri ifşa olsa da ayakta durabilmeye gayret ederler. Yaptıkları gerçeği çamurla sıvamaktan ve kendilerini kandırmaktan öte gitmeyen bu zavallıların hala dik durabilmeleri ise maalesef toplumun cehaleti ve paraya açlığıdır. Aç ve cahil toplum onları erişilmez sanarak korkar, onlara karşı gelmeyi ilahi iradeye isyan sayar, onlarla savaşacak gücü kendisinde bulamaz ve en acısı da onların münafıklıkla uydurdukları yalanlara gerçeği bilmedikleri için onlar da tabi olur ve kanar. Yani muta nikahının mübahlığına, rüşvet maksatlı bağışlara caizliğine aldanırlar. Oysa hakikat çamurla sıvansa da, yerin binlerce mil altına gömülse de, fezaya fırlatılsa da değişmez ve gün gibi ortadadır.

Amelin salih olup olmaması nasıl niyete bağlıysa, bu bahanelerinin de önemli kısmı suç işleme niyetleridir ki buldukları beşeri kılıfları dine tatbik etmeye çalışarak suçun katmerlisine imza atmakta olduklarını fark etmezler. Fark etseler de isyanları onları kulluk ve iman bilincinden uzaklaştırdığı için günlük zevk ve kazanımları ile teselli bulurlar.

Şiddet, taciz, şantaj gibi daha ileri tedbirler bu kesimin bilgili ama acizler üzerine kullandığı silahlardır. Çünkü bilgili kesim onların yanlışlarını fark eder ve ifşa etmeye niyetlenir. Ama bu niyetleri o anılanların oyununu bozacağı için tehlikelidir ve engellenmelidir. Bu engelleme ise bu sayılanlarla yapılır. Korkarak sinen çoğunluk o yanlışları görse de ses yükseltemez ve sistemin devamına razı olur. Ama bilmezler ki Allah’ın asıl öfkesine muhatap olanlar zalimler değil zalimlerden korkarak zulme ortak olanlaradır.

Çünkü Allah tüm utanmazlar, zalimler, batıl ve haksız olanlar hakkında kararını elbet çoktan vermiştir ve onlara eceli vermemesinin nedeni tereddüdü değil onların bir ihtimal düzelme umudu ve asıl önemlisi toplumdan onlara uyacak zayıf imanlıların belli olmasıdır ki toptan helakleri hak olsun. Cehennem bu yüzden vardır.

Cennetlere gidecek olanlar iman sahipleridir. Kalbinde azıcık iman dahi bulunanlar rivayetlere göre er yada geç cennetlere kavuşacaktır. Ama iman nuru ile aydınlanmayan failler ve bu faillerden ilah gibi korkanlar imanı toptan yitirdikleri için, can korkusuyla bile olsa faillerden medet ve hayat umduklarından zaten şirke düşmüş ve şeytana teslim olmuş demektir ki bu halleri kendilerine cennetleri haram eden başlıca hatalarıdır. Allah bunlara tevbe ve hidayet nasip etmedikçe de düzelmeleri zor hatta imkansızdır. Çünkü bunların kalpleri, kulak ve gözleri mühürlüdür. Akılları örümcek ağı başlamış, bilinçleri kaybolmuştur. İlahi dine değil insan yapımı dine tabi bu kanmışlar grubu utanma duygusundan mahrum faillere teslim oldukça hatta onların yanlışlarını alkışladıkça o faillerin günahlarını da teşvik ve desteklemekle günaha ortak olmakta ve akıbetlerini iyice karartmaktadır.

Oysa hakikat açık, sade ve basittir. Kur’an ayetleri bizleri boşuna iman eden ve etmeyen diye ikiye ayırmamıştır. Bunun ortası, kıyısı, köşesi, azıcığı yoktur. İman vardır veya yoktur. Bir seferlik imansızlıktan bir şey olmaz sanısı kulu perişan eder. Bu perişanlık ise dünya aklımızla tahayyül edilebilecek bir şey değil, çok daha acı, vahim ve uzun sürelidir.

Kişilerin imanlarını bilen Allah’tır ve bu yüzden takva insanlar arası değil Allah katında sevap ve günahlara göre belirlenmiş bir üstünlük derecesidir. Lakin kulun yapıp ettikleri, söyledikleri, düşündükleri onun hakkında fikir vermekten de öte değildir. Allah emri ve isteği ile toplum ve kamu yararına suç işleyenleri bizler bilemeyiz (Musa Peygamber ile seyahat ederken emrolunduğu gibi küçük çocuğu öldüren Hızır (as) durumu gibi) ama kendi yararına, haksız ve utanmaksızın yanlış yapanların durumu aşağı yukarı bellidir.

Mesele imanı kalple, elle, sözle ispat etmektir ve imansızlığa karşı sessiz kalmak imansızlık göstergesidir. Hele onlara taraf ve destekçi olmanın telafisi yoktur.

Kral Nemrut’un Hz. İbrahim’i (as) yakmak için hazırlattığı devasa ateşi söndürmeye ağzındaki bir damla suyla giden karınca misali ateşi söndüremesek te önemli olan teşebbüs ve gayret etmek ve daha da önemlisi tuttuğumuz tarafı belli etmektir.

Utanmak, ahlaklı insanın Allah’tan ve çevreden çekinmesi, ahlakı ile yanlışlardan sakınması, yanlış yaparsa telafi için çaba sarf etmesidir. İnsan hatasız olmaz. Küçük ve hatta büyük günahlar kula mahsustur ki Yüce Allah ibadet, dua ve tevbe ile bu günahların çoğunu temizleyeceğini vadederek insanı ne kadar çok sevdiğini göstermiştir. Yanlış olan bundan sıkılmamak, inatla yanlışa devam etmek, iblisin huzurda işlediği isyan gibi af dilemek ve dönmek yerine isyanda ileri gitmektir ki bu safhadan sonra o kulun utanması da mümkün değildir.

