Anasayfa / KUR'AN-I KERİM / Elmalılı'dan inciler / Esef (Şiddetli hüzün) halinde bile iman
imanilmihali.com
dua

Esef (Şiddetli hüzün) halinde bile iman

ESEF (ŞİDDETLİ HÜZÜN) HALİNDE BİLE İMAN

Hiç kimse Allah’ın izni olmadan ölmez. Ölüm belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret mükâfatını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız. (Al-i İmran 3/145)

ESEF (ŞİDDETLİ HÜZÜN) HALİNDE BİLE İMAN

Hüzün ve keder, mutluluk ve sevinç kadar gerçek bir duygudur. Bu hisler Yüce Allah’ın lutfettiği gönlün üzülmesi veya hoşnut olması halidir ki esasen bir imtihan olan dünyada bu ikisi yanyana yaşanacak iki kardeş duygudur. İnanırız ki doğmak gibi ölmek te haktır. Biliriz ki doğmak ta ölmek te Allah’tandır. Ama beşeriyetten kaynaklanan maneviyatımızla hüzünlerde ağlar, sevinçlerde kahkaha atarız.

Bu aşırıya kaçmamak şartıyla caizdir çünkü hadislerde de bu şekildedir. Caiz olmayan aşırıya kaçmaktır. Sevinçlerde göklere sıçrayıp, hüzünlerde yerlere kapanıp feryat etmektir.

Ölüm kederlerin en büyüklerindendir. “Hak” olsa da yürekler bu acıyı bazen taşıyamaz ve gözyaşı döker. Merhumun arkasından derin bir özlemle dudaklar titrer, gözler sulanır, vicdanlar sızlar, sözler tükenir, kalpler kurur. İmanın muhafazası bu hallerde zordur. Çünkü feryat isyana varacak kadar şiddetli olabilir istemeden ve Allah korusun küfre girebilir. Bu nedenle feryat etmek, aşırıya kaçmak, Hak’kı sorgulamak yapılacak en büyük hatalardandır.

Sevinçlerde de durum ayna yansıması gibi bunun benzeridir. Sevince esas nimet, bolluk, sağlık veya zenginliği kendisinden bilmek, sevinçte aşırılığa gitmek; Hak’ın iradesine saygı duymamak, o sevinilen şeyin bir saniye sonra elden gidebileceğini hesaba katmamaktır. Lutfetmek, şükretmek ayrı şeydir, sevinçten kendisini unutmak, başarıyı Allah’tan değil de kendisinden bilmek, sevinç naraları atmak başka şey.

İnsan zararda değilse imanını daha kolay muhafaza eder. Çünkü sınavın kolay kısmındadır. Zararda veya kederde ise işte o zaman sınavın tam ortasında demektir.

Mümin bu kederli ortamda, en zorlu soruda bile metanetini muhafaza edebilen, aşırıya kaçmadan hüzünlenen, Allah’ın hikmetine boyun eğendir. Bu ancak güçlü imanların eseridir.

İmanlı olmak sevinçte de kederde de kayıtsız şartsız ilahi iradeyi kabullenmeyi gerektirir. Tam aksi davranışlar imanı yaralar ve insanı küfre kadar götürebilir.

(Yazının bundan sonraki bölümü Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinden alıntıdır.)

Esef: Esef bilindiği gibi, şiddetli hüzün demektir ki, bu anlamda dilimizde daha ziyade “gam” kelimesi kullanılır. A’raf Sûresi’nde “Musa öfkeli ve çok üzgün bir şekilde dönüp gelince” ifadesinde bunun bir de öfke ile ilişkisi söz konusu edilmişti. kelimesinin sonundaki elif-i maksure mütekellim “ya” sından bedeldir ve kelime “ey esefim” demektir. Yahud nüdbe elifidir ki, musibetin şiddetiyle “âh” demek gibi hüzün ve hasretin ifadesinde kullanılır ve uzayıp gittiğini ifade eder. Nidanın cevabı mahzuftur. “Alâ Yusuf” ise esefin mebnasını gösteren müteallakıdır. “Esef” ile “Yusuf” arasındaki cinas ise ifadeye ayrı bir güzellik ve mûsikî k azandırmaktadır. Ki, bedi’ ilminde buna “tecnis-i tasrif” adı verilir.

“Yâ” esasen uzaktakini çağırmak için kullanılan bir ünlemdir. Kalbinin derinlerindeki üzüntüyü sanki söz anlar bir şahıs gibi böyle nida ile çağırmak da ayrıca pek anlamlı bir mecazdır. Yakup, bu sefer iki oğlunun birden acısına katlanmak zorunda kalıyor; Yusuf’un ötedenberi sürüp gelen hicranına bir de Bünyamin’in acısı ekleniyor. (Yusuf suresi) Üstelik oğullarının getirdiği haberin de uydurma olduğunu anlıyor. Bütün bunlara rağmen ümitsizliğe kapılmıyor, Allah’dan ümidini kesmiyor, ümit ve sabırla beklemeye karar veriyor. İkincisinin hayatı ve yeri hakkında bir haber getirilmiş olmakla birlikte, vaktiyle kanlı bir gömlek getirip, onu kurt yedi dedikleri Yusuf hakkında ise, ilâhî rahmet ve maneviyat delilinden başka görünürde bir delil de bulunmuyor.

Böyle bir anda Yusuf yanında olsaydı da bu sabır makamında kendisine ne güzel bir dert ortağı olacaktı düşüncesi de zaman zaman gönlünü sarıyor. Şu halde bütün bu musibetleri bir tek Yusuf’un hicranında toplanmış buluyor. Ve Yusuf yerine artık onun üzüntüsünden başka kendisine dost olacak bir arkadaş göremez oluyor da sözlerine inanmadığı oğullarından yüz çevirip, sanki Yusuf’a seslenir gibi bir iştiyakla, “esef”e nida ederek, demiş oluyor ki: “Ey esefim, ey bana başka gam ve keder duyurmayacak olan şiddetli acım, ey Yusuf’un yadigarı olan esefim!… Uzak durma, gel yetiş imdadıma ki, tam sana muhtacım, tam zamanıdır, hicranım son dereceyi buldu…”

Resulullah (s.a.v.) efendimizden nakledilmiştir ki: Hz. Peygamber, Cebrail’e “Yakub’un Yusuf’a hicranı ne dereceye varmıştı?” diye sual etmiş, Cebrail de “Evladını kaybeden yetmiş ananın toplam hicranına” demiş. “O halde onun sevabı ne kadardır?” deyince, o da “Yüz şehid sevabıdır. Çünkü o, Allah’a bir an bile suizan etmedi” demiştir.

Bu da gösterir ki, musibet zamanlarında üzülmek ve ağlamak caizdir. Çünkü şiddetli acı zamanlarında insan kendisini tutmaya pek az muvaffak olabileceğinden dolayı, bundan büsbütün kendini engellemesi elinde olmayabilir. Bu da mükellefiyeti gerektiren bir husus değildir. Çünkü teklif, nefsin gücü yettiği yere kadardır.

Gerçekten de Resulullah efendimiz, oğlu İbrahim’e ağlamış ve “Kalb hüzün duyar, göz yaş döker, biz elbette Rabbimizin gadap edeceği şeyi söylemeyiz ve biz elbette sana üzülüyoruz ya İbrahim!…” buyurmuştur.

Ancak caiz olmayanı, birtakım cahillerin yaptığı gibi, bağırıp çağırmak, feryad u figan eylemek, döğünmek ve yaka paça yırtmak, saçını başını yolmak, mukadderata dil uzatacak sözler etmek ve benzeri aşırılıklardır.

Yine nakledilmiştir ki, Hz. Peygamber, kerimelerinden birinin çocuğu vefat ettiğinde onun için ağlamış ve üzülmüştü. Onun ağladığını görenler “Ya Resulallah! Sen ağlıyorsun, halbuki bizi ağlamaktan menetmiştin” deyince, bunun üzerine buyurmuştur ki: “Ben sizi ağlamaktan menetmedim, ancak iki çirkin (ahmak) sesten menettim: Biri sevinç zamanındaki çığlık, biri de üzüntü zamanındaki feryat”.

Bir haberde varid olduğuna göre, Muhammed ümmetinden başka ümmetlere “İnnâ lillah ve innâ ileyhi raciûn” verilmemişti. Nitekim Yakup bile böyle istirca’ etmeksizin “Ya esefa” dedi. Ve hüzünden gözleri ağardı, hüzünden gözlerine ak düştü. Veya bir rivayette varid olduğuna göre, çok zayıf görüyordu. Ve artık o bir kazim idi. Derdini içine atıyordu. Ağlamaktan, şuna buna dert yanmaktan kendini tutuyor, gamını kederini hep içine atıyordu. İçi gamla dolmuş olduğu halde, yine de kendini tutuyor, acıdan yutkunup duruyordu.(EHY)

Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. (Al-i İmran 3/185)

ESEF (ŞİDDETLİ HÜZÜN) HALİNDE BİLE İMAN

Bu yazıyı okudunuz mu?

Din Allah’ındır

Doğrusunu daima ve sadece Allah bilir

Doğrusunu daima ve sadece Allah bilir Pek çok Müslümanın diline pelesenk olmuş bu sözün derin ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

68 + = 74