Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İslam büyükleri / Dört halifenin hayatı ve hizmetleri
imanilmihali.com
Kabe

Dört halifenin hayatı ve hizmetleri

(Ey Muhammed!) Sana da o Kitab’ı (Kur’an’ı) hak, önündeki kitapları doğrulayıcı, onları gözetici olarak indirdik. Artık, Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp da onların arzularına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol koyduk. Eğer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir.(Maide 5/48)

Dört halifenin hayatı ve hizmetleri

DÖRT BÜYÜK HALİFE;

Dört halife; Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) vefâtından sonra Eshâb-ı kirâm (Peygamberimizin arkadaşları, ilk Müslümanlar) arasından hilâfet makâmına sıra ile seçilerek geçen dört büyük zât.

Dört halîfe hilâfet makâmına geçme ve en üstün olma sıralarına göre şöyledir: Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer, hazret-i Osman, hazret-i Ali. Bunlar, Peygamber efendimizin vazîfelerini tam olarak yaptıklarından her birine “Halîfe-i Râşid” (dinde rüşd sâhibi halîfe) ve dördüne birden “Hulefâ-i Râşidîn” de denir. Ayrıca bu dört halîfe Eshâb-ı kirâm arasından Peygamber efendimize îmân, ilim, ahlâk bakımından benzerlikleri, O’na olan aşırı sevgi ve bağlılıkları ile temâyüz ettiklerinden (tanındıklarından), “Çihâr Yâr-ı Güzîn” (Seçilmiş Dört Dost) şeklinde de anılırlar.

Dört halîfenin halîfe olacakları hadîs-i şerîflerle bildirilmiştir. Peygamber efendimiz, Medîne-i münevvereye hicretinden sonra, ilk olarak yaptırdığı mescidin temeline ilk taşı kendi elleriyle koydu ve; “Ebû Bekr taşını benim taşımın yanına koysun! Ömer taşını Ebû Bekr’in taşının yanına koysun. Osmân, taşını Ömer’in taşının yanına koysun. Ali, taşını Osman’ın taşının yanına koysun.” buyurarak, onların kendinden sonra halîfeliklerinin sırasını işâret buyurdu.

Başka hadîs-i şerîflerde de; “Benden sonra şu ikisine tâbi olunuz: Ebû Bekr ve Ömer’e…” ve “Benden sonra halîfelerim otuz sene yolumu yaşatırlar. Ondan sonra ümmetimin başına melikler gelir.” ve “Benim yoluma, benden sonra da Hulefâ-i Râşidîn’in yoluna yapışınız” buyrulduğu gibi bir başka hadîs-i şerîfte de; “Başınıza Ebû Bekr geldiği zaman, onu dünyâya zâhid ve âhirete râgip bulursunuz. Başınıza Ömer geldiği zaman, onu kuvvetli, emin ve Allah yolunda kimseden çekinmez görürsünüz. Başınıza Ali geldiği zaman hâdî ve mühdî olur. Sizi soğru yola götürür bulursunuz.” buyurdu.

Dört halîfenin hilâfet müddeti 30 yıl kadardır. Bu yıllar İslâm târihinde “Dört Halîfe Devri” olarak anılır. Bu zamanda İslâm orduları Kuzey Afrika, Kıbrıs, Suriye, Anadolu, Irak, İran içlerine seferlere çıkmış, buralarda pekçok ülke ve şehir fethedilerek İslâmiyet insanlara ulaştırılmış, muhârebelerden alınan ganîmetlerle İslâm memleketleri îmâr edilmiş, Müslümanlar râhat ve huzûr içinde yaşamışlardır. Devletinin başkanı olan halifeler dini konuları çok iyi bildiklerinden aynı zamanda din başkanıdırlar.

Hz. Ebu Bekir (ra) 632-634 yılları arasında halifelik yapmıştır.

Fil olayından iki yıl sonra 571 yılında dünyaya gelmiş olup 634 yılında vefat etmiştir. Hz.Muhammed kendisinden sonra yerine kimin geçeceğini belirtmemişti. Onun ölümünden sonra Hz. Ebubekir halife seçilmiştir. Hz. Muhammed’in ölümü üzerine İslam dünyasında iç karışıklıklar yaşanmaya başladı. Bunlar; Arabistan’da dinden dönme olayları, Yalancı peygamberlerin ortaya çıkması, İslamiyeti yeni kabul eden Yemen ve Umman gibi yerlerde kabilelerin zekat vermek istememesi.

Hz.Ebubekir Halid Bin Velid komutasındaki islam Ordularını Yemen’e göndererek yalancı peygamberleri ortadan kaldırdı ve sarsılan islam birligini yeniden sağlamış oldu. Zekat vermek istemeyenlerin isyanlarını bastırarak onları cezalandırdı. Hz.Ebubekir halife olduğu sırada Sasani devleti çöküş içindeydi. Hz.Ebubekir sasanilerin egemenliğindeki Irak’a ordular gönderdi. Bu orduların başarıları sonucu Hire beyliği osmanlı Devletine bağlandı. İslamiyeti Arabistan dışına da yaymayı amaçlayan Hz.Ebubekir Bizans egemenliğindeki Suriye’ye ordular gönderdi. Yermük’te Bizans ile yapılan savaşı müslümanlar kazandı ve böylece Suriye’nin kapıları müslümanlara açılmış oldu.

Hz.Ebubekir döneminin önemli olaylarından biri Kur’an-ı kerim’in toplanarak kitap haline getirilmesidir.

Sevgili Peygamber Efendimiz (sav) ile peygamberliğinden önce de arkadaş olan Hz. Ebu Bekir, onun tebliği üzerine Müslüman olan ilk insanlardan biridir. Hz. Ebu Bekir, İslamiyet’in açıkça anlatılmaya başlanmadığı bir dönem olan Peygamberimiz’in (sav) henüz yalnız olduğu dönemde İslamiyet’i kabul etmiştir. Hz. Muhammed (sav)’in yakın dostu ve İslam ahlakının güzel bir temsilcisi olan Hz. Ebu Bekir, aralarında Hz. Osman, Talha b. Ubeydullah, Sa’d b. Ebi Vakkas, Zübeyr b. Avvam, Abdurrahman b. Avf ve Ebu Ubeyde b. Cerrah başta olmak üzere birçok kişinin İslam dinini yaşamasına vesile olmuştur.

Hz. Muhammed (sav) hastalandığında, Müslümanlara imamlık yapma görevini Hz. Ebu Bekir’e vermiştir. Onun vefatından sonra ise, Hz. Ömer ve arkadaşlarının önerisi üzerine Hz. Ebu Bekir halife seçilmiştir. Tarihi kaynaklarda yer alan, Hz. Ebu Bekir’in Hilafet görevini üstlendikten sonra halka hitaben yaptığı şu konuşma oldukça anlamlıdır:

“Ey halkım! Ben size yönetici oldum. Halbuki sizin en hayırlınız değilim. Eğer iyi işler yaparsam, bana yardım ediniz. Eğer yanlış işler yaparsam bana doğru yolu gösteriniz. Doğruluk, emanettir. Yalancılık, hıyanettir. Sizin en zayıfınız benim yanımda güçlüdür ki, onun hakkını müdafaa ederim. En güçlünüz benim yanımda zayıftır ki, başkasının hakkını ondan alırım.” Hz. Ebu Bekir bu sözleriyle ideal bir yöneticide olması gereken vasıfları en güzel şekilde özetlemektedir.

Halifelik dönemi iki yıl gibi kısa bir zaman sürmesine rağmen pek çok başarıyla doludur. Hz. Ebu Bekir, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in vefatından sonra aralarında ihtilaflar baş gösteren Müslümanları bir araya toplayıp devlet otoritesini yeniden sağladı. Kuran-ı Kerim’in toplanması ve korunması konusunda büyük çaba harcadı. İslamiyet’in ilk kez Arap Yarımadası dışında Suriye, Filistin ve Irak’ta yayılmasına vesile oldu. Din ahlakının özünde olmayan hareketlere ve yalancı peygamberlere karşı savaş açtı; böylelikle İslam dini ve Kuran ahlakının Peygamber Efendimiz (sav) döneminde olduğu gibi yaşanmasını sağladı.

Hz. Ebu Bekir güzel huyu, merhameti, mütevazi kişiliği ve Kuran ahlakını yaşamada gösterdiği titizliğiyle sahabeler arasında ön plana çıkan isimlerden biridir. Bu özellikleri nedeniyle halk tarafından büyük bir sevgi ve saygı görmüştür. İnsanların kibirli davranışlarını hoş karşılamayan, fakirlere, zor durumda kalanlara yardım etmekten ve misafir ağırlamaktan son derece mutluluk duyan bir yapıya sahiptir. Esir birçok Müslümanı kurtarmış, köle sahiplerine önemli miktarda ödemeler yaparak onları özgürlüklerine kavuşturmuştur. Ticaretle uğraşan ve zengin bir kişi olan Hz. Ebu Bekir, tüm malını İslam ahlakının yayılması için infak etmiştir. Bunun için Resulullah (sav) onun hakkında “Malını feda etmede en önde giden kişi Ebu Bekir’dir. Ebu Bekir ne güzel dosttur. Aramızda İslam kardeşliği ve sevgisi vardır” buyurmuştur.

Sonuç olarak, Hz. Ebu Bekir, güçlü imanı, dehası ve üstün devlet adamı vasfıyla İslam Birliği’ni muhafaza etmiş ve kendisinden sonra gelenlere güçlü bir devlet bırakmıştır. Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinden olan Hz. Ömer, tüm baskılara rağmen inançlarından taviz vermeyen Müslümanların kararlılıklarından etkilendi ve İslam dinini kabul etti. Bir rivayete göre Müslümanlığı seçtiğini açıkça ilk ilan eden o idi. Abdullah İbn Mesud’un ifadesiyle, “Ömer’in Müslüman oluşu bir fetihti”.

O tarihten sonra Peygamberimiz (sav)’in yanında yer aldı, güçlü kişiliği ve kararlılığıyla İslam ahlakının önde gelen savunucularından oldu. Sahip olduğu imkanları İslamiyet’in yayılması için harcadı. Hz. Ebu Bekir’in vefatı üzerine halife seçildi ve adaletli yönetimiyle kendisinden sonra gelen yöneticilere güzel bir örnek oldu.

Hz.Ebubekir 634 yılında hastalandı ve namaz kıldırma görevini Hz.Osman’a verdi. Aynı yıl 63 yaşında vefat etti.

Hz. Ömer (ra) 634-644 yılları arasında halifelik yapmıştır.

Fil Olayından on üç sene sonra 582 yılında Mekke’de doğmuştur. 644 yılında vefat etmiştir. Hz.Eubekir‘in vefatı üzerine müslümanlar Hz.Ömer’i halife seçtiler. Hz.Ömer halife oldugu sırada Suriye’de fetih hareketleri devam ediyordu. Hz.Ömer Suriye’nin fethedilmesine önem verdi. Görevlendirdigi birlikler kısa sürede Suriye’nin tamamını fethettiler. Fethedilen şehirlerdeki hristiyanlar din ve ibadetlerinde serbest bırakıldılar. Suriye’nin fethi tamanlandığında Filistin ve kudüs hariç her yer fethedilmişti. kudüs halkı sıranın kendisine geldigini görerek Bizans’tan yardım istedi. Deniz yoluyla büyük bir Bizans ordusu Filistine geldi. Ecnadin denilen yerde yapılan savaşı islam ordusu kazandı. Böylece Suriye ve Filistin’de müslümanların karşısına çıkacak bir Bizans ordusu kalmadı. Savaşın sonunda Kudüs kuşatıldı. Kudüs patriği şehri ancak halifeye teslim edeceğini söyleyince Hz.Ömer Kudüs’e gelerek şehri teslim aldı. Sasanilerle yapılan Kadisiye ve Nihavent savaşlarının sonucunda İran ve Irak toprakları müslümanların eline geçti. Bu yenilgiler sonucunda Sasani imparatorlugu 651 yılında yıkılmıştır.

İslam orduları Hz.Ömer döneminde Azerbaycan, Yukarı Mezopotamya ve Mısır’ı fethederek Trablusgarp’a kadar ulaşmıştır. İslam devleti’nin sınırlarının hızla genişlemesi ve nüfusun artması yönetim konusunda bazı sorunların ortaya çıkmasına neden oldu. Bu sorunların çözümlenmesiyle; Fethedilen yerler yönetim birimlerine ayrılarak büyük iller oluşturulmuş ve bu illere valiler tayin edilmiştir. Mali ve askeri amaçlı divan örgütü kurulmuştur. Devlet hazinesi (BEYTÜLMAL) oluşturulmuştur. Adli teşkilat kurularak yönetim birimlerine kadılar gönderilmiştir.

İlk ordu teşkilatı kurulmuştur. Sınırlarda ordugahlar kurularak savunma ve fetih hareketleri kolaylaştırılmıitır. Fethedilen bölgelerde yeni şehirler kurularak buralara müslümanlar yerleştirilmiştir. İkta sistemi uygulanmaya başlanmıştır. Hicri takvim kabul edilmiştir. Hz. Ömer Kuran ahlakı ve adaletin uygulanması konusundaki çabalarıyla tanınır.

Adaleti uygularken herkese eşit davranmış; soyluluk, zenginlik, akrabalık, makam gibi unsurların adaleti engellemesine kesinlikle izin vermemiştir. İdaresi altındaki topraklarda adaletin katıksız bir biçimde uygulanması için her türlü önlemi almıştır. Onun iktidarı döneminde sosyal adalet tam anlamıyla egemen olmuştur. Her zaman halkına karşı büyük bir sorumluluk duygusuyla hareket etmiştir. Tarihi kaynaklara göre bu konuda, “Fırat kıyısında bir deve helak olsa, bundan kendimi sorumlu hissederim” sözü meşhurdur. Hz Ömer’in İstişareye Verdiği Önem Hz. Ömer, Kuran ahlakının gereği olarak, bir mesele ortaya çıktığı zaman, karar vermeden önce Müslümanların görüşüne de müracaat eder, konuyu onlarla istişare ederdi. Bu şekilde en doğru fikir oluşur ve ona göre davranırdı. Onun bu davranışı, halkın kendi işlerini de aralarında görüşerek yapmalarına sebep olmuştur. Böylece önemli işlerde geniş çapta bir istişare geleneği oluşmuştu.

Hz. Ömer dönemi birçok yeniliğe sahne oldu. Zamanında ülke, yönetim birimlerine ayrıldı. Valiler ve Halife’ye bağlı olarak kadılar atandı. İlk kez adalet işlerinde kadıların görevlendirilmesiyle, yönetim ve adalet işleri birbirinden ayrıldı. Hicri takvimin uygulamaya konulması, devletin önemli sorunlarının görüşüldüğü bir meclisin ve devlet hazinesinin oluşturulması yine bu yıllarda gerçekleşti. Onun halifeliği döneminde, Arabistan dışında büyük fetih hareketleri yapılarak Irak, İran, Horasan, Suriye, Filistin ve Mısır İslam topraklarına dahil edildi. Bu dönemde devletin geniş bir coğrafi bölgeye yayılması, yönetim, siyasi, ekonomik ve askeri alanlarda örgütlenmeyi zorunlu hale getirdi.

Hz. Ömer, işte bu gereksinimi karşılamak üzere kurumsal bir İslam Devleti’nin temellerini attı. Tarihi kaynaklara göre, Hz. Ömer’in dönemin kadılarına gönderdiği bildirilen mektup, kendinden sonra gelen tüm yöneticiler için de bir rehber olmuştur: Davalara bakarken telaşa, çığırtkanlığa ve taraftarın haysiyetini kırıcı davranışlara asla müsaade etme. Çünkü adaletin yerini bulması için sükunet ve ciddiyet şarttır. Hakkın tecelli etmesi ise İlahi adaletin itibar kazanmasına sebep olur. Bir Müslümanın niyeti iyi ise, Allah onun insanlarla olan münasebetlerini ıslah eder. Ama içi başka dışı başka olursa, Allah ona musibet verir. Bu durumda hakimin görevi Allah’ın rızk ve rahmet hazinelerinin kullar arasında adaletle dağıtılmasını sağlamaktır.

Hz. Ömer sahip olduğu Kuran ahlakı ile idaresindeki tüm İslam toplumunun gönlünü kazanacak bir yönetim göstermiş ve -Allah’ın izni ile- İslam ahlakının yayılmasına büyük katkılarda bulunmuştur. Hz.Ömer İran’lı bir köle tarafından şehit edilmiştir.

Hz. Osman (ra) 644-656 yılları arasında halifelik yapmıştır.

Fil olayından altı sene sonra 575 yılında Mekke’de doğmuş 656 yılında vefat etmiştir. Hz.Ömer’in öldürülmesinden sonra müslümanlar 644 yılında Emevi soyundan gelen Hz.Osman’ı halife seçti. Hz.Osman döneminde Hz.Ömer dönemindeki fetihlere devam edilmiş ve Abdullah Bin Sa’d komutasındaki islam ordusu Kuzey Afrika’da Bizans ve yerli halkı yenerek Tunus’u aldı. Suriye valiligine getirilen Hz.Osman’ın yiğeni Muaviye komutasındaki ordu mısır ordusuyla birleşerek 649 yılında Kıbrıs, Rodos ve Girit’i fethetti.

Bu dönemde ayrıca Hz.Ömer zamanında başlatılan Azerbaycan fethi tamamlandı. Trablusgarp Tunus, Horosan ve harezm ele geçirilmiştir. Doğuda Hazar Türkleriyle komşu olması nedeniyle sınır çatışmaları başlamış ve bu çatışmalar Hazar Türkleri tarafından durdurulmuştur. Böylece islamiyetin Hazar denizinin batısına yayılması engellenmişti. Hz.Ömer zamanındaki önemli olaylardan biri de Kur’an-ı Kerim’in çogaltılarak belli başlı islam merkezlerine gönderilmesidir.

Yüksek ahlaki meziyetlere sahip olan Hz. Osman, İslamiyet’i ilk kabul eden üstün şahıslardan biridir. Hz. Ömer’den sonra halife seçildi. İslam toplumundaki onun bu göreve layık olduğu kanaati sebebiyle halifeliğine kimse itiraz etmedi, herkes ona biat etti. Halifeliğinden önce, Peygamber Efendimiz (sav)’in yakın çevresinde yer aldı. Vahiy katipliği yaptı.

Üstün ahlakı, güzel konuşmasıyla dikkat çekti. Ayrıca çok güzel bir hitabete sahipti. Ezberi çok kuvvetli idi ve Yüce Kuran’ı ezberledi. Hz. Osman’ın İslam dinine yaptığı en büyük hizmetlerden biri Kuran’ın çoğaltılmasıdır. Zamanında, şive farklılıklarından dolayı Kuran ayetlerinin farklı okunması üzerine bir kurul oluşturularak Kuran çoğaltılmıştır. Bir örneği Medine’de bırakılarak Mekke, Şam, Kufe, Basra, Mısır ve diğer eyaletlere gönderilmiş; böylece Kuran’ın günümüze kadar orijinalinin ulaşmasına vesile olunmuştur. Hazreti Osman yaptığı çalışmalar sırasında, tayinlerde uygun kişilerin görevlendirilmesine özen gösterdi. İslam topraklarında yaşayan insanların refah seviyesinin yükseltilmesi için imar ve zirai gelişmelere önem verdi.

Bağ ve bahçelerin geliştirilmesine çalıştı. Onun döneminde İslam topraklarında yaşayan çok sayıda insan İslam dinini kabul etti. Bu döneme ait dikkat çekici bir gelişme ise, Müslümanların zenginleşmeleri ve geçmişe kıyasla daha da refah içinde bir hayat sürdürmeleriydi. Ayrıca Hz. Osman döneminde İran, Kafkasya ve Afrika’da fetihler devam etmiş ve ilk donanma oluşturularak, Akdeniz’de stratejik önemi büyük olan Kıbrıs Adası alınmıştır. Bizans İmparatorluğu’na karşı büyük zaferler kazanılmış, ele geçirilen topraklarda düzen ve adalet tesis edilmiştir.

Hz.Osman Emevi kökenli olduğu için kendi sülalesinden olan kişileri devlet yönetiminde önemli yerlere getirilmiştir.Onun bu tutumu müslümanlar tarakından hoş karşılanmamış ayaklanmalara neden olmuştu 656 yılında böyle bir ayaklanma sırasında Kur’an-ı Kerim okurken öldürüldü.

NOT: Yaşar Nuri Öztürk eserlerine aşina olan okurlar Hz. Osman’ın halifeliğinden önce ve halifeliğinin yaklaşık ilk altı yılı örnek bir müslüman oluşunu ancak daha sonra emevilerin ve akraba kayırmanın etkisiyle servete düşkünlüğü ve siyasal islamcı mantığıyla karşılaşırlar. Kendisinin bu dönemde servet tutkusu ve akrabalarının makam hırsına ilaveten Hz. Ali ve taraftarlarına ettikleri nedeniyle ömrünün son zamanları dine ve inanca uygun olmadığından katledilmiş ve cenazesi (halkın taşlaması arasında) Yahudi mezarlığına gömülmüştür. Bu mezar daha sonra yandaki Müslüman mezarlığı ile birleştirilmiş ve hilafetinin son yıllarındaki hatalar gizlenmeye çalışılmıştır. Hz. Osman öldüğünde ardında muazzam bir de servet bırakmıştır. Detaylı bilgi Yaşar Nuri Öztürk merhumunun eserlerinde mevcuttur.

Hz. Ali (ra) 656-661 yılları arasında halifelik yapmıştır.

Hicret­ten yirmi üç yıl önce doğmuş 661 yılında vefat etmiştir. Hz.Osman’ın sehit edilmesinden sonra halifelik Hz.Ali’ye teklif edildi. Başlangıçta bu teklifi reddeden Hz.Ali ısrarlar karşısında görevi kabul etti. Onun seçilmesi Emevi sülalesinin hoşuna gitmemişti. Emevi sülalesi Hz. Osman’ın ölümünden Hz.Ali’yi suçluyordu. İlk müslümanlardan olan Hz.Muhammedin eşi Hz.Ayşe Talha ve Zübeyr’in de içinde bulunduğu gurup Hz.Osman ‘ın katilinin bulunmasını istiyorlardı. Sonunda iki taraf 656 yılında Küfe şehri yakınlarında karşı karşıya geldi.

Hz.Ayşe’nin devesinin etrafında gelişmesinden dolayı Cemal vakası (deve olayı ) adı verilmiştir.Bu savaş sonunda Hz.Ali galip geldi.Talha ve Zübeyr öldürüldü Hz. Ayşe esir alındı.Cemal vakası ile birlikte Hz.Ali ve şam valisi muaviyenin arası iyice açıldı .Halifeliğin tekrar Emevi tarafına geçmesini isteyen Muaviye’nin üzerine 657 yılında büyük bir ordu ile yürüyen Hz.Ali Rakka şehri yakınlarında Sıffın ovasında Muaviye ile karşılaştı.Savaşı tam Hz.Ali kazanmak üzeriyken Muaviye hileye başvurdu.Bu olaya HAKEM olayı denir.

Hakem Olayı Sıffın savaşında bir sonuç alamayan taraflar ,iki taraftan da birer hakem seçerek onların kararına başvurmayı gerekli gördüler. Hz.Ali’nin hakemi Ebu Musa El –Ensari Muaviyenin hakemi ise Amr ibn’ül As oldu. Sonunda karar veren hakemler Muaviye’nin entrikası sonucu onu halife seçtiler. Müslümanlar bu olaydan sonra üç gruba ayrıldı: 1-Şiiler (Hz.Ali taraftarları.) 2-Sünniler (Muaviye taraftarları.) 3-Hariciler (Tarafsızlar.)

Bir süre sonra Hariciler İslam dünyasını bölmekle suçladıkları Hz. Ali’yi Muaviye ve Muaviye’nin hakemi olan Amr İbn’ül As’ı öldürmek için ayaklandılar ve bu üç kişiye suikast düzenlediler. Bu suikast sonucu 661 yılında sadece Hz. Ali öldü. Hz. Ali’nin ölümü üzerine Irak halkı Küfe ‘de Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan’ı Halife seçtiler. Halifelikte hak iddiasında bulunan Muaviye Hz. Hasan’ın üzerine yürüdü. Sonunda Müslüman kanı dökülmesini istemeyen Hz. Hasan bir takım şartlar öne sürerek Muaviye’nin halifeliğini kabul etti. Bu şartlar halifelikte seçim düzeninin değiştirilmesi saltanat haline gelmemesi demekti. Hz.Ali’nin şehit edilmesiyle dört halife devri sona ermiştir.

Hz. Ali, Peygamberimiz (sav)’in amcası Ebu Talib’in oğludur. Tarihi kaynaklarda belirtildiği üzere, Hz. Muhammed (sav)’in yanında büyümüş, onun eğitiminden geçerek yetişmiştir. Hz. Ali’nin öne çıkan üç önemli özelliği cesaret, ilim ve güzel konuşmadır.

Onun, İslam toplumunun en alim kişilerinden biri olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. Sevgili Peygamber Efendimiz (sav)’in ifadesiyle Hz. Ali “İlim beldesinin kapısı”dır. Daha çocukluğundan itibaren Resulullah (sav)’in yanında bulunmuş, Kuran’ı ondan öğrenmiş, onun katipliğini yapmıştır. Peygamberimiz (sav)’in vefatına kadar onun yanından ayrılmamıştır. Böylelikle dini konular üzerinde yüksek bir ilim düzeyine erişmiştir. Bunun için, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın ilk danıştığı kimseler arasındadır. Halife olmasının ardından Müslümanların bilgi ve ilim sahibi olmaları için okul kurmuştur. Eğitime büyük önem vermiştir.

Dört halîfe, İslâm dîninde, peygamberlerden sonra diğer bütün insanlardan üstündür. Birbirlerine üstünlükleri de hilâfetleri sırasına göredir. Bu dört halîfenin her birini sevmek, bütün Müslümanlara hadîs-i şerîflerle emredilmiştir. Yâ Ebâ Bekr, senin muhabbetini mü’minlerin, buğzunu da kâfirlerin kalbine yerleştiren Cebrâil’dir (aleyhisselâm). Mîrac gecesi; “Yâ Muhammed, Yâ Muhammed! Ebû Bekr Sıddîk’a muhabbet et, ben onu severim.” diye nidâ geldi. Yâ Ebâ Bekr! Kullar, Allahü teâlânın huzûruna dağlar kadar günâh ile çıksalar, fakat kalplerinde senin sevgin olsa, Allahü teâlâ onları affeder. Ben, peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer, benden sonra peygamber gelseydi, Ömer peygamber olurdu. Osman’ı sevmeyen kimseye Allahü teâlâ buğz eder. Onun sevmediğinin namazını kılmak uygun olmaz. Ali bendendir, ben de ondanım; onu bütün mü’minler sever. Ayrıca Ehl-i sünnet âlimleri kitaplarında, üstünlük sıralarına olduğu gibi inanmanın şart ve lâzımlığını ve bunun Ehl-i sünnet alâmeti olduğunu bildirmişlerdir.

Dört Halife’nin Diğer Sahabeler İçindeki Durumu

Ümmet içinde en faziletlilerin sahabe oluşu açıklandıktan sonra, Hz. Ebû Bekir’in sıddık unvanını, tereddütsüz onun nübüvvetini ve miracı tasdikinden dolayı aldığını açıklar. Bu açıklaması kısa ve açık değilse de biz buradan, Hz. Ebû Bekir’in niçin sahabeler içinde en faziletli olduğunun bir sebebini görürüz. O da, onun iman ve teslimiyetteki yüksek keyfiyetidir. Allah ve Rasulüne sarsılmaz bağlılığıdır. Bunlar yanında onu sahabelerin ve ümmetin en faziletlisi yapan başka sebepler de vardır. İmanda önceliği, iyiliklere sebep olması ve kendinden sonra gelenlerin iman etmesindeki payı, en tehlikeli zamanlarda Rasulüllaha malı ile canı ile destek olması, islamı anlayışı ve ibadeti gibi hususlar onu ümmet ve sahabeler içinde en yüksek dereceye çıkarmaktadır. et-Taftazânî sonra, Hz. Ömer’e Fârûk unvanının, hükümlerinde ve davalarda hak ile batılın arasını ayırdığı için verildiğini belirtir.

Burada onun hakka, hak olan islama, hakkı her şeyin üstünde tuttuğuna, kendisini hakka teslim edişine, bu özelliğinin öne çıkışına işaret vardır. O müslüman olduğu zaman da Kureyş’e ve onların şahsında bütün dünyaya korkmadan, çekinmeden, her şeyi göze alarak meydan okumuştur.

Kendisinin bu yönü ile hakka ne derece çok taraftar olduğu, ne kadar güçlü inandığı anlaşılmaktadır. Üstünlüğünün sebeplerinden birinin bu olduğu ortaya çıkmaktadır.

Sonra Hz. Osman’ın, önce Rasulüllah’ın kızı Rukiyye (RA) ile o vefat edince Ümmü Gülsüm ile evlendiğini bu sebepten kendisine iki Nur sahibi (Zünnûreyn) dendiğini “Bir kızım daha olsaydı seninle (yine) evlendirirdim” buyrulduğunu zikreder.

Biz buradan Hz. Peygamber’in Hz. Osman’ı çok beğendiğini, sevdiğini, ondan razı olduğunu, çıkarmaktayız. Elbette O, bir kimseyi heva ve hevesine uyarak çok sevmez ve beğenmez. Hz. Peygamber’in (SAV) dostları müminler ve muttakilerdir. Eğer O Hz. Osman’ı beğeniyor, pek seviyor, ondan razı olduğunu bu sözleri ile belirtiyorsa, bizim de Rasulüllah’a uyarak, onu beğenmemiz, sevmemiz ona karşı olumlu fikirler taşımamız, tenkit etmememiz gerekir. O kendisini pek beğenmiş, kızlarını ona vermişse kendisinin mümin ve muttaki oluşunu ortaya koymuş demektir. Çünkü mümin olmayan birisine müslümanlar kızlarını veremezler. Demek o mümindi. Rasulüllahın tavsifleri ile muttaki idi. Melekler de kendisinden haya ediyorlardı.

Et-Taftazânî sonra, Hz. Ali el-Murtaza’nın, (RA) Allah’a kulluk yapanlardan olduğunu ve ihlası ile kendini ortaya koyduğunu belirtir. Nesefi’nin diğer Ehl-i Sünnet kelamcılarının Hz. Ali’yi Murtazâ olarak anmaları Allah ve Rasulü’nün kendisinden razı olduğunu belirtmek içindir. Yani Hz. Ali’yi (RA) Allah ve Rasulü çok sevmektedir. O da o ikisini çok sever, onların rızasını kazanmıştır. Onun bu hali hadis-i şeriflerde de belirtilmiştir.

Taftazânî Hz. Ali’nin ibadet ihlas ve zühd cihetinin öne çıktığına işaret etmektedir. Allah ve Rasulünün kendini sevdiği, kendisinden razı olunan, Allah Rasulüne damad olan bir kimse elbette mümindir, muttakidir, övülmeye ve sevilmeye layıktır. Hem yüce Allah bir ayetinde onun Rasulüllahın dostu olduğunu belirtmiştir.

Et-Taftazânî’ye göre selef (sahabeler, onların çoğu ve tabiîn) dört halifenin üstünlük tertibini hilafet tertiblerine göre sıralamışlardır. “Zahir olan şu ki, onların ellerinde buna bir delil olmasaydı, böyle hükmetmezlerdi” hükmünü de zikreden Taftazânî’dir.

Bazı Hadis-i Şeriflerin Raşid Halifelerin Fazilet Tertibine İşaretleri:

Hadis-i şeriflere bu konu düşünülerek bakılırsa, dört Raşid halifenin derecelerine ve hilafet sıralarına işaretlerin olduğu görülecektir: Muhammed b. Hanefiyye’nin babası Hz. Ali’ye “Rasulüllahtan sonra en hayırlı insan kimdir?” sorusuna Hz. Ali (RA): sırasıyla Hz. Ebû Bekir’i, Ömer’i, Osmanı (RA) sayarak açıkca cevap vermiştir.

Cennetle müjdelenenler hadisine bakılırsa, Eris Kuyusu başına Önce Ebû Bekir (RA) sonra Ömer (RA) sonra Osman (RA) gelmiştir. Bu durum onların fazilet tertibine bir işaret olabilir. Yine Allah Rasulü bir gün, “Hz. Ebû Bekir Ömer ve Osman (RA) Uhud Dağına” çıkmış dağ sallanınca; : “Dur ey Uhud, senin üzerinde Nebi Sıddik ve İki Şehid var” buyurmuşlardır. Buhari, bu hadiste geçen sahabelerin adlarını “Ebû Bekir Ömer, Osman” sırasıyla zikrettiği gibi, Rasulüllah (SAV) de hadis-i şerifte önce kendisinden sonra Hz. Ebû Bekir’den, sonra Hz. Ömer’le Osman’dan söz etmiştir. Hz. Ebû Bekir’i kendisinden sonra zikretmesi, onun büyüklüğüne üstünlüğüne bir işaret değil midir? Ayrıca bu hadis-i şerifte Hz. Ömer ile Hz. Osman’ın şehid edileceklerini de haber vermiştir. Rasulüllah (SAV) Hz. Ali’den nakledilen bir başka hadis-i şerifte de: “Ben Ebû Bekir ve Ömer (bir) oldum. Ben Ebû Bekir ve Ömer (birlikte) işledim. Ben Ebû Bekir ve Ömer (birlikte) yürüdüm…” buyurmuştur. Bu da ümmet ve sahabeler içinde üstünlük bakımından önce Hz. Ebû Bekir’in sonra Hz. Ömer’in (RA) geldiğini gösterir.

Yine Buhari’de geçen bir hadis-i şerifte, Abdullah b. Ömer’den (RA) şu rivayet vardır: O dedi ki: “Biz Nebi (SAV) zamanında kimseyi Ebû Bekir’le, sonra Ömerle, sonra Osmanla eşit (müsavi) tutmazdık. Sonra da, Rasulüllahın sahabelerini kendi aralarında (biri diğerine üstündür diye) tefâdülü terk ederdik” Burada söylenişe bakılırsa birkaç cihet akla gelir: Birincisi: Abdullah b. Abbas (ölm. H. 68) alim bir sahabe olarak, Rasulüllah (SAV) zamanında hemen herkes tarafından kabullenilen, herkesin bildiği bir durumdan söz etmektedir. O da, başta Ebû Bekir (RA) olarak sahabelerden hiç birinin dört halife ile fazilette eşit görülmemesidir.

Elbette Rasulüllah (SAV) de ashabının böyle düşündüğünü biliyordu. Kendisi de böyle biliyordu. Eğer bu şekilde bilmeseydi, onların kanaatlerini düzeltecekti. İkincisi: Abdullah b. Abbas (RA) hadis-i şerifi naklederken önce Hz. Ebû Bekiri, sonra sırası ile Aşere-i Mübeşşereden olan Raşid halifeleri, saymaktadır. Buradan fazilette birinci ve ilk olanın Hz. Ebû Bekir (RA) olduğu anlaşıldığı gibi, Abdullah b. Abbas’ın da bu kanaatte olduğu ortaya çıkar. Üçüncüsü: Dört halife bu hadis-i şerife göre bütün sahabelerden üstündür, kendi aralarındaki üstünlük sırası da buradaki tertibe göredir. Dördüncüsü: Seleften olan sahabeler, burada adı geçenleri, bu sıraya göre bütün sahabelerden üstün tutmalarına rağmen, diğer sahabelerin hangisi diğerinden üstündür hususunu proplem etmemişlerdi. Daha sonra bu proplem ortaya çıktı.

Hulafây-ı Raşidinin hilafete geliş sıraları, halifeliklerindeki icraatları ve hilafetlerinde meydana gelen hadiseler de onların faziletlerine birer işaret sayılabilir. et-Taftazâni de proplemi münakaşa ettikten sonra, “Selef (sahabeler ve tabiîn) Osmanı, Ali’ye (RA) üstün tutma hususunda tevakkuf ettiler. Şöyle ki, “Tafdil-i şeyhayni, muhabbet-i Hateneyni (Hz. Ebû Bekir ve Ömer’in diğerlerine üstünlüğü, iki damad Hz. Osman ve Hz. Ali’nin çok sevilmesini) ve insafı Ehl-i sünnetin alametlerinden kıldılar” der ve hılafet sıralarını aynen kabul eder. Sonra herbirinin hilafete nasıl geldiğini açıklar. Ona göre de dört halifenin hilafetlerinde icma vardır. “Hazreti Ali’nin hilafetinde vaki olan muhalefetler, savaşlar (cemel sıffîn savaşları) onun halifeliği hususundaki anlaşmazlıktan değil, ictihaddaki hatadandır.”

Görüldüğü gibi Taftazânî Hz. Ali dönemindeki savaşları diğer Ehl-i Sünnet alimleri gibi ictihadtan ve ictihad hatasından çıkan savaşlar olarak görmektedir. Burada sahabeyi tenkid ve ta’n yoktur. Aksine yüceltmek söz konusudur. Taftazânî onları fıskla ve dalâlette olmakla suçlamıyor. Hz. Ali’nin (RA) ictihadında isabetli, Muaviyenin (RA) ictihadında hata yaptığını zikrediyor. Müctehidler hata yaptıkları takdirde de sevap alacakları için burada ictihadında hata eden Muaviye (RA) sapıklıkla ve fıskla suçlanıp tenkid edilmiyor, müctehidlikle, hayırla anılıyor. Çünkü, ictihadında hata eden bir müctehid sapıklık ve fıska girmekle suçlanamaz.

Bazı ayetler, Rasulullah’ın vefatından sonra makamına geçecek dört halifeye hilafet tertibi ile işaret edip, her birinin en meşhur özelliği ile haber verir: Fetih suresinin son ayetinin başı, sahabelerin peygamberlerden sonra insanlar içinde en seçkin kimseler olduklarına sebep olan yüksek seciyeler ve kıymetli meziyetleri haber vermekle; açık manasıyla sahabe tabakalarının gelecekte muttasıf oldukları ayrı ayrı mümtaz, has sıfatlarını ifade etmekle beraber; işarî manasıyla, Rasulullah’ın vefatından sonra makamına geçecek dört halifeye hilafet tertibi ile işaret edip, her birinin en meşhur medar-ı imtiyazları olan has sıfatı dahi haber veriyor.

Şöyle ki: “Onunla beraber olanlar” hususi beraberlik ve özel sohbet ile ve en evvel vefat ederek, yine maiyetine girmekle meşhur ve mümtaz olan Hz. Ebubekir Sıddık’ı gösterdiği gibi; “kâfirlere karşı şiddetlidirler” ifadesiyle, gelecekte dünya devletlerini fetihleriyle titretecek ve adaletiyle zalimlere yıldırım gibi şiddet gösterecek olan Hz. Ömer’i gösterir. “Kendi aralarında merhametlidirler” ifadesiyle, istikbalde en mühim bir fitnenin vukuu hazırlanırken, son derece merhamet ve şefkatinden, İslamlar içinde kan dökülmemesi için ruhunu feda edip, nefsini teslim ederek, Kur’an okurken mazlumen şehid olmasını tercih eden, Hz. Osman’ı haber verdiği gibi; “Sen onları rüku edenler, secde edenler olarak görürsün, Allah’ın lütuf ve rızasını taleb ederler” ifadesi, saltanat ve hilafete tam bir liyakat ve kahramanlıkla girdiği halde ve tam bir zühd ve ibadet ve fakr ve iktisadı seçen ve rüku ve sücudda devamı ve kesreti herkesçe tasdik edilen Hz. Ali’nin gelecekteki vaziyetini ve o fitneler içindeki savaşta mesul olmadığını ve niyeti ve matlubu, Allah’ın lütfu olduğunu haber veriyor. “İşte bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır”

Hz. Peygamber (asm) gibi, ümmî bir zâta nisbeten gayb hükmünde olan Tevrat’taki sahabilerin vasıflarını haber veriyor. “Onların İncil’deki vasıfları ise şöyledir: Onlar, filizini yarıp çıkarmış, gittikçe kuvvetlenerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki, bu ziraatçilerin hoşuna gider. Allah, onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir.” Sahabeler, gerçi başlangıçta az ve zayıf görünecekler, fakat çekirdekler gibi neşv ü nema bularak yükselip, kalınlaşıp kuvvetleşecek, kâfirlerin gayzlarını onlara yutkundurup boğacaklar.

Hem ihbar ediyor ki, sahabeler gerçi azlığından ve za’fından Hudeybiye Barış’ını kabul etmişler; elbette herhalde az bir zamandan sonra süratle öyle bir inkişaf ve ihtişam ve kuvvet kazanacaklar ki, yeryüzü tarlasında kudret eliyle ekilen insanlığın, o zamanda gafletleri cihetiyle kısa, kuvvetsiz, nâkıs, bereketsiz sümbüllerine nispeten, gayet yüksek ve kuvvetli ve meyvedar ve bereketli bir surette çoğalacaklar ve kuvvet bulacaklar ve haşmetli hükümetleri gıptadan, hasetten ve kıskançlıktan gelen bir gayz içinde bırakacaklar. Sahabeyi mühim vasıflarla sena ederken, en büyük bir mükâfatın va’di makamca lazım geldiği halde, “mağfiret” kelimesiyle işaret ediyor ki: İstikbalde sahabeler içinde, fitneler vasıtasıyla mühim kusurlar olacak. Çünkü mağfiret kusurun vukuuna delâlet eder. Ve o zamanda sahabeler nazarında en mühim istek ve en yüksek ihsan, mağfiret olacak.

Dört Halifeye İşaret Fetih Suresi’nin bu son ayeti, Rasulullah’dan sonra halifeliğe geçecek Hulefa-i Raşidine işaret ettiği gibi, “Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın nimetlendirdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştırlar” ayeti de aynı hakikate işaret etmektedir. (Nisa, 69)

Şöyle ki: Üstteki ayet, sırat-ı müstakimin ehli ve gerçek ilâhî nimetlere mazhar olanlar, insanlık âlemindeki peygamberler taifesi, sıddıklar kafilesi, şehitler cemaati, salihler sınıfı ve tabiin nevi bulunduklarını ifade etmekle beraber, İslam âleminde o beş kısmın en mükemmelini dahi, ayrıca açıkça gösterdikten sonra, o beş kısmın imamları ve baştaki reislerini meşhur sıfatlarıyla zikretmekle, onlara delalet edip ifade ettiği gibi, gaybdan haber verme nevinde bir i’caz parıltısıyla, o taifelerin, gelecekteki reislerinin vaziyetlerini bir cihetle tayin ediyor. “Peygamberler” nasıl ki açıkça Hz. Peygamber’e bakıyor, “Sıddıklar” fıkrasıyla Ebu Bekir Sıddık’a bakıyor.

Hem, Peygamber’den sonra, ikinci olduğuna ve en evvel yerine geçeceğine ve “Sıddık” ismi ümmetçe O’na has bir ünvan ve sıddıkların başında görüneceğine işaret ettiği gibi, “Şehitler” kelimesiyle Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali’yi (Rıdvanullahi aleyhim ecmain) üçünü beraber ifade ediyor. Hem üçü Sıddıktan sonra nübüvvetin hilafetine mazhar olacaklarını ve üçü de şehit olacaklarını, şehitlik fazileti de diğer faziletlerine ilave edileceğini işaret ve gaybî bir surette ifade ediyor. “Salihler” kelimesiyle, Suffe, Bedir, Rıdvan ashabı gibi, mümtaz zatlara işaret ederek, “Bunlar ne güzel arkadaştır” cümlesiyle, açık manasıyla onlara uymaya teşvik ve Tabiinlerdeki tebaiyeti çok şerefli ve güzel göstermekle, işârî manasıyla dört halifenin beşincisi olarak ve “benden sonra hilafet otuz senedir” hadis-i şerifin hükmünü tasdik ettiren, hilâfet müddeti azlığıyla beraber, kıymetini büyük göstermek için, işarî manasıyla Hz. Hasan’ı gösterir.

“Bunlar ne güzel arkadaştır” mealindeki ayetin metninde “güzel” ifadesi, “Hasüne” ile gelmiştir. Arapça yazılış itibariyle Hasan ve Hasüne aynıdır. Görüldüğü gibi, Kur’an ayetlerinde ya açıkça veya işari olarak çok gaybî işaretler vardır. Dört halifenin hilafet sırasına göre halife olacaklarını da haber vermektedir.

“Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık. Her ne kadar Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselerden başkasına ağır gelse de biz, yönelmekte olduğun ciheti ancak; Resûl’e tabi olanlarla, gerisingeriye dönecekleri ayırd edelim diye kıble yaptık. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.” (Bakara 2/143)

Bu yazıyı okudunuz mu?

Allah (cc)

HAZRETİ FÂTIMA-TÜZ ZEHRÂ hayatı ve hizmetleri

HAZRETİ FÂTIMA-TÜZ ZEHRÂ hayatı ve hizmetleri HAZRETİ FÂTIMA-TÜZ ZEHRÂ Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) Hazreti Hadîce-tül ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

29 − = 19