Utanmazlarla arasına mesafe koyamayan, dik duramayan, satın alınabilen kullar ise hem onlara fiilen destek ve güç verdikleri için, hem rızkı ve medeti Allah’tan değil de başkalarından umdukları için, hem de ahiret yerine dünyaya daldıkları için suçludurlar. Bunlar nasihat edip o yanlış sahiplerini ikaz edeceklerine üç kuruş dünya menfaati için onlara tabi olmakla zaten cennetlerini de ilelebet kaybetmişlerdir.

Önemli olan dini öğrenmek, anlamak, Allah’ın emir ve yasaklarını hazmetmek ve bu istikamette yaşamaya gayret etmektir. Hata yapınca utanmak inşallah başlı başına af sebebidir. Olmasa bile o kul utancıyla derhal tevbe ve istiğfar edecek, kullardan özür dileyip helallik alacak ve o yanlışı bir daha yapmamaya çalışacaktır. İnşallah Yüce Allah’ta kulunu affedecek ve cennet kapılarını onlar için açacaktır. Dinin doğrusu, hası, tamamı ise Kur’an’dadır. Anlayarak okumak, öğrenmek her reşit Müslümana farz ve bunları hayata yansıtmak yine her imanlı kalbe farzdır. İbadetin detayları, ahlakın çeşitleri, salih amelin nevileri gibi bahislerde yardımcı kaynak ve kitaplar kullanılabilirse de iman ve İslam konularının ilk öğreticisi muhakkak Allah kelamı Kur’an’dır ve başkaca kaynaklara gerek yoktur. Peygamberimizin din ve ahlak üzerine yapıp ettikleri, tasvip edip, sessiz kaldıkları, düşünüp hayata geçirdikleri, söyleyip yaptıkları, çekinip yapmadıkları tamamen Kur’an ve vahiy istikametindedir ve o rahmet Peygamberi de tüm bunları ayetler gereği yapmış, üretmemiş, sadece emredileni mükemmel seviyede yaşayarak göstererek kulluk ve risâlet görevini yerine getirmiştir. Hadislerin sahihliği konusundaki tereddüde dikkate alınacak olursa Kur’an’ın ilk ve esas kaynak olduğu zaten malumdur. Bu yapılırsa yani din öğrenilirse kul utanılacak hallerden zaten kaçınacaktır.

Dini vecibeler ile yasaların tezat teşkil ettiği haller ise maalesef siyon taraftarlarının, münafıkların, utanmaz faillerin, dindar görünen din bezirgânlarının işidir. Yani zina gibi Kur’an’da büyük suç teşkil eden bir bahsi anayasada suç olmaktan çıkarmak hangi gerekçeyle olursa olsun kabul edilemez bir hakikattir ve Yüce Allah o kanunu iptal ettirenlerin gerçek niyetini çok iyi bilmektedir. Ama bunun yasalarda suç teşkil etmemesi o işin yanlış olduğu hakikatini nasıl değiştirmiyorsa, o suçu işleyenlerin yasalar gereği beraat etmesi de o kulun tevbe etmedikçe ebedi azaba muhatap olacağı gerçeğini de aynı şekilde değiştirmez.

Müslüman camia, utanmak, sıkılmak, mahcup olmak ve acizliğini görmek zorundadır. Çünkü yaşadığımız hayat İslam adına utançlarla ve utanmazlarla dolu bir hayattır ve kalbi Allah ile atan bir topluma yakışmamaktır. Laiklik din ve devlet işlerinin ayrı kulvarlarda yürütülmesini hedefleyen güzel bir uygulamadır ama bu dini yasakların yasal olarak mübah hale getirilmesine sebebiyet vermemelidir. Bu yapıldığı için ahlak her geçen gün zayıflamakta ve din her gün kan kaybetmektedir.

Rüşvet, hırsızlık, hortumculuk, şehit olma müjdesini bile engelleyen kamu malı talanı gibi yanlışların yasal olarak ceza öngörmemesi ahiret yurdunda beraat edeceğimiz anlamına gelmez.

Yaklaşan Ramazan ayı herkes için bir fırsat ve muhasebe zamanıdır ki HAKİKAT ekranlarda söylenen, gazetelerde yazan, Arapça kurslarında söylenen değil, Allah KELAMI KUR’AN’DA YAZANDIR.

Herkes aklını başına almalı, Allah dostu ve Allah düşmanını iyi bellemelidir. Hz. İbrahim kıssasındaki karınca gibi zaman taraf olma zamanıdır. Kıyametin ve herkesin kendi kıyameti olan ecelin ne zaman geleceği belli değildir ve belki yarın sabaha, ramazan bayramına erişmek mümkün olmayacaktır. O halde kul olmanın hakkını vermek, elden geldiğince dine tabi olmak gerektir.

İnsan utanır çünkü kalbi ve vicdanı, fıtratı gereği yanlış yaptığını söyler, insan utanmaz çünkü şeytan kibrini körükleyerek ona doğru yaptığını söyler.

Rabbim tüm kullarına hidayet ve hikmet nasip etsin.
Rabbim imanlı ve iman yoksunu kullarını ayırt edebilmeyi herkese nasip etsin.
Rabbim, utanmamızı, sıkılmamızı, acizliğimizi bize nasip etsin.
Rabbim bizleri Kur’an’sız, İslam’sız bırakmasın.
Amin.

Dinen utanmak ne demektir

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi? Derin Asr-ı Saadet özlemiyle yanıp tutuşurken, tevhid yolunda ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir