Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Dinlerin tahrifi
imanilmihali.com

Dinlerin tahrifi

Dinlerin tahrifinde en büyük pay elbette din içindekilerindir. Dahası tüm dinler evvela kendi dinlerine zarar vermişlerdir. Hristiyanlık ve Musevilik (siyonist Yahudilik) ise sadece kendisine değil tüm dinlere ve yaşama zarar vermiştir. Hristiyanlık ve özellikle kilise kan ve gözyaşına sebep olduğu için, kendi dinini parçaladığı, Hristiyanlığa sahip çıkamadığı ve İslam düşmanlığına çanak tuttuğu için asla masum değildir. Siyonizm, ırkçı ve şeytani Yahudiliğiyle tüm dinlerin altını oyduğu, şeytancılık yaptığı ve tüm semavi dinlere düşman olduğu için suçludur. İslam tüm dinler arasında dışa zarar vermek anlamında birkaç terör örgütü hariç zulme yanaşmadığı için en masumu ama kendi içinde en tembel, cahil ve yaralı olanıdır.

“Andolsun, size hakkı getirdik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmayanlarsınız.” (Zuhruf 43/78)

Nar kutbunun ulu mimarı İblis, hedefine aldığı tevhidi yıkmak için işe bizzat dinden başlamak gerektiğini elbet biliyordu. İnsanlık tarihindeki tüm dinlere, hem de bizzat o dinin temsilcileri üzerinden saldırdı, vahşetler, engizisyonlar, cadı avları ile ibadethanelere, din adamlarına ve aslen de dinin kendisine zarar verdi. Ortadan kaldıramadı belki ama tanınmaz hale getirdi, parçaladı, böldü, yönetti. Tüm dinleri önce mezheplere, sonra tarikat ve hiziplere pay etti, hepsine finans sağlayıp, maneviyata değil şeytanlığa hizmet eder hale getirdi, masonik yapılanmasını ve sinsiliği tamamına bulaştırdı, müridlerin (katılımcıların) ruh ve benliklerini mürşide (Büyük Üstad, Şeyh veya Haham vb.) teslim edip, iradesiz yaşamaya mecbur etti.

Sözde dine veya insanlığa hizmet gibi kılıflar yaratıp, dini kurumları çökertti. Yetmedi, kutsala ait olan başta Kitap’lar olmak üzere ayetlerini sakladı, değiştirdi, yeniden kaleme aldı. Üstelik bunları Peygamberlerin vefatından çok sonraları yaptı, bazı kimseleri önce güvenilir kılarak sonra o kimselere hurafe ve yalanlar uydurarak hayata geçirdi. Tüm şeytanlar, tüm devirlerde, tüm peygamberlere karşı geldi, isyan etti, ayaklandı, hatta peygamberi öldürdü.

Sayısız ilah ve puta alıştırılan insanlık, cinlere şeytanlara boyun eğdirildi, din adamlarıyla tahakküm altına alındı, sihir ve büyüyle itaate zorlandı, sefalet içinde yaşayan halklar, Kralları ve din adamlarını altın saraylarda yaşattı. Zulme karşı olması gereken din, bunlar elinde bizzat zulüm üreten kurum oldu. Dahası şeytanlar, kulları ilah yaptı, o peygamberlik koltuğuna da şeytanları oturttu.

“Andolsun, “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir”, diyenler kesinlikle kâfir oldular. De ki: “Şâyet Allah, Meryem oğlu Mesih’i, onun anasını ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmek istese, Allah’a karşı kim ne yapabilir? Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan her şeyin hükümranlığı Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.”(Maide 5/17)

Neticede buzağılara, değişik isimde ama aslen birkaç tanrıya, mit ve efsanelerde sıkça anılan keçi figürlü şeytanlara tapan bir insanlık hasıl oldu ve Allah’a yardım şöyle dursun, Allah’a husumet içinde olan, ahirete inanmayan, ruhlar alemiyle (aslında cinlerle) anlamsız bağlar kurup medet uman, ölümsüzlüğü arayan, zulmü ayin eden, şeytana kurbanlar kesen bir insanlık ve din çıktı ortaya. İslam hariç diğer tüm dinler aynı safta buluştu ve şirk dininin kombine biletleri hep onlara ait oldu. Velhasıl zulümle cihad etmek şöyle dursun, dindaşlarını farklı mezhepteler diye öldüren bu insanlık Hristiyanlık içine Yahudiliği yani din içine din katarak da haddini aştı. İslam ise hepsinden cahil bir haldeyken Kur’an ile erişilmez bir Altın Çağ yakaladı ve 23 sene muazzam, başlangıçta sıkıntılı olsa da geneliyle çağlar ötesi bir sıçrayış yakaladı. Evreni, yaşamı, bilimi, inancı, dini, uzayı, hücreyi, denizleri adeta Kur’an’dan öğrenen Ortadoğu, yayıldığı alemin bilim aydınlarıyla aklın merkezi olmayı başardı.

Avrupa ve diğer dinler veba ile kırılırken, bilim adamlarını inkarcı diye yakarken, işgal ettikleri yerlerde halklara işkenceler ederken… İslam gönüllere yayıldı, küsleri barıştırdı, hurafe değil bilim üretir hale geldi. Hz. Peygamberin vefatından sonra da yaklaşık 2-3 asır bu böyle devam etti ve fakat sonra tüm diğer dinlerin başına gelen oldu ve ilk nesil Sahabelerin aile efradı, onların şahit torunları, zamanın mezhep imamları ve onların öğrencileri de dünyadan ayrılınca … duyduğuna ve gördüğüne inanmaya meraklı ama araştırmayan, okumayan İslam alemi hurafelere doğru ‘U’ dönüşü yaptı ve bilim gerilerken, inançlar kutup değiştirdi.

Merhumların ardından, savunacak, aksini ispat edecek kimse de kalmadığı için mürekkebi eline alan saltanata da yaranmak ve mamalanmak için başladılar hadis, sünnet, rivayet uydurmaya. İpin ucunu o kadar kaçırdılar ki Hz. Peygamber başka bir şey yapmasa, akşama kadar konuşsa söyleyemeyeceği kadar şeyi O’na nispet ettiler. Bugün sayısı sekiz milyona varan bu hurafeler, İslam’ı esir almış halde. İslam’ın göz yaşları her yerde ve imandan, salih amelden, cihaddan ve ahlaktan kopan Müslüman dünya, bir de başına musallat edilen karışıklık ve terör belalarıyla ekmekten başka bir şey düşünmez hale geldi.

Bir yalanı sıkça tekrar ederseniz toplum ona doğru diye inanır. Hatta o yalanı uyduranlar bile. İşte İslam şimdi tam bu durumda. Nice alimler kendi yalanlarına inanır vaziyette ve haram helal belirlemeye çalışıyorlar haşa Allah’lığa soyunarak. Oysa “Eşyada aslolan ibahe’dir.” Hakkında ayet ile bildirilmiş kesin yasak olmayan her alanda serbestlik esastır demektir. Oysa onların Allah dedikleri, tüm dincilerde olduğu gibi Allah değil, Allah adını verdikleri bir başka puttur!

Asrısaadet tabiri, Peygamberin hayatıyla sınırlıdır. Sonraki dönem Asrısaadet veya ‘Eyyam-ı Saadet’ (Saadet günleri) değildir. En iyimser halde bu dönem Hz. Ömer ile bitmiştir. Hz. Ebubekir’in halifeliği kısadır ve hadis rivayetleri henüz yıkıcı mahiyete ermemiştir. Dolayısıyla halifenin sözlü bir iki ikazı yeterli olmuştur. Ebubekir şöyle demiştir; “ … size bir şey sorulduğunda şöyle deyin: aramızda Allah’ın kitabı Kur’an var. Onun helalini helal, haramını haram bilelim.”

Hadisler konusunda ilk ciddi tavrı gösteren ise Hz. Ömer’dir. O şöyle düşünüyordu; ‘bir gün gelecek hadisler Muhammed ümmetiyle Kur’an’ın arasını açacak ve bu felaket İslam ümmetinin vahiyden uzaklaşmasıyla sonuçlanacaktır.’ Hz. Ömer hadislerin yazılması meselesini sahabilerle istişare edip onların yazılması yönündeki teklifini almış, ardından uzun uzun düşünüp Allah’ın kendisine bir yol göstermesini beklemiştir. Neticede kararı şudur; ‘Rivayet edilen hadisleri yazıp kitaplaştırırsam daha önceki ümmetlerin Allah’ın kitabını terk etmeleri felaketinin bizim de başımıza geleceğini düşündüm ve şu karar vardım; Allah’ yemin olsun ki Allah’ın kitabının herhangi bir şeyle karışması ihtimaline asla izin vermeyeceğim.’ Bunun üzerine şehirlere şu genelgeyi gönderdi; ‘elinde hadis türünden olan herkes o elindekini imha etsin.’ Yani Ömer kendi zamanına kadar ki hadis patentli birikimin tümünü imha etmiştir. İlke şuydu; “Allah’ın kitabı yanında din kitabı olmayacak”. (İbn Sa’d 3/287, Ebu Reyye,22)

Hatta Hz. Ömer, Peygamberin son hastalığı zamanında yazdırmak istediği birkaç şeye de karşı çıkıp, Kur’an bize yeter demiştir ki hilafeti ve geri kalan ömründe bu ilkeyi hayatı pahasına korumuştur. Hz. Ali’nin eleştirisi ise başka gerekçeyledir ki Hz. Ali, Peygamberin bir numaralı vahiy katibi, sırdaşı idi. ‘İlim beldesinin kapısı’ olan Hz. Ali’nin elindeki Kur’an nüshası, surelerin iniş sırasına göre tertip edilmiş ve bizzat Hz. Peygamber tarafından inen ayetlerle ilgili tefsiri, Hz. Ali tarafından ayetlerin yanına kaydedilmişti. Ali bu nüshanın genelleşmesini ve “Peygamber tefsiri olan” gerçek hadisler için herkes tarafından bilinmesini istiyordu. Yazık ki Ömer ‘in tavrı bu beklentiyi yok etti. Hz. Osman zamanı kopyalanıp resmileştirilen Kur’an nüshasında da Hz. Ali’nin elindeki nüshaya itibar edilmedi. Bu nüsha sonraları öldürülen ehlibeyt imamlarından birinin elinden alındı ve yok edildi. Böylece Kur’an’ın tebliğcisi ve en büyük müfessiri olan Hz. Peygamberin Kur’an’la ilgili hayati açıklamaları da yok olup gitti.

Kur’an’a göre temel ibadet Kur’an okumaktır. En yüce mabed de cami değil mekteptir. Hz. Ömer namazın temel ibadet yapılmasına karşıydı. Bu Kur’an dinini namazla ilham-keramet üstünlüğüne bağlayan anlayışın iflasıydı. Namazcı-ilhamcı anlayış buna sessiz kalamazdı, kalmadı. Hz. Ömer evvela ezan ve kametten, namazın en hayırlı amel olduğunu ifade eden ‘hayya ala hayrı’l-amel’ (Haydin en hayırlı ibadete) kısmı çıkardı. Tepki çekse de savundu. İnsanların amel üretmektense namaza gömüleceği korkusunu dile getirdi. Yine Ömer, ikindiden sonra ve sabah namazından önce kılınan ikişer rekat nafile namazı da kaldırdı ve camide bu namazları kılanlara dayak cezası verileceğini duyurdu. Gayesi insanların sabahtan akşama namaz kılmayı adet haline getirmesini engellemekti. Hz. Ömer’in katline dair komplonun ardında hadis ve namazla ilgili işte bu tavırları vardı. Komplonun arka planında siyonist dönme Ka’b el-Ahbar vardı. Hz. Ömer sanıldığı veya söylendiği gibi kölesi ile tartıştığı için ölmedi, öldürüldü.

Ebu Hureyre de Ka’b’ın yakın arkadaşıydı. Hz. Ömer, Aişe ve Ali, Ebu Hureyre’ye “kezzab” (aşırı yalancı) derdi. Hz. Ömer uydurma hadisleri yüzünden Ka’b ve Hureyre’yi defaten ikaz etmişti. Ka’b el-Ahbar, hahamdır, İslam tarihinin Pavlus’udur. Ne zaman Müslüman olduğu veya olup olmadığı bile belli değildir. Ebu Hureyre ise Yemen’lidir, Hz. Ömer4 tarafından kırbaç cezasıyla cezalandırılmış birisidir, kezzab lakaplıdır, Ka’b’ın hemşerisi ve en yakın adamıdır, tavizsiz bir Muaviye hizmetkarı, Emevi meddahıdır. Ölümüne yakın tüm coğrafyada adı yalancıya çıkmıştır. Ebu Hureyre ve Muaviye, Ka’b’ı koruyan ve destekleyenlerdir. Yazık ki gerek Hureyre ve gerekse Ka’b bugün itibar gören hadis alimleri arasındadır. Zamanın alimlerinin yalancı, siyonist hahamları savunması, elbette o kişileri sevdikleri veya münafık olmadığını düşünmedikleri için değildir. Kotardıkları hadis dini sahte İslam’ın zarar görmemesi içindir ki hadis alimleri içinde ihanet eden sadece bu ikisi de değildir.

Hz. Ömer Ka’b’ın Kudüs’teki mescit içinde yer alan taşla ilgili sözlerinin yayılması üzerine; ‘Sen Yahudilikle bu işi karıştırıyorsun ey yahudinin çocuğu’ diye azarlamıştır. (Ebu Reyye 139) Bu kaya ortada açık olarak duruyordu. Ömer, Osman, Ali hatta Muaviye zamanında bile öylece durdu. Abdülmelik bin Mervan zamanında üstüne bir kubbe yapıldı, adı da Kur’an’dakine uysun diye Mescid-i Aksa şeklinde değiştirildi. İşte o günden sonradır ki bu mescitle ilgili hadisler uydurulmaya başlandı. Uydurmaların başını da yine Ebu Hureyre çekti. Halbuki o kayanın da o mescit adının da Kur’an’daki Mescid-i Aksa ile hiçbir ilişkisi yoktu. Kudüs’te o dönemde bulunan mescidin adı Beyt’ül Makdis idi ve Kur’an ayeti indiğinde Mescid-i Aksa, Hz. Peygamberin zaman zaman ibadet ettiği Mekke civarındaki bir mescitti.

Şam’ın üstünlüğüne ve İsa’nın Şam’a ineceğine, deccala ilişkin rivayetlerin tümü Ka’b ve Hureyre kaynaklı uydurmalardır. Muaviye Şam’ı karargâh yapınca, bu ikiliye hadis uydurmaları için her türlü (!) desteği verdi. Şam, Muaviye zamanı uydurmacıların karargâhı olmuştu. Neticede Muaviye emrindeki hadis çetesinde Kasidiye savaşı esirlerinden olan İranlı komutan Hürmüzan ve yine bir İranlı esir olan ve Ömer’in katlinde kullanılan Ebu Lü’lüe de vardı. Hürmüzan, Kasidiye savaşında, Başkomutan Vezir Rüstem ordusunun sağ kanat komutanıydı ve önemli bir askerdi. Buna rağmen köle edilmişti. Rüstem yenilince savaş alanından kaçmış, Hürmüzan ve sağ kalan askerler yakalanıp esir edilerek Medine’ye getirilmişti. Lü’lüe’nin asıl adı Firuz’du. Firuz, Hürmüzan’ın gizli cemiyetine üye oldu ve kendisini köle eden Hz. Ömer’den intikam için gün saydı. Ömer’i şehit ettiğinde Mugire bin Şu’be’nin kölesiydi.

Asrısaadet kelime anlamı olarak mutluluk çağı, saadet çağı demektir. Kast edilen peygamberin yaşadığı dönemdir. Maalesef geleneksel din anlayışı bu kavrama peygamberden sonra gelen dört halife devrini, hatta tabiun ve tebeutttabiun devirlerini de kapsayacak bir anlam vermiştir ki yanlıştır. Asrısaadeti bir mite dönüştürüp ‘en büyük mucize’ olarak lanse ederek en büyük mucize olan Kur’an’ın üstüne çıkartmak, İslam’ı mahveden en büyük yanlışlardan olmuştur. Maalesef bu yanlış halen sürmektedir. Mitleştirenler, peygamberi araç yaparak Kur’an’ı devre dışı bırakıyor, ayrıca sünneti araç yaparak Arap örflerini dinleştiriyorlar. Asrısaadet tabiri genişletilince Emevi zorbalar da bu döneme dahil ediliyor ve onların yalan ve rezillikleri dine mal ediliyor. Bu yüzdendir ki Kur’an mezarlara hapsedilirken Asrısaadet mitleri dinin yerine geçmiştir. Uydurulmuş hadislerden teşekkül bu mit, Kur’an’ı yüceltmek yerine Kur’an’a rakip olmaktadır.

Emeviler, bu dönemi vahyin üstüne çıkarmada (Şam’ı da Mekke’nin üstüne), dine dayatmada baş roldedir. İslam alemi bu mitten kurtulup Kur’an’a dönemezse hurafeler İslam’ı sürüp gidecektir. Namazı temel ibadet kılan da Emeviler’dir, temel mabedi namaz kılanlar da. Sürüleşmiş Müslüman kitleyi yaratanlar da. Aklın egemenliğine pranga vuranlar da. Emevi idaresince verilen kadılıkları kabul eden bilginler dostları sufilerce terk edilmiş, Emevi zenginlerin sofralarına oturanlar ihanetle suçlanmıştır. Sufiler Emevi makam ve nimetlerini kökten reddetmişlerdir.

Saltanat dinciliği belasının en güçlü ve güvenilir silahı; ibadeti namazla, mabedi camiyle eşitleyip, camilerde beyni yıkanmış (sürüleşmiş) insanları sömürmektir. Bu günümüz maskeli müşrik firavunları için hala en güvenilir yöntemdir. Bu sistem Kur’an ile yıkılamazsa da sürüp gidecektir. Yani Kur’an’ın ilk emri olan “okumayı” atlayarak Müslüman olmak mümkün değildir.

Melik-i Adudlar dönemi; Peygamberin deyimiyle Muaviye ve sonrası halifeler dönemidir. Bu dönem İslam’ın Araplaştırılması, cahiliye şirk unsurlarının ve israiliyatın dine montesi dönemidir. İslam’ı bir Arap saltanat ideolojisine çeviren Emeviler’in tarihsel görevi de zaten bu şeytanlıktır. Hz. Peygamber şöyle diyor; “Hilafet 30 yıldır, ondan sonra kudurgun krallığa dönüşür.” (Ebu Davud, Tırmizi, Tahavi, İbn Hibbani Hakim, Taberani, Bayhaki vb.) Otuz yılın açılımıysa şöyledir; iki yıl Ebu Bekir, on yıl Ömer, on iki yıl Osman ve altı yıl Ali. Muaviye ve sonrası ise Türkiye Cumhuriyeti tarafından ortadan kaldırılan hilafete kadar olan kudurgan krallıklar dönemidir. Melik-i Adud halifeleri, masum katletme ve fermana dayalı zulümleriyle de kendilerini peygamberin (Emevi halifeleri Allah’ın) vekili saymalarıyla da lanetliklerdir. Dahası halifeliğin “Müslümanların birliğini” temsil ettiği şeklindeki iddiaları siyaset manası dışında bir anlam taşımaz. Ama dinen böyle bir şey yoktur. İslam’ı kitap olarak Kur’an, kişi olarak da Hz. Peygamber temsil eder. Ötesi yoktur. Din sınıfı da, dini lider de İslam’da yoktur.

Emevi kralı Muaviye, din istismarı ve siyasal çıkar için dini kullanma, hadis uydurma, din adına kıssa icat etme şampiyonudur. Şam’ı (Krallığının başkenti) övdüren hadisleri meşhurdur. Siyonist Ka’b el-Ahbar ve Ebu Hureyre hadis uydurmacasında başı çekmektedir. Muaviye, Hz. Ali’ye lanet okutmakla da meşhurdur. Husumet ile Ali aleyhinde sayısız hadis uydurtmuştur.

Geleneksel Arapçı-tabucu söylemin bir oyunu da “bütün sahabilerin udül yani günahsızlığı” yalanıdır. Bu kabul Kur’an’a göre katıksız şirktir. Oysa dönemin sahabileri arasında öyleleri vardır ki zamanımızın derebeyi müşriklerinden beterdir. Misalen; Hz. Ömer Sa’d bin Udabe için münafıklık iddiasıyla katline hükmetmiştir. Aynı Ömer Muaviye ve Amr bin el-As’ı hıyanet ve beytülmalı talanla suçlamıştır. Yine Hz. Aişe, halife Osman’ı ‘ihtiyar bunak’ diye itham etmiş, ‘bu bunağı öldürün’ diye bağırmıştır. Demek ki sahabilerin önde gelenleri bile ithama maruzdur. Yine bir sahabi olan Mugire bin Şu’be zina ithamıyla mahkeme edilmiş, halife Ömer’in yardımıyla recm’den kurtulmuştur. İfk (Peygamber hanımına iftira olayındaki sahabilerin iftiraya kanmaları ise hala akıllardadır.) Sistem şöyle çalıştırılmaktadır. Önce sahabiler masum ve tenkit üstü ilan edilir, sonra hadis adı altında bir yığın uydurma söz bunlara rivayet edilerek bu sözlerin tenkidine imkan bırakılmaz. İşte bu iki başlı günah, ümmetin beynine ve ruhuna pranga gibi musallat olmuş ve Allah’ın dinine aykırı yüzlerce hurafenin dokunulmazlığına yol açmıştır. Netice de udüllük iddiası, tevhide aykırıdır, İslam’ın iman ilkeleriyle asla savunulamaz. Ashab udül değildir, aksine büyük günah işleyeceklerini bildiren mütevatır hadisler vardır. Şarap içen çok sahabi vardır. Ali’nin, Telha’nın ve Hüseyn’in katlinden memnun olanlar da, katilleri güvenilir (sika) görenler de sahabidir. Öte yandan Buhari, İmam-ı Azam’dan hadis rivayet etmez ve İmam-ı Azam’ı imansız ve güvenilmez addederken, Hz. Ömer’i şehit ettiren komplonun tertipçisi siyonist haham Ka’b el-Ahbar’dan yüzlerce rivayet almıştır. Azam’ın sahabi karşıtı ilan edilmesinin sebebi Arabizme ve Emevizme karşı duruşudur.

İblisin ahdi hatırlanacak olursa İblis o yeminde imanı düşman edinecek, yaratılan düzeni (ilahi nizamı) tersine çevirecek, insanın güvenilmezliğini ispat edecekti. İblis halen ve tam gazla teknolojiyi, ilmi, insanların cehaletini kullanıp, vurdumduymazlıklarından istifade ile kutsi planlarının son aşamasını hayata geçiriyor. Nüfusu azaltmak, insanları yeni bir dünyaya hazırlamak, dini, dili, ümmetleri standart versiyona dönüştürüp tüm insanlık evrimine ve sınavın adaletine müdahale ediyor. Bunu da insanlık, sağlık, güvenlik ve aydınlık gelecek (!) için yapıyor. Hürriyetleri, mülkiyetleri, iradeleri, düşünceleri sıfırlayarak, insanın yerine makineleri, robotları koyarak, evrenin en yüce varlığı ve Allah’ın ruhundan taşıyan insanı yapay zekalı robotlara hizmet eder hale getirerek, sağlıkları bozarak, öldürerek, kendi eğitim ve bilimini, hakikatlerin üzerine çıkartarak.

Bunlar bilebildiklerimiz. Birikimlerimizi yok etmesi, gıdalarımızı naylonlaştırması, kısırlaştırması, ormanları yakması, radyasyon bombardımanına tutması, evlere hapsetmesi, suni gerekçelerle savaşlar, sahte argümanlarla terör saldırıları düzenlemesi hariç cabası. Bu Nar kutbu adına zaferdir, Nur kutbu adına ise utanç vesilesi! Tüm dünyada bu kutba dahil olanların sayısı belki dünya nüfusunun on beşte biri kadardır ama maalesef tüm dünya insanlığı korku ve endişeyle, çaresiz vaziyette akıbetinin belirlenmesini bekliyor.

Dinler insanlığı kurtaramadı, yüceltemedi ama şeytanları ihya etti. Varılan noktada çoğu Müslüman olmak üzere çok az ülke ve topluluk ayakta kaldı. Elinde Allah kelamı emir ve yasakları yazılı vaziyette bulan İslam alemi, okumaya ve anlamaya tenezzül etmediği için bugünleri asırlar önceden tarif eden hükümleri tanıyamadı, tedbir alamadı. Bugün hala Allah’ın vaadini cennet hayallerinden ibaret sayan insanlık, cehennemin dolacağını belki bir yerlerden duydu ama oraya hep Batılıların gideceğini sanıyor. Sanılıyor ki Kelime-i Şehadet getirerek o korkunç alevlerden kurtulunacaktır. Cennetler o kadar kolay olsaydı Hz. Peygamber ve ilk nesil Sahabeler o kadar yokluk ve acıya dayanır, cihad eder, hicret eder, yoksul hayat sürer, ekmekle hurmayı katık edip oruç açar mıydı? Şimdinin altın saraylarda yaşayan İslam prensleri o neslin torunları olabilir mi? Allah’ın bolca nasip ettiği petrol nimetini bile hunharca ceplerine indiren üç beş kişilik klanların altında inleyen halklar oradan oraya sürgün edilir miydi?

İslam alemi, İslam’a girebilseydi, iman nedir bilebilseydi şeytan yaşama hakkı elde edebilir miydi? Müslüman camia örnek olmayı başarsaydı, dünyada Müslüman olmayan kalır mıydı? O halde Türk ve Müslümanlıkla övünmek doğrudur ama hem kendi şirklerimizle, hem batının devletlerinin ıslahına, hem de şeytanın tövbesine mani olduğumuz için suçluyuz. Evlatlarımızı bugünlere hazır edemediğimiz için, bilim üretemediğimiz için, bölündüğümüz için … suçluyuz. Çok acıdır ki şu an semavi dinler tek olması gerekirken asgari dokuz tanedir. Hristiyanlık üç mezhep, İslam dört mezhep, Yahudilik en az iki mezhep (siyonistler ve diğerleri) sayılırsa tevhidin nasıl bölündüğü ve her bir mezhebin nasıl dinleştiği de anlaşılacaktır. Bu acı tablo sadece İslam’ın kaderi değil, dünyanın ve tevhidin göz yaşlarıdır. Oysa Allah’ın emri ancak ve ancak İslam’dır, hem de on dört asırdır, bölünmemiş Muhammedi-Kur’ani İslam’dır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Globalizm

Global veya küresel demek tüm yeryüzünü, içindekilerle, altındakilerle, üstündekilerle bütün olarak kaplayan demektir. Siyasi ve ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir