Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Dinin tek kaynağı neden Kur’an’dır
imanilmihali.com
Dinin tek kaynağı neden Kur’an’dır

Dinin tek kaynağı neden Kur’an’dır

Dinin tek kaynağı neden Kur’an’dır ?

Yüce Allah, ilk insana hayat verdiği andan itibaren yeryüzüne ve cennetlerine varis kıldığı insana rahmet ve şefkati gereği cennet ahlakı ve ilahi nimet olan cennet ahlakını buyurmuş, kendisinin de üzerinde olduğunu söylediği doğru yolu (Sırat-ı Mustakim’i) işaret ederek tüm kullarını iman çizgisinden ayrılmamaları hususunda uyarmıştır.

Bu uyarı aynı zamanda şeytana karşı en koruyucu kalkan ve cennetlere ulaşmak için yegane yoldur. Bu yol, sayısız peygamber ve pek çok kitap/sayfa ile insanlığa her unutulan anda hatırlatılmış, zalim, cahil ve nankör insanlık her defasında rotaya geri sokulmuştur.

Din bu haliyle yaşamın ta kendisi, olması gerekenin tamamı ve sınavın nirengi noktasıdır. Bu kavramın yapıcısı, düzelticisi, kural koyanı, hüküm sahibi ise tüm bu kitapları bahşeden ve peygamberlere vahyeden Yüce Allah’tır.

Ciddiye alınmayacak, büyü ve sihir kokan, karanlık ve sinsi, cahil ve şiddet yanlısı, temelsiz ve şeytani olan ve kutsal bir kitaba yaslanmayan diğer inanç manzumelerine zaten din demek bile doğru değildir.

Din denilince akla gelen Allah katından insanlığın belli bir kısmına veya İslam’da olduğu gibi tamamına emir ve yasakları buyuran, sevap ve ödül kapılarını gösteren, adil, hak olan, ihsana dayalı bir kurallar manzumesi anlamak lazım gelir ki din ve özellikle İslamiyet Allah’ın tüm isim ve sıfatlarını bünyesinde barındıran kalıcı, nihai ve ahiret sorgusuna esas tek dindir.

İslam anlamında özelleştirerek konuya bakacak olursak dine kaynak olarak karşımıza; Kur’an, sünnet, ve diğer sahabelerce nakledilmiş rivayet ve içtihadlar, İslam alimlerince kaleme alınmış fıkıf ve ilmihal özetleri, mezhep yorumları vb. çıkar.

Bunlardan Kur’an’ın diğerlerinden bariz farkları ve üstünlükleri vardır ki bunlar; vahye dayalı olması, Allah tarafından bizzat korumaya alınması, gaybı ve görüneni içermesi, yeter ve kolay olması, dinin bu eserle tamamlandığının buyrulması gibi hususlardır. Bu haliyle Kur’an ilk ve temel eser durumunu ilelebet muhafaza etmeye layıktır.

Sorun bu kaynağın yanına; mişna dediğimiz diğer yazılı ve sözlü, beşeri ve dönemsel, örflerden ve eski alışkanlıklardan etkilenen, doğru olduğu ispata muhtaç eserleri koyup koymamak gereğidir.

İtiraz hemen şu noktada yükselecektir ve yükselmektedir ki bu, Peygamberimize isnat edilen hadis ve sünnetler bahsinde ortaya çıkar.

Hiçbir kulun ve özellikle Müslümanın rahmet peygamberine dil uzatmak haddine değildir. O muazzez peygamber risalet görevini layıkıyla tamamlamış ve tüm kullar ondan razı olarak rahmete kavuşmuştur. O’nun risalet öncesi bile ahlakının örnek oluşu Kur’an’da övüldüğü ve sonrasında zaten örnek ahlakı ile yüceltildiği dikkate alınırsa kendisinin ilahi din manasında hata veya yanlış yapacağını düşünmek hata ve en büyük günahlardandır. Lakin konu Kur’an’ın tartışmasız tek dini kaynak olduğu bahsine geldiğinde durum farklıdır.

Öncelikle Peygamberimizi nebi sıfatıyla ödüllendiren makam, Kur’an’ı bizzat vahyeden (melekleri aracılığıyla) ilahi kudrettir. Yani vahyin tek sahibi Yüce Allah’tır. Bu vahiy olmasa, insanlık duyuruya ve elçiye gerek bile duymayacağından lutuf tek başına zaten Yüce Allah’ındır.

İkinci olarak Peygamber bir beşerdir ve her insan gibi yaratılmıştır. Bu nedenle din adına hüküm koyma yetkisine sahip değildir. O’nu seçen, nebi kılan, yaşatan, öldüren güç sadece Allah’tır ki O’na vahyi bahşeden de bizzat Rabbimizdir.

Üçüncü ve asıl mesele şudur ki rahmet peygamberi her ne kadar doğru ve dürüst olsa da din adına hep güzel ve hak olanları vahiy istikametinde buyursa da bize bugüne ulaşan (ulaştırılan) ve O’na atfedilen söz ve davranışların muteberliği her daim tartışılır haldedir.

Hadis dediğimiz bu sünnetle alakalı durumların sahabelerden bile sonraki zamanlarda, milyonlara varan sayıyla bizlere aktarılıyor olması bunların gerçekliğini de sorgulamayı gerektirir. Bu sorgulamanın ise tek mahkemesi muhakkak yine Kur’an’dır çünkü Peygamberimizin Kur’an hilafına söz etmesi zaten mümkün değildir.

Diğer sahabe ve alimlerin beşeri zaafları, Yüce Allah tarafından seçilmemişlikleri, vahiy ile ödüllendirilmedikleri de dikkate alındığında kendi düşüncelerinin dine yamanamayacağı ve peygamberden aktardıklarının da tartışılır olduğu açıktır. Kaldı ki bu aktarma işi peygamberimizin yasağı nedeniyle o yaşarken ve hatta ilk iki halife zamanında yapılmamış, hadislere rağbet üçüncü halifeden ve özellikle ilk dört halifeden sonra başlamış ve maalesef dinci saltanatçılığın eseri olarak insanların önüne konmuş ve din adına lanse edilmiştir.

Özetle Peygamberimizin kendisi, yaşamı, yaşarken eda ettikleri tüm dini hususlar dine uygun olduğu halde kendisi bir tek harf ekleme yetkisine sahip değildir. Diğer insanların hüküm ve yorumları ise din değil diyanettir ve dinle alakı yaşamsal konulara birer yorumdan ibarettir.

Dinin sevaplar ve günahlar, emirler ve yasaklar, güzeller ve çirkinler, helaller ve haramlar bütünü olduğu düşünülürse bunları belirleme yetkisi ve gücü sadece Allah’tadır.

Dolayısıyla dini ilk zamanlardan itibaren yaşayanların bile gördüğü, bildiği sadece tesadüf ettikleri, şahit oldukları kadardır. Bu manada peygamberin bildikleri bile kendisine lutfedilen ve vahyedilenden öteye geçemez.

Ama yaşam demek olan din, görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen alemin tamamıdır ki buna zamanı da eklersek gelmiş ve geçmişin bütünüdür. Bu sayılanları bir beşerin bilmesi ve kurgulaması zaten teknik olarak ta mümkün değildir. Bu nokta mühimdir çünkü akılcılığı öne çıkarıp dini inkar edenlerin ana teması olan bu konu bu nedenle çökmektedir.

Geriye kalan tek dini kaynak bu nedenle Kur’an’dır.

Öte yandan her kim ve hangi eser veya yorum olursa olsun din adına kıymete sahip olması için gereken ilk şart Kur’an’a uygunluğudur. O halde tüm diğerlerinin şartı Kur’an’sa kaynağı da Kur’an olmak zorundadır.

Kur’an, kendisi; din adına tek hüküm sahibinin yalnız Allah olduğunu, Allah’ın dininin Kur’an’ın indirilmesiyle tamamlandığını, Allah’ın sözünden başka söz arayanların kınandığını, Peygamberimizin görevinin Allah’ın ayetlerini tebliğ etmek olduğunu, kendisinin detaylandırılmış, kolaylaştırılmış ve apaçık bir kitap olduğunu, hesap günü herkesin kendisinden sorumlu tutulacağını bildirir.

Geleneksel din anlayışı ise, yobaz ve şer maksatlar istikametinde, Kur’an’ın ortaya koyduğu dine, vahiy haricinde ilaveler, kısıtlamalar, değişiklikler ile müdahale etmiş ve mişnaları (yani basılı diğer kaynakları) dine temel yapma gayretine düşmüştür. Bunun Allah’a ve dine iftira demek olduğu açıktır ve sonuç ve maksatları burada bahsedilmeyecektir. Şu kadarı söylenmelidir ki mütevatir dediğimiz hadislerin sayısı 30’u geçmezken bugün bu sayı milyonları bulmuştur. İşin traji komik yanı ise şudur ki en mütevatir olan hadisin işareti şudur; “Kim ki bana (Peygambere) ait olmayan bir söz veya davranışı hadis diye ilan eder o benden değildir” Yani dine ekleme adına hadis uyduranların akibeti karanlık mı karanlıktır. Bu gayretlerin çabası ise bu hadisleri ayetlerin üzerine çıkarmak ve bu sayede aslında olmayan emir ve yasaklar icat ederek batıl lehine toplumu belli bir istikamete sevk etmektir.

Ayetler bu konuda bize ışık tutacak en değerli mesnet olduğundan dinin kaynağı meselesine bir de ayetler penceresinden bakmak lazım gelir ki bu işaret tamamen Kur’an lehinedir.

“..Sana bu kitabı; her şey için bir açıklama, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.” (Nahl 16/89)

“Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?” (Ankebut 29/51)

“..Hüküm ancak Allah’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı emretmiştir. İşte en doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf 12/40)

“..O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez. Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O’nun kelimelerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur..” (Kehf 18/26,27)

“Rabbinin kelimesi (Kur’an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur.” (Enam 6/115)

“Bu Kur’an, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisine ait olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır…” (İbrahim 14/1)

“Size Kitab’ı (Kur’an’ı) hak olarak indiren O iken ben Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım?” (de)..” (Enam 6/114)

“..Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık..” (Enam 6/38)

“..O(na verdiğimiz) ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır.” (Yasin 36/69)

“Andolsun, biz size açıklayıcı âyetler, sizden önce gelip geçenlerden bir misal ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için bir öğüt indirdik.” (Nur 24/34)

Bu lehine olmanın da bir sonucu olarak insanlık Kur’an’la arasına koyduğu mesafe nedeniyle kınanacak ve şefaatten mahrum bırakılacaktır.

“Peygamber, “Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi” dedi.” (Furkan 25/30)

Dine kaynak teşkil etme konusunda varlığı, görevleri ve yetkilerini listelediğimiz peygamberlerin ortak özellikleri dikkate alındığında hepsinin beşer yani insan yani yaratılmış birer varlık olduğu, ahlak ve bazı durumlarından ötürü nebi olarak seçildikleri, vahye muhatap oldukları ama hepsinin de topluma sadece kendilerine vahyedileni aktardıklarını görürüz. Dahası her biri kendi düşünceleri bile olsa ayetler dışındaki bu düşünce ve yorumlarını asla dine katmamış, kattırmamıştır. Bu da onların dinin gerçek sahibini tanıdıkları ve din adına hüküm koymak gibi bir yetkileri olmadığını kabul ettiklerinin ispatıdır.

“Peygamberin üzerine düşen ancak tebliğdir..” (Maide 5/99)

“ Onlara va’dettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de, (göstermeden) senin ruhunu alsak da senin görevin sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek ise bize aittir.” (Rad 13/40)

Demek ki din adına hüküm koymak bir yana peygamberlerin hesap sorma yetkileri bile yoktur ki bu hüküm koyamayacaklarının da beyanıdır.

Özetle; Kur’an kendisini din için yeterli, kolay, tam, doğru, adil olarak nitelemekte, başkaca kaynaklara onay vermemektedir. Yüce Allah dinini tamamladığını, İslam’ı seçtiğini, hiçbir şeyi eksik bırakmadığını beyan ederek başkaca kaynaklara gerek olmayacağını buyurmuştur. Akıl buna ikna olmak mecburiyetindedir. Peygamberlerin durumu ise elçi olmak ve yaşayarak göstermek gibi ulvi ve şerefli bir mevkidir fakat bu mevki kural koyma kademesine asla çıkamaz. İbadet alanında görülen rekat şekil ve sayıları gibi Kur’an’da yer almayan ana konular bile baş meleklerce peygambere öğretilmiş ve gösterilmiştir. Yani Peygamber berzah ötesini, gaybı ve zaman ötesini bilemeyeceğinden, evvele ait bildikleri bilim ve vahiy ile sınırlı olduğundan, yaratılıştan itibaren herşeyi bilen ve gören Allah’a rağmen ki durumu boyun bükmekten ibarettir ki hüküm koyma noktası Allah’a direnmek, ortaklık teklif etmek yani şirktir. Peygamberimiz insan üstü bir varlık değildir. Melek değildir.

Dahası Peygamberimize mal edilen hadislerin çoğusu abartılı, taraflı ve örfe dayalıdır. Bunları peygamberimizin sarf etmesi zaten mümkün değildir. Dahası zamana ve coğrafyaya ait hususlarda bildirilen hususlar ise yöresel ve geçicidir. İslam gibi evrensel bir dine esas teşkil edemez. Bu seçkin ırk ve coğrafya dayatma fikri emevilerin kirli bir oyunu ve saltanat dinciliğinin lanet bir uzantısıdır.

Ayetlerde bildirilen “Elçiye uyun” emri ise vahiy dışı konuşamayacağı belli ve kontrol altında olan elçiye sonsuz güven tedarik etmek maksatlıdır ki tebliğe tabi insanlar dinleyecekleri sözü ve kimi örnek alacaklarını bilebilsinler.

Kaldı ki dinin ilk adımı olan iman bahsinin Kur’an dışı kaynaklarda yeterince yer almadığı da açıktır. tevhid, takva kavramlarında olduğu gibi terminolojik manada da söz hakkı sadece Kur’an’ındır.

Şirk, kişilerin ve bu arada peygamberlerin aşırı sevgi veya kötü niyet neticesi din adına hüküm koyar hale getirilmesidir ki bu Allah’a ortak koşmak yani şirktir ki bu affedilmeyecek tek suçtur.

Hiç kimsenin muazzez peygamberi din dışı bırakmak veya dinlememek gibi bir lüksü olamaz. O, rahömet elçisi olarak en güzel, doğru ve temiz insandır ki tüm insanlık tebliğ konusunda O’na hakkını – görevini layıkıyla yaptığına dair- helal etmiştir.

Kendisinin vefatında sarf ettiği şu söz O’nun konuya ait ana fikrini de açıkça vermektedir; “Size miras olarak Kur’an’ı bırakıyorum”

Peygambere saygı ve sevgiyi esas alan iman sahiplerinin yapması gereken Kur’an’ı anlayarak okumak ve tatbik etmek, ibadete ait meselelerde ve tefsire ihtiyaç duydukları yerlerde hadislere müracat etmektir. Lakin her okuyan görecektir ki kolay, basit ve bol örnekli Kur’an dinin ana esaslarında yeterlidir, yeterli olacaktır.

Dinin ibadet ve özellikle fıkıh alanında, ayetlerde yer almayan pek çok hususun (namaz, abdest, orucu bozan şeyler gibi) olduğu da yadsınamaz bir gerçek olsa da bunlar din değil diyanettir. Diyanet ise dinle alakalı olarak konuşursak Kur’an dışındaki herşeydir. Yani alimlerin belirleyecekleri sadece şekli dindir ve ibadet faslıyla alakalıdır.

Dahası peygambermiz tevhidin özeti ve özü mahiyetindeki İslam’a elçi olurken diğer peygamberlerin muhatap oldukları vahyin tamamına vakıf olması da düşünülemez. Oysa tevhid bir bütündür. Yani din adına Adem (as) peygamberden itibaren tüm resuller aynı dinin zamansal tebliğlerine aracı olmuştur. Şayet peygamberlik makamı din adına hüküm koyabilir olsaydı tüm peygamberlerin getirisini dikkate almak gerekirdi.

Kısaca toparlarsak; din adına hüküm sorma ve hesap sorma yetkisi sadece Yüce Allah’ındır. Peygamberin görevi bu vahyi insanlara tebliğ, yaşayarak gösterme ve uygulama hatalarını giderme ile sınırlıdır. Hadis ve diğer kaynakların muteberliği ancak Kur’an’a uygunlukları nispetindedir ve din adına herşey Kur’an’a uygun olmak zorundadır. Bu da Kur’an sahibi Yüce Allah’ı tek yetkili kılar ki konumuzun esası ve özeti de budur.

Din konusunda ihtiyaç duyulan en büyük vasıf doğru bilgi ve güvendir ve güvene layık olan sadece Kur’an’dır. Rahmet peygamberi kendisi güvenilirken bugün bize O’na atfedilip aktarılanlar sahih olmaktan uzaktır. Başkaca bir ilah veya varlık ta yoktur ki yaratabilsin, vahyedebilsin. O halde; DİN SADECE ALLAH’INDIR. Sarılınacak tek ip te; Kur’an’dır. 

“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.” (Enbiya 21/22)

Bu yazıyı okudunuz mu?

Hz. Hüseyin neden şehit oldu

Hz. Hüseyin neden şehit oldu

Hz. Hüseyin neden şehit oldu Hz. Hüseyin ve Kerbela şehitleri sadece İslam’ın değil aynı zamanda ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir