Anasayfa / Global siyonizm / Fıtrat’tan mahşere insanlık serüveni
imanilmihali.com
Fıtrat’tan mahşere insanlık serüveni

Fıtrat’tan mahşere insanlık serüveni

Ve Allah insanı yarattı. Cennetlerine varis yaparak, emaneti yükleyip, misak alıp, içine ruhundan üfleyerek evrene ve yaşama üstün kıldı. Fıtrat kıyamete dek bu şekilde geçecek, akıl ve kalp sahibi insan Son’suz hayatta varoluşun efendisi olarak Allah’ın sevgi ve güveni ile yüksek mevkilere gelecekti. Bu İblis’e göre kabul edilir değildi, yanlıştı, haksızdı. İsyan etti. İnsana düşman olmaya, güvenilmezliğini ispata yemin verdi.

Ruh’suz İblis, yüksek mevkisinin verdiği kibir ve büyüklenmeyle, ilahi takdire ve insana secde emrine karşı koyarken, haklı ve üstün olduğunu sanıyordu. Oysa yaşadığı sadece kaderiydi ve ilahi hikmet onu, insan denen mahlukun kısa imtihanında sınav aracı olarak kullanacaktı. Yüce Allah, iblisin kıskançlık ve cehaletinden kaynaklanan bu yeminini, insanın en büyük sorusu olarak verecek ama rahmetini gösterip nasıl korunacağını da izah edecekti.

Cennetlerde başlayan, yeryüzünde devam eden hayat iblisin bu ahdine uyanlar ve Allah’ın yolunu terk etmeyenler arasında kıyasıya bir mücadele olacak, iblis ettiği yeminin tüm ara satırlarına uyarak insanlığa tüm haşmetiyle yüklenecekti. Çünkü ebedi cezasından kurtuluşu buna bağlıydı, nefret ettiği insandan intikam alabilmesi için şarttı. İnsan ise; zalim, cahil ve nankördü…

Yüce Allah kutsal kelamı Kur’an’da imanı ve tevhidi emrederken, kendisinden başka ilah olmadığını duyurmuş, insana en büyük düşman olarak şeytanı göstermiş, şeytanın izinden yürüyenlerin ziyana uğrayıp, onunla aynı akıbete aday olacağını buyurmuştur.

“Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Bana Allah yeter. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim. O, yüce Arş’ın sahibidir.” (Tevbe 9/129)

“… Şeytan onları hâkimiyeti altına alıp kendilerine Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, şeytanın tarafında olanlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Mücadele 58/18,19)

“ … Şeytan kimin arkadaşı olursa, o ne kötü arkadaştır.” (Nisa 4/38)
Şeytana uymamayı emreden Allah, insanlara doğru, hak ve tek yol olarak ise İslam’ı emretmiştir ki burada İslam kelimesi sadece Müslümanlık anlamında değil genel mahiyetiyle tevhid anlamındadır.

“Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslâm’a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” (Bakara 2/208)

İnsana düşmanlık yemini eden, Allah’ın insanların düşman olmasını istediği İblis dumansız ateşten yaratılan, insanlar gibi kulluk ve ibadet için var edilen cinlerdendir, dişidir.

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat 51/56)

“Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş bir balçıktan yarattık. Cinleri de daha önce dumansız ateşten yaratmıştık.” (Hicr 15/26,27)

“Onlar, Allah’ı bırakıp ancak dişilere tapıyorlar. Hâlbuki (aslında) azgın bir şeytana tapmaktadırlar.” (Nisa 4/117)
Şeytan neden kötüdür sorusunun cevabı ise onun kötülüğü kader yapmaya çalışmasında, isyanında, yemininde, hilekar, yalancı ve imana düşman oluşunda yatmaktadır. Onun suçu emre itaatsizlik suçudur ve lanetlenerek cezalandırılmasına sebep, insanın yaratılışı esnasında gösterdiği büyük cehalet ve gaflettir.

“… Çünkü şeytan insana, “İnkâr et” der; insan inkâr edince de, “Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. Nihayet ikisinin de (azdıranın da azanın da) akıbeti, ebediyen ateşte kalmaları olmuştur. İşte zalimlerin cezası budur.”(Haşr 59/16,17)

Yüce Allah’ın insanı üstün ve şerefli bir varlık olarak tanıtıp melekut aleminin secde şeklinde saygı duymasını istemesi tüm hikayenin başlangıç noktasıdır. Allah, yeryüzünde kendisine bir halife yaratacağını meleklere ve cinlere bildirmiş, akıl ve ruh sahibi insana, üstlendiği emanete ve verdiği misakına uygun şuur ve irade kudreti bahşederek, diğer yaratılmışlardan farklı olarak tercih yapabilecek, yanlışa kayabilecekken doğruyu seçecek bir varlık dilemiştir. Meleklerin görevini noksansız yapan nurdan yaratılmış varlıklar olarak günah işleme veya itiraz etme kabiliyetleri yoktur. Ayetlerden çıkarabildiğimiz kadarıyla cinler doğru veya yanlış yapabilen ama idrak konusunda sınırlı anlayışa sahip varlıklardır. Kaba bir ifadeyle cin varlık grubu güdüleriyle hareket eden, öğretileni tekrar eden bir yapıdadır. İnsan ise tüm bunların üzerinde gerek beden, gerekse akıl, ruh ve vicdan anlamında hem doğruyu bulacak hem de örnek olacak kabiliyette yaratılmıştır. Yani idrak ve beyan mahareti insana mahsustur. Meclisteki melekler, Yüce Allah’ın “insana” secde emrine itiraza varmayan ama hikmeti öğrenmek ister mahiyette bir sual yöneltmişlerdir ki ilginç aynı zamanda da tamamen gerçek bir tahmindir; ‘zalim ve cahil’ insanı mı halife kılacaksın?

“Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamd ederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.” demişler. Allah da, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti. “Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin” dedi.” “Melekler, “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin” dediler. ”Allah, şöyle dedi: “Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini söyle.” Âdem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, “Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?” dedi.” (Bakara 2/30-33)

Fıtrat kelime olarak yaratmak, yaratış demektir. Misak ise insandan alındığı bildirilen yeminin adıdır ki emanet insana aldığı ruhtan, verdiği sözden sonra yüklenmiştir. Misakın mahiyeti imandan sapmamak, gelecek kitap ve peygamberlere uymak, şeytana kanmamak üzerinedir.

Fıtri misak (ezeli mukavele) insanın Yüce Allah’a yaratılışta “Allah’tan başka bir ilah tanımayacağına” dair verdiği sözdür. Bu sözün mahiyeti, zaman ve şekli belli değildir. Lakin ayet ve hadislerden anlaşıldığı kadarıyla insan, ilk kez ruhlar Hz. Âdem (as)’in sulbündeyken (belindeyken) genel ve sözsüz bir idrakle, ikinci olarak anne karnındayken doğma hakkı ve kararı verilmeden hemen önce ve nihayet üçüncü olarak ergenliğe erdiği anda, ya da bunların karması şeklinde Allah’tan başka bir ilah tanımayacağına dair sözlü veya düşünsel söz vermiştir, vermektedir. Bu misakı terk ise ahde vefa etmemek anlamınadır ve en basit karşılığı ile küfürdür.

Farsça’da “sohbet meclisi” anlamına gelen bezm kelimesiyle Arapça’da “ben değil miyim” manasında çekimli bir fiil olan elestü’den oluşan bezm-i elest terkibi, “Ben sizin rabbiniz değil miyim” hitabının yapıldığı ve ruhların da “evet” diye cevap verdikleri meclis anlamını ifade eder. Bu ahiret hesabından insanların ‘ilahi hakikatten habersizdik’ diyememesi içindir. Misakın mecazi olduğuna dair fikir birliği vardır ve sözün alınış şeklinden ziyade yarattığı mana önemlidir.

“Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da, “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.” (A’raf 7/172)

Neticede misak cennetlerde alınmıştır, anne karnında tekrar ettirilmektedir ve kulun reşit olmasını temin eden “idrak kabiliyetine sahip olma” anında kalıcı hale gelmektedir. Her rekatta okunan Fatiha’nın namazın temel şartı olması da bu sebepledir. Çünkü Fatiha, Allah’a verdiğimiz sözdür, tüm mü’minler adına yemin etmektir, şeytana kanmama ahdinin adı, misakın tekrar edilmesidir. Bu yüzden de her rekatta tekrar edilmesi farzdır ve dünya genelinde 360 derecelik boylamlarda kılınan namazlar düşünülürse, insanlık her dakika Arş’a bu kutsal yemini tıpkı ezan gibi haykırmaktadır.

İlim, kudret ve hikmet daima Allah’ındır. Nitekim O, çamurdan yarattığı, içine ruhundan üflediği insana öğrettiği ilk kelimelerle diğerlerinden farkını ortaya koymuş ve hikmetin bu tecellisi üzerine tüm melekut alemi secde etmiştir. Secde etmeyen tek varlık İblis’tir. Bu itaatsizliğine sebep kibridir ve kafir olmasına da bu sebeptir. Demek ki küfür sadece Allah’ı değil, Allah’ın emirlerini de inkar demektir.

“Hani Rabbin meleklere, “Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin” demişti. Bunun üzerine bütün melekler saygı ile eğildiler. Ancak İblis, saygı ile eğilenlerle beraber olmaktan kaçındı.” (Hicr 15/28-31)

“… Derken bütün melekler topluca saygı ile eğildiler. Ancak İblis eğilmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.” (Sad 38/71-74)

Yüce Allah topraktan yaratacağı insana diğer tüm melekutun secde etmesini isterken, aslında kendi kudretine ve içine ruhundan üflediği insanın sergileyeceği mucizevi yaşamın eşsizliğine secde edilmesini istemiştir. Lakin aklı, ruhu ve şuuru olmayan İblis, ilahi kudreti – ilmi idrakten uzak vaziyette, koşulsuz itaat eden ve kötülük – kibir bilmeyen meleklerin aksine, hikmeti anlayamamış, ateşten yaratılmış oluşunu bahane ederek insandan üstün olduğu iddiasında bulunmuştur. İblis insanın iyi ve kötü arasında tercih yaparak kendi iradesiyle doğru yolu bulma, kötülüğe sapmak varken Allah yolundan ayrılmamaya gayret etme melekesini görememiş, ateş gibi yakıcıyken, topraktan yaratılan insanın verimli, üretken, şefkatli ve bereketli olduğunu anlayamamıştır.

Ayetlerde ilk isyanın farklı yerlerde farklı cümlelerle anlatılıyor olması belagat açısındandır. Çünkü fevkalade üslubu gereği Kur’an’da aynı olay, farklı ayetlerde farklı ifadelerle anlatılır. Bu sayede anlaşılırlığı artar, hafızada daha kalıcı olur, ayrıca olayın farklı yanlarına dikkat çekilir. Bu şeytanla Allah arası pazarlık vardı veya birkaç kez yaşandı demek değildir. Konu anlaşılsın diye diyalog şeklinde izah edilmiştir.

Yüce Allah elbet şeytanın isyanını önceden bilendir. Lakin O, hikmetine ve gayba dair planlarına uygun bu isyana ruhsat verip, iblisin insan için bir sınav aracı olmasını dileyendir. O, iblisin itaatsizliğini hemen yok etmekle cezalandırmamış ve huzurdan kovmakla yetinmiştir. Bu aynı zamanda iblisin kendisine çeki düzen vermesi yani tevbe edip af dilemesi için de rahmetten kaynaklanan bir fırsattır. Lakin iblis hatasında o denli sabittir ve idraksizliğine rağmen ilahi kudreti sorgulama cüretinde o denli ısrarcıdır ki af dilemek yerine büyüklenmeye devamla, insandan üstün olduğunu, sebep olarak da kendisinin ateşten, insanın topraktan yaratıldığını göstermektedir. Hatta kendisinin insandan hayırlı olduğunu iddia etmektedir. Cehaleti onu madde mukayesesine mahkum etmekte, hikmeti ve yaratıştaki kudreti görememektedir.

“Allah, “Ey İblis! Ellerimle yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoydu? Büyüklük mü tasladın, yoksa üstünlerden mi oldun?” dedi. İblis, “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi.” (Sad 38/75,76)

Tevbe yerine itaatsizliğinde ısrar eden iblisin, manasız haklı çıkma gayreti cehenneme ebediyen mahkum olması sonucunu doğurmuştur. Dahası Yüce Allah’ın lanetine uğramış, kovulanlardan ve aşağılananlardan olmuştur. İblisin kovulduğu makam, söz hakkı olduğunu varsaydığımız ve baş meleklerden teşkil Yüce Konsey yahut Melekler Meclisi diye adlandırılan makamdır. Onun bu makama nasıl ve neden geldiğinin cevabı İslami kaynaklarda yoktur. Lakin doğrudan hitaba muhatap olabildiğine göre mevkii yüksek demektir. Tevrat kaynaklı rivayetlerde ise değişik iddialar vardır.

“Allah, şöyle dedi: “Öyle ise çık oradan (cennetten), çünkü sen kovuldun. Şüphesiz benim lânetim hesap ve ceza gününe kadar senin üzerinedir.” (Sad 38/77,78)

İblis, bu, kovulma cezası ile sonunun geldiğini ve yok edileceğini anlayacak miktarda idrake sahip olduğu için, kendisinden üstün olduğuna inanmadığı insanın rezil bir yaşam süreceğini ispatlamak için son bir çaba ve kurnazlıkla Yüce Allah’tan kıyamet sonrasına yani insanların yeniden diriltileceği güne kadar süre istemiştir. İddiasını ispat için süre alabilen İblis, Yüce Allah’ın rahmeti ile sınav aracı olarak görevlendirilmiştir. Bu sebeple de bu ilk isyan, Allah’ın başlangıçtaki düşünebilen, doğruyu bulabilen varlık şeklindeki muradına görmeden “itikat ve itimat etmek” şartını da eklemiştir.

Bu süre kendisine Yüce Allah’ın planı onu yok etmekten ziyade insana sınav vasıtası olması olduğu için verilmiştir. Ancak süre kıyamet sonrasına dek değil belirli süreye kadardır. Bu belirli sürenin ise kıyamet öncesi bir zaman olacağı konusunda tereddüt yoktur. Nitekim İblis tüm nefislerin sonlanacağı kıyametten önce öldüğünde, yeryüzü huzura kavuşacak, ahir zamanın sonu huzur ve sükunet içinde geçecektir. Bu son yaşam dilimi, Kur’an’ın egemen olduğu altın çağ olacak, insanlık cennetvari yaşama hazırlık safhasını bu şekilde geçirecektir. Yine inanırız ki bu süre iyilerin vefat ettirilmesiyle (kurtarılmasıyla) geçecek, helak kıssalarındaki gibi kıyamet kötülerin başına kopacaktır.

“İblis: “Rabbim! Öyle ise onların tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver” dedi. Allah da, “O hâlde, sen vakti (yalnızca benim tarafımdan) bilinen güne (kıyamete) kadar mühlet verilenlerdensin” dedi.” (Hicr 15/36-38)

İblise verilen süre onun için bir ceza ama aynı zamanda insanın sınavına kötülük kutbu olarak vesile olma görevidir. Yani sınav devam ettiği müddetçe iblis de yaşamaya devam edecektir. Nihayet bu süre şeytanın iddiasını ispat imkanı içindir. Bu da demektir ki iblisin ölümüyle kıyamet arası çok yakındır. Lakin şimdi görülüyor ki daralan zamana bağlı olarak zorlamama ilkesinden kısmen de olsa vazgeçmiş vaziyettedir. Bu şu demektir ki Yüce Allah da adaleti gereği müdahalesizlik ilkesinden vaz geçme hakkına sahip olacaktır. Bu ise kananlara bela, musibet, dert, kanmayanlara rahmet demektir.

İnsan için de belirli süre söz konusudur. Doğum ve ecel arasında geçen süre insanın belirli süresidir. İblis belirli süresini nasıl davası uğruna yaşıyorsa, insan da süresini davası ve misakı istikametinde yaşamaya mecburdur. Din adına oynanan oyunların biri şüphesiz bu belirli sürenin uzunluğuna dairdir.

İmtihan dediğimiz dünya süreci, milyarlarca yıl uzun filan değildir, ilk fosil veya ağaçlar da öyle milyonlarca yıl önce filan yaratılmış değildir. Sadece olasılıklardan yola çıkarak aslında on günlük olan dünya hayatını uzun göstermek ve bu sayede tedbiri elden bırakmayı özendirmek hilesindeki şeytanlar akılları ve kalpleri karıştırmak, müphemlerle aldatmak gayesindedir. Oysa dünya ne o kadar eskiden yaratılmıştır ve ne de o kadar çok süre vardır. Hatta ayet bir yerde “kuşluk vakti kadar” diye buyurarak sınavın kısalığını da anlatmaktadır. Lakin hatırlamakta fayda vardır ki bizler için asıl olan iblisin değil kendi belirli süremizdir.

“Kıyameti gördükleri gün onlar, sanki dünyada ancak bir akşam, yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış gibidirler” (Naziat 79/46).

“Aralarında birbirlerine “(Dünya’da) sadece on (gün) kaldınız” diye gizli gizli konuşacaklar. -Onların, hakkında konuşacakları şeyi biz daha iyi biliriz.- O vakit içlerinden en aklı başında olanları, “Siz sadece bir gün kaldınız” diyecektir.” (Ta’ha 20/103,104)

“Melekler ve Ruh (Cebrail) ona süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir.” (Me’aric 70/4)

“Bir de senden acele azap istiyorlar. Hâlbuki Allah asla va’dinden caymaz. Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir.” (Hac 22/47)

Bizim saydıklarımızla bin yılın, Allah katındaki bir güne eşit olduğu bilgisi Kur’an’da verilmiştir. Göklerin ve yerin var edilmesi ile kıyamet günü arasındaki süre; yani doğrunun Allah’a ortak koşanlara gösterilmesi, insanın var edilmesi ve denenmesi için hazırlanmış olan sınav projesi, bizim saydığımız zaman kavramıyla toplam olarak on bin yıl (azami elli bin yıl) süreli bir projedir. (Doğrusunu Allah bilir) İlk insan dâhil, bilinen ve kabul edilen peygamber hayatlarını, dünyanın yaratılmaya başlandığı sıfırıncı günden veya ilk insanın yeryüzüne indirildiğinden itibaren düşünürsek de, halen onuncu günün akşam üzerinde olduğumuz anlaşılır. Kaldı ki dünya yılının hesaplanma sistemi güneş takvimi değil ay takvimi olmalıdır ve buna göre yıllar 365 değil 355 gündür. (Bu yüzden her sene dini bayramlar on gün geriye gider) Tevrat’a göre insan bu on günlük sürenin altıncı günü yaratılmıştır.

Altıncı gün; (5001 – 6000 yıl)

Ve Allah dedi: “Suretimizde, benzeyişimize göre, insan yapalım; ve denizin balıklarına, ve göklerin kuşlarına, ve sığırlara, ve bütün yeryüzüne, ve yerde sürünen her şeye hakim olsun. Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı; onu Allah’ın suretinde yarattı; onları erkek ve dişi (feminine ve masculine) olarak yarattı. Ve Allah onları mübarek kıldı; ve Allah onlara dedi: “Semereli olun, ve çoğalın, ve yeryüzünü doldurun, ve onu tabi kılın; ve denizin balıklarına, ve göklerin kuşlarına, ve yer üzerinde hareket eden her canlı şeye hakim olun.” (Altı bin yıl bitti)

Bilinen en uzun tahmin teorisi olan karbon testi ile ancak 7.500 yıl geriye gidilebilirken, insanlık milyarlarca yıl eskiye dayandırılan bir tarihe kasıtlı olarak mahkûm edilmektedir. Bunun gayesi amel ve ibadetleri erteletmek, kıyamet korkusunu ‘daha çok var’ kandırmacasıyla öteleyip sınavı muallakta bırakmak, kıyameti uzaysal felaketlere bağlamak, ayet hükümlerini boşa çıkartmak ve yaratışı tesadüfe bağlamaktır. Oysa kalan süre gayet kısadır. (Doğrusunu Allah bilir)

Dünya sınavının milyarlarca yıla denk gelmesi Fıtrata aykırıdır. Yasak elmayı yiyen (!) insanın milyarlarca yıl sınava tabi kılınması (haşa) makul değildir. Sonra şu ana dek yaşadığı farz edilen 107 milyar insanın daha milyar yıl yaşasa çizgisi çokça değişmeyecektir. Yine sınav edilen insan sayısının trilyonlarca olmasına da (haşa) gerek yoktur. Bizlerce en doğru tahmin dolmak üzere olan cehennemlerin daha fazla alamayacağı an kıyamet anıdır.

Maya takvimlerindeki ve Keops piramitindeki 2045 tarihi gerçeği yansıtmasa bile dünyanın çok zamanı yok görünmektedir. Bu şunun için önemlidir; iblis kalan bu kısa zamanda fazla mesai yapacaktır! Ancak inanan için o muhteşem günün zamanını değil yaşanacağını bilmek ve kendi belirli süresini doğru kullanmak önemlidir.

Bu arada dipnot olarak değinmek lazım gelir ki Arş’ta cinlerin hepsi (başta ağabeyi) İblis’e uymuş ve aldatılmış değildir. (İblisin o cinleri nasıl aldatabildiği de muammadır.) Ayet, ‘ona uyanlarla birlikte’ dediğine göre uymayanlar da vardır. Bu şu demektir ki asi cinler yeryüzüne gönderildiğine göre, asi olmayan cinler gök katlarında yaşamaya devam etmektedir. Asi cinlere şeytani ve isyana katılmayan cinlere Rahmani demek bu yüzden yanlış olmayacaktır.

Keza yere indirilen cinlerden de İblis’ten kopmuş olanlar (Müslüman olanları) elbette vardır. Dolayısıyla cin ve şeytan kelimelerini aynı anlamda kullanmak sakıncalıdır, haksızlıktır. Doğrusu şeytani ve Rahmani cin tabirleridir.

Burada en mühim husus iblisin isyanla gelen itaatsizliği ve bu süreçte dile getirdiği insana düşmanlık yeminidir ki bu yeminin adı kitabımızın başlığına da esas olan “İBLİSİN AHDİ”dir. Bu ahit (ant) o kadar önemlidir ki bugün dünya yaşamında insanlığın her türlü bela, musibet, zulüm, savaş, kıtlık, bozgunculuk adına yaşadığı her şey, zalim insan veya ilahi takdir mahsulüdür. Ancak zalim insanın ürettiklerinin ardında hep ve daima iblis ya da soyu vardır. Çağlar boyu sönmeyen bu intikam ateşi insanlığı yakıp kavurmuştur. Bu ahit sıradan veya dil ucuyla söylenmiş bir söz değil bir yok etme, kandırma, cehennemlik etme yemininin adıdır.

İblis, kaçamayacağı karanlık bir akıbete mahkumdur. Kendisine uyan asi cinlerin de durumu budur. Öte yandan o insanı da azdırmaya ve güvene layık olmadığını ispata çalışacaktır. Şayet bunda muvaffak olabilirse o zaman (haşa) Yüce Allah’a insanı kendisinden üstün tutma kararıyla hata yaptığını ispat edebilecektir.

Burada en can alıcı ibare ise şudur ki iblis insan soyunu (Pek azı hariç) kontrolü altına alma iddiasındadır. Bu dehşet verici bir ihbardır. Nitekim daha başka ayetlerden biliyoruz ki iblis insanlar hakkındaki zannında haklı çıkacak, çoğu insan cehennemlik olacaktır.

“Yine demişti ki: “Benden üstün tuttuğun kişi bu mu, söyler misin? Andolsun eğer beni kıyamete kadar ertelersen, onun soyunu, pek azı hariç, (azdırarak) kontrolüm altına alacağım.” (İsra 17/62)

İblisin iddiaları bu kadar da değildir. İblis ayrıca; saptırmak, doğru yoldan uzaklaştırmak, şükrü terk ettirmek, kötülükleri güzel göstermek, azdırmak, şehvet ve nefse tabi kılmak, Allah’a itimat ve itikat etmekten vazgeçirmek ahdindedir.

“Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım. Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden(kimse)ler bulamayacaksın.” (A’raf 7/16, 17)

“İblis, “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım” dedi.” (Hicr 15/39,40)

Yüce Allah, İblisi, durdurmak yerine bilakis ona tüm bu kötülükleri yapabilmesi için süre ve ruhsat vermiş ama aynı esnada şeytanın imanlı kullar üzerinde sultası olmayacağını buyurarak, sınavın gerçek manasını ortaya koymuş ve iblisin ordusunu sadece imansızlardan kuracağını bildirmiştir.

Hatta Yüce Allah (Şeytanların ahirete dek uygulayacağı usul ve teknikleri de gören olarak) taktik ve strateji vermekte de sakınca görmemiştir. Bu bir anlamda iblisin görevlendirilme emridir. İmanlılar ile imansızlar arası yapılacak tercih demek olan dünya sınavında iblise düşen görev, bu ayrımın hak ve adil olarak yapılmasına yardım etmektir. İblis insanın kendisinden üstün olmadığını ispata çalışırken bir yandan da yaratılışın kudretine o denli mahkum olacaktır ki kaderin kendisine biçtiği rolü oynamak zorunda kalacaktır. Sınavda kendisine uyanların uzaklaşacağı yol ise ayette “dosdoğru bana (Allah’a) ulaştıran yol” şeklinde tarif edilen iman ve tevhid yoludur, Sırat-ı Mustakim’dir.

“Allah, “İşte bu bana ulaştıran dosdoğru yoldur. Azgınlardan sana uyanlar dışında, kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur” dedi.” (Hicr 15/41,42)

Kıyamete dek sürecek bu sınavda doğru yoldan ayrılacakları bekleyen son, iblisin mahkum olduğu ebedi cehennem azabı olacaktır. Bu buyruk Yüce Allah’ın hak vaadi’dir. Keza dinin tüm emirleri şeytandan sakınma ve onunla mücadele etme, dinin tüm haram ve yasakları şeytana kanmama üzerinedir.

“İblis, “Senin şerefine andolsun ki, içlerinden ihlaslı kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım” dedi. Allah, şöyle dedi: “İşte bu gerçektir. Ben de gerçeği söylüyorum: Andolsun, cehennemi seninle ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım.” (Sad 38/82-85)

Dünya sınavı, cennetlere geri dönmeyi hak edecek beden ve ruhların tayin edilme, Adem Peygamber ve eşine ilk günahı işleten gafleti kalbinden söküp atamayanların cennetlerden mahrum bırakılma imtihanıdır. Sınav ayrıca insanın içsel nüvelerinin testi, cennetteki yaşama uygun hale getirilmesidir. Ve sınav keyfi değil mecburidir.

Yüce Allah sınavın parçası olarak kullarına değişik süre, imkan ve kabiliyetler verir, kimini acıyla–sabırla, kimini parayla-şükürle sınar ki sınav hak olsun, zerrece haksızlık yapılmasın, herkes layığını bulabilsin.

“Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl bir veya iki kere belâya çarptırılıp imtihan ediliyorlar. Sonra ne tövbe ederler, ne de ibret alırlar.” (Tevbe 9/126)

Allah insanı nefsinin şehvetlerine ve şeytanın vesveselerine maruz kalacak şekilde yaratmış ama buna karşı koyacak akıl, hayır ve şerri ayırt edecek vicdan (kalp gözü) bahşetmiştir. Özgürlük insanlara, nefis ve şehevi hislerin akislerinin görülmesi için verilmiştir. Bunun için de insanın dünyaya gönderilmesi ve sorumlulukla imtihan edilmesi gerekliydi. Dünya sınavı, cennetlerde işlediği suç nedeniyle yeryüzüne indirilen insanın, yeniden o cennetlere layık olduğunu kanıtlayacağı, süreli bir elemeye tabi tutulmasıdır ki Allah’ın emir ve yasaklarına uyup, O’nun hak vaadi istikametinde yaşayanlar cennetlere vasıl olacak, iblisin ahdi istikametinde kanıp aldananlar cehenneme doluşacaktır.

Yüce Allah dünya denen sınav yurdunu cennetin kopyası şeklinde güzel vaziyette yaratmıştır. Ayetler de dünya gezegeni bu yüzden mükemmel tarif edilir. Kötü gösterilen dünya hayatı yani yaşamdır ve buna sebep insanın nankörlüğüdür.

Bizlerin bu yaşamda hoşumuza gidenler kadar gitmeyen nice tecelliler de vardır. Allah bize bunlara sabır ve rıza emreder, bunların hayır olabileceğini söyler. Keza hayır görünenlerin de şer olabileceğini buyurur. Kazaya rızanın hiçbiri hüsrana uğramamıştır. Bu başa gelenlere öfkelenmek ise aşağılanma ve lanete uğrama sebebidir. Bunun en güzel örneği secdeye isyan eden iblis ve cumartesi balık yasağına öfkelenen Yahudilerin maymun ve domuza çevrilmesidir. Sabır ve şükürde öne çıkanlar ise gerçek tevhid erleridir.

İblis sınav vesilesidir ama kötülüğün yaratıcısı, ilahı değildir. Bu sebeple insanlara etkisi, zıt istikamet yaratmak şeklinde değil, var olan zıtlığı güzel göstermek şeklindedir. Hakikati değiştirmek gücünde olmayan iblisin tüm gayreti, mutlak doğruları şüpheli, yanlış, adaletsiz göstermeye çalışmak suretiyle, Kur’an, İslam ve Hz. Peygamber düşmanlığı oluşmasına katkı sağlamaktır.

Bu dünyadan başka bir yerde yaşam yok, başka gezegenlerde sınav edilen yoktur. Herkesin eceli kendi kıyametidir. Sınav bu hayattan berzah alemine geçilene dek sürecektir. Ömürler, bize şahdamarından yakın olan Allah’ın bizleri tanıması için kafidir. Bu sınavda kendisine süs olarak verilen servet, evlat, kadın, mal ve eğlencelere haddinden fazla kıymet veren insanlık, şeytandan gelen dürtülerle fani olduğunu unutma gafletindedir. İblis de ahiret hesabından ziyade ölüm korkusuyla korkuttuğu içindir ki gayba ve ahirete iman eden sayısı azalmakta, gayesiz kılınan yaşam, sınavdan çok, sınırsız bir sefa alanına dönmektedir. Bu gaflet ise vebali ortadan kaldırmadığı gibi hesap verilmesini de güçleştirmektedir. Çünkü bu dünya ahiretin tarlasıdır, kimse kimsenin günahını üstlenemeyecektir, şefaat tümden ve sadece Allah’a aittir, yenen haklar bu dünyada olmasa da ahirette mutlaka sahiplerine iade edilecektir.

Bu sınavda niyetler amellerden üstün, iyiliklere sevaplar misliyledir. İman edip salih (hayırlı, güzel, faydalı) amel üretenlere korku olmayacak, batıl ve haksızlıklara imza atan inançsızlar için sınav zorlu ve akıbetler kahırlı geçecektir. Ve hayat servet yığma yarışı değil, sevap biriktirme gayretidir. Sınav sonunda zerrece haksızlık yapılmadan herkes hak ettiği sonsuz hayata başlayacaktır. Ahiret hak, hesap hak, cennet ve cehennem haktır. Bu nedenle sınavın öncesi, esnası ve sonrasını yeterince açık izah eden ayetleri iyi okumak, doğruyu sadece Kur’an’da bulmak lazım gelendir. Çünkü tabi olunsun olunmasın hesap … Kur’an iledir.

İblisin bütün telaşı, aldığı müebbet cehennem cezasından bir ihtimal kurtulmak umuduyla ki ayetler kaderinin değişmeyeceğini buyurmaktadır, insanı da aynı akıbete mahkum etmeye çalışmaktır. Lakin ayetin ifadesiyle insanların çoğu şeytana aldanarak iman etmeyecek ve cehenneme gidecektir. Çünkü şeytan ve ordusu güçlü, maharetli ve ahdine sadıktır… insan ise misakına sadık kalamayacak kadar cahil, nankör ve zalimdir! İkinci bir sınav ise olmayacaktır!

Sınavdan ibaret olan bu hayatımızdan başarıyla çıkabilmek ve sonraki yaşamlarımıza iyi bir yaşam seviyesiyle başlayabilmek, hem yaşam ilkelerimize hem de ne kadar çalışıp, ne kadar iş ve değer ürettiğimize bağlıdır. Çok çalışıp, bir çok değerler üretip fakat ahlâksız, adaletli olmaktan uzak, barışı ve huzuru bozan, insanlara yardım etmeden tamamlayacağımız ömrün bir değeri olmadığı gibi, erdemli bir insan olarak yaşayıp, fakat tüm kapasitemizle çalışmadan, değerler üretmeden ve özellikle ihtiyacı olanlara yardım etmeden geçirilen bir ömrün de Allah katında değeri yoktur.

Yaratılışın bu faslı sınavın çerçevesini belirlemekle geçmiş, bu süreçten bizlerce malum olmayan bir süre sonra insan hazır vaziyete getirilmiş, dünya var veya yaratılırken ilk insan cennetlere konmuştur. İblisin ilk yaratılan insan ve eşine düşman olarak tanıtılması, cennetteki bolluğun izahı, zulmün izahı, aklı yeni filizlenen, yaratılışın acemisi durumundaki insanın hayata alışma safhasında olduğunu da gösterir ki psikolojik ve mantıki bir oryantasyon olarak dünya sınavı öncesi cennet hayatının şart koşulması hikmet gereğidir. İnancımız odur ki dünya hayatının sonunda da insanlık huzur ve esenlik dolu bir sürece girecek ve cennetlere oryante olacaktır. Bu dönemin adı Kur’an’ın altın çağı olacaktır.

“Dedik ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.” (Bakara 2/35)

“Biz de şöyle dedik: “Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis), sen ve eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra mutsuz olursun. Şüphesiz senin için orada aç kalmak, çıplak kalmak yoktur. Orada ne susuzluk çekersin, ne de güneş altında kalırsın.” (Ta’ha 20/117-119)

Lakin şeytan ahdetmiştir. Kandıracak, isyana ve boyunu aşan işlere bulaştırmaya çalışacak, haram ve kötülüğü insana süslü gösterecektir. Bunun ilk zaferini de henüz kötülükle tanışmamış Adem ve eşi üzerinde cennetlerde kazanacaktır.

İnsanlığın ilk günahı, yaratıldıktan hemen sonra konduğu açlık ve mutsuzluğun olmadığı cennetlerde, kendisine tek yasak edilen şeyi yapmasıdır. Bunun ayetin ifadesiyle bir ağaç ve meyvedir ve şeytan ettiği yemin gereği Adem (as) ve eşini ayartarak günaha sevk etmiştir.

İblis, kendi açısından haklıdır, insanın güvenilmezliğini ortaya koymuştur ama insan haksızdır, günahının bedelini ödeyecektir ve ödemiştir de. Zorlanmadığı kandırıldığı için de mesuliyet kendisindedir. Bu ilk günahın ardından hatasını anlayan insan, ayıp yerlerinin görünmesiyle mahcup ve pişman olmuş, tevbe ederek affedilmiştir. (Demek ki ilk yaratılışta ayıp yerler vardır ama görünmez haldedir. Buna dair rivayet ise şöyledir ki gözlerde engelleyen bir nur yahut oralarda tırnak türünden bir örtü vardır. Keza aynı örtülü halin müteakip cennetlerde de olacağı farz edilmektedir.)

Bu ilk günahla ilgili olarak denilmiştir ki, Âdem beş şey ile bahtiyar (mutlu) oldu; Emre karşı gelmeyi itiraf etmek, pişmanlık duymak, nefsini kötülemek, tövbeye teşebbüs etmek ve rahmetten ümidi kesmemek, İblis de beş şeyle bedbaht (mutsuz) oldu; Günahını kabul etmedi, pişmanlık duymadı, kendini kınamayıp azgınlığını Allah’a bağladı ve rahmetten ümidini kesti. Bu arada şu da unutulmamalıdır ki dinde umudu putlaştırmak ve korkuyu ilahlaştırmak yoktur, ümit ve korku dengeli olmalıdır. Allah affeder nasılsa yanılgısı ile artık Allah bile affetmez yanılgıları kol kola imana sırt dönmektir.

Yüce Allah rahmetiyle ilk günahı şiddetle cezalandırmak yerine şefaat etmiş, cennetlere yeniden layık olacakların tespiti için yeryüzünde sınavı emretmiştir. Yani sınav ve yerdeki yaşam bu ilk günah sebebiyledir.

İnsan o cennet bollukları ve müjdeleri arasında, sonsuz hayatı tasasız yaşarken dahi … şeytana aldanmıştır. Ölümsüzlük isteğiyle veya yasak şehvet sebebiyle olsun o sunulanlar kendisine yetmemiş, zalimlik ve aç gözlülükle daha fazlasını istemiştir. Yani insan kanmaya bu dünyada potansiyel olarak çoktan hazırdır, şeytan o an kandırmayı nasıl başardıysa, bu dünyada da insanı kandırmaya hayli hayli yeteneklidir.

İnsan kandırıldıktan sonra tevbe ile affedilmiştir. O halde bu yaşamda da zalimlik ve cehaletten bir an önce kurtulup tevbe etmek, verilenle yetinmek ve dönüşteki muhteşem yaşamı hayal ederek sabretmek doğru olandır.

Kur’an Adem’in isyanıyla cennetten çıkarılışını bir ahlaksal düşüş, çöküş olarak görmez. Bu nedenle Hristiyan teolojisinin aksine Kur’an Adem’in günahını affedilmiş gösterir, ezeli günah anlayışına yer vermez ve Adem’in hatasını sonrakilere intikal eden bir utanç gibi değerlendirmez. Yani bu ilk günah insanın günahkar doğuşuna sebep değildir.

Sonuçta ilk insan ve eşi, yasağa rağmen kanmış, bu sayede ilk günaha imza atmış, şeytan kandırmış olmakla ilk zaferini kazanmıştır. Şeytan, sonsuzluk ağacı, ölümsüzlük ve kudret meyvesi, melek olma vasıtası, hükmetme kudreti gibi sayısız yakıştırmayla yasaklanan o ağacı süslü gösterip, nefisleri körükleyerek aldatmıştır. Yüce Allah, ilk insan ve eşine haklı olarak kızmıştır. Lakin ihbarına rağmen kötülükle ilk kez karşılaşan insana tövbesi neticesi rahmetini sergileyerek ağır ceza vermemiş, sınavı hükmetmekle yetinmiştir. Kim bilir belki de vereceği dünya sınavına mecburiyet şartı cezaların en ağırıdır?

“Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedî kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı. Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim” diye de onlara yemin etti.” Bu suretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rab’leri onlara, “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye seslendi.” (A’raf 7/21,22)

Bu ceza; belirli bir süreye kadar yeryüzüne inmek, cennetin imkanlarından mahrum olmak, çalışmanın şart olduğu maddi bir hayata mecbur kalmak, cennetlik olduğunu ispat etmek cezasıdır. Bu arada dünya sınavının milyonlarca yıl süreceği iddialarına hemen itiraz etmek gerekir ki sonuçta burası bir nihai nokta değil sadece sınav alanıdır ve tabiatı değişmeyecek insana sınavın binlerce asır tatbik edilmesine de gerek yoktur. Kaldı ki Yüce Allah zaten sonu bilen ve görendir. Dahası Hz. Peygamberin son Peygamber, Kur’an’ın son kitap olduğundan yola çıkarsak kalan zamanın çok uzun olmadığını söylemek yanlış olmaz.

“Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de, “Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır” dedik.” (Bakara 2/36)

Ayetteki en büyük ihbar ise insan ve iblisin (ona uyanlar dahil) birbirine düşman olarak inmesidir. İblisin insana düşmanlığı malumdur. Yüce Allah bu ayetiyle insanın da kendisinin cennetten kovulmasına sebep olan ve kandırmaya ahdetmiş şeytana düşman olmasını buyurmaktadır.

Keza Allah tövbesini kabul ettiği insana bu sayede doğru yolu da göstermiştir. İnsan melek değildir dolayısıyla her an günah işlemek kabiliyetindedir. Çünkü yaptığı tercihlerde her daim doğru olanı yakalaması mümkün değildir. Yüce Allah tevbe ve dua kapısını lütfetmiştir ki insan hata yaptığında derhal bunlara yönelerek affedilmeyi umabilecektir. Her ne kadar bu tevbe tertemiz kılmasa ve hak kaybını engelleyemese de kalıcı hasarı engelleyecek güçtedir ve en doğrusu o yanlışı en azından büyük yanlışları hiç yapmamaktır.

“Derken, Âdem (vahiy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabb’ine yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır.” (Bakara 2/37)

“Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (A’raf 7/23)

Yeryüzü sınavı belirli süreye dek sürecek, esnası ve sonrasında hesabı görülecek geçici, fani bir hayat formudur. Dikkat edilirse ‘bir zamana kadar’ diye bahsedilen sürecin milyarlarca yıl olmayacağı cümlenin gelişinden de anlaşılmaktadır. Dahası hesap burada ilk kez zikredilmektedir. Hesabın ilk insan ve eşi ile iblise detaylı olarak beyan edildiği muhakkaktır. Çünkü halen ortada mutlak hakikat hariç bir din yoktur. İnsanın verdiği misak, Allah’ın o ana dek verdiği emirler ve şeytanın ahdi vardır, bu ahde karşılık Yüce Allah’ın hak vaadi söz konusudur. İlk dinin en basit manası da bu dördünden ibarettir. Yüce Allah hesabı hatırlatırken aynı zamanda peygamber ve kitaplarından da burada ilk kez bahsetmiştir ki onlara itimat ve itikadı emretmektedir. Vaadi gereği, emirlerine uyanlara müjdelediği şey cennetler, uymayanlara gösterdiği adres cehennem çukurlarıdır. Cehennemlikler için kullanılan ebedi lafına da dikkat etmek gerekir ki bu korkutucu bir ihbardır, din simsarlarının uydurduğu gibi cehennemlerden çıkış Allah aksini dilemedikçe çabuk ve kolay değildir. Bu cehennem iblis içinde şunu ifade eder ki bir daha cennetlere yaklaşamayacak ve cennetlikleri kandıramayacaktır.

“Allah, dedi ki: “Birbirinizin düşmanı olarak inin (oradan). Size yeryüzünde bir zamana kadar yerleşme ve yararlanma vardır. Allah, dedi ki: “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (mahşere) çıkarılacaksınız.” (A’raf 7/24,25)

“İnin oradan (cennetten) hepiniz. Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir” dedik. İnkâr edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte bunlar cehennemliktir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara 2/38,39)

Sınava mahkum edilen insan ile ceza için gönderilen İblisin (ve ona uyan asi cinlerin) yeryüzüne tam olarak ne zaman, nereye ve nasıl indirildiğini bilemiyoruz. Lakin bir gerçek vardır ki kıyamete dek insan ve asi cinler bir arada yaşayacaktır. Şayet doğruysa cinlerin beden yapıları suya fazlasıyla ihtiyaç duymaktadır ki bu da onları daha ziyade insanlardan uzak olan dağ, orman, deniz ve ada türü yerlere kanalize eder. Maddi yapılarının yaşadıkları üst boyuta uygun ve değişken olduğu farz edilirse de zaten bu hızlı hareket ve süratli dönüşüm için suya ihtiyaçları daha anlaşılır olacaktır. Keza Tevrat kaynaklı rivayetlerde de cinlerin yurdu olarak adalar gösterilir. Hadis ile İblisin tahtının su üstünde tarif edilmesi de muhtemel bir adayı işaret eder.

Hz. Süleyman’ın vefatından bir süre sonra cinler inşaat, dalgıçlık ve ordu görevleri sona erdiği için kendi boyutlarına dönmüşlerdir. Şu an içinse cinler bizim boyutumuza girebilmekte fakat bizler onların boyutuna çıkamamakta ve kendi yapılarında görememekteyiz. Onlar ise insan kılığına girebilmektedir. Nitekim Bedir savaşında kafirleri Şürekâ kılığında galeyana getiren (Enfal 8/48) ve Hz. Peygambere hicret gecesi tuzak kurmayı düşünen kafirlerle toplantıya katılıp her kabileden bir kişi ile hep birden saldırmayı nasihat eden Necid’li ihtiyar kılığındaki şey cindir. Unutmamak gerekir ki cinler gibi melekuta dahil olan melekler de Hz. İbrahim ve Hz. Lut Peygamberlere insan kılığında gelmiştir. Aynı durum cinler içinde geçerlidir. Melekleri orijinal halinde görmek Peygamberimize nasip olmuştur. Lakin O da muhtemeldir cinleri orijinal hallerinde görmemiştir. Ayrıca rivayetlere dayanarak denebilir ki cinler; insan-hayvan kılığında veya enerji-ışın formatında da olabilirler.

İnsan ise güzel surette yaratılmış, yerdeki yaşama uygun beden yapısına kavuşturulmuş, sayısız kabiliyet ve hissiyatla donatılarak kainata efendi kılınmıştır. Zamanın ilk çağlarından beri gayesi doğru ve dürüst bir yaşam sergilemek olan insan mağaralardan akıllı hanelere terfi etmiş ancak bu arada maalesef inanç ve karakteri menfi yönde gelişmiştir. Kabil’le başlayan şeytan kandırmacaları bu gidişatta etkili olsa da asıl gaflet sahibi hep insandır. Nihayet dinler ve Peygamberler tarihi olan yaşam, savaşlar ve acılar tarihine dönüşmüş, insanlık ilahi rahmetle sıkça müjdelense de sınavını layıkıyla yerine getirememiştir. Henüz geç değildir ama ahir zamanda imanı elde tutmak kor alevi çıplak elle tutmak kadar zor olacaktır. Sınavı zevk ve eğlenceden ibaret görmek yanlışından dönülmedikçe de, cenneti hak eden insan sayısı elin parmakları kadar kalmaktan kurtulamayacaktır.

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın üretip (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir.” (Nisa 4/1)

İnsanlar Adem ve eşinin evlatlarından aile içi ilişkiyle çoğalmamışlardır. Yukarıdaki ayette ‘ … o ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip …’ denilerek ‘üretmek’ yani ‘çoğaltmak’ fiili kullanılmıştır, ‘doğmak’ değil. Mevcut olandan yenilerinin çoğaltılması yine ilimledir. İlk insanların Bering boğazını geçerek Asya kıtasından Amerika kıtasına geçmiş oldukları tezi doğru değildir. Çamurdan, topraktan ve sudan var edilen insan toplumlarının, farklı iklim şartları ve toprak yapısında yetişen ürünlerle beslenerek, yine farklı iklim şartlarına maruz kalan vücutlarının genetik yapısındaki gelişmenin ve değişimin gözlenmesi için değişik biyokimyasal özelliklerde var edilen insanlar, üzerinde yaşadığımız yerde ayrı bölgelere yerleştirilmişlerdir. Yine de Kur’an ile bildirilmeyen hususlarda haddi aşmamak doğru olandır.

Kur’an’ın müteşabih ayetlerinin peşine düşmek veya rivayetler üzerinden Kur’an ile bildirilmeyen alanlara kaymak bizlere bir şey kazandırmayacağı gibi aklımızı da karıştıracaktır. Diğer tüm dinlerin başına gelen de budur. Bu yüzden Yüce Allah, Kur’an’ı anlaşılır, kısa ve öz kılmıştır. Bize düşen tüm bu ihtimalleri bilmek ancak kabul etmeden önce Kur’an ile sorgulamaktır. Mesele iblisin ahdinden ve Allah’ın vaadinden haberdar olmak ve sonra muhkem ayetlerin gereğini yapmaktır. Bu ayetler bizlere yaşamı sorgulamayı ve misakımızı unutmamayı emreder. Gaybı ve mazinin meçhullerini de Yüce Allah’ın takdir ve kudretine bırakmayı.

Adem ve soyu ile birlikte yere indirilen cinler ile insanlar arasında başlayan mücadele bugüne değin aynı amaçla sürmüştür. İnsanların da kendi gözleriyle görmediği bir şeye; sonsuz yaşama inanmayacakları, hesap verilecek güne; kıyamet gününe inanmadıkları için her türlü yanlışın ve rezilliğin içine çekilmesi, bu mücadelenin son hamlesi olarak da insan toplumlarının adaleti çiğneyen ve zulmedenlere boyun eğdirilerek hüküm altına alınmasıyla, kendilerine verilen ruhun insan adlı varlık grubunu cinlerden üstün ve değerli bir pozisyona yükseltmediğinin gösterilmesi mücadelesidir. Tarihte yaşanmış olayların tekrar etmesi, mücadele amacının hiç değişmemiş olmasındandır ve insanlara karşı mücadelede edenlerin en büyük silahı yalan söylemek, kandırmak olmuştur. Akılı işletme özelliğine sahip bir varlığın içine düşmemesi gereken; düşerse, akılı işletmenin bir üstünlük olmadığının gösterilmesine alet olmak ve insanlığın bu mücadeleyi kaybetmesine sebep olunacak hatadır.

Allah, iblisin ahdine imkan tanımış, insana imana sarılma görevi vermiştir. Sınav bu iki eylemden hangisinin daha baskın çıkacağının görülmesidir.

“Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur. Şeytanın hâkimiyeti, sadece onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.” (Nahl 16/99,100)

“ … Oysa şeytan, Allah’ın izni olmadıkça, mü’minlere hiçbir zarar verebilecek değildir…” (Mücadele 58/10)

Bu yazıyı okudunuz mu?

Globalizm

Global veya küresel demek tüm yeryüzünü, içindekilerle, altındakilerle, üstündekilerle bütün olarak kaplayan demektir. Siyasi ve ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir