Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / Dinlere ahlaki bakış
imanilmihali.com
şahit olarak Allah yeter

Dinlere ahlaki bakış

Dinlere ahlaki bakış

Nûh, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Kâfirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar; sadece ahlâksız ve kâfir kimseler yetiştirirler.” (Nuh 71/26,27)

İSLAMİYET VE DİĞER DİNLERE AHLAKİ BAKIŞ

İslamiyet’le diğer dinler arasında bir kıyas yapmak aklen ve hakken mümkün değildir. Çünkü Yüce Allah tüm kutsal kitapların ve tüm peygamberlerin dolayısıyla tüm semavi dinlerin sahibi olsa da tüm insanlık için ve ilelebet din olarak İslamiyet’i seçtiğini Kur’an-ı Kerim’de açık olarak belirtmiştir. Bu nedenle kıyası ümmetler, toplumlar daha doğrusu o dine mensup olanlar arasında yapmak lazımdır.

İslamiyet’ten daha önce gelmiş dinlerin layıkıyla yaşatılamamış, unutulmuş, dejenere edilmiş olması nedeniyle İslamiyet özellikle hicretten sonra büyük bir rağbet görmüş ve kısa sürede üç kıtaya yayılmayı başarmıştır. Hak din olması, merhamet ve adaleti emretmesi nedeniyle bu son din gönüllerde yer etmiş, insan, toplum ve devletlerin ahlaki ihtiyaçlarını karşılamayı başarmıştır.

Diğer dinler İslamiyet’in gelişmesiyle bir anlamda titremiş ve dünya egemenliğini bu mükemmel dine kaptırmamak için kendisine sahte de olsa çeki düzen vermiş, gerektiğinde zor kullanmış ve çoğu zaman baskıcı olmayı tercih etmiştir. Dolayısıyla o ülkelerdeki bireyleri İslamiyet’e geçmemekle suçlamadan önce kilisenin ve o din adamlarının baskıcı tutumlarına, gerçekleri saklamalarına ve halkı aldatmalarına bakmak lazımdır.

O toplumların büyük kısmı İslamiyet’i tanıma fırsatı bile bulamamış, kendilerine öğretildiği (yani ruhbanlarının anlattığı) şekilde İslamiyet’i uydurma bir din ve Peygamberi de bir şair olarak görmüş ve Peygamberlerinin vefatından çok zaman sonra yazılmış kutsal olmayan kitaplarına uymaya zorlanmışlardır. Sonradan yazılan bu yeni nesil kutsal kitaplara ilaveten yıllarca süren ve kiliselerce kışkırtılan İslamiyet düşmanlığı, din ulemelarınca sevk ve idare edilen haçlı seferleri ve ele geçen yerlerdeki doğulu/İslami ilim kitaplarının muzaffer krallarca yakılarak yok edilmesi nedeniyle İslamiyet’i tanımayanlarda bile suni bir nefret en azından bir yabancılık ve vurdumduymazlık hasıl olmuştur.

Asr-ı Saadet döneminde ve müteakip birkaç yüzyıl boyunca İslami toplumlar huzur, refah ve mutluluk içinde yaşarlarken diğer dinlere mensup toplumlar pislik, yokluk, savaş, cahillik, hastalık, ahlaksızlık kıskacında acı günler yaşamıştır.

İslamiyet’in egemen olduğu toplumlardaki bu refah ve adalet dört halife döneminden sonra azalmaya başlarken, bilimle tanışan ve sanayileşmeye destek veren batılı ülkelerde tırmanışa geçmiştir. Kurallaşma ve bilimselleştirme gayretleri hukuk ve adaleti, haklı rekabeti de beraberinde getirmiştir. Özellikle on sekizinci yüzyılda yaşanan ve doğunun seyirci kaldığı devrimler, insan, teknoloji ve bağımsızlık endeksli yönetimler, dine değer veren ancak sosyal ve laik devlet yönetimleri ile o dinlere mensup batı dünyasında medeniyet ve refah en üst seviyeye ulaşmıştır. Bu esnada İslami toplumlar ise din ve bilim arasına sıkışmış, kaderci yaklaşımlar atalete eş tutulmuş, kültür ve birikimler unutulmuştur. Bu yıllarda birey veya toplumun yaptığı veya yapmadığı her şey din ile tartılır ve caiz ise hayata geçirilir olmuştur. Her ne kadar bunda bir yanlış yoksa da terazinin başındakilerin doğru tartamaması nedeniyle haksızlık ve zulüm artmış bunun sonucu olarak toplum parçalara, mezheplere bölünmüştür. Duraklama ve gerileme dönemine kadar ki dönemde kadılık ve medrese sisteminin mükemmel işlediği İmparatorluk yıllarında bu dönemden sonra ciddi gerilemeler yaşanmış ve devlet gibi din de, bireyler de gerilemeye başlamıştır. Sonuçta batı modern ve refah, doğu ise geri, sürekli savaş halinde ve fakir bir hal almıştır.

Bugün dünyadaki bütün meseleler Müslümanların konuşlandığı coğrafyalardadır, tüm savaş ve çatışmalarda ezilenler Müslümanlardır, sömürülenler Müslüman topraklardır. Ne yazık ki petrol zenginliklerine rağmen en fakir, en az üreten, yardıma muhtaç, anti demokratik, açlık ve hastalıklarla boğuşan devletler Müslüman devletlerdir. Türkiye yakın zamana kadar bir istisnayken bu durum da batının etkisiyle son elli yılda menfi yönde değişmeye başlamıştır.

İslamiyet ve diğer dinleri mukayese ederken bugünkü noktadan yani sonuçtan geriye doğru meseleye girmek bu nedenle önemlidir. Burada bilim, rejim vs. kıyası yapacak değiliz. Çünkü herkes biliyor ki dünyadaki tüm meselelerin temel hedefi Türklük ve Müslümanlığı ortadan kaldırmaktır. Finansal, eğitimsel, kültürel, tıbbi, teknolojik, sanatsal, askeri farklılıkların arkasında bile dini farklılıklar bir dev aynası gibi durmaktadır. Bu nedenle konuya öncelikle din açısından bakmak, iman, ibadet ve ahlak kavramlarını da üç nirengi noktası olarak ele almak lazımdır.

Müslüman ve Müslüman olmayan devletlerarası farklar bir tesadüf veya kader midir? Yoksa temelde yapılan bazı dini hatalar veya eksenden uzaklaşılan hususlar mı vardır?

İman konusuna bakacak olursak; İslami toplumların ve diğerlerinin aynı nota sahip olduğunu söylemek mümkündür. Müslüman toplumlar Allah’a, kitaplarına, peygamberlerine, meleklerine, ahirete ve kadere topluca ve yürekten iman eder. Diğer dinler ise bizlerce şirk sayılan teslis yani üçleme inancı hakim olsa da iman konusunda Yahudilerle, Katoliklerin fazlaca, Ortodoks ve Protestanların bizler kadar iman ettiğini söyleyebiliriz. Bizler imanı ve Müslümanlığı bir meziyet kabul ederiz ve kendimizi şanslı ve hatta diğerlerinden üstün sayarız. Onlar ise yanlış ve eksik de olsa kendilerine söylendiği şekilde ama ciddiyetle iman eder.

İbadet konusuna bakacak olursak; Bizlerin beş vakit namazına karşılık onların daha ziyade toplu, şarkı ağırlıklı ibadetleri vardır. Bizler de onlar da dua ederiz, cenazeleri neredeyse benzer şekilde defnederiz, onlar da bizim gibi belirli zamanlarda Allah’ın evlerine giderler, oruç, ayin, mübarek günler onlar için de kutsaldır. Yani ibadet konusunda da Müslüman toplumlarla olmayanlar arasında ciddi fark yok gibidir.

Ahlak konusunda ise durum çok daha farklıdır; Onlar laik ve sosyal hukuk devletlerine özgürlük, hukuk, bilim ve teknoloji gömleğini çok uzun zaman önce giydirmişken Müslüman toplumlar bu gömleği ithal etmekle yetinmiştir. Bu üretme ve satın alma farkı nedeniyle sahiplenme de o derecede olmuş, Müslüman toplumlar başlarda örnek bir sosyal yapıda ve ahlakın zirvesindeyken, son zamanlarda ölçü bir türlü tutmamıştır. Bu taklitçi siyaset nedeniyle kopyacılık, tercüme, satın alma, baskıcı olma gibi yan etkiler kendisini göstermiş, bir süre sonra bu sahiplenmeler güce yani para ve makama ihtiyacı ön plana çıkarmıştır.

Batı modern toplumla dini duygulardan kaynaklanan yüksek ahlakı aynı rayda yaşamayı başarmışken Müslüman toplumlarda yüksek iman ve ibadet geleneğine rağmen ahlak hiçbir zaman ön plana çıkamamıştır. Peygamber efendimizin olduğu gibi ‘doğru ahlak’ üzerinde olmak hep ibadet etmenin gerisinde kalmış, iman bir kelime-i şahadet ile sınırlandırılmış, iman Arapça ibadetin gölgesinde kalmıştır. Bireysel olarak yaşanan bu durum toplumsal olarak çok daha etkin hale gelmiş, ahlaklı olmak dinin gereği değil bazı iman edenlere ait bir meziyet olarak tanımlanmıştır. İman, ibadet ve ahlak birbirinden ayrılmaz üç saç ayağı olduğu halde ibadet hariç diğer ikisi hiçbir zaman hak ettiği değeri yakalayamamıştır.

Sonuçta üretken, işine saygılı, ilerici, dürüst, adaletli, yardımsever batı yanlış şeylere iman etmesine, ibadetini de o paralelde gerçekleştirmesine rağmen Müslüman toplumların önüne geçmiş ve bugün yaşanan fark ortaya çıkmıştır.

Peki, bu nasıl olmuştur? Son ve Hak dine mensup insanlar, aydınlıktan karanlığa, refahtan yokluğa nasıl yuvarlanmış? Yüksek iman ve ibadete rağmen nasıl ahlaki bir çöküntü yaşanmış? Ahlak nasıl zayıflamıştır? İşte bütün cevaplar aslında bu sorularda gizlidir!

Ahlaki anlamda bu uçurumun nedeni ahlak anlayışının kendisidir yani tanımlama biçimidir. Yapısal olarak bu tanım batı ve doğu arasında farklılık gösterdiğindendir ki ahlaksızlık ta bu nedenle farklı tanımlanmıştır. Batı demokrasi, ülke ve dinlerinde bir insanın 750 Avro haksız kazanç elde etmesi istifa sebebiyken doğu ülkelerinde yolsuzluk, hortum gibi pek çok ciddi dava ‘salt dini gerekçelerle veya partizanlıklarla’ şaşılacak şekilde yok sayılmakta, ahlaksızlık salt olarak mesela bir kadınla gayri tabi ilişki olarak tanımlanmaktadır. Bu şekilde milyon dolarlar ile haksız yere zenginleşen kimse eleştirilmezken mesela bir kasette bir kadınla görüntelenen bir diplomat istifa etmek zorunda kalmaktadır.

Ahlak tanımındaki bu farklılık ceza sistemine de yansımakta çoğu ahlaksızlıklar suç teşkil etmemekte, hukuk kisvesi ile korunmaktadır. 13 yaşında bir kızla birlikte olan 70 yaşındaki adam dini-siyasi hüviyeti nedeniyle kurtarılmak istenirken 13 yaşındaki mağdur yani zulme ve tecavüze uğrayan kendisi de zevk almış denerek suçlanmaktadır. Yine en çarpıcı örneklerden biri zinanın suç olmaktan çıkarılmasıdır ki Allah’ın bildirdiği en büyük günahlardandır. Yani kısaca batıda adalet, doğuda hukuk egemen olmuştur.

Ahlak anlayışı kültür, din, gelenekler gibi pek çok şeyden etkilendiği için onu tek başına sorgulamak tabi ki mantıksızdır. Kültüre bakarsak doğu kültürünün çok daha adaletli ve ahlaki olduğunu görürüz. Gelenekler keza doğu devletlerinde toplumun içinden çıkmış ve uzun yıllara sirayet etmiş, topluma mal olmuş uygulamalardır. Yani kültürel ve geleneksel bazda doğu öndedir. O zaman yine başa dönüp cevabı din anlayışında arayacağız demektir.

Dini bütün olarak ele almak sorunu çözmeyecektir. Bu nedenle adım adım gitmek gerekir. Öncelikle iman hususunda Allah’a herkes hatta ateisti bile, deist’i bile inanıyor. Demek ki sorun bu inançsızlık değil. Peygamber ve Kur’an’a iman konusunda çok şükür toplumumuzda farz ve sünnet kaynağı bu iki cevhere itimat memnun edici seviyede. Kadere iman konusunda biraz sıkıntı var. Yani bazıları aşırı kaderci bazıları kadere tümden karşı. Ahirete iman konusunda da ciddi sıkıntı yok gibi. Yeni sosyetik moda mezhepler nedeniyle bu biraz gevşese de Müslüman kesim hala ahirete ve hesaba inanıyor. Meleklere de herkes farklı şekilde de olsa itimat ediyor. O zaman hala hatanın kaynağını bulamadık demektir.

Bunun cevabı çok basit ve gözümüzün önünde duruyor aslında. Ama göremiyoruz. Çünkü bazı insanlar bizden olmadığı halde bizler gibi görünüyor. Aydınlıkta farklı, karanlıkta farklı davranan bu insanlar asla rengini belli etmiyor, bizlerle aynı dili konuşup aynı elbiseyi giyiyor ve bizleri Hz. Peygamber (s.a.v) efendimizin dediği gibi ‘yürekten’ vuruyor. Bunlara kısaca münafık diyoruz. Yani Müslüman göründüğü halde Müslüman olmayanlar. Kâfir ve müşrikler Allah’ı ve O’nun kudretine ait mahlûkat ve eserleri tümden reddederken bu münafıklar inanır görünüp inanmıyor. Peki, ne yapıyorlar?

İnananları kendi çizgilerine çekmeye, iblisin ve kabilesinin üyesi yapmaya, temel dini ve insani vasıfları yok etmeye çalışıyor, büyük oranda da başarıyorlar. Çünkü onlar bizi biliyorken biz onları bilmiyoruz. Biz uyurken onlar sürekli çalışıyor. Bunların çoğu başkaca semavi bir dine mensup değil. Çünkü öyle olsa kırmızıçizgilerde durur, kendi dinlerine uygun olarak bile iman ve şirk noktasında çakılır kalırlardı. Ama bakılınca görülen bunların dur durak bilmemesi, hesap ve mizandan çekinmemesi. Bu onların dinsizliğinin en büyük göstergesi.

Bu kadar eğitimli, kararlı ve gözü dönmüş münafığa uyan maalesef temiz ama saf, inançlı ama eğitimsiz bir sürü de arkadan bilerek veya bilmeyerek onlara yardım ediyor. Makam, para, hırs, şehvet, rüşvet, kadın, kumar, içki, duman ve karanlık gibi ortamlarda şahinleşen, gün ışığında masum bir çocuk kadar mümin görünen bu tayfa ne yazık ki üyelerini her geçen gün artırıyor. Aldatıp, süslü göstermekten başka bir şey yapmayan bu münafıklar inançlı kesimi hiçbir zorlama olmadan imansızlığa sürüklüyor. Bir nevi putperestlik yaptırarak dünyevi şeylere bu kitlelerin tapmasını sağlıyor ve teşvik ediyorlar. Zorlamıyorlar çünkü biliyorlar ki o zaman suç kendilerinindir. Bunun yerine Allah’ın adını kullanıp aldatıyorlar.

Dünyevi şeylere yapılan putperestlik şirkin ta kendisi olduğu halde bu kesim şirki bilmem otuz parçaya bölüp yumuşatmaya, haramdan mekruha hatta bir zamane dini yaratıp mübaha çevirmeye gayret ediyor. Kışkırtıyor, anlamını bilmeden Kur’an okumaya yöneltiyor, cemaat ve tarikatlarla bir ruhban sınıfı teşkil ederek kitlelere siz okumayın bizi dinleyin diyerek onların aklı, gözü, kulağı oluyor. Bunlara uyanlarında yolu bu nedenle çıkmaza doğru uzayıp gidiyor. Cemaatin bilip yaptığı liderlerinin söylediği kadarıyla oluyor.

İslamiyet; imanı tahkik ederek, detaylı olarak yaşamayı, dini okuyarak anlamayı emrettiği halde Kur’an değil Arapça kutsallaştırılıyor ve okumayan, okusa bile okuduğunu anlamayan bir Müslüman topluluk ortaya çıkıyor. Aydınlanma da, ahlaklaşma da bu nedenle başlayamıyor. Tam aksine gelinen ahlaki noktadan her gün bir adım daha geriye gidiliyor.

Çünkü yanlış yönlendirilmiş, kulağına yanlış şeyler fısıldanmış, kandırılmış kesimler ne yazık ki doğru ve yanlışı ayırt etmekte hata yapıyor.

İşte batı ile doğu arasındaki fark aslında bu. Batı dinlerinde de ruhbaniyet kendi çıkarları doğrultusunda çalışıp, cebini dolduruyor, gizli toplantılarda pek çok ahlaksızlığı yaşıyor, zenginleşen din adamları orada da var ama sayıları az ve toplumlar onların sözlerine itibar ederken kendi mantık süzgeçlerine de ket vurmayı ihmal etmiyor. Yani akıl ve aklı kullanmak temel fark. Akıl ne işe yarıyor dersek; anlamayı, öğrenmeyi, ahiret rehberini, tehlike ve öğütleri, men ve cezaları önemsemeyi demek lazım gelir.

Bunları bilmeden doğru yolu bulmak mümkün değildir. Bu nedenle Müslümanlık sadece iman veya ibadet değil aynı zamanda ahlaktır da. Bu üçayağın bir tanesi olmazsa din olmaz güdük kalır. Ben inanırım ama ibadet etmem demek nasıl yanlışsa, ben iman ve ibadet ederim ama ahlaklı olmak zorunda değilim demek te o kadar yanlıştır. Hangi ayak yok olursa olsun kişinin dini tamam değil demektir.

Münafık kesim bu noktada kararlı olabilir. Yani bu dünyadan sonrası yoktur ve hesap görülmeyecektir diyebilir. Ama Müslüman olanlar bir kez Türkçe Kur’an okuduysa, bir rekât gerçek namaz kıldıysa, bulutlara veya bir çiçeğe bakıp bunun bir yaratanı olmalı dediyse bu kâinatın boşa yaratılmadığını anlar ve dolayısıyla be nimetlerin hesabının da bir gün sorulacağını bilir. Bu bilinç te o kişiyi kendine çeki düzen vermeye götürür. Yok, çeki düzen vermeyi gerekli görmüyorsa zaten onun için çok geç demektir.

Dolayısıyla batı ile doğu arasındaki ahlaki farkın temelinde din yatmakta ve batı bir yandan kendi ahlakını geliştirirken, bir yandan da Müslüman dünyasının ahlakını ve öncesinde dinini bozmaya gayret etmektedir. Ne yazık ki münafıkların kudret sahibi olanları da bunlara çanak tutmaktadır.

Zaman oyuna gelmemek, zaman inanca sarılmak, zaman Kur’an’ı sözde değil okuyup anlayarak gerçek rehber kılmak zamanıdır. Aramızda yaşanan her çekişme bizi daha da geriye götürecek, birlik olmamızı geciktirecektir. Geçmişte yaşanan sağ sol kavgalarının kazananları hep batı dünyası olmuşsa son zamanlardaki kavgaların da kazananı batı olacaktır.

Sözde değil özde Müslüman olunca zaten; haksızlıklara, ahlaksızlıklara sesler yükselecek, Allah’ın dini İslam yücelecek, müminler refah ve huzura kavuşacak, Müslüman ülkelerdeki kan ve gözyaşı bitecektir. Müslüman dünyasının her alanda lideri Türkiye örnek ahlak, iman ve ibadetiyle bu sancağı daha yukarılara yükseltecek ve kıyamete kadar sürekli dik tutacaktır.

Mümine düşen kanmamak, aklını kullanmak, oyuna gelmemek, dinine zerre zarar verilmesine müsaade etmemektir. Bilinmelidir ki dinen zulüm ve baskı öldürmekten ağırdır. Bilinmelidir ki kul ve kamu hakkı helalleşilmediği sürece cennete girmeye engeldir. Bilinmelidir ki haram ve helal arasındaki sınır mümin ve mümin olmayan arasındaki sınırdır. Yine bilinmelidir ki zalimden medet uman da zalimdir. Nihayet bilinmelidir ki fani olan dünya baki olan Allah’tır.

En güzel ve mükemmel dinimiz İslam Yüce Kur’an’daki Allah kelamıyla farzları, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) ile sünnetleri belli bir şekilde önümüzde durmaktadır. Bu nurdan nasip almak için Akıl ve kalbi kullanmak yeterlidir. Görülecektir ki böyle yapılırsa batı ile aramızdaki ahlaki uçurum çok kısa sürede kapanacaktır.

Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.(Kalem 68/4)

Dinlere ahlaki bakış

Bu yazıyı okudunuz mu?

vicdan

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir Vicdan kalp sesidir. Dinleyene de dinlemek istemeyene de aynı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir