Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İBADET / Gurur veya gözyaşı getiren ibadet mukayesesi
imanilmihali.com
Gurur veya gözyaşı getiren ibadet mukayesesi

Gurur veya gözyaşı getiren ibadet mukayesesi

Gurur veya gözyaşı getiren ibadet mukayesesi

İbadet ve kulluk, fıtrati gayedir ve insan sadece Allah’a ibadet ve kulluk etmek, O’ndan başka ilah tanımamak, rızkı ve medeti sadece O’ndan beklemek borcundadır. Fıtri misak budur, Fatiha ile her rekatta tekrar edilen ahdimiz de budur.

İbadet, dinin ameli yönüdür ki dine giren ibadetlerin mükellefiyetini kabul etmiş demektir ve yapmak borç, yapmamak günahtır. Lakin ibadet, yapmış olmakla aradan çıkartılamayacak kadar büyük bir hikmettir ki Kur’an ibadet etmeyenleri yere batırmazken, mesela namaza riya karıştıranları (Maun mücrimlerini) cehennemlik olarak tanımlar.

Demek ki hiç yapmamak, içine şirk karıştırarak yapmaktan yeğdir.

İbadetin huşu istemesi, sadece Allah rızasını esas alması elzemdir. Araya başkaca niyet ve beklentiler girdiği anda huşu bozulur ve o ibadet nafile olmakla kalmaz aynı zamanda bela sebebi oluverir.

Hac, oruç, zekat ibadetlerinde de durum namazla aynıdır ve hiç zekat vermemek belki zekat verip başa kakmaktan yeğdir. Hacca gitmemek, gidip te ıslah olmamaktan yeğdir. Oruç tutmamak, gösteriş olsun diye aç kalmaktan yeğdir.

Bu idrak olduğu sürece ibadetler inşallah makul ve makbul olacak, istenen hasılaya inşallah erilecektir.

İbadetin tam ve kafi olması da söz konusu değildir ki yapılan ibadetlerin kabul edildiğine dair bir şey yoktur. Bunu sadece kendisine ibadet edilen Yüce Allah bilir ve dua, şükür, tevbe için de durum aynıdır.

Bir kimse ibadetinin tam olması ile övünüyorsa bu ibadetlerinin kabul olduğuna emin olduğunu gösterir ki Allah adına (haşa) karar vermiş olmakla şirke batar.

İbadetin tam oluşuyla, halis müslüman olmakla övünenler şunu unutmamalıdır ki; “Cennetliğim diyen cehennemdedir!”

Öte yandan, yaptığı ibadetleri asla yeterli görmeyenlerin, gözyaşı ile acizliklerini kabulü ve af için yakarışta bulunması daha makbuldür ve gerçek imana delildir. Çünkü o kul, Allah’a yeterince tanıyamadığını, nefsini kafi miktarda eğitemediğini, dünya telaşına fazlasıyla daldığını itiraf etmekte, dua ve tevbe ile af dilemekte, tevazu ile ilahi güç karşısında boyun bükmektedir.

İbadetinden gurur duyanlar ve ibadetini kafi görmediği için göz yaşı dökenler arasındaki fark buradadır. İlkinde, büyüklenme, riya ve aldanış, ikincisinde huşu, tevazu ve iman vardır.

İbadetiyle gurur duyanların, dindarlıkta öne geçme hevesleri kaçınılmazdır. Bu anlamda da diğerlerini aşağılamaları, hatta tekfir edip dinden aforoz etmeleri, kendileri için dindarlık kisvesiyle mevkilere talip olmaları doğal sonuçtur ki din bu durumda araç değil amaç olur ve bu son derece zararlı ve tehlikelidir.

Hz. Peygamber kendisi ve kızı için dahi kefil olamazken, şefaati kızı için bile garanti edemezken, günde yetmiş sefer tevbe ederken, ibadetleri tam olduğu halde sürekli iman ve amel ile desteklerken, niyetini halis tutar, başkaca ilahlara asla meyletmezken durumundan emin değilken, sıradan kulların bu rahatlığı azla yetinmenin, cehaletin, huşuyu ciddiye almamanın, şefatten emin olmanın adıdır ve gaflettir.

İbadeti sadece bu dört şekilden ibaret sanan gururcu ilk grup, tüm hayırlı işlerin, salih amellerin ibadet olduğunun da farkında değildir, şekli olarak İslam kisvesine girmenin takva yanında hükümsüz olduğunun da.

Dahası, daha iyi dindar olduğu iddiasındakiler, gururlarıyla, başkalarının dinsizliğine ve imansızlığına dair hüküm vermekle, ilahlık görevine soyunur ve yine şirke batarlar.

Tevazu ve acizliğini bilmek mü’minin şiarıdır.

Bu nedenle de kul ne yaparsa yapsın, tüm servetini infak etse de asla akibetinden emin olamayacağı bilinciyle hayırlarda yarışma hevesinden asla vazgeçmez. Haklara raiyete eder, haramdan sakınır, ihsan ile (Allah’ı her an yanında bilmekle) davranır, günahın vebalinden korkar ama bunlara rağmen asla yetinmez ve kurtulmuşluk iddiasında bulunmaz.

İmanı veren ve bilen Allah’tır ki iman ve amel farklı şeylerdir. İbadet ameldendir ve niyeti bilen yine Allah’tır. O halde din adına olanların hep sadece Allah’a mahsus bir yanı vardır ki (takva) bunu bilmek ve hüküm vermek kulun hakkı değildir. O halde kendi imöanımızdan bile emin olamayız ki Peygamberimizin bildik ve bilmedik şirklerden, şeytanlardan her gün dua ile Allah’a sığınması boşuna değildir.

Amelsiz iman, imansız amelden her zaman yeğdir.

O halde netice olarak gururla Müslümanlık iddiasında olmak, hayatın akışına ve fıtratın sürekli bir iş ve oluşta olduğunun idrakine de aykırıdır, sahtedir, riyaya son derece müsait bir yanılgıdır.

Gözyaşı ile gelen ibadet ise yürekten beslendiği için gerçeğe daha yakındır, riyaya uzaktır, acizliği bilmekten kaynaklanır ve kulluk bilincine çok daha uygundur.

İmanı ve niyetleri bilen Allah, amelleri de, beklentileri de, akibetleri de bilendir.

Sadece Allah rızasını gaye edinen mü’minlerin kalplerini burkan Allah sevgisi ile, başkalarının da rızasını aramakla ömür geçirenlerin akibeti elbette bir olmayacaktır. Çünkü bu iki grup ahirette aynı dünyayı dahi paylaşmayacaktır çünkü cennetler sadece iman edenler içindir ve gözyaşı ile Allah’a uzanmayan yollar Allah’a varamadan elbet kitlenir.

Gözyaşı ile secde eden kalpler ise samimiyet ve huşu ile saadet denizine dalar ve riyadan uzaklaşıp gerçeğe, doğru ve güzel olana tabi olur. Aldatmacalardan ve aldatanlardan korunur, Kur’an ile yaşar, Allah için sever, iman için ölür.

Rabbim kullarını bağışlasın.

Rabbim kullarına huşu nasip etsin.

Rabbim kullarını servetle ve ibadetle büyüklenen riyakarlardan eylemesin. Amin.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Huşuyu bozan haller

Huşuyu bozan haller

Huşuyu bozan haller Huşu, kulluk ve ibadette samimi olmak, içten yönelmek, sadece huzurda bulunulana tabi ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir