Anasayfa / AHİR ZAMANLAR / Gurbette dini yaşamak
imanilmihali.com
Gurbette dini yaşamak

Gurbette dini yaşamak

Gurbette dini yaşamak

Gurbet, maddi anlamda, kişinin vatanından ayrı yaşaması veya manevi anlamda yanlış işler yapan insanların davranış ve düşüncelerinden uzak kalmayı dilemesi ve uzaklaşması anlamındadır. İlkinde vesair suretle bendenle göç etmek ve ikincisinde ruhen hicret etmek vardır. Yazımıza esas olan ise yabancı topraklarda yaşamakta olanların dinlerini eda ederken karşılaşmakta oldukları durumları incelemektir.

Gurbet, Arapça garb kökünden türemiş, güneşin battığı taraf, batı anlamına geldiği gibi, atıldıktan sonra bulunmayan ok, yürügen at, göz yaşı, göz yaşının geldiği damar anlamlarına gelen bir kelimedir. Ayrıca, gariplik, yabancılık; yabancı bir memleket, yabancı yer anlamlarını da taşır. Garip kelimesi de vatanından uzaklara gitmiş, yahut insanlardan uzaklaşmış insan anlamına gelir.

Garip olma hali: gurbette bulunan, başka alemlerde yaşayan, vatanından ayrı düşen; hâlinden anlanmayan, duygu ve düşüncelerine, inançlarına tamamen yabancı kalan kimseler arasında yaşamak halidir.

Buna göre, bedenen Almanya’da çalışan hemşerilerimiz de, câhiller arasında alimler de; fâsid ve fâsıklar arasında yaşayan takva ve salâh ehli de gariptir. Gurbet duygusunun temelinde vatandan ayrılış vardır. Bedeni anlamda vatan doğup büyünen yer, manevi anlamda âlem-i bekâdır. İnsan buradan âlem-i fenâya gelmiştir; yani asıl vatanından ayrılmıştır. Bu açıdan cismanî ve manevî olmak üzere iki türlü gurbetten bahsetmek mümkündür.

Maddi – cismani gurbette yaşam

Maddi yani cismani olarak gurbette olmak ister seyehat ve isterse iş için olsun Allah’ın ayetlerini görmek için surelerde de özendirilendir. Dahası helal lokma ve bilim neredeyse onu arayıp bulmak her müslümana farzdır. Bu anlamda öncelikle kendi vatanında değer ve iş üretmek esas olsa da harama bulaşmamak ve küfürden etkilenmemek şartıyla yabancı memleketlerde çalışmak da dinen caiz ve mübahtır. Aynı vatanda başka şehirlerde bulunmak bir gariplik sayılabilirse de yazımıza esas konu aslen yabancı memleketlerdir.

O memleketlerde dini hür vaziyette yaşayabilmek ve ibadet edebilmek mümkün ise, oralarda hukuk ve insan hakları egemen ise zaten oralar Darül-İslam sayılır çünkü burada anılan islam dinin adı değil, selamet ve esenliğin adıdır ki hukuk ve insan haklarının egemen olduğu toplumlar esenliğe çok daha yakın olanlardır.

Bu gerçek elbette gariplik halini değiştirmez ve vatanından uzak kalanların oralarda dini sağlam ve onların dininden yahut dinsizliklerinden etkilenmeden yaşamalı mühimdir.

İslam buna çok güzel ve basit bir çözüm bulmuştur ki Kur’an eller altında, gözler önündedir ve dahi ibadetlerin bireysel ve huşu ile yapılmasında sakınca yoktur. Cemaatle kılınması gereken cuma ve bayram namazları gibi haller ise o anılan ülkelerde serbesttir. Bu nedenle dinin oralarda yaşanmasında bir sıkıntı yoktur.

Tarikatleşme veya teröre bulaşma veya himmet toplama gibi o ülke yasalarına aykırı olacak halleri dine müdahale gibi görmemek, asayişin teminine gayret olarak değerlendirmek lazım gelir.

Dahası, değişik İslam ülkelerinden o ülkeye gelen ve kendi ibadethanelerini açanların olası yanlış ibadet ve inançlarına karşı da dikkatli olmak lazım gelir.

O ülkelerde doğan veya büyüyen evlatların dinlerini öğrenmeleri çok ama çok mühimdir ki o ülke vatandaşlarının dinlerinden kolayca etkilenebilecek evlatlarımıza dini ve imanı öğretmek öncelikli görevimizdir.

Dini gereklerin yerine getirilmesine mani haller belirirse de o ülkeyi terk etmek lazım gelendir.

O gurbete neden gidildiği de mühimdir ki şayet bu gezmek veya para kazanmak gibi sıradan bir sebep değilse yani bir hicret manası taşıyorsa o takdirde oradaki dini ortamın geride bırakılan ülkeden çok daha iyi durumda olması gerekir.

Dinin gereklerinden sakınmak ve kötü amelleri gizlemek adına gıurbete gitmek ise beyhudedir çünkü uzak illerde de olunsa herşeyi gören ve bilen bir Allah vardır.

Manevi gurbete intikal etmek

Manevî gurbetin, biri tutum ve davranışlarla, diğeri düşünce ile (himmet) ilgili olmak üzere iki şekli vardır. Bir toplumun yaşama tarzı dine uygun değilse o toplumda yaşayan dindar insan öz yurdunda da olsa garip sayılır. Nitekim İslâm’ın ilk yıllarında Mekkeli müslümanlar kendi yurtlarında böyle bir gurbet hayatı yaşamışlardı. “İslâm garip olarak başladı, ileride yine garip olacaktır, ne mutlu o gariplere!” (Müslim. İmân, 232) mealindeki hadiste bu duruma işaret edilmiştir.

Yani müslüman ülkelerde yaşamakta olanlar dahi iman zaafları, inkarlar ve günah nehirleri arasında dini yaşamaya gayret ederken, tüm bu yanlış ve olumsuzluklardan uzak durmak adına içlerine kapanacak, tutum ve düşünceleri ile yalnızlığı, tenhayı ve zikri tercih edecektir.

Mekke müşrikleri arasında azınlık olarak yaşayan ashap garip sayıldığı gibi benzer şartlar altında zor bir hayat geçiren dindar Müslümanlar da garip sayılır. “Güç şartlar altında sıkıntılı bir hayat yaşamak” anlamına gelen gariplik bu sebeple fazilet kabul edilmiştir. Nitekim, “Toplum bozulduğu zaman sünnete sarılan kimse, elinde ateş tutan insan gibidir.” (Müsned, 2/39, 55) mealindeki hadis de bunu ifade etmektedir. Bazı hadislerde ise İslâmî hayattan uzaklaşmış kişiler arasında yaşamak zorunda kalan dürüst Müslüman, toplumda kendi hayat anlayışında kimse bulunmadığı için yalnız yaşayan takva sahibi kişi, sünneti halka öğretip yaymaya çabalayan mümin garip olarak nitelendirilmiştir. (bk. İbn Kayyim el-Cevzîyye, 3/203-204) “Dünyada bir garip veya bir yolcu gibi yaşa.” (Buhârî, Reka’ik, 3) mealindeki hadisle gariplik teşvik edilmiştir. Ebü’l-Hasan es-Subeyhî, “Garip vatanında iken ondan uzak olan kişidir.”; “Garip kendi meşrebinde olmayanlar arasında kalan kişidir.” (Lâmiî, s. 213) derken bu tür garipliği anlatmak istemiştir. İbn Kayyim el-Cevziyye riyakâr, haram helâl tanımayan cahil zümreler arasında yaşamaya katlanan ihlâslı, dindar ve âlim kişileri garip sayar. (bk. Medâricü’s-sâlikîn, 3/219)

Buradaki yolcu kelimesi de mühimdir ve dünya hayatının faniliğine işaretle denmek istenmektedir ki bu dünya baştan sona bir son deği sadece gidiştir ve yolun sonu ahiret alemidir. Gariplik ise ruhlar aleminden sınav nedeniyle ayrılmış ruhların ana vatanlarından uzak düşmesine yakıştırmadır.

Mutasavvıflara göre ruhların esas vatanı bu dünya ve bu beden değildir, ruhlar âlemidir. Asıl vatanlarından ayrılan ruhlar dünyada ve bedende iken gariptirler ve kendi vatanlarına dönmenin özlemi içinde yaşarlar.

Özetle;

Cismani veya manevi olarak gurbette bulunmak, yabancı, uzak, tehnada olmaktır.

Yanlışın görüldüğü yerin terki, helal lokma aramanın yolu, tüm yeryüzünün Allah’ın olduğunun bilinciyle hukuk ve eşitliğin egemen olduğu yerlere göç etmek demek olan cismani gurbetlik, dini oralarda da yaşamayı ve içinde bulunulan o toplumdan etkilenmemeyi zorunlu kılar.

Manevi olarak gurbete düşmek ise fıtri misak verdiğimiz hal ve zamana, içimizde emanet bulunan ruhun gerçek sahibine duyulan özlem ve O’na ulşana kadar da geçirdiğimiz süre ve yaşadığımız alemlerdir.

İnsan her hal ve şartta gariptir ki ister vatanında olsun ister dışarda zulüm ve yanlışlara şahittir. Bunları bedenen terk etmek ve hicret etmek yahut ruhen tutum ve düşüncelerle onlardan uzaklaşmak gibi iki seçeneği bulunan insan her durumda imanı elde tutmak mecburiyetindedir.

Maddi gurbet, yabancılaşmaya, dinden uzaklaşmaya, küfre ve şirke bulaşmaya sebep ve mazeret değildir. Cismani gurbet, hak ve helal olarak gelir sağlamak, Allah’ın ayetlerini arayıp bulmak, geçinmek maksadıyla yer değiştirmek ama bunu yaparken maneviyattan asla taviz vermemek ve evlatlarımızı da buna göre yetiştirmektir.

Manevi guırbet ile kast ettiğimiz beden alemi ise, ruhlar alemine yani Yüce Allah’a kavuşana kadar kendimizi yabancı ellerde, gurbette hissetmektir. Bu manevi duygu imanı desteklediği sürece faydalı ve erdirici, maksadı aştığı ve dünyayı hiçe saydığı anda ise zarar vericidir. Bu nedenle dünya ve ahiret dengesi mühim, sınav gerçek ve adildir. Bu dünyadan el etek çekmek doğru değildir, ahireti unutup dünya süslerine dalmak da.

Cismani veya manevi manada olsun gurbette bulunan kimse imanını canlı tutmakla ve dinin gereklerini yapmakla mükelleftir. Bunların terkinin hiçbir mazereti yoktur olamaz.

Cismani gurbete düşenlerin ilk sıradaki düşünceleri durum normalleşince asli topraklara dönmek, manevi guırbeti yaşayanlara düşen ise o asli vatana uygun hal ve inançlara uygun yaşamaktır.

Netice de herkes gurbettedir çünkü hayat ve din bireyseldir.

Mesele, bireysel ve toplumsal hatta insanlık olarak sadece Allah’a tabi olabilmek, imanla kalabilmek ve yanlış yapmamak, yanlış yapanlardan bedenen veya fikren uzaklaşmaktır.

Düşünce ve tutumlarda küfür ve şirk sahiplerini desteklememek ve onlardan uzaklaşmak çok daha mühimdir ve bedenler amelsiz kalırsa ve bu başkalarının baskısıyla olursa günah dahi yazılmayabilirken, korku ve çaresizlik ile imanı terk kulun başına çok daha büyük dertler açar.

Mecburiyet altında, menfaat veya can korkusuyla zulme ve şeytanlara mahkum bir hayat yaşamak ve bedenen olmasa da manevi olarak gurbete göç edememek yani hicret edememek en başta Allah’a karşı haksızlıktır ki bedeli ağırdır.

Demek ki başka vatana veya illere göç etme imkan ve cesareti olmayanların dahi yapacağı şey, kalbi hicretle zulüm ve şeytanlıklardan uzaklaşmak ve onlara uymamaktır.

Çünkü dünya fanidir ve ahiret aleminden bu aleme sınav için gönderilen herkes gurbettedir ve herkes bir gün asli vatanına geri dönecektir. Ve o gün bu dünya denen gurbette yapılan ve edilenlerden herkes sorulacaktır.

O nedenle gurbette dahi imandan ve Allah’tan vazgeçmemek lazım ve doğru olandır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam’ın abdesti iman

Bir çekirdekten dev çınarı çıkartan Allah bizler için iman nüvesini kalplere koymuştur. O iman büyüyecek, ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir