Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Dini bölmek nasıl olur
imanilmihali.com
Dini bölmek nasıl olur

Dini bölmek nasıl olur

Dini bölmek nasıl olur

Allah’ın dini İslam, kıyamete dek baki kalacak ve Allah katında da muteber tek dindir.

“Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır…” (Al-i İmran 3/19)

“ .. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim…” (Maide 5/3)

İslam, tevhidin en son hali olarak hak dindir, duru ve sadedir ve sadece Allah’Indır. Bu şu demektir ki hüküm ve kudret, mülk ve saltanat, helal ve haram, emir ve yasak, ibadet ve kulluk, doğu ve batı, ilim ve bilim, geçmiş ve gelecek, yeryüzü ve ahiret sadece O’nundur. Kısaca din adına olan herşey O’nundur.

“İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır…” (Zümer 39/3)

Ve O, kutsal kelamı Kur’an ve Hz. Peygamberi etrafında toplanmayı, bir ve birlik olmayı, sadece kendisi etrafında olunulmasını, iman kardeşliğine sarınılmasını, barış ve huzur için bölünmemeyi, dini uydurma hadis ve rivayetlerle bölmemeyi, mezheplere, hiziplere bölünmeden tek yürek olabilmeyi emreder.

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” (Al-i İmran 3/103)

Din nasıl bölünür

Din aynı Allah, kitap, peygambere tabi olanların ortak inanç ve yaşam şeklidir. İslam çatısı altında toplanan herkes bu üçüne tabi olmaya iman etmiş, itikad ve itimat etmiş demektir. Keza Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet bu kanaatin dil ile söylenmesidir.

Kur’an dinde tartışma üstü tek kitap ve kaynak, Hz. Peygamber tartışma üstü tek kişidir. Öyle olmalıdır ki dinin tek ilahı da Yüce Allah’tır.

İşte dini bölmek bu yukarıda sayılan kesin emirlere uyarak İslam çatısı altında toplananların ibadet ve kullukta ayrı yollara dağılması, istikametten sapması, diğer yollardakileri yok veya yanlış sayması hatta düşman bilmesidir. Oysa doğru bir tektir ve adı Sırat-ı Mustakim olan bu yol Yüce Allah’ın da üzerinde bulunduğu yoldur.

Din vahiyden ibarettir ve akıl yoluyla bulunamaz. Akıl, vahyin anlaşılması ve güzelin seçilmesi için devreye girer lakin ilahi buyruğu değiştirme güç ve yetkisine sahip değildir. Yani akıl ve ilim vahye düşman değil yardımcı ve dine ulaşabilmek için bir vasıtadır.

Dimn tamam olduğuna göre noksan olan bir şey yoktur ve başkaca kitap veya peygamber gelmeyecektir. O halde on dört asır önce tamam olan din evrensel ve coğrafya ötesi ilkeler ve manalar bütünü haliyle kıyamete dek tüm zaman ve coğrafyalar için kafidir, esastır, değişmez ilkelerdir.

Vahiy de tamam olduğuna göre ilham veya rüya yoluyla hala vahiy alma iddiasında olarak dini veya Kur’an’ı tamamlama iddiasındakiler sahte peygamberlerdir ve cehennemliktirler.

Vahiy değişmez iken (Ki Allah’ın dini asla değişmez) insan aklı yorum getirir, getirmelidir. Çünkü evrensel din İslam vahyedildiği dönemde kalamayacak kadar kudretli ve mucizevidir. O halde yaşanılan zaman içinde örf ve kamuya göre, bilim ve teknolojiye göre Kur’an daha net anlaşılır olacak, müteşabih ayetler daha aydınlık olacaktır. Aklın keşifleriyle gerçekleşecek bu hamle ise elbette bilim ve idrak yoluyla olacaktır.

Buraya kadar herşey normal ve doğrudur.

Yanlış olan beşeri akıllarla dine getirilen yorumların dinleştirilmesidir!

Dört ana mezhebin imamları dine kendilerince yorum getiren güzel insanlardı ama tamamı yorumlarının kalıcı, yazılı ve değişmez olmaması için gayret sarf etti ki hiçbiri yorumlarını dinleştirmek niyetinde de değildi.

Emevilerin dine zulümleri saymakla bitmez ki bir tanesi de işte bu mezhep denen yorumları kendi lehlerine çevirerek dinleştirmeleri, uydurttukları hadislerle dini değiştirmek, dine yalan söyletmek olmuştur.

Mezhep imamlarının çoğunu zehirleyerek öldürten emeviler, dine istikamet vermek hevesiyle kendi zulümlerini şirkle sıvamış, dini parçalara bölerken ehlibeyte dahi kan sıçratmışlardır.

Anadolu İslam’ı, kılıçla değil gönülle fethedilen kalp kale burçlarına İslam sancağını takarken, akıl ile aşkı buluşturabilmiş ve özellikle tarikat – tasavvuf birlikteliği ile yücelebilmiştir. Allah’ın yeryüzündeki orduları olan Türkler bu sayede dilde kalan değil kalbe yerleşen bir iman ile dine tabi olmuş ve asırlarca da bu sevgi ile İslam’ın sancaktarlığını yapmıştır.

Yazık ki tasavvuf ve ondan doğan tarikatler bir zaman sonra anlamsız vaziyette çoğalmış, farklılaşmış, bir diğerini düşman görür hale gelmiş ve maalesef şirk batağı olmuştur.

Bugün camilerin taksimatında, fitrelerin gönderilme adreslerinde, siyasi tercihlerde, okunan dini kitapların (mişna) seçiminde bile devasa bir fark vardır ve aynı Allah, kitap ve Peygambere tabi olduğunu iddia edenler, sırf akıl yoluyla, vahyi eleştirmekte, değiştirmekte, bölmektedir.

Arapçılık dini bölmenin en acımasız halidir ve arap olmayanların cennete dahi gidemeyeceğine hükmeden emeviler sayısız hurafe ve uydurma hadis ile dini arapçaya mahkum etmiş, anlaşılmaz kılarak bölünme ateşine körük olmuştur.

Halk arapçadan yoksun ama anlayarak okuması da yasak edildiğinden asırlarca körü körüne sadece sevap kazanmak için Kur’an okumuş ama tek bir kelime anlamamıştır. Bu zaaf ise dini bölenlere yem olmasına, Allah ile aldatılmasına sebep teşkil etmiş, şirke vatarak telef olup gitmiştir.

İslam’ı yeniden rayına oturtmak (haşa dini değil din anlayışını) için sayısız içtihad denemesi yapışmışsa da başarıları kısa ömürlü olmuş, gazali gibi aklı haram edenler yüzünden din yerlerde sürünür olmuştur.

Atatürk ve kurtuluş savaşına destek veren milli din adamları sayesinde özellikle merhum Elmalılı Hamdi Yazır ve Mehmet Akif Ersoy sayesinde tecdit (Kur’an ile yeniden yapılanma) Türk milletine nasip olmuş ve halk bu sayede dini ve imanı tanımak şerefine ermiştir.

Ortadoğu’nun ise böyle bir şansı asla olmamıştır çünkü kendi lisanlarındaki Kur’an’ı dahi sırf dua kitabı olarak görenlere Kur’an’ın vereceği ancak sevaptır ve dinden beklenen iman ve feyz asla gerçekleşmeyecektir ve gerçekleşmemiştir.

Türk halkı ise halifeliği terk ederek, tekkelerin zehirli ocaklarını kapatarak, dinin meal ve tefsirini bizzat okuyup anlayarak kalıcı bir imana sahip olmuş, hurafelerden sıyrılabilmiştir. Lakin aradan geçen yaklaşık elli yıl içinde beyinler yeniden örümceklenmiş ve Kur’an yine duvara kaldırılarak arapçaya ve hoca efendilere (!) teslim edilmiştir.

Ölüler ve mescitler kitabı kılınan Kur’an ise dinin üç ayağından biri olma vasfını kaybetmiş ve din parçalanmıştır.

Menfaat ilişkileri ve özellikle israiliyat ile bu acınası hale gelen İslam dini değil elbette dinin toplumda gördüğü karşılıktır. Yani din her zaman ve her yerde mükemmel ve tamdır, rezil ve çirkin olan biz sözde müslümanların yaşadıklarıdır.

İslamın terör ile aynı cümlede kullanılır olması da işte bu nedenledir ki müslümanlar bugün İslam’ı temsil etmemektedir.

Cihad adı altında süregelen mezhep savaşları, islami terör adıyla süren uyuşturucu ve zulüm trafikleri, iman adına yapılan zulüm ve baskılar, din adına ortaya konan şiddet ve tacizler hep bu Kur’an’dan habersiz İslam aleminin eseridir. Buna sebep ise dini bölenler ve bölünmeye razı olanlardır.

Mezhepler ve tarikatlar yorum ve yollardır ki tamamı Allah’a çıkmalıdır. Lakin bugün şirk batağı haline gelen bu ocaklarda şeyhler ilahlaşmakta, Kur’an tarikat kapısından içeri girememekte, ekranlar kediciklerle dolmakta, şeyhlerin orasını öpmek cennete gitmek için farz olmaktadır. Bebeği olmayan kadınlar şeyhe (!) muska yazdırıp, göbeklerini öptürerek evlat sahibi olmayı onların kerametine bağlamaktadır.

İslam ülkeleri kendi halklarında egemen olan mezhepsel kabullere göre ayrı cepheler haline gelmiştir ki İran, Suriye gibi ülkeler bir yanda, Türkiye, Irak gibi ülkeler diğer yanda, vahabiliği icat eden (!) Suudiler apayrı bir yerdedir.

Bu nedenle bir ve birlik olamayan İslam alemi bir avuç yahudinin oyuncağı ve kölesi olmakta, Ortadoğu kan ve gözyaşı seline mahkum kalmaktadır.

Aynı ülkede yaşayan nüfusun değişik mezheplere bağlı olan insanları bile diğer mezhep insanlarını din dışı saymakta, tekfir etmektedir.

Laikliği dinsizlik ve dinsizliği laiklik sanmak ise son moda bir dinsizliktir ve İslam’ı yaban otlarından arındırmak gayesiyle beşeri ve ahireti işleri, vahyi ve aklı birbirinden ayıran, vicdanları hür kılan bu idraki dine aykırı göstermek hain mihraklı odaklar için elbette kaçınılmazdır. Lakin laiklik en başta İslam’ın yaşayabilme güvencesidir ki bugün İslam’a tabi ülkelerin en refah ve ileri olan ülkesinin laikliğe evet demiş olması, laikliğin hikmetinin de en yüce delilidir.

Tarikatler, mezhepler, hizipler, fıkralar ile sayısız parçaya bölünen İslam şayet doğruysa tam bünyesindeki 476 tarikat ile dünya rekorunun da sahibidir. Keza basında bazı bakanlıkları ele geçirmiş tarikatlerin varlığından söz ediliyorsa durum çok daha vahim demektir, ders alınmamış demektir.

Misyonerlik ise dini bölen ve kan kaybettiren başka bir derttir ki bugün sırf İstanbul’da (gazete haberlerine göre) 4500 civarı apartman dairesi kilisesi vardır. Mason teşkilatlarının sayısız ise belli bile değildir. Bu şu açıdan önemlidir ki buralara tabi olanlar çoğu zaman kimliklerini saklamakta ve İslam ümmeti içinde yaşamak zorunda oldukları için de takiyye yapmakta yani münafıklık etmektedir. Mü’minler arasına karışan bu münafıklar ise dini bir başka istikametten bölmekte, birliği bozmakta, kardeşlikleri sulandırmaktadır.

İslam, huzur, barış, esenlik için sadece Allah’a teslim olmaktır ve dinin tamamı Kur’an’dadır. Hz. Peygamber dahi dini Kur’an’dan öğrenmiştir ve din sadece Allah’ındır. Uydurma hadisleri dinleştirenler ise ayrı bir bölünme sebebi yaratmakta, bazen hadisler ayeti değiştirmekte veya üzerine çıkmaktadır.

Bu sayede ayetçi – sünnetçi iki grup oluşmakta maalesef ve yazımızı destekler vaziyette sünnetçiler daha ziyade tarikat mensupları olmaktadır.

Hurafeler İslam’ının yazık ki kaçınılmaz sonucu deizm’dir ve buna çanak tutanlar tarikatlerdir. Allah’ı var ve muktedir sayan ama dinleri ve peygamberleri kenara ayıran bu kirli inanış dini bölmek adına uydurulan sahte hadis ve rivayetlerin eseridir. 

Oysa din bireyseldir. Cemaatle yapılan ibadetin 27 kat fazla sevabı olduğunu söyleyen Peygamberimizdir ama bu farz namazlar içindir. kast edilen riya ve gösteriş için saatlerce camiye hapsedilmek veya orada bilerek boy göstermek değildir.

Mü’minler ancak kardeştir. Bu söz Peygamberimizindir.

Yorumlar dini açıklayıcı kaynaklar olarak faydalıdır, güzeldir, Peygamberimizin sahih sünnetleri (Kur’an’a uygun olmak şartıyla, değilse uydurmadır) başımızın tacıdır. Lakin bunlar din içinde din değildir, dinin kendisi hiç değildir.

Bilerek ve isteyerek tebanın kendisine esir olmasını ve diğerlerine düşman olmasını körükleyenler dine düşman olanlardır ve dinin ilk cümlesi ihsan yani güzelliktir. Çirkinlik ve kötülüğü, ayrımcılığı, tekfiri emredenler ise şeytanın uşaklarıdır.

İrtidat kişinin kendi rızasıyla dinden çıkmasıdır ve bu halde adı mürteddir. Cezası cehennem ateşidir ama dünyevi cezası yoktur. Tekfir ise birisini söz ve hallerine bakarak din dışı ilan etmektir ki kişi diliyle itiraf etmediği sürece çok büyük vebaldir ve bu halda dahi dünyevi cezası yoktur.

Kamu yararı dini bölenlere değil vatana ihanet edenlere ceza verir çünkü batana ihanet kamusal bir suçtur, dinden çıkmanın ceza ve hesabı ise sadece Yüce Allah’a aittir.

O halde tarikat ve cemaat ve mezheplerin diğerlerini din dışı sayma yetkisi nereden kaynaklanmaktadır? Beşeri ceza yokken din adına ve dini kullanarak diğer insanları dinsizleştirmek, zulmetmek, haysiyetsizleştirmek nedir?

Dini bölen Allah’a savaş açmış olduğu halde, iman kardeşliğine en büyük zulü yaptığı halde, Kur’an’ın tek savaşı zulümle olduğu halde, o tarikat şeyhinin haram ve helallerini aynen (Kur’an hilafına) kabul etmek şirk olduğu halde yaşananlar nedir?

Şirk ve küfrün cirit attığı bu yorumsal merkezlerin görev ve yetkisi kulları dine ısındırmak, dini sevdirmek, öğretmek ve hayata yansıtıcı öğütler vermekten ibarettir. Ötesi yani diğer yorumları yok saymak dinleşmedir. Dahası mezheplerin değişmezliğini savunmak dahi dini on dört asır önceye mahkum etmektir ki Asr-ı Saadet ile sınırlı kalan bir İslam evrensel olmaktan uzaktır.

O halde mü’mine düşen yorumları dinlemek, sevmek ama aslen ve daima Kur’an’a kulak vermek nihai olarak fetvayı kalbe sormaktır.

Fetvalar yoluyla milli mücadele kahramanlarını ihanetle suçlayanlar asla unutulmamalıdır. İngiliz ve Yunan askeri uçaklarıyla Anadolu üzerine fetva atıp düşmana teslim olmayı isteyenler unutulmamalıdır. Yeryüzünde Allah’ın gölgesi (haşa) olanların tebayı korumak ve milli mücadeleye teslim olmak yerine düşmanla işbirliği yapması unutulmamalıdır.

Vaktin şeyhlerinin İngilizlerle kirli ilişkileri, Ortadoğu halkının İngilizlerle bir olup Türk askerini sırtından vurmaları unutulmamalıdır. İsraile karşı olamayan İslam aleminin Kudüs’ü dahi savunamaması unutulmamalıdır.

Nihayet, dini bölmekle şeytan cephesinin güçlendiği unutulmamalıdır.

Aynı Kabe’de hacı olanların orada mahşeri ve tüm insanların kardeşliğini, dünyanın faniliğini anlamak yerine camileri bile paylaştırması anlaşılır gibi değildir? 

Değişik siyasi, beşeri idrakleri ne yapıp edip din mefumuna yaslayarak, dine aykırı göstermek isteyenlerin hevesi, o hedef kitleyi kafir göstermek arzusudur ki bu tekfirdir. Din sektörünün (dinden menfaat edinenlerin) vazgeçilmez gayesi olan bu hal ise itibarsızlaştırma ile başlayan ve zulme varan bir gaflettir.

Kur’an’a ve Peygamber’e itaatı emreden İslam, Allah’a ancak bu şekilde iman edileceğini işaret ederken, aynı kutsallara iman edenleri din dışı ilan etmek ise şeytana şapka çıkartan bir sahtekarlıktır.

Netice olarak dini bölmek aynı kutsallara iman edenleri ayırmak, farklılaştırmak, ötekileştirmek ve birbirine düşman ederek savaştırmak ve küçük parçalar halinde ele geçirmektir.

Dini bölen ise Allah’ın muradına savaç açmış, dine savaş açmış demektir.

Kur’an’ın savaşı zulümle, zulmün savaşı Kur’an’ladır. Herkes bu cihetle tarafını belirlemek ve müslüman olduğu iddiasında ise gerçek ve Kur’ani İslam’a tabi olmakla mükelleftir. Ve Kur’an iman kardeşliğini dilediği için müslüman olmakla yetinmemek (dine girmek) ama mü’min olmaya (iman etmeye) çalışmak her Müslümanın boynunun borcudur.

Çünkü cennetler sadece iman edenlerin hakkıdır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Atatürk’ün Dini Yönü ve Din Eğitimine Bakışı

Atatürkçülüğün dini yönden analizi

Atatürkçülüğün dini yönden analizi İslam dini, ahiret yaşamı dahil kıyamete dek ve kıyamet sonrası tüm ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir